Militarist bilim kurgu
Bilim kurgunun “üç büyük isminden biri” olarak anılan Heinlein’ın muhtemelen en bilinen eseri olan Yıldız Gemisi Askerleri aynı zamanda “askeri bilim kurgunun” da mihenk taşlarından biri. Eseri yazıldığı zamana göre ilginç kılan, yazarın yarattığı evreni ve olayları özünde bir askerlik öyküsü içinde aktarması kuşkusuz. Geleceğin evreni; insan yaşamındaki sosyal, siyasal, ekonomik değişiklikler, farklı dünyalar, uzaylı varlıklar ve geleceğin insanının amaçları, bir askerin gözünden, askeri bakış açısıyla aktarılıyor; doğru, yanlış kavramları ve ahlaki tanımlamalar bu çerçeveden sunuluyor. Böylelikle, kendisi de vaktiyle orduda görev yapmış olan Heinlein’ın askeri yaşamın “erdemleri” konusundaki düşüncelerini de yakından görme fırsatı buluyoruz. Heinlein, tıpkı bir tartışma programında sırayla söz alan konuşmacılardan sonra sıranın emekli bir askere geldiği anda deneyimlediğimize benzer bir deneyim yaşatıyor. Böyle bir programda öncelikle “sivil” görüşün çeşitli renklerini duyar sonrasında ise daha kendine özgü bir askeri yorum görürüz. İşte, Heinlein da öyküde öncelikle sivil yaşam ve “liberal” düşünceye dair bir tablo çizerken sonrasında sözü askerlere bırakıyor. Bunu da askerliğe adım atan bir gencin hayat felsefesinin yıllar içindeki dönüşümünü deneyimleyerek görüyoruz. Burada bir parantez açarak yazarın bazen muhafazakârlıkla etiketlendiğini belirtmekte de fayda var.
Her ne kadar olaylar bilimkurgu perspektifinde ele alınsa da aslında bilim kurgunun daha çok yazarın fikirlerinin sunumu açısından bir fon oluşturduğu düşünülebilir. Öyle ki, bilim kurgu unsurlarını tamamen çıkartıp bir ikinci dünya savaşı öyküsü haline getirsek bile öykünün sahip olduğu birçok fikri muhafaza edeceğini söyleyebiliriz. Heinlein, öyküsünü günümüz dünyasının gelecekteki çöküşünün ardından kurulan bir yenidünya düzeni içinde sahnelemiş. Bu sebeple aslında, kısaca “özgürlük, eşitlik ve demokrasi” ile tanımlanabilecek çağımız “erdemlerinin” bir noktada insanlığın felaketine sebep olacağı ve mevcut düzenin taşıyamadığı sistemin yerini farklı ahlaki tanımlarla kurulan yenisine bırakacağı öngörüsü işlenmekte.
Kitabın yarattığı yenidünya düzeninde vatandaşlık ve oy hakkı yalnızca “hak edenlere” verilmiş. Sıradan insanın oy hakkına ulaşmak için en kısa yolu ise gönüllü askeri hizmeti. Her ne kadar refah içinde yaşamak için mutlaka vatandaş olmak gerekmese de vatandaşlık bir çeşit statü durumunda. Aslında daha çok bir etiket gibi. Ancak askerler “diğerlerini”, başkalarının fedakârlıkları ve çabalarıyla ayakta duran sistem sayesinde rahat bir yaşam süren, amaçsız, erdemsiz ve yararsız birer fani gibi görüyor. Bu yönüyle Heinlein yalnızca geçmiş dünyanın liberal görüşünün çöküşünü anlatmakla kalmayıp, geleceğin dünyasında da asker olanlar ve olmayanlar arasında bir sınır çizmiş.
Bu noktada kısmen spoiler da verecek şekilde konuya geçebiliriz; Hikâyemiz aniden içine daldığımız bir savaş sahnesi ile başlar. Farklı bir gezegende değişik yaratıklara karşı verilen, üst düzey bir askeri teknolojinin (uçabilen zırh takımları, çok çeşitli görüş, haberleşme ve ulaşım araçları, mini atom bombalarını içeren muazzam atış gücü vb.) kullanıldığı bir aksiyon sahnesine dahil oluruz. Profesyonel asker olan kahramanımız bize neredeyse sıradan haline gelmiş bir gününü yaşatır; aksiyon, şiddet, beklenmedik yaratıklar, kayıplar, korkular, hizmet bilinci. Aynı zamanda geleceğin dünyasında milletlerin içiçe girdiğini ve yeni bir düzen oluşturduğunu da görürüz (örneğin müfreze çavuşları Celal, bir Finlandiya Türk’üdür). Gezegenlerin yörüngesinden hareket eden gemilerden özel kapsüllerle yüzeye fırlatılan askerler, rutin haline gelen kazalar yüzünden sağ salim inip inemeyeceklerini bile bilmeden, yabancısı oldukları bir gezegene (ve belki de tuzaklara) atlamaktadırlar. Amacını ve hedeflerini henüz bilemediğimiz bu aksiyonun ardından kahramanımız johnnie’nin bu işe nasıl bulaştığını öğreniriz.
Babası ticaretle uğraşan johnnie, aile şirketindeki garanti ve rahat bir hayat yerine askerliğe gönüllü olmaya karar verir. Bu durum aslında önceden planlamadığı ve okul arkadaşlarına mahcup olmamak için içine sürüklendiği bir durumdur ve babasının beklentilerine tamamen karşıdır. Ne istediğini ve kendisini nelerin beklediğini bilmeyen kahramanımız, asker olmayı kafasına koymuş (ve sivil hayatta başka çaresi de olmayan) arkadaşıyla askerlik şubesine gider. Buradaki görevliler bilinçsiz gençleri askere almaya o kadar da gönüllü değillerdir ve bu işten vazgeçmelerini öğütlerler; bu, öyle herkese göre bir iş değildir. Buradan itibaren kahramanımızın askerlik hayatı başlar ve kitabın ortalarında kadar askerlik eğitimini deneyimleriz.
Askerlik mantığının ve amaçlarının sorgulamasını içeren bu bölümler aynı zamanda yavaş yavaş geleceğin kanunlarını tanımamıza da yol açar. Öykü ilerledikçe sistemi daha etraflıca tanırız. Bahanesi “özgürlük ve haklar” olan eski sistem insanlığın çöküşüne yol açmıştır. Suçluları hiçbir şekilde topluma kazandırmayan ve aslında “onları daha büyük suçlular haline getirmekten başka bir işe yaramayan” ceza sistemi değişmiş, kırbaçlanma gibi radikal cezalar getirilmiştir. Okullarda zorunlu tutulan ve eski askerler tarafından verilen “tarih ve ahlak felsefesi” dersiyle gençlere yeni düzenin temelleri ve eski inanışların “yanlışlığı” öğretilmeye başlamıştır. Kitaptaki fikirlerin özünü, johnnie’nin askerliğinden başlayarak kitap boyunca sürekli olarak geçmişi hatırladığı sahneler içinde öğretmenin bu dersteki konuşmalarında görürüz. Heinlein’ın fikirlerine katılıp katılmamak bir yana, çağımız sistemi üzerine çözümlemelerinin yüzeysel olmadığını belirtmek gerekir. Örneğin gelecekteki “oy hakkı” konusunda şunlar ifade edilir; “Otuz yaşındaki bir şapşalın oyunu on beş yaşındaki bir dâhiden nasıl daha akıllıca kullanabileceğini hiçbir zaman anlayamadım…ama çağ “sıradan insanın ilahi hakkının” çağıydı. Aman boşverin bunları, onlar aptallıklarının bedelini ödedi”.
Tam bir full metal jacket tadındaki eğitim süreci, çoğu kişinin bırakmak zorunda kaldığı zorlu süreçleri ve sert disiplini içerir. Kitabın tamamında burada gördüğümüz tatbikatların gerçeğini yaşar ve tekrar tekrar askerlik yaşamını deneyimleriz. Askerlik yalnızca acemi eğitimini tamamlamak açısından değil vatandaşlık hakkı için sonrasındaki zorunlu hizmeti sağ bitirebilmek açısından da tehlikeli bir iştir. Ayrıca askerler her zaman beceriksizlik veya sağlık sebeplerinden atılmakla yüz yüzedir. Kitabın başındaki fragmanda da hissettiğimiz üzerine askeri yaşam, tatbikat ve çarpışmalardan oluşan bu hava kitaba hâkim olan atmosferdir. Acemi eğitimini başka bir eğitim, bir savaşı başkası izler.
Sistem sorgulaması haricinde, kitabı bilim kurgu dünyası açısından ilginç kılanın, uzaylılarla savaş ve yaratıklara dair tasvirler olduğu söylenebilir. “Böcek” olarak tanımlanan ve bir çeşit örümceğe benzer uzaylılar öyküdeki asıl düşmanımızdır. Böcekler; asker, işçi ve kraliçe gibi sınıfları açısından bir arı kolonisine benzer şekilde gruplanan uzaylı türünü ifade eder. Kraliçeler ya da başka bir ifade ile “beyinler” dışındaki guruplar neredeyse kendi iradeleri olmayan robotlardır. Bu alt türler aynı zamanda bir komün yaşamını ve toplum için bireysellikten feragat etmenin önemini de temsil ettiğinden böcek tasvirlerinin kendi içinde de bir mesaj taşıdığı düşünülebilir; “kendisinden istenileni sorgulamadan topluluk için kendini feda etmeye hazır bireylerden kurulu bir toplum kolay yenilmez”. Bu toplum yapıları onları insanlar karşısında son derece güçlü bir rakip haline getirmiştir. Her ne kadar yer altında yaşasalar da başka gezegenleri işgal edip dünyaya saldıracak kadar büyük bir tehdittirler. Türleri için son güçlerine kadar savaşan askerler ve nerede oldukları bilinmeyen “beyinler”; böyle bir ırka karşı nasıl savaşılacağı sorusu da ilginçtir. Kitabın sonlarına doğru böcek savaşının gerilimi giderek artar ve sürükleyiciliği ve aksiyon dozu yüksek bir finale gidilir. Bir çeşit aliens (1986) kurgusu görürüz. Kitapta “böcekler” dışında da uzaylılardan bahsedilir, onlarla da savaş ve barış söz konusudur. Heinlein, kendi ayakları üzerinde durabilen bir sistem yaratılmasına rağmen insanlığa yönelik tehditlerin hiçbir zaman sona ermediği ve felaketlerin her zaman kapımızda olduğu mesajını verir. Kriz anında toplum daha da askerleşecek ve sivil düşünce bir kez daha sorgulanacaktır.
Yıldız Gemisi Askerleri, çoğu zaman çok tanıdık gelse de genelde ilgi çekici bir askerlik öyküsü ve dozajı düşük bir bilim kurgu yapıtı olarak ifade edilebilir. Kitabın en eleştirilebilir kısmı elbette militarist sisteme dair övgüsü. Bununla birlikte sıcak ve soğuk savaşların etkilerinin halen yoğun bir şekilde hissedildiği 1959 yılında yayımlandığı düşünülecek olursa militarist karakterinin eleştirilebilir olmakla birlikte çok da şaşırtıcı olmadığını düşünebiliriz. Bu yönüyle karakteri aslında distopya sonrası bir düzen arayışı gibidir. Yine de geleceğe dair bir kurguda 20. Yüzyılın militarist iklimini görmek pek de keyifli sayılmaz. İnsanlığın gelecekte de aynı sorunlarla boğuşacağını ve insani değerlerin yerinde sayacağını düşünmek çekici değil. Heinlein için ise militarizm bir ilaç; geçmişin çözülemeyen sorunlarına bir çaredir; katılması güç bir görüş.
Kitabın yayımlandığı tarih açısından önemi, bilimkurgu dünyasına askerliği getirerek yeni bir akım başlatması şüphesiz. Bu akım bilimkurgu edebiyatında ve özellikle sinemada kendine özgü bir tür haline gelmiş ve günümüzde de popülerliğini yitirmemiş durumda (Joe Haldeman, Bitmeyen Savaş ve John Scalzi, Yaşlı Adamın Savaşı gibi). Kitabı okurken tasvir edilen sahnelerin günümüz bilimkurgu veya uzay-aksiyon filmlerine ne kadar benzediğine şaşırmamak da elde değil. Bu yönüyle adeta bir devam filmini izler gibiyiz. Ancak bunun sebebi Heinlein’ın yolundan giden çok yapım olması elbette.
Kitapta havada kalmış önemli bir konu örümceğe benzer ve en az insan kadar zeki böceklerin nasıl olup da başka dünyaları istila edebilecek bir teknoloji yaratmış oldukları. Yer altında yaşayan ve çoğunlukla içgüdüleri ile yaşayan bu türün böyle bir şey yapabileceğine inanmak oldukça güç. Burada olduğu gibi kitabın bilimkurgu çerçevesi açısından çeşitli boşluklar içerdiğini söyleyebiliriz.
Son olarak belki de filme çekilmesi sebebiyle (Starship Troopers-1997), Heinlein’ın en popüler eseri durumundaki Yıldız Gemisi Askerlerinin bilimkurgu yaratıcılığı açısından Ay zalim Bir Dünyadır’ın epey gerisinde kaldığını belirtmek gerekir. Bu sebeple beklentimin biraz altında kaldığını söyleyebilirim. Her şeye rağmen bilimkurgunun kült isimleri arasında yer alan Heinlein’ın yeni bir türe kapı aralayan Yıldız Gemisi Askerleri harcanan vakte değer. Keyifli okumalar.