Galateia: Bir Öykü
Popüler mitoloji denince akla gelen ilk isim olan Amerikalı yazar Madeline Miller’ın grafik romanı (gerçi roman denemez, öykü aslında) Galeteia’da beklediğimden başka bir şey buldum. Ben, Kirke ve Akhilleus’un Şarkısı’ndaki gibi tamamen mitolojik bir öykü umuyordum ama karşıma bambaşka bir şey çıktı: yazar tam bir zaman belirtmese de, anlatısını bu kez modern dünyada kurmuş.
Resimlere, tiyatroya ve edebiyata sıkça konu olmuş, Ovid’in meşhur Pygmalion ve Galatea hikâyesini bildiğimizin dışında bir yerden anlatıyor Miller: odağına kadını alarak - aslında Bernard Shaw’un Pygmalion oyununda ortaya koyduğu bakış açısını benimsediğini söyleyebiliriz. 1912’ye dek bir aşk hikâyesi olarak dinlediğimiz öyküyü (Pygmalion bir heykel yapar, yaptığı heykele aşık olur, Tanrıça Venüs de onu canlandırır), Shaw bambaşka bir yerden ele almış ve yaratıcısını hiçbir zaman sevmemiş bir Galatea anlatmıştı, ardından onu takip edenler çok oldu. Miller da bu yoldan ilerliyor ve bir tahakküm hikâyesi olarak yeniden anlatıyor öyküyü. Narsist, megaloman bir adam; gaddarca davrandığı ve üzerinde iktidar iddia ettiği bir kadın ve o kadının direnişinin, intikamının öyküsü. Bu biçimde Galeteia’yı feminist bir perspektifle yeniden anlatanlar kervanına Miller da katılmış oluyor.
Shaw’u biliyordum, bu kitap vesilesiyle biraz baktım başka kimler varmış diye; karşıma elbette Angela Carter çıktı. Kendisinin “The Loves of Lady Purple” öyküsü, ilk bakışta Ovid’in anlatısından epeyce farklı gözükse de aslında bir Galateia hikâyesiymiş, öğrenmiş oldum.
Neyse, başkaları da var, sonuçta Miller’ın yaptığı şey yepyeni ve bambaşka bir şey değil, yine de üslubundaki tekinsizliği ve modern zamanda geçen bir Galateia okumayı sevdim. Kitabın illüstrasyonları ise kafamı karıştırdı. Yer yer fazla gotik bulduğumu söylemem lazım, kimi çizimler güzel olmakla beraber özellikle kadın çizimleri epey tuhaftı, kötü seks hikâyelerindeki fetiş nesnesi gibi çizilmişti bazı yerlerde Galateia, açıkçası epey yadırgadım.
Okunur mu, okunur, zaten yarım saatte bitirirsiniz. Şart mı peki? Eh. “Ben, Kirke”nin yanına bile yaklaşamaz, öyle diyeyim.