Sarah ve Şemsi
Nilüfer Kuyaş’ın son romanı Sarah ve Şemsi’yi kendisinin programa gelecek olması sayesinde sonunda okumayı başardım. Epeydir bir kitabı okurken “lütfen bu hikâye gerçek olsun, her şey tam da bu şekilde vuku bulmuş olsun, lütfen, lütfen, lütfen” diye hissetmemiştim. Çünkü bu nasıl güzel bir hayal kurmaktır!
Bu dünyadan geçmiş en büyük oyunculardan, bir dönemin en çok tanınan ismi olan ve sadece işiyle değil hayatıyla da bu dünyaya imzasını bırakmış, bir manifesto gibi yaşamış bir kadının, Sarah Bernhardt’ın 1888 yılında İstanbul’a ilk kez gelişinin öyküsünü okuyoruz. Bu geliş hikâyesi gerçek, gelmiş, sahne almış ve şehirde fırtına gibi esmiş. Nilüfer Kuyaş, bu öykünün içine büyük dedesi Molla Şemsi Bey’i de yerleştiriyor. Aile içinde anlatılan hikâyelerden o ziyaret sırasında dedesinin çok para harcadığını biliyor ve hayal ediyor: ya bu ikisinin bir geçmişi varsa ve Şemsi Bey o nedenle bu ziyarette kendinden geçiverdiyse?
Sonrası kurmaca. 20 sene önceye götürüyor bizi, Sarah Bernhardt’ın Paris’i kasıp kavurmaya başladığı yıllarda orada tıp öğrenimi görmekte olan dedesiyle tanıştığını ve aralarında bir şeyler geçtiğini, seneler sonra gelen bu buluşmanın bu nedenle böyle bir büyük hadise olduğunu hayal ediyor ve yazıyor.
Ama ne yazmak! Hem “molla” hem “bey” olan bu müstesna adamın sıkışmışlığını da, Bernhardt’ın sadece erkeklerin sözünün geçtiği o acımasız dünyada verdiği mücadeleyi ve kendiyle kavgalarını da iliklerimde hissettim resmen. Bir yanıyla çok hayalci ve uçuş uçuş, bir yanıyla ayakları çok yere basan bir kurmaca bu. Kimi zaman hikâyeye Pierre Loti, Osman Hamdi Bey filan da giriyor, Nilüfer Hanım gayet muzipçe Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun Hamdi Bey’in aklına nasıl düşmüş olabileceğini filan da yediriyor hikâyeye, nefis.
Dünya (ve tabii şehrimiz İstanbul) koca koca dönüşümler geçirip daha da büyüklerine hazırlanırken, iki insanın birbirlerine değen hayatları üzerinden geçirdikleri kendi dönüşümlerini okuyoruz; dupduru, çok lezzetli bir dil eşliğinde üstelik.
Çok sevdim bu romanı. Bir kez daha yineliyorum: umarım böyle bir aşk sahiden yaşanmıştır. Bence hepimiz inanırsak tarih de pekala bu şekilde yazılabilir!