Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Değişen Kafalar & Bir Hint Efsanesi
Thomas Mann'ın, 12. yüzyıldan kalma bir Hint efsanesini yeniden yorumladığı romanı "Değişen Kafalar", zihin ve beden arasındaki ikiliğe dair epey ilginç bir kitap. Bizi biz yapan kafa mıdır beden mi sorusunu oldukça beklenmedik bir biçimde (spoiler vermemek adına belirtmiyorum o biçimi) didikliyor. 1940'ta yazılmış olan roman, bugünden bakınca bence olduğundan daha da ilginç bir hale bürünüyor; zira bugün bedenlerimizi türlü müdahalelerle baştan aşağı değiştirme şansımız var ve fakat bence kitabın sorduğu soru hala geçerli; vücudumuzun yerine şu veya bu biçimde başka bir vücut koyduğumuzda biz kim oluruz?

Arzunun çalışma dinamiklerine dair de pek çok soru bırakıyor Mann kucağımıza. Tensel arzunun ne kadarı zihne, ne kadarı vücuda yöneliktir, güzeli ve çirkini salt estetik üzerinden mi ölçeriz, tinsel / zihinsel olana ne biçimde bakarız? Arka kapakta dediği gibi; "Doğu ve Batı, zihin ve beden, dostluk ve aşk, erotizm ve ruhsal uyum gibi motifler üzerine" çok şey söylüyor roman sahiden. Ben kendisini çok sevdim.

Bu arada kitap enteresan bir kültürlerarası etkileşime de yol açmış; Mann'ın Hint efsanesinden yola çıkarak yazdığı roman, Hint oyun yazarı Giris Karnad’a ilham olmuş ve kendisi ödüllü oyunu Hayavadana’yı yazmış. Bir anlamda öykü kendi coğrafyasına geri dönmüş diyebiliriz.

Edebiyatın seyyahlığını izlemek ne güzel bir şey.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aldanan Kadın
Thomas Mann'ın ölmeden önce tamamladığı son uzun öyküsü Aldanan Kadın, bence Mann'ın pek çok eseri gibi zamanının epey ötesinde bir metin. Yaşlı ve dul bir kadının genç bir adama duyduğu aşk üzerinden arzunun dinamiklerini sorguluyor - hem bireysel, hem toplumsal, hem de ahlaksal boyutta. (Bir anlamda Venedik'te Ölüm'de gördüğümüz izleğin bir izdüşümü diyebiliriz bence.)

O dönem için oldukça cesur bir konu bu ve ana karakterimiz Rosalie'nin kendiyle kavga edişleri, duyduğu bedensel tutkuyu meşrulaştırmaya çabalaması ve sonra ona teslim oluşunun anlatılışı çok başarılıydı. Kızı Anna'ya açılmasından sonra daha genç olmasına rağmen Anna'nın annesine sunduğu tek çözümün -şefkatle de olsa- annesini bu tutkudan uzaklaştırmaya, onu unutmaya yönlendirmek olması epey hüzünlüydü. Kadınların kendi gerçekliklerini yaşayabilmek için zaman zaman bizzat kadınlara karşı da mücadele etmek zorunda kaldıklarını hatırlattı. Oysaki ne diyor Rosalie? "Kişinin kendini onu hissedenin yerine koyamadığı bir duyguyu akıl almaz diyerek ayıplaması son derece ucuz ve aptalca." Ne kadar doğru ve hâlâ ne kadar geçerli!

Ölüm, yaşlılık, doğayla ilişkimiz, kendimize mecbur olduğumuz dürüstlükle imtihanımız... Özellikle anne-kızın bu hisleri anlamlandırmaya ve yerine yerleştirmeye çalışırkenki derinlikli diyalogları bence çok güzel ve düşündürücüydü. Yazıldığı dönemi ve o çağın kadına bakışını düşününce Mann'ın yargılamaz pozisyonunun da ayrıca kıymetli olduğu kanaatindeyim.

Ezcümle ben epey sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zor Saat & Toplu Öyküler 1
Thomas Mann külliyatını tamamlama yolunda ağır ama emin adımlarla ilerliyorum. (4 ciltilik Yusuf ve Kardeşleri’ni okuman gerekmeyecekmiş gibi, bu ne kendine güven Eylülcüm ya? Yolun uzun daha, havalanma hemen.) Neyse evet, ilerliyorum işte olduğu kadar. Öykülerinden devam edeyim dedim ve öykü derlemesinin ilk cildi olan Zor Saat’i okudum.

İçinde çok sevdiğim öyküler de oldu, hiç içine giremediklerim de; ama şurası kesin ki Mann’la biraz aşina olmuş herkesin çok tanıdık şeyler bulabileceği öyküler bunlar. Büyülü Dağ’ın, Buddenbrooklar’ın, Venedik’te Ölüm’ün nüvelerini görmek mümkün bu öykülerde. Hangilerinin serpilip o nefis romanlara dönüşeceğini biliyor olmanın neşesiyle okudum kimi öyküleri.

Mann’da en sevdiğim şeylerin başında örtülü komikliği geliyor sanırım. Son derece ciddi ciddi anlatırken, acayip büyük yaşamsal meseleleri son derece felsefi biçimde katmanlarına ayırırken tutup süper komik bir şey sıkıştırabiliyor araya. Örneğin: “düşük ücret alıyormuş ve vejetaryenmiş gibi bir çehresi olan genç adam...” Bu nasıl bir çehre tanımıdır ya sevgili Mann, ahaha. Kendisinin çok iyi bir gözlemci olduğunu ve bu gözlemlerini muazzam seçilmiş kelimelerle aktarmakta ne kadar mahir olduğunu bir kez daha gördüm öykülerinde.

Öykülerinde de; romanlarında olduğu gibi sanat, yaratıcılık, insanın üretmekle ilişkisi üzerine epeyce akıl yürütüyor Mann. Bazı öyküler döneminin -bence şimdi bize epey uzak gelen- tipik konularına odaklanıyor, ben o dönemin büyük duygularıyla ilişkilenmekte güçlük çekiyorum zaman zaman, yüzyıl başı romanlarında sık karşılaştığım bir sorun bu. Ama bunlar da Mann’ın lezzetli dili ve insana derinlikli bakışı sayesinde bir haz sunuyor insana. Kimi öyküleri ise epeyce cesur buldum, Mann rahatsız edici olmaktan çekinmediğinde kesinlikle çok daha iyi yazıyor. (Mesela Venedik’te Ölüm tabii ki!) Bu kitapta da ikiz kardeşler arasındaki tuhaf cinsel gerilimi didiklediği Völsunga Kanı öyküsü ile, insanın şiddete duyduğu açlığı ve kendine acıma ihtiyacını didiklediği Tobias Mindernickel öyküleri çok iyiydi bence.

Böyle efendim, arz ederim, teşekkürler Thomas amca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Goethe Öleyazıyor
Thomas Bernhard ile neşe, sıcaklık, umut ve sevgi dolu dakikalar geçirdik yine...

Öyle bir şey yapmadık tabii ki. Kendisi her şeyi yerden yere vurdu, ben de “çok haklısın valla” diye diye dinledim. Bernhard’ın yaşarken kitaplaştığını göremediği, seksenli yılların başında gazetelerde yayımlanan dört kısa öyküsünü bir araya getiriyor Goethe Öleyazıyor. Arka kapakta şöyle diyor: “Ağırlık merkezinde ‘direnmenin ironisi’nin yer aldığı bu dört öykünün her biri, bütün Thomas Bernhard evrenini içinde taşıyan bir hücre çekirdeği.” Öyle sahiden. Bernhard evreninde sevdiğim her şeyi buldum bu öykülerde.

Aileye, devlete, sisteme, kurumlara soluk almadan saydırıyor Bernhard. Bunu yaparken dünyanın en güzel şehirlerine de (Brugge, Salzburg, Viyana...) nefret saçmadan geçmiyor. (Bunlara her seferinde çok gülüyorum.) Her zamanki acımasız ama okurken insanı tuhaf biçimde teskin eden diliyle yapıyor bunu, homurdanıyor da homurdanıyor.

İlk öyküde Goethe ve Wittgenstein ile dalgasını geçerken, sonraki iki öyküde anne-babaları tornadan geçiriyor, en sonda da Avusturya’yı topyekün yerin dibine sokuyor. Ben en çok aile meselesine odaklanan iki öyküyü sevdim. Şu pasaj mesela şurada dursun: “Hayat her sabah kaçınılmaz biçimde hatırlatıyor bize çünkü, anababamızın bizi nasıl bir kendini beğenmişlik ve hatta peydahlama büyüklenmesi içinde peydahladığını ve sevinç ve fayda dolu olmaktan çok iğrenç, tiksindirici ve ölümcül olan dünyaya savurup oturttuğunu.” Hah! Nefis!

Minicik kitapta o kadar çok yeri işaretledim ki, bir tane daha iliştirip bitireyim, zira bu kısım Bernhard 101 gibi bir şey bence.

“Çünkü insan en başında huzurlu, dedim, anababası onu huzursuz yapıyor, anababa düzeni yüzünden ki o da dünyanın düzeni zaten, herkesinki öyle. Bu yüzden doğal olarak huzurlu insan yok, dedim herkes huzursuz, huzur aramaları da delilik. Bu deliliğe kapılıyorlar zaman zaman, huzur arama deliliğine, ama huzur yok, çünkü insan huzursuzluğun ta kendisi, nereye gitse orada huzursuzluk var, gitmediği yerde de bulamaz onu. Huzur aramak, en büyük delilik bu, dedim. Durmadan huzur arıyoruz ve tabii bulamıyoruz çünkü biz huzursuzluğun ta kendisiyiz.”

Eh, öyleyiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tüylü Bir Şeydir Şu Yas
The Guardian bu kitap için “yürek parçalayan, derinlere işleyen bir kara mizah” demiş, kapakta öyle yazıyor. O kadar çok itirazım var ki. Yürek hiçbir şekilde parçalamadığı gibi derinlere işlemesi söz konusu bile değil; ve hatta bence bu bir kara mizah bile değil. Sayıklamalardan devşirilmiş bir metin sadece.

Tecrübe ettiğim için, konu yas olunca bana nüfuz etmek dünyanın en kolay şeyi olmasına rağmen neredeyse hiçbir duygu yaratamadı bu kitap bende. Ne kadar çok sevildiğini bildiğim için de şaşırdım, böyle olmasını beklemiyordum. Orijinal dilinde okumak gerekiyor olabilir, çünkü çevrilmesi çok zor olan o metinlerden biri, çok sayıda kelime ve ses oyunu var, bunların bir kısmının çeviride kaybolup anlamsızlaşmaması imkansız ama yine de - ben yazarın yöntemini sevmedim, dolayısıyla İngilizce okusam da çok farklı olmazdı sanıyorum.

Karısını kaybeden bir adam var. İngiliz şair Ted Hughes’a takıntılı, hatta ona dair bir kitap üzerinde çalışıyor bir yandan, dolayısıyla Hughes’a hakim olmak metinle ilişkilenmeyi kolaylaştırabilir. (Ben değilim, benim için o Sylvia Plath’ın kocası, ayıp belki biliyorum ama hiçbir zaman merak edemedim kendisini.) Neyse, kitaba dönüyorum, karısının kaybından sonra iki çocuğuyla bir biçimde hayata devam etmeye çalışıyor anlatıcımız ve yas bir karga suretinde kendisine görünüyor. Metnin kimi bölümleri babanın, kimileri çocukların, kimileri karganın ağzından yazılmış. Özellikle karga bölümlerini anlamak epey zor, dediğim gibi, sayıklamalar şeklinde ilerliyor.

Ortasından sonra anlatı biraz daha normalleşince biraz daha zevk aldım ama dediğim gibi, bu bir kara mizah değil. Ne “kara”sı kara yani acısı yeterince güçlü, ne “mizah”ı mizah zira güldüremedi beni hiç, hatta gülümsetmedi bile. Ben bu kadar postmoderne yokum valla, maalesef. Yaşlıyım herhalde artık böyle şeyler için? Öyle diyelim hadi.

Sevdiğim nadir pasajlardan birini de ekleyeyim bari, yetsin bu kadar: “Arkada bırakmak, bir kavram olarak aptal insanlar içindir çünkü aklı başında her insan, yasın uzun vadeli bir proje olduğunu bilir. Acele etmeyi reddediyorum. Üstümüze atılmış acıyı kimse ne yavaşlatsın ne hızlandırsın ne de düzeltsin.”
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mavi Sakal'ın Şatosu / Terra Alta Romanları 3
Terra Alta üçlemesi biter... Yine elimden bırakamadan, uykusuz ve nefessiz okudum. Bir yanımla üzgünüm, ama o bitmese ben bitecektim, onun da farkındayım.

İkinci kitabın bittiği yerden yaklaşık 10 yıl ileriye sarıyoruz, eski polis Melchor’un kızı Cosette artık bir genç kadın. Gittiği bir tatilden geri dönmüyor ve kahramanımız kızını aramaya başlıyor.

İlk iki kitaptaki gibi burada da “gizem”i baştan açık ediyor yazar, bir tür Harvey Weinstein ya da daha çok Jeffrey Epstein vakası gibi bir şeyin içinde buluyoruz kendimizi, zaten kitabın sonlarına doğru Me Too’ya açık açık referans veriyor. İyice emin oldum ki bu serinin meselesi para, güç, yozlaşma, sistemin içindeki görünmeyen şiddet mekânizmaları. Cercas burada da polisiyeyi derdini anlatmak için bir sahne olarak kullanıyor. Hatta buna polisiye bile diyemeyiz ama yine bir macera romanı sürükleyiciliğinde olduğu şüphesiz.

Ben bu kitaptaki baba-kız ilişkisini çok sevdim. En iyi baba-kız ilişkisinde bile nasıl bir kırılganlık olabileceğini, bir hayal kırıklığının nelere mal olabileceğini çok iyi anlatıyor yazar. Ha şurası kesin, Cercas’ın diğer kitaplarındaki gibi bir dil ustalığı, o derinlikte iç görüler yok bu seride, o açıdan Cercas’tan normalde aldığım lezzeti alamadım ama üçleme bittiğimde karşımda yanmış yıkılmış bir düzen ve her yönüyle fâş edilmiş bir çürüme belirdi ki zaten yazarın amaçladığı şey bence bu. Polisiye beklentisiyle okuyanlar bu açıdan hayal kırıklığına uğrayabilir ancak ben çok sevdim.

Cercas’ın kendisi yine anlatılanların romanını yazmış adam olarak kitapta yer buluyor, hatta Angosta ve Nisyan’ıyla tanıdığımız Kolombiyalı yazar Hector Abad Faciolince de bir karakter olarak beliriyor, yine gerçekle kurmacayı iç içe sokmuş, oynamış.

Serinin en zayıf kitabı bu belki (bazı hatalar da var maalesef; örneğin ölümünden sonra baba-kızın Vivales’in arkadaşları Campa ve Puig ile görüştüğünü öğreniyoruz girişte ama son bölümde “hiç görüşmemişlerdi” deniyor) ama bence güzel bir kapanış olmuş. Cercas şimdilik hikâyenin sonlandığını ama belki ileride bir dördüncü kitap yazabileceğini söylemişti bir röportajında. Yazsa da okusak. O zamana dek - hoşçakal Terra Alta.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurtarma Mesafesi
Tekinsizlik – ama ne tekinsizlik. 100 sayfanın 100’ünü de tüylerim diken diken okudum, ne kadar güçlü bir metinmiş bu ya. Gündüz ve etrafımda insanlar varken değil gece tek başıma okusam muhtemelen devam edemezdim, öyle içine çekti, öyle dehşetli. David, Nina, Amanda ve Carla gözlerimde canlandı; vücutlarındaki yorgunluğu, gözlerindeki boşluğu hissettim. Yazarın paranormal gibi gözüken acayiplikleri ekolojik bir krize işaret etmek için kullanmış olması da çok ilginçti. Bu arada kitabı bana öneren arkadaşımla kitap bitince yaptığımız sohbetten öğrendim ki, Samanta Schweblin’in eğitimi sinema üzerineymiş, “bir metin nasıl bu kadar sinematografik olabilir, nasıl içine bunca çekebilir” sorumun cevabını da almış oldum böylece. Ezcümle bunu okuyunuz mutlaka. Kendisi basbayağı bir deneyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek
Tavares'le birkaç ay evvel Kudüs ile tanışmıştım; "Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek" ile yeniden buluştuk. Yaşayan Portekizli yazarlar arasında en çok konuşulanlardan biri kendisi, şöhreti boşa değil. (Yalnız şu "Portekizli Kafka" lafını kim ortaya attıysa çıksın ve "saçmalamışım, pişmanım, bunu unutabilir miyiz" desin lütfen ya. 1. Niye sürekli birilerinden lokal Kafkalar yaratmaya çalışıyoruz, kolay mı o iş o kadar? 2. Tavares müthiş bir yazar ama yazdıklarında Kafkaesk hiçbir şey yok yahu! Hispanik bir Kafkaesk tat arıyorsanız lütfen Samanta Schweblin'in "Ağızdaki Kuşlar" kitabındaki "Benavides’in Ağır Valizi" öyküsünü okuyun mesela ve Tavares'i rahat bırakın. Neyse, homurdanmam bu kadar.)

Evet, şöhreti boşa değil çünkü çok acayip yazıyor - ancak herkesin seveceği türde yazmadığı kesin. Ürkütücü, tekinsiz (bundan mı Kafkaesk diyorsunuz acaba? Yetmez yalnız. Eylülcüm tamam uzatma istersen), rahatsız edici şeyler yazıyor. Bir öykü anlatıyor Tavares ama anlatısını insanın karanlık dehlizlerine dair (bunu çift anlamlı kullanmak istiyorum, fiziksel dehlizlerimizi ve cinselliği de kast ediyorum ve tabii ruhumuzun dehlizleri) gözlem ve analizleriyle yoğuruyor. Dolayısıyla roman gibi ama değil gibi nev-i şahsına münhasır metinler çıkarıyor ortaya.

Müthiş bir karakterimiz var; cerrah Lenz Buchmann. Kendisinde sevilecek hiçbir yan yok ama ona dair okumaya doyamıyorsunuz. Başarılı, pırıltılı, toplumda çok sevilen birisi Buchmann. Oysaki güçle, ahlakla, adaletle, siyasetle, seksle ve kendisiyle ilişkisi toplumun genel kabullerinin çok dışında biri. Onun yükselişini ve çöküşünü okuyoruz kitap boyunca. Empati yoksunu, faşizmi içselleştirmiş bu tuhaf adamın eline güç geçince yaşadıkları ve onu kaybedince verdiği tepkileri muazzam analiz ediyor ve aktarıyor Tavares, muazzam.

Daha konuşurum, konuşmayayım. Şu alıntıyla bitireyim:

"Buchmann'ın arzuladığı kesinlikle buydu: Yasaları sadece kendisine uygulanabilen bir yasal sistemin taşıyıcısı olmak; ne uygar dünyaya ne de ilkel dünyaya ait bir ahlakın taşıyıcısı olmak; şehrin ahlakı olmayan, onun ailesinin ahlakı bile olmayan bir ahlak, üzerinde sadece ve sadece kendi isminin yazılı olduğu bir ahlak."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzaktan Aşk
Tatlış bir küçük kitap. Daha önce opera metni okumadığımdan (ve çok fazla opera izleme tecrübem de olmadığından) bazı yerleri tam hayal edemedim ama metin öyle poetik ki aldı beni içine. Maalouf’un bu masalsı dilini özlemişim, küçücükken Semerkant’ı ilk okuduğum ve aklımın çıktığı günlere gittim biraz. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tatar Çölü
Tarafıma yüzlerce kez önerilen Tatar Çölü’nü okumamış olma utancından sonunda kurtuldum, şükürler olsun. Ayrıca sonunda bir Dino Buzzati kitabı da okumuş oldum böylece, bunca zamandır çok kereler niyet edip bir türlü tanışamadığım bir yazardı kendisi.

Sahiden - ne kitap. Ne kadar atmosferik her şeyden önce. Okurken insanı içine alıp üzerine kapanan kitaplar oluyor ya, işte tam olarak onlardan biri Tatar Çölü; Bastiani Kalesi’nin kapıları üzerinize kapanıyor ve kalenin içinde kalakalıyorsunuz. Ve fakat tıpkı baş karakterimiz Giovanni Drogo gibi, o kalede olmak bir tür tekinsizlik hissiyle beraber tuhaf bir konfor da yaratıyor. Kitaptan (ve dolayısıyla kaleden) çıkmak istemiyor insan, orada bulunmanızın bir amacı olduğuna, o uçsuz bucaksız çölden Tatarların bir gün mutlaka geleceğine inandırıyor yazar sizi, tuhaf, hayata bağlarken aynı anda tüketen o umut duygusuna ortak etmeyi müthiş şekilde başarıyor.

Giovanni Drogo’nun ilk görev yeri olarak atandığı Tatar Çölü’ndeki Bastiani Kales bir alegori şüphesiz, zira kale hayatın ta kendisi. Hayat da zaten beklerken, umut ederken, rutinin güvenceli kollarına kendimizi bırakırken; anlamın, anlamlı olanın gelip bizi bulabileceği inancıyla dururken içinden çıkamadığımız o şey değil mi?

Sanki sürekli aktif bir eylemmiş gibi düşündüğümüz beklemenin pasif olanına dair epeyce düşündüren bir kitap bu. Beklemek aslında yaşamanın temel bir parçası ve aslında pasif olarak sürekli, durmaksızın bir şeyleri bekliyoruz, yaşamak sıklıkla koca bir bekleme hali ve işte günün birinde Drogo gibi kendi gençliğimize benzeyen biriyle karşılaşınca beklerken yaşlandığımızın farkına varıyoruz.

İnsanın anlam arayışına, yalnızlığın dinamiklerine, yaşlanmaya, zamanla kurduğumuz ilişkinin ve beklemenin tuzaklarına, umuda dair nefis bir metin Tatar Çölü.

Ve son olarak: böyle ilk roman mı olur Allah aşkına ya? İnsanın ilk yazdığı şey nasıl bu olabilir? Gücünü yalınlığından alan böyle bir dili oturtmak için insanın pişmesi, olması gerekmez mi? Vallahi çok etkilendim.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir