Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sessizlik
Efendim günlerden bir gün herkes Super Bowl finali için ekran karşısında yerini almışken dünyamızda bir şey oluyor (ne oluyor bilmiyoruz) ve ekranlar kararıyor. TVler, telefonlar, bilgisayarlar. Kurduğumuz elektronik ağlar çöküyor. Bu koşullar altında bir evde beraber bulunan 5 kişinin konuşmalarını okuyoruz kitapta.

Fikir klişe olmakla beraber idare eder nitelikte olsa da, içerik olacak gibi değil. İngilizcede çok sevdiğim bir sözcük var, bence tam Türkçesi yok, belki "sahteliğe varacak ölçüde özenti" gibi tanımlanabilir: phony. Bu kitap tam da o. Amerikalı yazarlarda buna çok rastlıyorum, metne birkaç filozof, bilim insanı ismi filan ekleyip derin olduklarını sanıyorlar. (Gece Yarısı Kütüphanesi de tam böyleydi bence bu arada.) Burada da konuşmaların arasına serpilmiş birkaç Einstein referansı var ama o kadar rastgele serpiştirilmiş ki, hiçbir şey katmıyorlar metne. Bir de işte birileri sayıklar gibi "kripto... kripto paralar... salgınlar... çöküş... mikroplastikler..." filan diyor. Bu kelime kırıntılarına bakıp "vay be, amma derin... ne kadar isabetli" filan dememiz bekleniyor herhalde. Yazarımız zahmet edip bir fikir, teori, öngörü filan geliştirmemiş zira.

Kusura bakmayın ama bu okuru salak yerine koymaktır. 2015'ti sanırım, tüm Türkiye'de 6-7 saatlik bir elektrik kesintisi yaşanmıştı. O acayip olay sırasında biz de herkes gibi birkaç arkadaş oturup sohbet etmiştik. Bu kitaptaki diyaloglara benziyordu konuştuklarımız, distopik gelecek tahminleri filan yapmıştık. Oturup da "yazalım ya bunları" demedik hiçbirimiz, ki yazsak bu kitaptan daha iyi olurdu kesin, zira gerçekten kafa yoruyorduk, cool gözükmek için havaya kelimeler saçmıyorduk.

Ay valla acayip sinirlendim ya. Beyaz Gürültü'yü okuyacağım ama ne zaman okurum bilmem. Biraz sakinleşmem lazım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deniz Feneri
Sonda söyleyeceğimi başta söylemeliyim sanırım: ben de şaşkınım, ama maalesef bu kitabı sevemedim. Hayır, okuduğum ilk Woolf değil bu, evet, bilinç akışı tekniğine aşinayım ve kendisiyle bir problemim yok, üstelik Woolf da seviyorum, ama bu en övülen eseri bana bir türlü geçemedi. Bu kitabın seveni çok, biliyorum, dolayısıyla çok laf işiteceğimi de biliyorum ama yok, olmadı işte, vurmayın. Mesele kitabın “olaysız” olması değil, kitap okurken olay arayan biri değilim. Ama kuru buldum işte, yavan buldum. Sanırım temel derdim kitaptaki herkesin aşırı hassas ve duyarlı olması oldu. Woolf’un depresyonunu, dünyayla ve çevresiyle kurduğu aşırı duyarlı ilişkiyi biliyorum ancak herkesin dünyayı böyle algıladığını düşünmüyorum – fakat gelin görün ki bu kitaptaki herkes böyle. Son sayfadaki bir cümle derdimin özeti gibi: “İnsanlığın tüm güçsüzlüğü, tüm acıları ellerini üzerine siper ediyordu.” Hayat böyle yaşanan bir şey mi sahi? Bir kısım insan için belki, evet, ama bir kitaptaki tüm karakterlerin bu duyarlılık düzeyinde olması normal midir? Bence değildir. Herkes öyle hisli ki, bir yerden sonra karakterlerin duygularını birbirinden ayırmak güçleşiyor, hangi cümleyi kim söyledi bilemiyorsunuz çünkü herhangi birinden çıkmış olabilir gibi hepsi. Yalnızca ikinci bölümü ayırayım; “Zaman Geçiyor” başlıklı o bölüme bayıldım, çok lezzetli, çok lirik ve çok güzeldi. İşte böyle. Ne diyeyim özür dileyeyim bari herkesten.

Sonra niye Amerikan edebiyatı sevmiyorsun... Nesini seveceğim Allah aşkına? Don DeLillo'nun Sessizlik'i hakikaten kötü ötesi bir kitap, olacak iş değil yani. Amerikan edebiyatının bu pek övülen şahsiyeti ile tanışmak için çok kötü bir seçim yaptığımın farkındayım ve Beyaz Gürültü ile kendisine bir şans daha vereceğim zamanı gelince ama önce biraz söyleneceğim izninizle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aradaki Nehir
Son yıllarda adı Nobel için sıkça geçen Kenyalı yazar Ngũgĩ wa Thiong'o ile tanışma kitabım oldu Aradaki Nehir ve herhalde hayatımdaki en kötü tanışmalardan biri filan oldu. (Sana laflar hazırladım Thiong'o, aşağıda.) Kendisinin meşhur kitabı Kargalar Büyücüsü ile başlamalıydım belki ama hayat, böyle gelişti.

Aradaki Nehir, Kenya’nın dağ köylerinde yaşayan Gikuyu insanlarının hikâyesini anlatıyor. Beyaz adamın gelişiyle beraber bölünen bir topluluğun öyküsünü okuyoruz kitapta. Bir yanda geleneklerine sahip çıkmaya çalışarak direnenler, bir yanda Hristiyanlığı seçerek "teslim olanlar", bir de tüm bunların ortasında beyaz adamdan alınması gereken şeyin eğitim olduğunu, topyekün bir reddediş yerine o eğitimi kendi kültürleriyle harmanlayıp ayakta kalmanın bir yolunu bulmak gerektiğini savunan başkahraman Waiyaki var.

Sömürgecilik, ırk, gelenek, kültürel aidiyetler. İki din, iki tepe, bunları "bölen" nehir. Semboller semboller ve acayip iş yapan konular evet. Çok güzel de, ben epeydir bu kadar yavan bir şey okumamıştım, onu ne yapacağız? Yani bu nasıl basit bir dildir, nasıl bir karakter geliştirememektir, nasıl bir diyalog yazamamaktır? Yazarın bu kitabında politik mesajını çok öncelediği, bu nedenle kurguyu ve dili çok geri planda tuttuğu söyleniyor ama bu geri planda tutmanın ötesinde bir şey, hakikaten ortaokul kompozisyonu gibiydi bazı bölümler. “Şöyle dedi, böyle şaşırdı, öyle hissetti, aniden anladı.” Hakikaten şaşkınlıkla okudum.

Meşhur "gerçek edebiyat bu değil" cümlemi bile sarfetmeyeceğim, zira gerçeği geçiniz, bence edebiyat bu değil, propaganda bülteni okuyalım oldu olacak. Dili ve üslupsuzluğu bir yana, yazarın anlattığı hikâyenin ve kitabın kurgusunun da öyle pek ilgi çekici bir tarafı yok kesinlikle. Başka kitaplarını okuyunca daha ayakları yere basan yorumlar yapacağım ama diğerleri de böyleyse eğer, Nobel’e ilgili mevzunun tamamen politik olduğunu, Thiong'o Nobel'i alırsa bunun tipik bir Batılı günah çıkartma hamlesi olacağını düşüneceğim.

Sinirlendim ya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
45 Gün ve 30 Denizci
Son 20 yılda yeniden keşfedilen, ölümünün ardından bir tür iade-i itibar süreci yaşayan, "Borges'in esin perisi" olmanın ötesinde bir kıymeti olduğu anlaşılan yarı Norveçli yarı Arjantinli yazar Norah Lange ile tanışma kitabım oldu "45 Gün ve 30 Denizci". Lange'da ilgimi çeken çok şey var ama açık söylemek gerekirse bu kitabını pek sevemedim. İzah etmeye çalışayım.

İlgimi çeken şu: 1905 doğumlu Lange'ın yazınında, zamanının erkek egemen edebiyatına baş kaldıran çok şey var. Bugün bildiğimiz anlamıyla feminist diye tanımlamak belki biraz iddialı olur ama dönemin koşullarını göz önüne alınca epeyce feminist bir duruştan söz ediyoruz aslında. Kendi yaşadığı bir deneyimden yola çıkarak yazdığı bu romanında, mürettebatı sadece erkeklerden oluşan bir yük gemisinin tek kadın yolcusu olarak Buenos Aires'ten Oslo'ya yolculuk eden bir kadının öyküsünü anlatıyor. Gemideki erkeklerin neredeyse tamamının asıldığı, sıklıkla tacize varan biçimlerde rahatsız ettikleri kadının, yolculuk boyunca kendini korumaya çalışmasını ve bunu yaparken erkeklerle dostane ilişkilerini de korumaya çalışmasını okuyoruz. Özgür ve bağımsız tasvir edilen kadının epey direkt beyanlarının o dönem için epeyce cesur olduğu muhakkak. Ancak gelin görün ki ne adamların kadına yaklaşma biçimi, ne de kadının adamları idare etme şekli pek gerçeklikle uyumlu gözükmedi bana.

Kitabı sevmememin sebeplerinin başında bu geliyor. Yani adamlar kadını düpedüz elle taciz ediyorlar mesela, ama kadın onları "tatlılıkla" filan durdurmayı başarıyor, hem de birden fazla kez. Epey tutarsızlıklar barındırıyor bence öykü. Bir de Lange'ın dilinde de pek bir olağanüstülük bulamadığımı söylemem lazım. Kötü diyemem ama yavan ve kuru geldi.

Benzer bir dönemde, benzer dertlerle yazan Jean Rhys'i hatırlattı biraz. Onun da ortaya koymaya çalıştığı tavrı kıymetli bulmuş ama Dörtlü kitabını sevememiştim.

Bu arada kitabın Türkçesi Everest'ten beklemediğim ölçüde problemli maalesef. Hatalı yazılan de ve ki'ler, düşük cümleler... Maalesef kötü bir çeviriye ciddi editör hataları eşlik ediyor. Kitabın sonundaki 15 sayfalık son sözün yazarı kim mesela, o bile atlanmış, isimsiz bir inceleme konmuş oraya. Üzücü.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deli ve Dahi: İngilizcenin En Kapsamlı İlk Sözlüğünün Hazırlanışının Çılgın Hikayesi
Simon Winchester imzalı "Deli ve Dâhi", İngilizcenin en kapsamlı sözlüğü olan ünlü Oxford Sözlüğü'nün hazırlanışının hikâyesini, odağına sözlük projesinin yürütücüsü Dr. James Murray ve sözlüğe en çok katkıyı sunanlardan biri olan Amerikan İç Savaşı gazisi emekli cerrah W.C. Minor'ı alarak anlatıyor.

Hikâye epey enteresan; sözlüğün hazırlık süreci 1857'de başlıyor ve 1927'de tamamlanıyor - baya olağanüstü bir işten bahsediyoruz. Bu sürecin bir noktasında projenin başına getirilen Murray, halka bir çağrı yaparak okudukları kitaplardaki kelimeleri tespit etmelerini ve sözlüğe katkıda bulunmalarını istiyor. W.C. Minor isimli biri de 20 sene boyunca on binden fazla maddeye katkıda bulunan, çok iyi hazırlanmış binlerce mektup gönderiyor. Bu donanımlı ama gizemli adamın aslında ciddi bir akıl hastası ve paranoyaları sonucunda işlediği bir cinayet sonucunda bir akıl hastanesinde yatmakta olan Amerikalı bir eski asker olduğu ise çok sonra anlaşılıyor.

Kitap bu süreci ve bu iki adamın mektuplarla başlayan dostluğunu anlatıyor. Bu hırslı, büyük sözlük projesinin hazırlanışını okumak hoş ve merak uyandırıcıydı, keza bu iki ilginç adamın öykülerini okumak da öyle. Ancak aslında 200 sayfalık bir kitap çıkacak bir malzeme yokmuş bence bu öyküde, dolayısıyla yazar biraz gereksiz detaylara girerek, biraz öyküyü olduğundan daha dramatik hale getirerek süslemiş, açıkçası azıcık da sündürmüş.

Beni okurken görüp "ne okuyorsun" diyen babama kitabın konusunu anlattığımda "aa, bunun filmi var, ben izledim" dedi. Baktım, varmış sahiden. Kitap 2019'da "The Professor and the Madman" adıyla sinemaya uyarlanmış, üstelik baş rollerinde de Sean Penn ve Mel Gibson varmış. İzlemedim ama açıkçası kitabı okumaktansa filmi izlemek daha ilginç olabilir diye düşünüyorum, tam sinemalık hikâye çünkü, hem de bu uzatılmış, sündürülmüş hissi de olmayabilir filmde tahminimce.

Kötü değildi ama iyi de diyemem bu kitap için. Yazarın kitabı hazırlamak için çok kapsamlı bir araştırma yürüttüğü muhakkak tabii, orada hakkını teslim etmek isterim. Neyse, ilginç bir öykü öğrenmiş oldum diyelim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pericles
Shakespeare külliyatına devam ediyorum ve yolum bu ÇOK ama ÇOK TUHAF esere vardı. Yani gerçekten, kendisinin en garip oyunu denilmesi boşa değilmiş. Bu kitabın başlarını Shakespeare’in yazmadığı, kitabın ortasından sonra devraldığı iddiaları var, hiçbir dayanağım yok ama bence yüzde yüz doğru! Zira asla bir Shakespeare metni gibi başlamıyor, öyle çiğ, öyle ham ki metin, sonra apansız bir şey oluyor ve bambaşka bir zenginliğe ve akışkanlığa erişiyor. İnsan resmen Shakespeare’in “of ver tamam ben yazarım ya” dediği satırı bile tespit edebiliyor, öyle bir değişmek. Neyse.

Çevirmen Hamdi Koç önsözde oyunu “Shakespeare’in en ‘tatlı’ oyunu” olarak nitelemiş, katılıyorum; benim okuduklarım arasında da en tatlısıydı. Epeyce karanlık, tekinsiz bir yerden, bir ensest hikâyesiyle başlayan metin, pek de alışık olmadığımız biçimde “iyiler hep kazanır” gibi bir sona bağlanıyor ve bir Yeşilçam filmi tadında bitiyor. Metnin bana bu kadar iyi geleceğini tahmin etmemiştim.

Kitabın ana ekseni baba-kız ilişkisi diyebiliriz çünkü üç ayrı baba-kız ilişkisi anlatılıyor. Biri korkunç, biri hiç yaşanmamış, biri ise çok tatlı. Pentapolis kralı Simonides ile kızı Thaisa’nın ilişkisi nefisti, Simonides özellikle şahane bir karakter; iyi kalpli, neşeli, şefkatli, açık fikirli, zeki. Metnin azıcık bir kısmında geçse de (ki üstelik Shakespeare’in yazmamış olması muhtemel kısımlar onlar) bende çok yer etti kendisi, böyle eski bir metinde böyle yazılmış bir erkek karakter görmek epey hoşuma gitti.

Ezcümle, normal koşullarda, yani külliyat tamamlama derdim olmasa yolumun kesişmeyeceği bu metinle karşılaşmış olmaktan ötürü mutluyum. Hafif ama basit olmayan bir metin bence, evet alışık olduğumuz Shakespeare kudretinden uzak ama ayrıksı ve güzel yine de. Özellikel koro niyetine olan Gower şarkıları/şiirleri pek lezizdi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutlu Bir Çocuk
Sevmedim, maalesef. Çok hoş çok naif başlamıştı, alabildiğine sıradan devam etti. Kitabın 100 sene evvel yazılmış olduğunu göz önüne almak lazım şüphesiz ama günümüzden bakınca fazlasıyla yavan geldi bana, ben bu tür edebiyat sevmiyorum. Bjornson bey vakiyle Nobel bile almış ama bilemiyorum Altan, olduramadım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Caz
Sevilen üçlemesinden devam - Toni Morrison bu kez bizi 1920’lerin Harlem’ine götürüyor. Kölelik kalkmış (en azından yasal olarak!), Büyük Göç yaşanmış. Özgürleşen siyahlar şimdi şehirdeler.

Çok enteresan başlıyor roman: “Ihh, biliyorum o kadını” diyor ilk cümle. Bunu diyen kim, epey bir süre anlamıyoruz ama okuyacağımız hikâyeyi bize en baştan özetliyor: Joe adında ellilerinde bir adam, 18 yaşındaki sevgilisini öldürmüş. Karısı Violet de bunu öğrenince cenazeyi basıp kızın naaşının yüzünü bıçaklamaya kalkmış, üstelik kızın da zaten çok sevilecek bir yanı yokmuş. İşte ilk paragrafta bunları öğreniyoruz ve sanıyoruz ki hiçbir şekilde özdeşleşemeyeceğimiz üç insanın öyküsünü okuyacağız - ne büyük yanılgı.

Morrison öyle bir anlatıyor ki öldürülen kız Dorcas’ı da, cenazeyi basan Violet’i de ve hatta kızı öldüren Joe’yu bile anlarken buluyoruz kendimizi okudukça, çok acayip. Son derece kişisel gözüken bir hikâye, hatta bir adli vaka gibi okumaya başladığımız roman tüm Morrison kitaplarındaki gibi kocaman bir toplumsal panaromaya evriliyor. O Büyük Göç’ün siyahlara neler ettiğini, kaç kuşağın o dönüşümün sancılarını çektiğini öğreniyoruz. Joe’nun, Violet’in anne babalarının öyküsünü dinliyoruz. Bence tüm hikâyelerin bir tane ortak noktası var; korku. Ki zaten Joe da kitabın bir yerinde söylüyor: “korkumdan vurdum onu, çünkü sevmesini bilmiyordum” diye. Nesiller boyunca korkuyla yoğurulmuş insanların sevmeye, var olmaya, tutunmaya çalışmasının öyküsü bu aslında.

Kitabın adının neden Caz olduğunu insan okudukça anlıyor: Biçim olarak caz müziğini andıran bir anlatım kuruyor Morrison; doğaçlamalar, tekrarlar, kırılmalar ve değişen vokaller ve enstrümanlar yani anlatıcılar. Özellikle doğaçlamalar kısmı önemli bence zira anlatıcımız da bolca doğaçlıyor, konudan konuya atlıyor, söylediklerinden vazgeçiyor, yarım bırakıyor. Dolayısıyla yine okuması kolay bir metin denemez ama işte cazın ta kendisi resmen; cazın doğduğu yer olan Harlem’de geçen bir roman müzikle ancak bu kadar akraba olabilirdi sanırım.

Cennet’le devam şimdi o halde. Bana iyi yolculuklar.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıllar
Sevgili Woolf niye bu kadar zorsun ya? Ki bu üstelik görece kolay da bir kitabın. Neyse, okuduk, beğendik, sevdiğimiz şeyler belli, fakat sürekli aynı şeyleri anlatıyor gibi hisseder oldum, bir türlü Woolf’un karakterlerini birbirinden ayıramıyorum, bu da bana pek problemli geliyor ya. Haddime değil elbette ama yazdığı tüm aileler ve tüm karakterler benziyor, benzer duygu durumlarındalar vs. Açıkçası zaman zaman kısır buluyorum. Valla çok ayıp biliyorum. Ama işte. Neyse, yine de akıcıydı ve keyifle okudum, senelerin geçişini ve toplumun dönüşünü izlemek ilginçti. Söyleyeceklerim bu kadar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sinekkuşu
Sevgili Sinekkuşu, zihnimin "bu sene okuduğum olağanüstü güzel şeyler" çekmecesine hoş geldin. Açıkçası yıl bitmeden oraya bir şeyin eklenmesini beklemiyordum, nasıl güzel bir sürpriz oldun! Beni sardın, okşadın resmen; ne zarif, ne güzel, ne hüzünlü, ne komiksin.

Belki son sayfalarını Cunda'da bir sonbahar akşamı gün batarken ıssız bir meydana bakarak okuduğum için bunca içime işledin. (O akşamüstünün hissini hiç unutmayacağım, biliyorum.) Belki anlattığın; bir ailenin yıllara yayılan kopuş öyküsünün bir benzerini yaşadığım, annemle babamın ayrıldığı yerde seni okuduğum için beni gafil avladın ve derimin altına nüfuz etmeyi başardın, bilmiyorum. Proust'un Madlen'i gibi, istem dışı belleğim devreye girdi, bu kitap ve bu ada bir araya gelince beni çok acayip yerlere götürdü.

Ama kişisel deneyimimden bağımsız olarak da gerçekten harika bir kitap bu. Bir kere olağanüstü açılıyor, enfes bir ilk bölüm, her şeyi söyleyen ama bunu yaparken merakı da kamçılamayı başaran bir açılış. (Biraz sinema filmi açılışı gibi, bundan çok da güzel film olur diye düşündüm okurken.)

Zamanda sürekli ileri geri giderek çözüyoruz hikâyeyi. Mektuplar, mesajlaşmalar, e-postalar da bize eşlik ediyor. Çözümlendikçe düğümleniyor, öykü açıldıkça derinleşiyor. Kahramanımız Marco Carrera'nın 70 yıllık yaşamını, dönüm noktalarını, kayıplarını okuyoruz. Aileye, romantik ilişkilere, bağlara, bağımlılıklara, sevginin doğasına ve biçimlerine, olmak istediklerimize, olamadıklarımıza, mutluluk fikrine, bizatihi mutluluğa ve pek tabii mutsuzluğa dair çok süssüz ve fakat bir o kadar incelikli şeyler anlatıyor Veronesi. Evet bu kitapta altı çizilesi dev aforizmalar yok ama insanın içine işleyen bir yalınlık var. Ve biliyorsunuz ki ben böyle edebiyata bayılıyorum.

Hem kolay okunan, hem lezzetinden taviz vermeyen, hem insanın kalbine girebilen bir kitap. Daha ne olsun. Eren Yücesan Cendey'e de ayrıca teşekkür etmeli, yazarın şiirli dilini böyle bir çeviriden okuyabildiğimiz için şanslıyız.

Bununla bitsin: "En ağır kriz durumlarında bile arzular ve zevkler ölmüyor. Onları biz bastırıyoruz. Bir yasa boğulduğumuz zaman libidomuzu engelliyoruz oysa bizi tek kurtarabilecek olan odur."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir