Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arkada Yaylılar Çalıyor
Tanıdığım insanların kitaplarını okumaktan genelde kaçıyorum yahut okusam da gizliyorum çünkü genelde adil olayım derken fazla acımasız olduğumu fark ediyorum, bu ikircikli pozisyon beni zorluyor. Melikşah Altuntaş’ın kitabından da aynı nedenlerle aylarca kaçtım ancak kendisini programda ağırlayacağım netleşince tamam dedim, hadi.

Okudum ve sonra yorumlara baktım, fena halde şaşırdığımı söylemek istiyorum. Acaba memleketimiz okurları hala bolca taşra anlatısı içeren, büyük aforizmalarla dolu, yüksek perdeden konuşan metinler mi istiyor, bu kitaba yöneltilen acımasız eleştirileri ancak bununla açıklayabiliyorum.

Şu kitap sahiden hiçbir duygu yaratmamış olabilir mi ya sizde, gerçekten mi? Teknik açıdan eleştirilecek şeyler olabilir, kimi öykülerin çatısını zayıf, kimini ham bulabilirsiniz ama büyük hayranlık duyduğum kimi yazarların ilk kitaplarını düşününce bunu yapmanın da haksızlık olacağı sonucuna varıyorum.

Ben Melikşah’ın iddiasız ama şefkatli dilini, kendini okurun önünde soyma kabiliyetini ve cesaretini, “şey”lerin, “an”ların izini sürüp onları deşerek onlardan öyküler üretebilmesini çok sevdim. “Hep kendinden bahsediyor gibi” diyenlere de hayatta özkurmaca diye bir şey olduğunu, hatta epey yakın zamanda bir kadının sadece bunu yaparak Nobel edebiyat ödülü aldığını ve kimin olduğu meçhul ama meşhur “her ilk kitap biraz otobiyografiktir” şiarını hatırlatmak isterim.

Bu kitabın şehirliliğini, nedense küçük görmeye teşne olduğumuz şehirli dertlerini de ayrıca çok sevdim. İnsanların artık kentten köye göç ettiği bir dönemde hala köyden kente göç ve taşranın sıkıntıları ekseninde yazmayı ve düşünmeyi bıraksak, şehirli insanların süssüz ama son derece yaygın meselelerine dair kalem oynatsak bence hiç fena olmayacak.

Kızgın Şeyler Altında ve Cinnet Faili öyküleri özellikle çok iyi, Cinnet Faili bence Melikşah’ın öz olmayan geleneksel kurmacaya da çok yatkın olduğunu gösteriyor, umarım öyle şeyler de yazar da okuyabiliriz.

Biraz eleştirilerin eleştirisi gibi oldu ama yazılanlardan sonra kendimi tutamadım artık. Yukarıda söylediğim sebeple resmen açığını arayarak okumama rağmen çok sevdim ben. İşte böyle.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kesişen Yazgılar Şatosu
Tam bir Calvino manyaklığı bu kitap, onun kadar iyi olmasa da yer yer Görünmez Kentler’i anımsattı. Konuşma yetisini yitirmiş bir grup insan ıssız bir ormanın içindeki şatoda bir gece bir masanın etrafına oturup birbirlerine öykülerini Tarot kartlarıyla anlatıyorlar. Hepsi öyküsünü anlattıkça masadaki kartlar bir başka biçem oluşturup bir başka büyük öykü anlatır oluyor, hepsinin yolu birbirine bağlanıyor, aynı kartlar her öyküde farklı bir şey söylüyor. Tarot destelerini didik didik ederek yazmış Calvino bu öyküleri, boşuna “manyaklık” demiyorum. Yine edebiyatı eğip büken, okuru anlatıya şekil vermeye davet eden, son derece özgün bir deneme. Vallahi seviyoruz. “Kenti yaşamanın suçlu bir biçimi vardır: Yırtıcı hayvanın koşullarını kabul edip yesin diye çocuklarımızı önüne atmak. Yalnızlığı yaşamanın suçlu bir biçimi vardır: Pençesine diken battığı için vahşi hayvanın zararsız hale geldiğini sanıp keyfine bakmak.”
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Prensin Ölümü & Şeytanın Saati
Tam bir "meraklısına" kitabı bu; benim gibi "Pessoa, daha çok Pessoa, biraz daha Pessoa, yetmez bu kadar Pessoa" diyorsanız göz atabilirsiniz ama tabii tüm bunlar Huzursuzluğun Kitabı'nı hatmettikten sonra yapılmalı.

Kitabın çevirmeni Işık Ergüden'in Pessoa'ya hakimiyetine büyük hayranlık duyuyorum, daha önce de dile getirdim. Özellikle kendisinin "Pessoa, Pessoa'yı Anlatıyor" derlemesi bence muazzamdır. Prensin Ölümü & Şeytanın Saati adlı bu kitap da, yazarın pek çok eseri gibi ölümünün ardından keşfedilmiş iki diyalog-metnini bir araya getiriyor.

Epey enteresanlar, özellikle Presin Ölümü metnindeki kişiler sürekli kimlik değiştiriyor, epey felsefik bir konuşma okuyoruz ve fakat bir yandan da o kadar dinamik akıyor ki, açıkçası daha önce okuduğum pek bir şeye benzemiyordu. Tahakküm, günah, kötülük, kudret, aşk, arzu ve deliliğe dair epeyce zengin ve bir yandan da insanın elinden kayıverecekmiş gibi gözüken metinler bunlar. Ve tabii Pessoa'nın muazzam bilgeliği kitabın her satırına sinmiş durumda. Şu pasajı şuraya bırakıp bitireyim, bence epeyce fikir verecektir.

"Her gördüğümüz biziz, her sevdiğimiz biziz. Annen de baban da sensin, eşin sensin, öz evlatların yine sensin. Arzuladığın ve sevdiğin şey senin arzunun bedeninden başkası değil, bu beden topraktan değil, toprağın ruhundan çekilip çıkarıldı; zamanın kilinden degil, sevgilerin mütevazı killi kumundan çıkarıldı. Sadece sevmediğimizi terk ediyor olsaydık, korktukları şeyden kaçan ve istemedikleri şeyi bırakan kırlardaki hayvanlardan daha fazla ne isterdik Görünmezin karşısında? Öldürün arzuyu, çarmıha gerin aşkı; gerin ki dünyadan feragat edişinin üçüncü gününde göğe yükselsin ve Görünmezin ilk dirilişinde sağına geçip otursun. Her bağ bir hapishane, her ev bir zindan. Havari, dar yola gir! Kendini yitirmeye çalış ki kendini bulasın, kendin olabilmek için feragat et kendinden; aydınlığa kavuşabilmek için dal karanlığa. Her şey birbirinin zıddı. Gölge kuşatıyor bizi. Yat uyu, dünya yanılsaması üzerine."
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Romanları Okuyan İhtiyar
Tam benlik bir kitaptı bu, büyülü gerçekçiliği niye bunca sevdiğimi hatırlatan türden. Küçücük, dolu dolu. Bence çok sıkı bir sömürgecilik eleştirisi, insanın doğayla bitmek bilmeyen kavgasını, aslında ne biçim barbarlar olduğumuzu çok nefis anlatıyor. Aşkı ve dünyayı romanlardan öğrenmeye çalışan Antonio Jose Bolivar’ın öyküsü Bir yandan çok naif, bir yandan çok sertti. Çok sevdim. Sepulveda ile yolculuk etmeye devam edeceğim kesin. “Gök gürültüsünü kimse zapt edemez. Terk anında kimse ötekinin semasını sahiplenemez.”
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğu Öyküleri
Tahmin ettiğim gibi oldu, çok sevdim. Yourcenar’ın kalemi çok acayip ya, satırları müzikli gibi, melodik gibi. Yahut tek kelimeyle: epeyce poetik. Yourcenar’ın sözcükleri dans ediyor, insanı okşuyor. Doğu Öyküleri demiş yazar ama masallar bunlar, uzak diyarlardan sihirli masallar. Yourcenar bu masalları anlatırken manasız bir oryantalizm tuzağına düşmeden yapıyor bunu, bence büyük maharet. Bildiğimiz destanlara da nazikçe dil uzatıyor yazar. Şu minicik cümlenin üzerine dünden beri düşünüyorum mesela: “Ama inanın bana dostum, İlyada’da eksik olan Akhilleus’un ufak bir gülümseyişidir.” Hür Yümer’in çevirisinin de muazzam olduğunu eklemeden geçmeyeyim. Arka kapakta “yaratcılığın, yeni bir şey yapmanın yani poesis’in en has örneği bu. Uzun müddet de aşılabilecek türden değil. Güzel, bu. Tam da bu. Başdöndürücü.” diye yazıyor. Öyle hakikaten.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Clea / İskenderiye Dörtlüsü 4
Şunu diyeyim: İşte bunun için okuyorum. Bunu bulmak için, buna varmak için. Hayatımda okuduğum en görkemli, en lezzetli, en olağanüstü şeylerden birini tamamladım Clea ile. Yeni yıla bu muazzam dörtlüyü okuyarak başlamak nasıl doğru bir kararmış! İskenderiye Dörtlüsü herkese önerilecek bir eser değil, herkesin seveceği bir eser de değil muhakkak. Zor çünkü, okurdan emek ve çaba talep ediyor ancak karşılığını da misliyle veriyor. Dili çok süslü evet, ancak cümleler aynı anda hem ihtişamlı hem zarif olmayı becerebilince işte o zaman o çok bayıldığım şey ortaya çıkıyor: barok. Barok edebiyat, layıkıyla becerilince beni hakikaten büyülüyor, bunu yapabilen yazar sayısı da ziyadesiyle az maalesef. Bu dörtlemeyse barok edebiyatın okuduğum en iyi örneklerinden biri olarak kalacak zihnimde – ve sadece zihnimde de değil açıkçası; kalbimde, tenimde. Bir acayip prizma gibi – her kitapta görüş açınızı değiştirip gerçeği başka bir yerden sunma işini öyle bir incelikle başarmış ki yazar, tarif etmesi güç hakikaten. “Bir sanat yapıtı hayata, hayatın benzemediği kadar benzer” derken haklıymışsın Durrell. Yarattığın onca müthiş karakterle ama en çok da ‑tıpkı Kayıp Zamanın İzinde’nin baş kahramanının M. değil zaman olması gibi‑ kitabının baş kahramanı olan senin İskenderiye’nle tanıştığım için çok mutluyum. İyi ki okudum. Edebiyat işte tam da böyle olmalı. Bin teşekkürle şimdilik elveda İskenderiye. Bir gün sana geri döneceğime emin gibiyim. “Yastıkta onun izini bulmaya çalıştım. İnsan anıyı tekrar bulmak için her şeyi denemeli. Gizlenebileceği öyle çok yer var ki.”

Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dalgaların Sesi
Şu ana dek Mişima’dan okuduğum ve tekinsiz diye niteleyemeyeceğim tek kitap oldu Dalgaların Sesi, hatta neredeyse nahif diye bile nitelenebilecek bir roman kendisi, şaşkınım.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, Şarkılar Adası olarak da bilinen Uta-Jima Adası’ndayız ve bir fakir oğlan-zengin kız aşkı okuyoruz. Babasını erken yaşta kaybetmiş olan ve ailesini geçindirmek için balıkçılık yapan Şinji, zengin Miyata ailesinin güzel kızı Hatsue’ye ilk görüşte aşık oluyor. Bu iki genç birbirlerine son derece masum bir aşkla bağlanıyorlar, derken kasaba halkı dedikoduya başlıyor, kızın babası konudan haberdar oluyor, görüşmelerini engelliyor ancak Şinji aşkı için çok şeyi göze almaya ve kızın babasını ikna etmeye hazır.

Hikâye özetle böyle, aslına bakarsanız son derece klişe bir konusu var. Ancak Mişima’nın çok sevdiğim (ve bence Bereket Denizi dörtlemesinde doruk noktasına ulaşan) atmosfer yaratma becerisi bu metne seviye atlatıyor. Kitabın adındaki gibi, dalgaların sesini duyuyor insan okurken resmen. Mevsimler dönüyor, minik ada her mevsimi başka türlü yaşıyor, Mişima okuru oraya götürmeyi çok iyi beceriyor.

Bir de tabii bugüne dek okuduğum Mişima metinlerinden epey farklı da olsa, tekrarlayan temalar ve örüntüler bulmak mümkün. Karakterleri yine ergenlik dönemindeler, yine o çok karmaşık hayat dönemini didikliyor yazar, yine insanın doğayla ilişkisine dair akıl yürütüyor ve yine bizimkine çok, çok uzak olan Japon kültürüne dair çokça ilginç şey öğreniyoruz. Özellikle adalı kadınların dalgıçlık yapma geleneğine dair bölümler çok enteresandı. Suların üstünün erkeklere, altının kadınlara bırakıldığı bir kültür anlatıyor; erkekler balık avlarken kadınlar genç kızlıklarından yaşlılıklarına dek suyun altında sünger topluyorlar ve bu geleneğin doğurduğu şahane bir dayanışma kültürü var, bunları okumak çok ufuk açıcıydı.

Ezcümle, ortalamanın epeyce altında bir Mişima ama uzak bir diyarda geçen bir masalı dinleme duygusu verdiği için sevmedim diyemem.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gece Yarısı Kütüphanesi
Şu “uluslararası çoksatan”ları hep şüpheyle karşılıyorum. Ön yargı değil de - şüphe. “Kesin kötüdür” gibi bir yerden yaklaşmamaya çabalıyorum ama şüphelerimi de yanıma alarak başlıyorum kitaba. Zaman zaman beni çok şaşırtan şeyler de oluyor ama şüphelerimin doğrulandığı vakalar biraz daha fazla gibi. Matt Haig’in yayımlandığından beri ellerden düşmeyen, durmaksızın yeni baskıları yapılan ve tüm dünyada bir fenomene dönüşen kitabı “Gece Yarısı Kütüphanesi” de maalesef bu kategoride yer aldı.

İntihar ettikten sonra kendini Gece Yarısı Kütüphanesi’nde bulan Nora’nın öyküsünü okuyoruz. Bildiğimiz araf kavramını bu biçimde yorumluyor yazar. Burada yaşayabileceğimiz tüm alternatif hayatları görüp deneyimleyebiliyoruz ve Nora da pişmanlıkları üzerinden “burada bu tercihi yapsaydım hayatım nasıl olurdu” sorularının cevaplarını buluyor, o alternatif hayatları kısaca deneyimliyor. Fikir fena değil ancak kitap 50. sayfası itibarıyla müthiş biçimde kendini tekrarlamaya başlıyor. Nora’nın özlediği alternatif hayatların hepsinde başka açılardan mutsuz olduğunu görüyoruz ve tahmin edeceğiniz üzere bu süreç büyük bir aydınlanma ile sonlanıyor. Nora elindeki hayatın ne kadar güzel ve değerli olduğunu anlıyor filan, zaten 50. sayfadan konunun buraya geleceğini bildiğiniz için okumak büyük bir işkenceye dönüşüyor.

Yani hakikaten, büyük bir klişe. Çok klişe hikâyeler pekala çok güzel anlatılabilir ancak burada maalesef o da yok. Yazarın dili aşırı sıradan, öyküsünü anlatma biçimi fazlasıyla yavan. Bunu kırmak ve kitaba bir tür derinlik katmak için olsa gerek, aralara bol bol filozof ve teori ismi serpiştirmiş kendisi ki bence çok bağlamsız ve sakil kalıyorlar.

Bu kitabın insanlara iyi gelmesini anlıyorum. Bunları duymaya, mutlu olmanın mümkün olduğunu düşünmeye, buna inanmaya ihtiyacımız var, peki. Ama bunu bu kadar kör göze parmak olmayan şekilde yapmak da mümkün olmalı kanımca. Daha derinlikli, sofistike, nitelikli biçimde hikâyeler anlatmak ve iyi gelmek mümkün olmalı. Açıkçası “bu kitap bana iyi geldi” cümlesine bir şey diyemem ama “bu iyi bir kitap” denmesine itirazım var. Değil çünkü, iyi kitap bu değil ya. Bazen kötü kitaplar da insana iyi gelir, eyvallah.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuzey Ormanları
Pastoral bir masaldan çıkıp geldim, etrafımda hala bu kitabın hayaletlerinin şarkılarını, ağaç yapraklarının hışırtılarını hissediyor gibiyim - nefis.

Amerikalı yazar Daniel Mason'ın bu kitabını epeydir bekliyorum, Holden Kitap'ın yayın haklarını aldığını duyduğumdan ve Baran (Güzel) kitabı bana delice övdüğünden beri büyük meraktayım. Yazarın daha önce dilimize çevrilen iki kitabını (Piyano Akortçusu ve Kış Askeri) okumuş hatta kendisiyle bir röportaj da yapmıştım. Kuzey Ormanları ise yayınlandığından beri çok ses getirdi, hele ki Maggie O'Farrell'ın da övgüsünü okuduktan sonra merakım katlandı. Ve nihayet - 2 gün gibi bir sürede, elimden hiç bırakamayarak Massachusetts kırlarında 400 senelik bir yolculuk yaptım.

İç savaş öncesinde iki aşığın kaçarak evlenmeleri ve ormanın içinde kendilerine bir ev yapmalarıyla başlıyor anlatı. İşte o ev, çok kahramanlı bu kitabın baş kahramanı. Tıpkı Erpenbeck'in "Gölün Sırrı"ndaki gibi (onu seven bunu da sever), o evde yıllar boyunca yaşayan insanların öykülerini okuyoruz. Mason'ın çok çalışkan bir yazar olduğunu daha önceki kitaplarından biliyordum, burada da dört yüzyıllık anlatısını kurarken her dönemin gerçeklerine, koşullarına, alışkanlıklarına epeyce çalıştığı besbelli.

Bu kadar çok karakter olan bir romanda kahramanlarla özdeşlik kurmak biraz zor oluyor elbette, ancak evin bazı sakinleri içimde epeyce yer etti, örneğin ressam William Henry Teale, bu dünyaya pek çok açıdan fazla olan Robert ve elbette Charles Osgood ile kızları. Ama tabii ki en unutulmaz olanı o ev. Zaman içinde büyüyen, serpilen, yıkılan, yeniden yeşeren, dekadansını bile vakur şekilde yaşayan o ev, orman ve hiçbir yere gitmeyen eski sakinlerin hayaletleri; taşlara, yosunlara bıraktıkları izler.

Tek eleştirim şu olacak, toplumsal arkaplanın daha güçlü olmasını arzu ederdim, Gölün Sırrı'ndaki gibi. Bireylerin hikâyelerini okumak çok güzeldi ama arkadaki büyük dönüşümleri, devrimleri, savaşları biraz daha ön plana çıkarsaymış yazar, kusursuz olurmuş.

Ama çok sevdim, çok. Okuyunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Milena'ya Mektuplar
Söylenecek çok şey var, ama benim için en önemlisi şu: bu kitaba dair sağda solda “büyük bir aşk kitabı” denmesine itiraz ediyorum. Aşk meselesi benim için ikincil hatta üçüncül, dördüncül planda oldu diyebilirim. Bu kitapta aşk var mı, var; Milena’nın Kafka’ya duyduğunun aşkın bir çeşidi olduğunu seziyorum, Kafka’nın Milena’ya duyduğu aşk mıdır peki? Ondan emin olamadım. Ama sonuçta bence bu önemsiz: aşk, bu iki insanın kendileriyle ve dünyayla kurdukları ilişkiyi zenginleştirmek, didiklemek, kurcalamak, çözümlemek (ve bazen de karmaşıklaştırmak) için araçsallaştırdığı bir şey gibi geldi bana. Ve aklıma Attila İlhan’ın şu çok sevdiğim satırları geldi: “Hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı: iki kişinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıştığından, sukut‑u hayaller eksik olmaz! Sen dediğime kulak ver; kendimizden başkasını sevemiyoruz; sevdiğimiz, şahsiyetimizin dışlaştırılmış, bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali; o başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır: arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdiğimizle sandığımız farklı!” Neyse, sonuçta naçizane tavsiyem, bu kitabı aşk meselesinden çıkarıp okumak gerektiği olacak. O zaman çok fazla, çok fazla şey bulmak mümkün içinde. Korkuya dair, insan olmaya dair, üretmeye dair. Kendimizle kurduğumuz ve kuramadığımız ilişkilere dair. Son not: Milena’nın Max Brod’a yazdığı birkaç mektup bile enfesti. Keşke Kafka’ya yazdıkları da kalsaymış da okuyabilseymişiz, besbelli ki olağanüstü bir kadınmış kendisi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir