Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Parçalı Bulutlu
Psikolog Tuğçe Isıyel'in ilk kitabını okuyup çok sevmişken madem devam edeyim dedim ve yeni çıkan ikinci kitabı "Parçalı Bulutlu"yu da okudum. Tuğçe'nin Bozcaada'da yazlı-kışlı yaşadığı dönemde yazdığı denemelerden oluşuyor bu ikinci kitap - her yerine adanın rüzgarı ve tuzu sinmiş, ne güzel.

İlk kitaba hem benzeyen, hem de ayrışan yanları var. Öncelikle ilk kitaba göre çok daha kişisel ve çıplak metinler bunlar, dışarıdan içeriye değil, daha çok içeriden dışarıya bakıyor bence bu kitapta. Doğru sözcük bu mu emin değilim ama buradaki yazılar ilkine göre daha "melankolik" geldi bana. Şöyle hissettim okurken; İstanbul'u terk etme kararı sanki bir köklerinden kopmak, adaya gidip oraya yerleşmek ise kendini yeniden köklenmesi için suya bırakmak olmuş gibi yazar için.

Suda köklenmeyi bekleyen bitkileri hem biraz hüzünlü, hem de umutlu bulurum. Bir ara dönem, bir geçiş, bir bekleme, bir kendinle kalma halidir o. Bu kitaptaki yazılardaki his de öyle gibi geldi bana.

İkinci kitabı itibariyle Tuğçe'nin yazılarında en çok "şeyler"le kurduğu ilişkiyi sevdiğimi anladım - çünkü bunu ben de yapıyorum. Şeylere bakıp geçmişlerine dair hayal kurmak yahut şeylerden gelecek hayalleri, fikirleri devşirmek; ben bu işi çok severim ve Tuğçe de bence acayip lezzetli şekilde yapıyor bunu. Üzüm bağlarından bağlanmaya uzandığı yazısı mesela, enfes bir örneğiydi bunun.

Yine okurken "ah, evet" dedirten, gülümseten, biraz duraksayıp bendeki yansımasını aramama sebebiyet veren cümlelerle dolu, çok gerçek bir kitap bu. Yazarlar, şairler, şarkılar da yine tatlı tatlı eşlik ediyor, zenginleştiriyor kitabı.

Şu çok sevdiğim pasajla bitireyim - hiç bu açıdan düşünmemiştim ve bu cümleleri okumak bana çok iyi geldi: "Mesleğimin ilk yıllarında umudu tükenmiş insanların kapımı çaldığını düşünürken sonrasında aslında kapıyı çalmalarını sağlayan şeyin tam tersine umut olduğunu anladım. Bir şeylerin değişebileceğine dair, yaşama dair duydukları umut. Umudunuz tükenmişse psikoterapi koltuğuna neden oturasınız ki..."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalan Son Güzel Kağıdım
Proust'u GERÇEKTEN çok merak edenler okusun bunu derim ben. Günlük hayatını, tepkilerini, dertlerini, aklına takılanları vs. Elbette Proust Proust olduğu için yine de güzel metinler ama tabii roman ve denemelerindeki lezzet yok maalesef. Sonlarına doğru Kayıp Zamanın İzinde'yle ilgili gelişmelere dair yazdığı mektupları takip etmek ilginçti; ben zevk alarak okudum ama zaman zaman çok tekrara düştüğü muhakkak mektupların. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fotoğrafçı ile Küçük Kız
Portekizli yazar Mario Claudio ile kendisinin “İyi Akşamlar, Bay Soares” kitabı ile tanışmıştım. Fernando Pessoa’nın heteronimlerinden biri olan, hatta aslında Huzursuzluğun Kitabı’nın yazarı olarak belirlediği Fernando Soares’in çevirmen ve muhasebeci olarak çalıştığı büroda çalışan bir çocuğun, bu tuhaf bay Soares’i anlama çabasının öyküsüydü. “Pessoa’ya çok güzel, iddiasız ve lezzetli bir saygı duruşu niteliğinde bence bu kitap” diye yazmıştım onun için, “Fotoğrafçı ile Küçük Kız”da da yine gerçek bir karakterin üzerinden bir hikâye kurguluyor yazar, seviyor bu işleri besbelli.

Şöyle: eserlerinde Lewis Carrol takma adını kullanan matematikçi ve fotoğrafçı Charles Dodgson’ın Alice Harikalar Diyarında’yı kurguladığı zamana gidiyoruz. Ancak merkeze Dodgson’u değil, onun tanıdığı, fotoğraflarını çektiği, hikâyeler anlattığı küçük bir kız olan Alice Liddell’i alıyor ve ikili arasındaki karmaşık ilişkiye eğiliyor. Açıkçası ilişki sahiden bu kadar karmaşık mıydı merak ettim - adamın küçük kıza duyduğu hisler biraz tuhaf tasvir edilmiş. Neredeyse rahatsız edici olmaya yaklaşan bir bağlılık / ve hatta bağımlılık anlatılıyor.

“İyi Akşamlar, Bay Soares”i sevmek için Pessoa’yı iyi tanımak lazım diye yazmıştım, bu kitabı sevmek için de muhtemelen Lewis Carrol’u iyi tanımak lazım. Alice Harikalar Diyarında çok sevdiğim bir metin olmasına rağmen Carrol’a dair çok bilgi sahibi olmadığım için bazı yerleri anlamakta zorlandım açıkçası. Başka / gerçek bir hayattan kurgu geliştirme işini çok sevmeme rağmen çok keyif alamadığım bir kitap oldu neticede. Dili yalın, metin akışkan ama hikâyenin içine giremedim bir türlü. Yine de Alice’in yaşlılığını okumak güzeldi, diye bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Galateia: Bir Öykü
Popüler mitoloji denince akla gelen ilk isim olan Amerikalı yazar Madeline Miller’ın grafik romanı (gerçi roman denemez, öykü aslında) Galeteia’da beklediğimden başka bir şey buldum. Ben, Kirke ve Akhilleus’un Şarkısı’ndaki gibi tamamen mitolojik bir öykü umuyordum ama karşıma bambaşka bir şey çıktı: yazar tam bir zaman belirtmese de, anlatısını bu kez modern dünyada kurmuş.

Resimlere, tiyatroya ve edebiyata sıkça konu olmuş, Ovid’in meşhur Pygmalion ve Galatea hikâyesini bildiğimizin dışında bir yerden anlatıyor Miller: odağına kadını alarak - aslında Bernard Shaw’un Pygmalion oyununda ortaya koyduğu bakış açısını benimsediğini söyleyebiliriz. 1912’ye dek bir aşk hikâyesi olarak dinlediğimiz öyküyü (Pygmalion bir heykel yapar, yaptığı heykele aşık olur, Tanrıça Venüs de onu canlandırır), Shaw bambaşka bir yerden ele almış ve yaratıcısını hiçbir zaman sevmemiş bir Galatea anlatmıştı, ardından onu takip edenler çok oldu. Miller da bu yoldan ilerliyor ve bir tahakküm hikâyesi olarak yeniden anlatıyor öyküyü. Narsist, megaloman bir adam; gaddarca davrandığı ve üzerinde iktidar iddia ettiği bir kadın ve o kadının direnişinin, intikamının öyküsü. Bu biçimde Galeteia’yı feminist bir perspektifle yeniden anlatanlar kervanına Miller da katılmış oluyor.

Shaw’u biliyordum, bu kitap vesilesiyle biraz baktım başka kimler varmış diye; karşıma elbette Angela Carter çıktı. Kendisinin “The Loves of Lady Purple” öyküsü, ilk bakışta Ovid’in anlatısından epeyce farklı gözükse de aslında bir Galateia hikâyesiymiş, öğrenmiş oldum.
Neyse, başkaları da var, sonuçta Miller’ın yaptığı şey yepyeni ve bambaşka bir şey değil, yine de üslubundaki tekinsizliği ve modern zamanda geçen bir Galateia okumayı sevdim. Kitabın illüstrasyonları ise kafamı karıştırdı. Yer yer fazla gotik bulduğumu söylemem lazım, kimi çizimler güzel olmakla beraber özellikle kadın çizimleri epey tuhaftı, kötü seks hikâyelerindeki fetiş nesnesi gibi çizilmişti bazı yerlerde Galateia, açıkçası epey yadırgadım.

Okunur mu, okunur, zaten yarım saatte bitirirsiniz. Şart mı peki? Eh. “Ben, Kirke”nin yanına bile yaklaşamaz, öyle diyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Merhaba. Son zamanlarda okuduğum en özgün eserlerden biri. İnsan ile gezegenlerin benzerliklerini ve etkileşimlerini şaşırtıcı bir kurguyla bize sunuyor. Sürükleyici ve merak uyandırıcı bir konusu var. Kendine has ve özgün. Sonu oldukça şaşırttı. Kitap bittiğinde bile zihni kurcalamaya devam ediyor. Gayet başarılı. Ayrıca kusursuz bir metin olduğunu söylemeliyim. Zihnin oluşturduğu karmaşayı hissetmek ve yağmurla toprağın kokusunu duyumsamak isteyenler için şahane bir tercih.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  11
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir çırpıda bitirdiğim güzel bir kitaptı. İlişkilerde dopamini artıran şeyin hedeften ziyade hedefe ulaşma çabası olduğunu öğrenince bir aydınlanma yaşadım. Ne yazık ki günümüzde "idealleştirilerek" karşımızdaki insan tarafından bir hedef, başarı, madalya (kısacası nesne) olarak görülebiliyoruz. İlişkinin, tanışmanın ilk aşamalarında insanı özne değil de nesne olarak hissettiren bu şeyin fizyolojisini anlamak güzeldi. Bunun dışında ilişkilerin zamanla durağanlaşmasının bir kayıptan ziyade bir dinlenme olduğunu öğrenmek çok rahatlatıcı geldi. Emeği geçen herkese teşekkürler
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir klinik… ama sadece tedavi edilen bir yer değil; aynı zamanda düzen, kontrol ve uyumun dayatıldığı kapalı bir sistem. Rankov’un romanı ilk bakışta sıradan bir kurum hikâyesi gibi başlıyor, ancak giderek bu yapının insanı dönüştüren, hatta kimliğini silen bir düzene dönüştüğünü hissettiriyor. Klinik, fiziksel bir mekândan çok bir zihinsel durum gibi çalışıyor.

Yazarın dili soğuk, ölçülü ve mesafeli. Gerilim ani patlamalarla değil, yavaş yavaş büyüyen bir huzursuzlukla kuruluyor. Belirsizlik arttıkça okur da karakterlerle birlikte sistemin ne kadar gerçek, ne kadar kurmaca olduğunu sorgulamaya başlıyor.

Klinik, klasik anlamda bir distopyadan çok, modern kurumların görünmez baskısını anlatan rahatsız edici bir metafor. Güvenlik ve kontrol adına bireyin nasıl silikleştirilebileceğini sakin ama etkili bir şekilde düşündürüyor. Okuyunuz efendim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tersane
Piñol'un muazzam "Soğuk Deri"sinden bu yana okuduğum en atmosferik kitaptı sanırım tersane. Onetti çok garip bir şey yapıyor: bildiğimiz anlamda tasvir kullanmadan son derece güçlü mekânlar yaratıyor, tarif etmesi güç. Soğuk, kasvetli, depresif ve fakat son derece gerçek bir yere gittim, döndüm. Marquez'in Macondo'sundan çok farklı ve en az onun kadar akılda kalıcı bir kasaba Onetti'nin Santa Maria'sı; muhtemelen daha çok kereler başka kitaplarında ziyaret edeceğim. Baş karakter Larsen'in tuhaf öyküsünden bana kalan çok şey oldu. "Beni dünyaya getirdiler ve işte buradayım."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bulmaca Meraklısı Quaresma
Pessoa ile Borges’in birbirlerine ne kadar çok benzediklerini gitgide daha çok fark ediyorum ve çok hoşuma gidiyor bu - benzer zamanlarda doğmuş ancak birbirini hiç tanımamış iki adam onlar ama zihinleri nasıl benzer çalışıyormuş, ne acayip bir ruh ortaklığıdır bu?

Bunu söylüyorum çünkü Bulmaca Meraklısı Quaresma’yı okurken aklıma sık sık Borges’in Bioy Casares ile beraber yarattığı Don Isidro Parodi geldi. Hapse düşmüş ve oradan dedektiflik yapıp türlü vakaları çözen biriydi o, Abilio Fernandes Quaresma ise müzmin bir doktor ama hobi olarak vaka çözüyor.

Pessoa’nın hayatının bir döneminde çok polisiye okuduğunu, türe epey meraklı olduğunu biliyoruz. Bu kitapta da bu türde yazdığı ve maalesef hiçbiri tamamlanmamış üç öyküsü yer alıyor, hepsinin ana karakteri Doktor Quaresma. Bir de Pessoa’nın bu öyküler için yazdığı bir önsöz var, orada da bize Quaresma karakterini anlatıyor. (Önsöz demişken, kitabın çevirmeni de olan Işık Ergüden’in önsözünün de yine çok iyi olduğunu belirteyim. Pessoa gibi bir tuhaf adamın kitabını önsözsüz basmak imkansız malum, ben de Pessoa okuma yolculuğumda çok sayıda önsöz okudum, o nedenle onlara dair de bir şey söyleyesim geliyor artık! Neyse evet, kitaba dönüyorum.)

Metinlerin en üzerinde çalışılmış ve en uzun olanı Vargas Olayı başlıklı ilk öykü. Sıradan bir polisiye hikâye gibi başlayan anlatı, Quaresma’nın metne girişiyle beraber bambaşka bir biçim alıyor. Quaresma, ölü bulunan bir adamın vakasını intihar olarak değerlendirip dosyayı kapamak niyetinde olan bir sorgu yargıcının karşısına geçip, vakadan tamamen bağımsız bir konuşma yaparak yargıcın olayı çözmesini sağlıyor. Bu yaklaşık 40 sayfalık bölümde Quaresma suç kavramını, insanı suça götüren itkileri öyle felsefi bir düzeyde tartışıyor ki, hikâye birden boyut değiştiriyor resmen. Son derece analitik bir suç çözümlemesi içeren bu pasaj olağanüstü zekice yazılmış, anlaşılan Pessoa’nın Quaresma’yı yaratırkenki amacı da zaten bu akıl yürütmeleri ve analizleri yazabilmekmiş.

Ezcümle, klasik polisiyelerin çok ötesinde bir zenginlik ve kavramsal tartışma sunan metinler bunlar. Keşke tamamlanmış hallerini de okuyabilseydik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beden Kaçarken
Perulu yazar Ricardo Sumalavia’dan daha önce Bir Kol Hikâyesi’ni okumuştum, bu da ikinci buluşmamız oldu. (Bu arada bir üçüncü kitabı da yoldaymış, onu da söylemiş olayım.)

Valla çok, çok enteresan bir metindi bu. Yazar kendisi de konuşmasında bu kitabından “roman” olarak bahsetti, ben olsam buna roman demezdim ama romanın da binbir biçimi var şüphesiz ve belki de hepimiz yaşarken bir yandan kendi romanımızı da yazdığımız için buna da roman denebilir, gibi bir yere varıyor zihnim? Şöyle ki, kitap 10 sayfalık bir öyküyle açılıyor, öykünün adı Beden Kaçarken. Arka kapaktan alıntılıyorum: “Bir adam, sokak ortasında karısını öldürdükten sonra intihar eder. Fakat cinayetin görgü tanıkları olay hakkında ayrıntılı bilgi vermekten çekinir. Kadın, kimliği belirlenemeden morga götürülür ve kısa süre sonra unutulur. Eski bir komiser ve özel dedektif olan Apolo’ya olayı araştırma görevi verilir ancak adam suçun etrafında gezindikçe geçmişini de içeren karanlık ipuçlarını fark eder.”

Sumalavia bu 10 sayfalık öyküyü yazıp bitirdikten sonra kendi öyküsünü bir nevi psikolojik ve edebi bir yapısöküme uğratıyor, geri kalan 100 sayfa boyunca bu enteresan girişimi okuyoruz. Hangi karakteri nasıl yarattığını, kendi hayatının bu öyküyü yazmasına nasıl sebebiyet verdiğini, ülkesinin kanlı geçmişinin bu metni nasıl mümkün kıldığını... Çok enteresan bir didikleme yaptığı sahiden. Örneğin kayınpederi olmadan Apolo karakterini yaratamayacağını anlıyoruz, keza öyküdeki pek çok minik detayın aslında nasıl kendi hatıralarından yola çıkarak yazıldığını da. Edebiyatı sihirli kılan şey tam da bu biriciklik sahiden, o nedenle iki insanın aynı metni yazması imkansız, o nedenle bizler yapay zeka değiliz, aynı brief’i de verseniz bambaşka şeyler çıkarıyoruz ortaya :)

Marquez’e, Beckett’e, Borges’e verdiği referanslar bence çok ufuk açıcıydı, özellikle Borges üzerinden yaptığı sınıflandırmaya (Alef Yazarları, Emma Zunz Yazarları, Pierre Menard Yazarları) bayıldım. Yine de roman değil de deneme okuyacağınızı hesap ederek okursanız çok daha fazla keyif alırsınız, bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir