Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Hikayeler
Okuduğum diğer iki Tokarczuk romanına kıyasla (Kadim Zamanlar ve Diğer Vakitler & Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde) zayıf buldum Son Hikâyeler’i. Bir ailenin 3 kuşak kadınının öyküsünü okuyoruz kitapta, öyküler aslında bağımsız gibi; birbirlerine küçük detaylarla bağlanmışlar. Tokarczuk diğer romanlarında koyduğu mesafeyi burada da koyuyor, bunu da kötü anlamda söylemiyorum; okurla kendine has bir ilişkilenme biçimi var bence; mesafeli bir bağ kuruyor, dolayısıyla her eserinde bir garip tekinsizlik hissediyorum okurken. Romandaki 3 bölümden en güçlüsü kesinlikle büyükannenin öyküsünü anlattığı ikinci bölümdü, diğer bölümleri ise biraz yavan buldum. Kimlik, kadın olmak, yalnız bir kadın olarak var olmak temaları üzerinde dönen öyküler kendilerini okutuyorlar ama bir derinlik noksanlığı var gibi. Bir de kişisel not; ölümle ilgili okumak beni hala epey zorluyormuş, onu anladım. Böyle. “İnsanlar birbirlerinden farklı olduklarını anlamak için beraber olurlar yalnızca. Ne kadar farklılarsa o kadar uzun bir arada kalırlar.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlkbahar
Of. İlkbahar'la beraber artık Ali Smith'e iyice teslim olmuş durumdayım, her kitap bir öncekinden daha iyi zira. Alınız beni Ali Hanım, yazacağınız her şeye varım bundan sonra, bu nedir artık?

Kış ile ilgili yazarken yaptığım uyarıyı yinelemek istiyorum: ipuçlarını kaçırmayın. Bu kitapta da daha önceden tanıdığımız biri var.

Mevsimler Dörtlemesi'nin her bir kitabı, bağlantısız gözüken ama aslında bağlantılı olan (o söz ettiğim ipuçlarıyla bulması bize bırakılmış) insanların hikâyelerini anlatıyor. Fakat tabii ki mesele ve bağ bundan ibaret değil: çok kapsamlı, epey yetkin, dört başı mamur bir çağımız eleştirisi asıl bağıntı. İkiyüzlülüğümüz, konformizmimiz, sistemi yeniden üretmek için yaptıklarımız ve yapmadıklarımız, kafamızı çevirdiklerimiz (ve tabii tümünün bir sembolü olarak Brexit)... Çok sert, çok gerçek.

Katherine Mansfield ve Rainer Maria Rilke'nin aynı anda aynı mekânda bulunmuş olabilecekleri ihtimaliyle açılan, ilerledikçe Dickens'a, Shakespeare'e, Chaplin'e doğru genişleyen bu romanda önceki iki kitaba kıyasla çok daha fazla karakter var ancak hikâyeleri adeta nakış işler gibi birbirine öyle bir bağlıyor, mühürlüyor ki yazar! Bir mülteci gözetim merkezinde çalışan Brittany adlı kadının (eh, kendisi aslında bizzat Britanya tabii) ve 12 yaşındaki yasadışı göçmen Florence'in öykülerinin romana dahil oluşuyla beraber anlatı muazzam bir boyut kazanıyor.

Florence, epeydir okuduğum en etkileyici karakterlerden biriydi. Tanrıça gibi tasvir edilmiş biri o. Var mı, yok mu, kendisine inanırsak var olur ve bu çürümüşlüğü yener mi? Florence bize umudu terk etmememiz gerektiğini hatırlatmak için orada.

Bu kitabı bu kadarcık yerde anlatmak imkansız çünkü yüzeyde görünenin ardında onlarca katmanı var. 20'lerden 70'lere ve oradan da bugüne uzanıyor ve değişen toplumsal dinamikleri kusursuz aktarıyor yazar.

Ali Smith sen hem biraz kâhin, hem biraz sihirbazsın besbelli - ama hepsinden öte olağanüstü cesursun. Brexit gibi hâlâ vuku bulmakta olan bir tarihsel hadiseyi alıp üstüne bu ihtişamda bir kurgu bindirmek kesinlikle büyük bir cesaret işi - yazarlar tarihe zaman tanımayı tercih eder çünkü. Sen etmemişsin: iyi ki etmemişsin.

Sıra geldi Yaz'a.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tasfiye
Of. Holokost ile ilgili çok kitap okudum ama böylesini hiç okumadım. Vay canına Imre Kertesz. Ne ihtişamlı bir tanışma oldu bu böyle... Üstelik de daha çok övülen üçlemene gelmedim bile. Beni muazzam heyecanlandırdın.

Macarların son Nobelli yazarı Kertesz. 1929 Budapeşte doğumlu yazar, ilkgençliğinde Nazilerin Auschwitz ve Buchenwald toplama kamplarında tutulmuş ve oralardan sağ çıkan sayılı kişi arasında yer almış. Dolayısıyla çok iyi bildiği bir yerden yazıyor: bizzat cehennemin içinden.

Tasfiye’de, Auschwitz’de doğan ve yıllar sonra intihar eden bir yazarın öyküsünü anlatıyor Kertesz. Auschwitz’den çıkılabilir mi sahiden? Yahut Auschwitz insanın içinden hiç çıkar mı? Kitabın ana sorusu bu. Yazarın keskin üslubu o kadar ama o kadar lezzetli ki. Sanki acı bir yemek yemek gibi bu kitabı okumak, her cümlenin genzinizi yakma ihtimali var ama kaşığı elinizden bırakamıyorsunuz... Öyle acayip bir şey.

Kurgu içinde kurgu ile başlıyor metin. Mevzubahis yazar intihar etmiş, etmeden önce de bir oyun metni bırakmış geriye. Oyunda da yazar intihar ediyor ve intiharından sonra olacakları anlatıyor. Ölümünün ardından da oyunda yazdıkları bir bir gerçekleşiyor. Oyunu bulan arkadaşlarından biri, oyunda bir kayıp romandan bahsedildiğini görünce, o romanı aramaya başlıyor ve yazarın sevgilisine, eski karısına vs gidiyor. Bundan sonra kendimizi bir aşk üçgeni, dörtgeni, beşgeni içinde buluyoruz. İlişkiler karmaşıklaşıyor, hikâye katmanlanıyor.

Bu kitabı anlatmak sahiden çok zor, o yüzden çok uğraşmayacağım çünkü biliyorum ki nafile olacak. Şu diyaloğu bırakacağım sadece buraya. Umarım tez zamanda yeniden basılıp daha çok okura ulaşır.

“- Bir kadınla bir erkek arasındaki savaş. Başlangıçta birbirlerini seviyorlar, daha sonra kadın erkekten bir çocuk istiyor ve o da bundan dolayı onu hiçbir zaman affetmiyor. Dünyaya olan güvenini sarsmak, yıkmak için kadına değişik işkenceler yapıyor. Onu ağır bir ruhsal krize sokuyor, neredeyse intihara sürüklüyor ve bunun farkına vardığında kadının yerine kendisi intihar ediyor.

Sen sustun. Sonra adamın kadını yalnızca çocuk istiyor diye niçin cezalandırdığını sordun.

- Çünkü bunu isteyemez.

- Neden isteyemez?

- Auschwitz yüzünden.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Denizi Yitiren Denizci
Of. Erkek ergenliğini Mişima kadar cesur ve iyi yazan kimse var mı bilmiyorum, sanki yok ve olmayacak. Bu güzelim kitabı sadece erkek ergenliğine indirgeyemeyiz elbette ama beni en çok vuran kısmı bu olduğundan öyle başlamış bulundum, halbuki bin tane katmanı var metnin ve hepsi birbirinden leziz.

Eşini beş sene önce kaybetmiş bir kadın; Fusako, yıllar sonra bir adama, denizci Ryuji’ye aşık oluyor. Ryuji’nin denizciliği denize aşık olmasından değil, karadan nefret etmesinden geliyor ki kitap boyunca bu ikisi arasındaki farkı, bu seçimin ardındaki itkileri bolca irdeliyor ve bunun aslında nasıl bir yanılsama olduğunu mükemmelen aktarıyor yazar. Fusako’nun bir de on üç yaşında bir oğlu var; Noboru. Zaten hikâye; hayata dair perspektifini oluşturma aşamasında olan Noboru’nun Ryuji’yle ilişkisinde düğümleniyor.

Başta da söylediğim gibi, bence kitabın en güçlü kısmı Noboru’nun psikolojisine dair okura sunduğu içgörü. Okuduğum neredeyse tüm Mişima kitaplarında hep aklıma kazınan, sanki bir anda bir soğuk rüzgar çıkmış gibi ürpermeme sebebiyet veren çok tekinsiz erkek çocukları oluyor. Yazarın hayat öyküsünü bilen ve Bir Maskenin İtirafları’nı okuyan kimsenin şaşırmayacağı bir durum bu elbette. Savaş sonrasının anlamsızlığı ve aşağılanmışlığında kendine bir kimlik bulmaya çalışan, Doğu-Batı savrulmasını sadece ülkesinde değil evinde dahi hisseden, kendisini çürütmekte olduğuna inandığı dünyayı yalnızca kanla kurtarabileceğine ikna eden bir erkek çocuğunun zihninin içine giriyoruz - gittiğimiz yer ziyadesiyle tehlikeli bir yer, satırlar arasında gezindikçe anlıyoruz. Bu kimlik ve erkeklik krizi anlatısını, Oidipus kompleksinin en unutulmaz örneklemlerinden birine dönüştürüyor Mişima. Kurnazlıktan değil de asıl saflığın içinden doğan kötülüğün nasıl bir cehennem olabileceği üzerine bana kocaman bir zihin egzersizi bıraktı metin.

Söylenecek çok şey var yahut hiçbir şey yok, anlatmak değil de okumak lazım bu kitabı. Zaten ne desem sizi o unutulmaz finale hazırlayamam. Okuyup kendiniz deneyimleyiniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hüznün Fiziği
Of! Resmen tadı damağımda kaldı bu kitabın ve epeyce de geçmeyecek gibi. Gospodinov’la Doğal Roman ile tanışmış, epey de sevmiştim ama bunu bambaşka sevdim. Doğal Roman için vaktiyle şöyle yazmıştım: “Bir tür antiroman ama bildiğimiz antiromanlardan da değil, onun alıştığımız bir biçimi oluyor, bu kitap bildiğimiz romanların hayli dışında. Gerçi kategorize etmeye çok da gerek var mı bilmiyorum, adam kendi kategorisini yaratmış, adını da koymuş işte: doğal roman!” Bu kitap da yine kategorize edilmesi zor bir metin (labirent-roman denmiş arka kapakta, çok mantıklı) ama o kadar, o kadar lezzetli ki, her sayfayı kıvıra kıvıra haşat ettim resmen kitabı.

Romanın anlatıcısı (kim o? çok sayıda otobiyografik unsur taşıdığı için Gospodinov’un kendisi sanki büyük ölçüde) başkalarının zihinlerine girip onların anılarını bizzat yaşayabilen bir adam, ki zaten romancı dediğin tam da bunu yapabilmeli, değil mi? (Kitabın epigraflarından birinin Hemingway’in “Paris Bir Şenliktir”inin şahane cümlesi “Okur tercih ederse, bu kitabı kurmaca olarak kabul edebilir” olması da bu açıdan şaşırtıcı değil şüphesiz.)

Roman bu zihin seyahatleriyle başlıyor, en başta da kimlerin geçmişlerini ziyaret edeceğini onların ağzından birer cümleyle özetliyor bize yazar ve girdiği zihinler aracılığıyla ailesinin ve ülkesinin geçmişini aktarıyor. Dedesinin savaş dönemi deneyimlerini, babasının çocukluğunu ve tabii kendi çocukluğunu; anılar ve anlatılar iç içe giriyor, dönemler ve zamanlar kimi zaman birleşip kimi zaman ayrışıyor. Fakat anlatıcımız zaman içinde bu yetisini yitiriyor ve bunun üzerine öyküler toplamaya hatta kimi zaman onları satın almaya başlıyor. (Yazarın buraları kurgularken Borges’in meşhur öyküsü Shakespeare’in Belleği’ni düşündüğüne eminim ama ispatlayamam tabii.)

Çok, çok, çok sevdim. Konvansiyonel anlatıları tercih eden okurlar için tuhaf bir metin olabilir ama ben (ki pek de postmodern düşkünü olmamama rağmen) büyük haz alarak okudum. Minotor’un labirentinden bir labirent-roman devşirebilmiş bu büyük adama selam olsun diyerek bitireyim. (Ve Hasine Şen Karadeniz’e kusursuz çevirisi için teşekkür ederek.)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ağızdaki Kuşlar
Of, Samanta Schweblin sen çok acayip bir kadınsın. Kurtarma Mesafesi için de aynı kelimeyi kullanmıştım ama sanırım başka türlüsü imkansız, yine çok “tekinsiz” bir eser bu. Her kelimesine sinmiş bir huzursuzluk, karanlık, tuhaflık var. Kısacık öyküleri bunca atmosferik kılmak her yazarın harcı değil şüphesiz. Bu kitapta içbir şey gözüktüğü gibi değil, sanki çarpıtılmış bir alternatif gerçekliğin içinde gibi hissettim kendimi okurken. Anormalliğin içinde her şey normalmiş gibi davranan insanlarla dolu bir kitap – ki belki de düşününce aslında hepimiz tam olarak öyle yapmıyor muyuz? Okuyunuz, okutunuz, ama gece evde tekken okumayınız, sonra eviniz size yabancı ve düşman gözükebilir, uyarıyorum. (Öykülerin hepsi iyi, ama sanırım en sevdiğim Benavides’in Ağır Valizi oldu. Her şeye kolayca “Kafkaesk” diyoruz ama buyrun, Kafka tarafından yazılmamış Kafkaesk işte tam böyle olur.)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Iza'nın Şarkısı
Of, ne kitap; kalbimi paramparça etti, çok dokundu. Çok süssüz, çok yalın cümlelerle son derece gerçek ve bir o kadar da dramatik bir hikâye anlatıyor Szabo. Babasının ölümünün ardından İza’nın annesini yanına almasıyla beraber gelişen olayları okuyoruz kitapta. Bir yanda hayatının ortasına dalan annesiyle ne yapacağını bilemeyen İza, diğer yanda işe yaramak için çabaladıkça kızını kendisinden daha da uzaklaştıran annesi… (Özellikle içimi parçalayan bu kısımları okurken Saramago’nun şu çok sevdiğim satırları geldi aklıma: “Ben hep yalnız yaşadım ama yalnızlık yalnız yaşamak değildir, içimizdeki birine ya da bir şeye yoldaşlık edememektir. (...) Hatta öyle sanıyorum ki ilk yalnızlık işte bu; kendini lüzumlu hissetmemek.” İnsanların birbirini anlamasının imkansızlığını, kabuklarımızın altında ne kadar başka insanlar olduğumuzu, yalnızlığın nasıl kaçınılmaz olduğunu suratıma çarptı bu kitap. İçindeki herkesi sevdim, hepsine kızdım. Hepsini sezdim, herkesi işittim, hak verdim, eleştirdim. Yazarın tarafsızlığını böyle koruyabilmesi, yargılamadan tüm karakterlerini çırılçıplak soyup okurun takdirine sunabilmesi büyük maharet hakikaten. Usta işi, incelikli, hüzünlü, çok dokunaklı bir kitap İza’nın Şarkısı. Hem İza’nın, hem Etelka’nın, Antal’ın, Vince’nin, Lidia’nın, Domokos’un şarkısı aslında. İyi ki okudum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Alman Sonbaharı
Of, ne kitap ya. Her kelimesi bıçak gibi, ok gibi. 1946 yılının sonbaharında bir İsveç gazetesi, savaşın ardından Almanya’daki hayatı gözlemlemek üzere ünlü yazar Stig Dagerman’ı görevlendirmiş; bu kitap da Dagerman’ın oradaki gözlemlerini aktardığı yazılarının derlemesi. Dagerman’ın edebiyatçı olduğu besbelli çünkü bir gazeteci gibi değil, bambaşka bir kavrayış ve üslupla yazıyor. Hem acayip gözlemler var bu kitapta, hem de Dagerman’ın belirlediği ahlakî pozisyon hayranlık uyandırıcı. Tüm dünya Almanların başlarına gelen felaketi hak ettiğini düşünürken, Dagerman merkezine insanı alarak ve çok vicdanlı bir yerden konuşuyor.

Örneğin Alman halkına reva görülen muameleye dair şu cümleleri: “Ve suçlananı insan haysiyetine yakışmayan bir hayata mahkûm eden ahlaki yargı, yani mahkûm edilenin, yeryüzünün yazılı olmayan yasalarına göre, insanlık değerini yükseltmek varken alçaltan bir adalet, kendi varlığını haklı kılan temeli yok eder.”

Berlin, Hamburg, Bavyera... İnsanların yıkık binaların bodrumlarında hayatta kalmaya çalıştıkları kentleri geziyor Dagerman ve müttefikler bir yandan tüm Alman sanayiini yok eder, bir yandan kurdukları “Almanya’yı Nazizmden Temizleme” mahkemelerinde aslında kısmen göstermelik yargılamalar yapar ve gerçek suçluları mahkûm etmezken, tekil insanların sesi oluyor. Bir kayıp kuşağı, “böylesi bir kaderi hiçbir gençlik yaşamadı - on sekizinde dünyayı fethettiler ve yirmi ikisinde her şeylerini kaybettiler” diye tariflenen bir kuşağı anlamaya çalışıyor. Yığınları lanetlemek çok kolaydır ama o yığının içinde insan yüzleri belirmeye başlayınca değişir her şey ve kendisi tam da bunu yapıyor işte.

Bu arada Dagerman henüz 31 yaşındayken intihar ederek hayatına son vermiş. Daha sonra kendisinin adına bir edebiyat ödülü konmuş ve bu ödüle 1997’de Yaşar Kemal layık görülmüş, onu da ekleyeyim ve şu alıntıyla bitireyim: “Ulusal çıkarlar için propaganda yapmakla, nefretle deklare edilen milliyetçilik arasındaki sınırın çok ince olduğunu Almanya deneyi yeterince öğretmedi mi? En azından bu sınırı bozmamanın eşsiz sanatını öğretmeyi, demokratik eğitimin bir parçası yapmamalı mıyız?”

Çok ama çok etkilendim. Çok tavsiye ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Seiobo Orada, Aşağıdaydı
Of, bu neydi böyle ya, nasıl bir şölen? Sanki Calvino’nun seçtiği bir konuyu oturmuş Saramago yazmış da ortaya bu László Krasznahorkai kitabı çıkmış desem, bilmiyorum bir şey ifade eder mi? Anlatmaya çalışacağım.

Taze Nobelli Krasznahorkai’nin Seiobo Orada, Aşağıdaydı'sı; yazarın daha önce okuduğum Şeytan Tangosu kitabından epey farklı ve çok daha kolay okunan bir metin. Yazar bunun bir roman olduğunu söylüyor ve yazarın beyanını esas almalıyız, ama aslında birbirinden bağımsız öyküler içeriyor; sadece bir tematik ortaklık var aralarında: o da tüm öykülerin sanatla ilişkimiz üzerine olmaları.

Kitabın bölümlerini Fibonacci dizisine göre numaralandırmış yazar. Fibonacci dizisi her sayının kendisinden önceki iki sayının toplamı olduğu bir sayı dizisi; yani 1, 2 ve 3’ten sonra 5’e geçiyoruz (bilin de benim gibi okurken “aa... 4’ü hiç hatırlamıyorum, 3 öykü okumadım mı ben? 4 neydi ki” demeyin) ve 2584. bölümle bitiriyoruz. Görünmez Kentler’i konuştuğumuz kulüpte Calvino’nun da o kitabı nasıl matematikle ördüğünü ve Fibonacci Dizisi’ne başvurduğunu anlatmıştım, katılanlar hatırlayacaktır. Bana Calvino hissi veren şeylerin başında bu geliyor.

Saramago hissi verense tamamen yazma şekli. Virgüllerle ayrılmış cümleler ve metnin içine yedirilmiş diyaloglar; bana bu kitaptan birkaç pasaj okuyup “kim yazmış sence” diye sorsanız hiç düşünmeden Saramago derdim, o kadar benziyor. (Gerçi yer yer Thomas Bernhard’ı da andırdığını söyleyebiliriz.)

Sanatsal üretim kadar sanatı tüketmeye, yani sanat eserinin izleyiciye yaptığı şeylere de odaklanan, merkezinde sanatın insanda yarattığı esrime duygusu olan ve dünyanın binbir yerinde geçen hikâyeler barındıran bu romanı ben çok, çok sevdim. Özellikle daha önce gittiğim yerlerde geçen öyküleri (Floransa, Barcelona, Atina, Paris...) okumaktan ayrı bir haz aldım. Ve Gün Benderli çevirisi elbette bir şaheser.

Topraktaki hayalî atları kazıyarak çıkarmaya kendini adamış Grigorescu’nun hiç unutmayacağım öyküsünden bir cümleyle bitireyim: “Çok yavaş bir hareketle kollarını iki yana açarak bütün çevreyi işaret etti. Çok zayıf bir sesle daha o kadar çok at var ki, dedi.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben Ben Ölümle On Yedi Karşılaşma
Of yahu, ne biçim yazıyorsun Maggie O'Farrell? Sahiden, nasıl yazmak bu? Kelimelerin içime içime işledi resmen!

"Ben, Ben"; yazarın, Hamnet'in ardından okuduğum ikinci kitabı oldu. Hayatı boyunca ölümle burun buruna geldiği 17 ana geri dönüp hatırlıyor O'Farrell. Kendi anılarından müteşekkil olduğu için, yazarı tanımak için okunacak en iyi kaynaklardan biri şüphesiz. Shakespeare ve eşi Anne Hathaway'in çocuklarını kaybetmelerinin hikâyesini anlattığı kitabı Hamnet'in neden bu kadar güçlü olduğunu da, bu kitabı okuyunca anladım. Ölümle çok kez karşılaşmış, hep bir biçimde kıyısından dönmüş biriymiş meğerse Maggie O'Farrell. Çocukluğundan beri sanki ölüm onu ve etrafındakileri kovalıyor da, bir biçimde, sanki tanrısal müdahalelerle hatta, paçayı sıyırıyorlar gibi.

Konu ölümle karşılaşmalar olduğu için, elbette tekinsiz bir yanı var Ben, Ben'in. Kitabı okumakta olduğum 2 gün içinde sokakta dolaşırken çok daha huzursuz olduğumu, ürkekleştiğimi fark ettim. Çünkü insanı ölümle kendi karşılaşmalarına dair düşünmeye sevkediyor metin. Kaç kere yaklaştığımı, bunların kaçında farkında bile olmadığımı, ne zaman yakalanacağımı... Düşünüp durdum. Bunu kitaptan uzak durmak için bir sebep olarak söylemiyorum ama, yanlış olmasın. Aksine, bir kitabın, onu okumadığımız zamanlarda da bizimle beraber dolaşmasının; hareketlerimizi, düşünme biçimimizi şekillendirebilmesinin muazzam bir kudret olduğunu düşünüyorum ve Maggie O'Farrell da bunu epey iyi beceriyor açıkçası. Thomas Hardy'den alıntıladığı şu kısmı burada aktarayım: "Bir tarih daha vardı... kendi ölüm tarihi; yılın öteki günleri arasında gizlenerek sinsice yatan, yılda bir üstünden geçildiği halde kendini belli etmeyen ve sesini çıkarmayan bir gün; ama yine de oradaydı. Hangi tarihti o?"

Yazarın dili Hamnet'tekinden oldukça farklı ki bu da çok hoşuma gitti, o kitapta kullanmayı seçtiği karanlık ama masalsı dil tam da o hikâyeye layıktı çünkü. Burada ise daha gündelik bir dille yazıyor fakat aynı dokunaklılığı koruduğunu söylemek lazım. Süssüz, basit cümleler ve fakat hepsi nasıl güçlü.

Yine çok sevdim, pek çok.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir