Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyaz Geceler
Sanıyorum 10 yaşlarında filandım, babam bir basın gezisi için Haziran’da St. Petersburg’a gidecekti, pek heyecanlıydı “beyaz geceleri gözümle göreceğim” filan diyordu; kuzeyin beyaz gecelerinin ne olduğunu o zaman öğrenmiş ve pek etkilenmiştim, o zamandan beri adından ötürü sürekli okumaya niyet edip bir türlü okuyamadığım kitaptı Beyaz Geceler. Sonunda okudum.

Dört gece ve bir sabah süren kısa bir aşk hikâyesi Beyaz Geceler. İçe kapanık, hayalci, dünyayla ilişkilenmeyi pek becerememiş bir karakterin aşık oluşuyla beraber yaşadığı filizlenmeyi ve ardından gelen hayal kırıklığını okuyoruz.

Açıkçası bu kitabı Dostoyevski değil başka biri yazmış olsa kendisine dair yapılan eleştiriler çok daha başka olurdu diye düşünüyorum – bana sorarsanız Dostoyevski’nin zayıf kitaplarından biri zira. İnsanın duygularını, dertlerini, şüphelerini analiz etmeyi çok iyi başaran Dostoyesvki zaman zaman biraz fazla hisli bir yere sürüklenebiliyormuş, bu kitaptaki durum öyle. 19. Yüzyıl romanlarının pek çoğundaki bu büyük duygulanım hali beni okurken sıklıkla zorlar zaten, ama Dostoyevski’de ilk kez böyle hissettim; okuduğum diğer eserlerindeki zamansız ruh hallerinden daha uzak, daha başka bir şey tasvir ediyor. Anladım ki benim Dostoyesvki’de sevdiğim şey aslında zaman zaman çok katı ve acımasız olan gerçekçiliğiymiş, buradaki hayalperest ve romantik hâli pek sevemedim.

Yine de Dostoyevski Dostoyevski’dir tabii diyerek ve haddimi aşmayarak bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Küçük Eller
Sabah bir arkadaşım “Işıklar Ülkesi’nden sonra o etkiyi yakalayamadım” dediğinde çok üzülmüştüm, valla haklıymış. Kötü kitap mı, değil, ama yani. Sıradan ve evet, güçsüz biraz. Barba’nın çocuklukla bir derdi var, okuduğum ikinci kitabıyla buna iyice ikna oldum. Çocuklukla, çocukluğa içkin kötülük ve şiddetle… Yine bu konular etrafında dolaşıyor bu eserinde de. Kısa, basit, yarım kalmış hissi veren cümleleriyle yine tekinsiz bir atmosfer yaratmayı başarmış yazar, ama yeterince derinleşememiş mesele gibi geldi. Çocukların huzursuzluğunu daha çok okumak isterdim. Bu kez olmadı Barba fakat Işıklar Ülkesi’nden ötürü bizde kredin çok büyük olduğu için seni yine kalplerle yolcu ediyoruz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Homo Zapiens P Kuşağı
Rus yazar Viktor Pelevin’in epeyce konuşulan kitabı Homo Zapiens - P Kuşağı’nı okumayı epeydir arzu ediyordum, sonunda başardım. Tarif etmesi güç, özgün bir metin kendisi.

Epeyce nüktedan bir kitap öncelikle bu - Sovyet rejimi sonrası yaşanan devasa dönüşümle beraber büyük bir boşluğa düşen Rus halkının anlam arayışına dair bir satir diyebiliriz. Kapitalizme geçişle oluşan ideolojik boşluğa yerleşmeye çalışan yeni “şey”lerin mücadelesinin vahşiliğini, absürtlüğünü, anlam kaybının anlamsızlıkla doldurulma girişimini anlatıyor yazar.

Baş kahramanımız genç ve idealist şair Babylen Tatarski. Kendisi orada burada kısa süreli işlerde çalışan biri, kayıp kuşağın üyelerinden bir diğeri. Yeni Rusya’nın içinde kendini reklam yazarı olarak buluyor ve olaylar gelişiyor. Özellikle kitabın ilk yarısında Tatarski’nin şehirde oradan oraya dolaşırken başına gelenler yahut evinde uyuşturucu etkisiyle geçirdiği tuhaf nöbetler klasik Rus romanı karakterlerinin buhranlarına göz kırpıyor; klasiği modernize etme işini çok iyi becermiş Pelevin, çok hoşuma gitti - hem tanıdık hem yepyeni sahiden.

Tatarski’nin reklamcılık kariyeri, yazdığı absürt metinlerle ilerledikçe kendini yeni bir evrenin içinde buluyor. Toplumun, kontrol ve propaganda aracı olan televizyon ve reklamlarla gerçekliği yitirdiğini, insanın sanal bir varlığa dönüştüğünü görüyor. Amerika’dan sanal politikacıları yaratmak için bir teknolojinin ithal edildiği, görünürdeki demokrasinin bizzat bir simülasyona dönüştüğünü fark ediyor. Bu kısımlar şahane yazılmıştı, içinde yaşadığımız dünyanın ne kadar sanal olduğunu, siyasetin, ekonominin, kültürün hepsinin nasıl araçsallaştığını çok alaycı biçimde anlatıyor yazar.

Metin zekice yazılmış, eğlenceli, komik. Fakat yazarın zaman zaman bence fazlaca daldığı Doğu mistisizmi kısımlarını epeyce zorlama buldum. Metine bir derinlik katmadığı gibi aksine baya bağlamsız kalıyor oralar. Buralarda kitap baya bir sayıklamaya dönüşüyor, yani öyle ki ayık kafayla okunmayacak gibi bir hale geliyor.

Ama bunun dışında derdini ve derdini anlatma biçimini genel olarak sevdiğimi; grotesk, saykodelik, satirik anlatımını okumaktan zevk aldığımı söyleyebilirim. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bavul
Rus yazar Sergey Dovlatov'la ikinci hasbihalim Salzburg’da "Bavul" ile oldu; bundan önce kendisinin Puşkin Tepeleri kitabını okumuştum. Bavul’daki hikâye şu: vatandaşlar, yasa gereği, Sovyetler Birliği'ni terk ederken yanlarına yalnızca 3 bavul eşya alabiliyorlar ve arkalarında kocaman bir hayat bırakmak zorunda kalarak ayrılıyorlar. Dovlatov da yine daha Puşkin Tepeleri gibi otobiyografik unsurlar taşıyan bu küçük romanında o bavullardan birini seneler sonra açıp içinde bulduğu nesnelerin öykülerini anlatmaya koyuluyor ve bu nesneler üzerinden hem kendi hayatını anlatıyor, hem de bize bir SSCB panoraması çiziyor.

Puşkin Tepeleri'ndeki gibi, yine kronik bir SSCB sorunu olan bireyle devletin tuhaf ilişkisi meselesinin izlerini görmek mümkün burada da. Dovlatov bu meseleye oldukça takık diyebiliriz, zaten kendisi komünist rejimle epeyce çatışmış bir yazar biliyoruz ki. Bu devlet-birey ilişkisi konusundaki eleştirilerinde haksız değil bence; toplumsal hayatın her köşesini biçimlendirmeyi amaçlayan bir siyasi düzende yaşayınca, her tür ilişkiye devletin elinin izi sinmiş oluyor: Kitapta anlatılan tüm hikâyelerde, en bireysel gözükeninde bile bunu görmek mümkün.

1960lar Rusya'sına dair bence çok ilgi çekici bir resim çizen bir kitap bu. Bir de yer yer çok komik - Dovlatov hiç beklenmedik anlarda sistemin içine gömülü absürtlüğü bulup çıkarıp okuru güldürmeyi başarıyor, bu tarafını çok seviyorum.

Sonuçta güzel, lezzetli bir küçük okuma idi Bavul. Dovlatov'la ilişkimi derinleştirmeye devam edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ruhların Sonbaharı
Ruhların Sonbaharı içime içime işledi, kitabın ve yazarın hikâyesini okuyunca daha da fena oldum.

Hikâye çok enteresan bir şekilde başlıyor. Yetmişlerine merdiven dayamış bir kadın, Addie Moore, çok da iyi tanımadığı, kendisi gibi yaşlı bir dul olan komşusu Louis Waters’a gidip “arada bir evime gelip benimle yatmayı düşünür müydün” diye soruyor. Soru cinsellik içermiyor, Addie Moore sadece geceleri yatakta bir başka bedenin sıcaklığını duymayı, biriyle uzun uzun sohbet edip uyuyakalmayı çok özlediğini söylüyor ve bu iki yaşlı insan bu işi denemeye karar veriyorlar.

Yıllar yıllar sonra bir insanı baştan tanımayı, merak etmeyi, yadırgamayı ve alışmayı ne kadar özlediklerini fark ediyorlar. Yaşadıkları Holt kasabasının (Kent Haruf’un pek çok kitabının geçtiği hayalî bir kasabaymış burası) taşralı sakinleri ilişkiyi kınıyor, hiç umursamadan devam ediyorlar, kendilerini gizlemiyorlar ve bir süre sonra başka insanların da içindeki yalnızlığı itiraf etmelerini, onların da yumuşamasını sağlıyorlar.

Gerisini anlatmayayım ama bir çiçeklenme hikâyesi bu. Çok yalın, sakin, sessiz, iddiasız bir metin; edebi anlamda büyük vaatleri yok ama insana ve yaşlanmaya, sevilme ve daha çok da sevme ihtiyacımıza dair bence çok şey söylüyor, yumuşacık oldum okurken.

Kent Haruf bu romanı kendisine ölümcül ve geri dönüşsüz bir akciğer hastalığı tanısı konduktan sonra, ölüm döşeğinde yazmış. 45 günde yazdığı metnin yayınlanmasını göremeden de hayatını kaybetmiş. Ölüme doğru giden bir adamın böyle naif, umut dolu ve iyimser bir metin yazmayı seçmiş ve bunu yapabilmiş olması da beni ayrıca çok çarptı. Gitmeden önce dünyaya son kez “sevmeyi ihmal etmeyin, her şey mümkün” diyerek veda etmek... Ne acayip, ne güzel.

Bu arada kitabın Jane Fonda ve Robert Redford’un başrolünde olduğu 2017 yapımı bir film uyarlaması da varmış, böyle dünya tatlısı bir öykü sinemaya da çok yakışmıştır muhtemelen, bilahare onu da izleyeceğim.

İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Koca Tembel
Romain Gary’nin Emile Ajar takma adıyla yayımladığı ilk romanı Koca Tembel’i senelerdir bekletirdim, nihayet okudum. Gary’nin Ajar olduğu romanlardaki bambaşka diline her defasında şaşırıyorum; bir insan nasıl bu derece farklı yazabilir, nasıl bambaşka bir dil ve perspektif yaratabilir; sahiden çok acayip.

Koca Tembel bir tür alternatif “Dönüşüm” hikâyesi. Paris’in acımasızlığı ve yalnızlığına dayanamayıp bir piton sahiplenen bir adamın yavaş yavaş o pitonla özdeşleşme, birleşme ve nihayetinde pitona dönüşme öyküsünü okuyoruz. Seçtiği hayvan Piton çünkü adamın birinin kendisini sarmalamasına, etrafına dolanıp onu kucaklamasına ihtiyacı var; bu ihtiyacı öyle büyük ki geneleve gittiğinde bile uzun kollu fahişeleri tercih ediyor kollarını etrafına sarabilsinler diye. Kitabın bana Kafka’nın Dönüşüm’ünü hatırlatmasının tek sebebi evrilme tarafı değil bu arada, benzer bir sistem eleştirisi ve benzer bir anlamsızlık hissi de var metinde. Ajar tabii ki Kafka kadar ciddi değil, her zamanki gibi son derece muzip ve alaycı ama bu acı alay anlattığı öyküyü daha az acıklı kılmıyor, aksine.

Bir yalnızlık anlatısı bu. Asansörde gördüğü bir kadına, bir pitona hatta sırf kurulması gerektiği için kendisine muhtaç olmasından ötürü bir kurmalı saate bile bağlanabilen bir adamın yalnızlığını anlatıyor Ajar. Ve tabii bunu yaparken başta Fransa olmak üzere tüm Batı kültürünü de sert şekilde eleştirmeyi ihmal etmiyor. O koca medeniyetin ne kadar zavallı kökler üzerine inşa edildiğini satır aralarında durmadan fâş eden; sömürgecilikle, Batı’nın göçmen konusundaki ikiyüzlülüğüyle, kapitalizmle de alay eden bir öykü bu. Ve tabii ki yer yer çok komik, Gary Ajar olduğunda hep komik zaten.

Ajar adıyla yazdığı diğer üç kitabı (Onca Yoksulluk Varken, Yalan Roman ve Kral Salomon’un Bunalımı) kadar olmasa da ben sevdim. Şu iki cümleyle bitireyim: “Ben çevreye ayarlanmak istemiyorum, benim istediğim, çevrenin bize ayarlanması. ‘Biz’ diyorum, çoğul, çünkü bazen kendimi çok yalnız hissediyorum.”

Canım.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıldızyiyiciler
Romain Gary’nin 1966 tarihli romanı Yıldızyiyiciler’i şaşkınlıkla okudum; bana bunu pekala bir Mario Vargas Llosa romanı diye yutturabilirdiniz, asla şüphelenmezdim. Gary’nin külliyatının genel çizgisinin epey dışında, pek enteresan bir roman bu sahiden. Yazarın bir diğer mesleği diplomatlık olduğundan, 56-66 arasında ABD’de görev yaparken çeşitli Latin Amerika ülkelerini ziyaret ettiğini, özellikle Küba Devrimi’ni yakından takip ettiğini ve bölgede darbeyle başa gelen diktatörlerin öykülerine meraklı olduğunu biliyordum, zaten bu kitaptan da hepsini anlamak mümkün.

İsmini bilmediğimiz bir Latin Amerika ülkesindeyiz. Toplumun en alt sınıfından olmasına rağmen türlü dalaverelerle iktidara yükselen bir diktatörün, Almayo’nun öyküsünü okuyoruz. Aslında bildiğimiz diktatör hikâyelerine epeyce benziyor ancak Gary, karakterini çok özgün bir yerden anlatıyor: kötülükle ilişkisi üzerinden. Evet Almayo kötü, tüm diktatörler gibi kötü, ancak onunki bilinçli bir kötülük. Çocukluğundan itibaren ancak ruhunu şeytana satarak, onunla bir anlaşma yaparak iktidarı elde edebileceğine inanmış ve son derece sistemli bir şekilde kötülük işleyerek zirveye ulaşmış birinin öyküsü bu. Öyle ki hayatını sürdürürken nasıl daha fazla kötülük işleyebileceğini bulmaya çalışıyor ve hatta iyi kalpli birileri kendisi için dua ederse paranoyaklaşıyor. Günahları affedilirse gücünü kaybedeceğine, kudretin ancak günahkarlara verilen bir armağan olduğuna inanıyor.

Kelimenin en yalın anlamıyla gerçek bir anti-kahraman yani. Diktatörün davetiyle ülkeye gelen bir grup yabancının kaçırılmasıyla başlayan hikâyede sık sık geçmişe gidip “devrim”in öyküsünü de okuyor ve bir yandan da adım adım karşı-devrime doğru ilerliyoruz. Kendini yerel bir otu yiyerek uyutan ve uyuşturan (romanın adı da buradan geliyor) bir halkın hikâyesi de arka planda akıyor.

Devrimciliğin mitsel boyutunu, başarısızlığını ve kahramanlıkla deliliğin iç içeliğini muazzam anlatıyor metin. Almayo hiç kimse ya da Almayo herkes aslında - gücü elimize geçirince neye dönüşebileceğimizi bilmiyoruz sonuçta.

En sevdiğim Gary romanlarından biri olmadı ama yine de epey iyi bir roman bu bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Romain Gary
Romain Gary semineri yapacağım için okudum Dominique Bona’nın Gary/Ajar biyografisini. Academie Française’nin Biyografi Büyük Ödülü’nü almış bir kitap bu, üstelik de 20 senedir hayatımda olan bir olağanüstü adamı; Gary’i anlatıyor, dolayısıyla beklentim büyüktü. Ancak kitabın çevirisindeki sorunlar nedeniyle epeyce zorlandım maalesef.

Sezebildiğim kadarıyla iyi bir biyografi bu, yazarın dili epey edebi ve hatta sinematografik, sanki bir Gary romanı gibi yazılmaya çalışılmış bir Gary biyografisi olduğunu hissediyorum ama hem çeviri hem düzelti (yapıldı mı acaba düzelti?) beni o kadar zorladı ki... Aynı sayfada aynı insanın isminin farklı yazımları, neredeyse sıfır dipnot, çevrilmemesi gereken şeyler (örneğin şarkı isimleri) çevirilirken Fransızca bırakılmış bazı başka kısımlar... Yani of. Muhtemelen leziz bir metin harcanmış, anlayabildiğim o. Baştan aşağı gözden geçirilip tekrar basılsa keşke ya da daha iyisi - yakın zamanda Gallimard’dan yayımlanan Kerwin Spire imzalı üç ciltlik dev biyografi yayımlansa, ah keşke. Neyse.

Tüm sorunlarına rağmen sevdim ama kitabı. Gary şüphesiz ki anlaması da, anlatması da zor bir figür. Eksantrik, sivri, maskeli, oyunbaz, acımasız... Bunları gizlemeden yazmış Bona, ölünce badem gözlü olmuş bir Gary dinlemiyoruz kendisinden. Çelişkileri, hırsları, tutkuları, hataları, yalnızlığı ve inadıyla sahici bir adam anlatıyor bize. Kendi hayatını da bir roman gibi yaşamış ve hatta kurgulamış, Roman Kacew olarak dünyaya gelip Romain Gary’e dönüşen ve tüm dünyayı kandırarak Emile Ajar olarak ölen bu benzersiz adama dair bir sürü bilmediğim şey öğrendim. Bu açıdan beni tatmin etti diyebilirim ama Bona, Gary’nin ruhuna ne denli nüfuz edebilmiş, ondan emin değilim açıkçası. Kimi biyografi yazarları süjesine dönüşmeyi başarır, onun gibi düşünmeye, onun gibi akıl yürütmeye, sezinlemeye, hissetmeye başlar. İyi biyografi yazarları bunu yaparken aynı anda dış bakışlarını da koruyabilirler. Açıkçası bu kitap bu düzeyde değil kanımca. Kötü diyemem ama duygusu biraz zayıf ve bir parça yavan geldi bana. (Tabii bu çeviri yüzünden de olabilir maalesef.)

Her şeye rağmen: sen ne eşsiz bir insansın, sevgili Romain Gary.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk
Resitatif'ini okuyup Toni Morrison'a vurulunca bu ilişkiyi hızla derinleştirmeye karar verdim ve kitaplığımda bekleyen Aşk'ı okudum. Kendisiyle nasıl bu kadar geç tanıştım ben de bilmiyorum; bazı şeylerin zamanı oluyor herhalde.

Neyse. Aşk, Morrison külliyatının en öne çıkan eserlerinden biri değil diye biliyordum, buna rağmen epey güçlü bir kitap kendisi. Yazar Resitatif'teki gibi müphem bir yerden yazıyor ve okurun dikkatini üzerinde istiyor, aksi halde hikâyeden kopmak mümkün. Çünkü katman katman açıyor anlatısını Morrison, okudukça öykünün sırrına vakıf oluyorsunuz ve yazar sırrı fâş ettikçe yüreğinizi dağlamaktan da imtina etmiyor.

Öykünün gizemini bozmamak adına kitaptaki büyük gizeme değinmeyeceğim ama ah, çok üzücü bir hikâye saklı hakikaten bu sayfalarda. Hayatları farklı biçimlerde ellerinden alınmış, birbirlerine türlü sebeplerle öfke duyan bazı kadınların öyküsünü okuyoruz. Kimi dinliyorsak öbürüne öfkeleniyoruz başta ancak okudukça aslında hepsinin kurban olduğunu anlıyoruz. Ataerkinin, bozuk düzenin, geleneklerin, sistemin, ırkçılığın, toplumun her yerine sinmiş ön yargıların, sosyal adaletsizliğin, eşitsizliğin kurbanı; yaşayan hayaletlere dönmüş öfkeli, mutsuz kadınlar.

Birbirini kaybetmiş iki küçük kızın dostluğuna dair bir hikâye gibi gözükse de, aslında bu kadınların kendilerini kaybetmiş olduğunu anlıyor insan okudukça. Ve Morrison tabii ki anlatısını kurgularken 50 yıla yayılmış bu öykünün arkasına Amerika'nın günahlarını, siyahlara karşı yürütülen ırkçı propagandaların etkilerini, toplumdaki çatışan dinamiklerinin bu insanların hayatlarındaki somut etkilerini de yerleştirmeyi ihmal etmiyor.

Öykünün ana mekânı olan ve artık terk edilmiş durumdaki otel öyle iyi anlatılmış ki, kitabı iyice atmosferik hale getiriyor o mekân. Ara ara sözü alan otelin eski aşçısı L.'nin ağzından yazılmış hüzünlü, poetik bölümler de ayrıca çok lezzetliydi.

Yukarıda günah dedim - günahlardan örülü bir roman bu hakikaten. Cinayet, tecavüz, ırkçılık, rüşvet, hırsızlık ve niceleri. Bu yönüyle oldukça karanlık, bir yandan da insanın içine nüfuz eden bir dostluk ve varolmaya çabalama hikâyesi.

Çok sevdim. Morrison yolculuğum kesinlikle sürecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçiş
Rachel Cusk’ın üçlemesinin ikinci kitabı olan Geçiş’i, ilk kitap olan Çerçeve’den daha çok sevdim. İlkini biraz donuk bulduğumu, anlatıcı olayların fazlaca dışında kaldığı için içine girmekte zorlandığımı yazmıştım, bu kitapta o duygum biraz kırıldı. Cusk’ın anlatıcısı yine gözlemliyor, yine başkalarıyla karşılaşmaları üzerinden bir hikâye anlatıyor ama bu defa daha derinlikli yapıyor bence bunu. Şurası şüphesiz: Cusk’ın çok özgün bir anlatım tekniği var, bunu iyice anladım. İnsanlara ve ilişkilere çok başka bir bakışla bakıyor, nefis gözlemliyor, çok yalın bir biçimde aktarıyor ve bunu çok dozunda yapıyor. (Mesela Claire-Louise Bennett de benzer bir iş yapıyor ama HER şeyden anlam çıkardığı için bir süre sonra ikna ediciliğini yitiriyor, Cusk öyle değil.) Bir de bence Cusk’ın ve bu kitabın en etkileyici yanlarından biri dürüstlüğü. Geçenlerde bir arkadaşım Annie Ernaux ile ilgili konuşurken kullandı bu sözcüğü, “insan nasıl bu kadar dürüst yazar” dedi, “hah” dedim, “tam da bu”. Ernaux kadar görünür olmasa da Cusk da müthiş dürüst ve çıplak. Sanırım kendisini bu yüzden seviyorum. İlişkiler, ebeveynlik, yalnızlık ve kendimizle ilişkimize dair oldukça iyi düşünce malzemeleri sundu bana Geçiş, tavsiye ederim kendisini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir