Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arkadaşlık Dediğin Nedir, Charlie Brown?
O kadar, o kadar iyi geldi ki Peanuts okumak! Serideki kitapların kapağında "Wittgenstein'ı, Sartre'ı boş verin; 20. yüzyılın en büyük düşünürü Snoopy'dir" yazıyor - vallahi katılmamak mümkün değil. Charlie Brown'u ve Snoopy'i çocukluğumdan beri çok severim, çocukken çok gülerek okur / izlerdim, şimdi 35 yaşımda yine kahkahalarla ama sık sık da durup kısacık cümlelerindeki bilgeliği özümsemeye, anlamaya çalışarak okudum. Çok acayip gerçekten; çocukların basit düşünebilmeleri sayesinde zaman zaman hepimizi şaşırtan kuvvette ve manada laflar edebilmelerini Charles M. Schulz mükemmel yakalıyor ve aktarıyor. Çizimler zaten... Bakmaya doyamadım yine. Çok alaycı, çok ironik, çok zekice, çok sevimli. Nefis, basbayağı nefis bir seçki bu.

"Okul beni çok endişelendiriyor. Okulun beni çok endişelendirmesi de beni çok endişelendiriyor. Endişelerimin endişeleri var."

Hangimizin yok ki Charlie Brown, hangimizin?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mahcubiyet ve Haysiyet
Norveçli yazar Dag Solstad’ı okumaya epey yanlış bir yerden (T. Singer ile) başlamış ve hiç sevememiştim, sonra herkes “öyle olmaz, önce Mahcubiyet ve Haysiyet” demişti, gecikmeli de olsa laf dinledim ve okudum Mahcubiyet ve Haysiyet’i ve evet, bu kez oldu.

Romanın başlarken pek bir şey ifade etmeyen adı, kitabı bitirince anlam kazanıyor: bu kitap bu çağın çözülmesine dair bir roman ve bu çağda yitirdiğimiz iki temel şey olan mahcubiyet ve haysiyet, varlıklarıyla değil yokluklarıyla bu romanın baş rolündeler.

Daha ilk sayfadan romanın derdinin bu olduğunu söylüyor yazar: “bu çağda ve bu koşullar altında yaşamak zorunda kalmanın verdiği ve bir türlü kurtulamadığı rahatsızlık” diyerek. Rahatsızlığı duyan kişi Elias Rukla; son derece sıradan, rutin ve sıkıcı hayatından ziyadesiyle bunalmış bir edebiyat öğretmeni. Kendisini durmadan yoklayan anlamsızlık hissi yeni değil aslında, metin ilerledikçe ve biz karakterimizin geçmişini, evliliğini, insanlarla ilişkilerini öğrendikçe anlıyoruz bunu. Yani bir orta yaş krizinden daha öte, daha yapısal bir mesele mevzubahis ve büyük ölçüde içinde yaşadığı dünyadan kaynaklanıyor bu hal.

Ben şahsen çok sayıda Elias Rukla tanıdım. Hakeza kitapta bolca bahsi geçen, eski Marksist yeni kapitalist arkadaşı Johan Corneliussen’den de bolca gösterebilirim, özellikle babamların kuşağında çok sayıda örneği var, ki zaten bu roman da bir anlamda son idealist kuşağın savruluşuna yakılmış bir ağıt kanımca. Elias Rukla’nın okulda yaşadığı bir patlamadan sonra eve dönerken düşündüklerinden müteşekkil bu minik novella, mahcubiyet ve haysiyet üzerine olduğu kadar hayal kırıklığı üzerine de çokça akıl yürütüyor ki bence içinde yaşadığımız dünyanın hakim duygularından biri de o.

Şu çok sevdiğim pasajla bitireyim: “En fenası, kimseye söyleyecek bir sözü yoktu. Sözü ancak kendineydi. Bir çağ kapanmıştı, o ise oturmuş burada kendi kendine konuşuyordu. Bir çağ kapanmıştı ve toplumsal konularla ilgili bir birey olarak Elias Rukla’yı da beraberinde götürmüştü.”

Dag Solstad’la aramızı biraz düzelttik gibi, hadi hayırlısı. Banu Gürsaler Syvertsen’in pırıl pırıl çevirisinin de bunda payı büyük şüphesiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaban Ördeği
Norveç edebiyatının önemli metinlerinden biri olan bu Henrik İbsen oyununu, okumak istediğim Norveçli yazarların kitaplarında kendisine çok fazla referans olduğunu bildiğim için biraz görev bilinciyle okudum ve fakat umduğumun çok ötesinde iyi çıktı.

19. yüzyıl sonu metinlerini okurken zorlandığım, toplumsal dinamikleri tam bilmediğim için öykünün içine giremediğim çok oluyor, yine öyle olur diye düşünüyordum. Hele ki tiyatroya mesafeli biri olarak oyun okuma fikri zaten başlı başına bir sınavdı.

Ve fakat bunların hiçbiri olmadı, zira nefis bir metinmiş bu. Şöyle diyor arka kapak: "Yazarlık yaşamı boyunca gerçeğin yılmaz savunucusu olmuş, gerçekliği deşerek yaşamdaki yalanları ortaya çıkarmaya kendini adamış olan Ibsen, bu oyununda kendisiyle çelişkiye düşme pahasına, bazan 'yaşam yalanları'nın yaşamda ayakta kalmak için gerekeceğini vurgulayarak "gerçeklik aşkına" yapılacak bağnazlıkların, masum insanların kurban edilmesine yol çabileceğini gösterir. Yaban Ördeği, bu büyük yazarın, kendi özeleştirisini yaparak kendini yargıladığı ilginç bir çalışma."

Meselenin özeti bu sahiden ama ilk bakışta göründüğünden çok daha katmanlı bir metin karşımızdaki. Sonuçları ne olursa olsun gerçekliğin peşinden gitmek gerektiğini savunan ve hatta kendine, başka insanları da gerçeklerle yüzleştirmek gibi bir görev biçmiş olan, bir nevi mesihlik iddiası da bulunan Gregers, arkadaşı Hjalmar'ın da karısı ve kızıyla ilgili gerçeği öğrenmesi gerektiğini düşünerek onu bilmediği bir sırla yüzleştiriyor. Bu hikâye üzerinden; gerçeklik, yalan üzerine kurulu da olsa mutluluktan yeğ midir sorusunu soruyor yazar. Aksini savunan, insanların "hayat yalanları"na ihtiyacı olduğunu savunan Doktor Relling karakteri ise bir antagonist / bir nevi Mefisto gibi konumlanıyor.

Hikâyede büyük bir sürpriz yok, tahmin edilebilir biçimde bitiyor ama sorduğu büyük soru ve diyalogların güzelliğiyle ummadığım kadar etkiledi beni.

Evet, karşıma çıkacak Yaban Ördeği atıflarına hazırım artık. Buyrun gelin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşam ve Başka Küçük Keşifler
Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarların kabul konuşmalarını çok severim, hepsini okurum, ara ara böyle kitap olarak basıldıklarında da mutlaka alırım. Ishiguro’nun 2017’de yaptığı konuşmayı da vaktiyle okumuştum ama tabii üstünden çok zaman geçti, şimdi Ishiguro’nun bugüne dek yazdığı her şeyi okumuş biri olarak bambaşka bir yakınlık duygusuyla okudum metni.

Marquez ve Saramago’nun olağanüstü konuşmalarının yanında biraz zayıf kalsa da, yine de seviyorum bu metni. Özellikle şurası, edebiyatla kurduğum ilişkinin özeti gibi olduğu için benim için çok kıymetli: “Öyküler eğlendirebilir, bazen öğretir ya da bir tez öne sürer. Fakat benim için esas olan, öykülerin duyguları iletmesidir. Sınıfların ve uçurumların üstünden ortak insani yönlerimize hitap etmesidir. Öykülerin etrafında büyük, göz alıcı endüstriler var: Kitap sektörü, film sektörü, televizyon sektörü, tiyatro sektörü. Ama sonuçta öyküler bir insanın başka bir insana şunları söylemesinden ibarettir: Ben böyle hissediyorum. Ne kastettiğimi anlıyor musun? Sana da öyle geliyor mu?”

Edebiyatın yarattığı o büyük duygudaşlık - okumaya duyduğum sonsuz açlığın ardında yatan temel şey bu. Yani cevaplayayım: anlıyorum Ishigurocuğum ve evet, bana da sık sık öyle geliyor.

Ishiguro’nun yazarlık yolculuğunu, ondaki izi çok bariz olan Proust’la ilişkisini, iyimserliğinin kökeninde yatanları anlamak için kıymetli bir metin bu. Özellikle son bölümünde aslında Nobel sonrası yazacağı Klara ile Güneş’i tarif etmiş, onu da şimdi tekrar okuyunca anladım. Bir de Malcolm Bradbury ile Angela Carter’ın (bu sıra ne kadar sık Angela Carter ile karşılaşır oldum ben ya?) kendisinin hocası olduğunu da bilmiyordum, bu konuşmadan öğrenmiş oldum.

Nobel konuşmaları güzeldir ya. Keşkem Annie Ernaux’nunki de basılsa.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sarah ve Şemsi
Nilüfer Kuyaş’ın son romanı Sarah ve Şemsi’yi kendisinin programa gelecek olması sayesinde sonunda okumayı başardım. Epeydir bir kitabı okurken “lütfen bu hikâye gerçek olsun, her şey tam da bu şekilde vuku bulmuş olsun, lütfen, lütfen, lütfen” diye hissetmemiştim. Çünkü bu nasıl güzel bir hayal kurmaktır!

Bu dünyadan geçmiş en büyük oyunculardan, bir dönemin en çok tanınan ismi olan ve sadece işiyle değil hayatıyla da bu dünyaya imzasını bırakmış, bir manifesto gibi yaşamış bir kadının, Sarah Bernhardt’ın 1888 yılında İstanbul’a ilk kez gelişinin öyküsünü okuyoruz. Bu geliş hikâyesi gerçek, gelmiş, sahne almış ve şehirde fırtına gibi esmiş. Nilüfer Kuyaş, bu öykünün içine büyük dedesi Molla Şemsi Bey’i de yerleştiriyor. Aile içinde anlatılan hikâyelerden o ziyaret sırasında dedesinin çok para harcadığını biliyor ve hayal ediyor: ya bu ikisinin bir geçmişi varsa ve Şemsi Bey o nedenle bu ziyarette kendinden geçiverdiyse?

Sonrası kurmaca. 20 sene önceye götürüyor bizi, Sarah Bernhardt’ın Paris’i kasıp kavurmaya başladığı yıllarda orada tıp öğrenimi görmekte olan dedesiyle tanıştığını ve aralarında bir şeyler geçtiğini, seneler sonra gelen bu buluşmanın bu nedenle böyle bir büyük hadise olduğunu hayal ediyor ve yazıyor.

Ama ne yazmak! Hem “molla” hem “bey” olan bu müstesna adamın sıkışmışlığını da, Bernhardt’ın sadece erkeklerin sözünün geçtiği o acımasız dünyada verdiği mücadeleyi ve kendiyle kavgalarını da iliklerimde hissettim resmen. Bir yanıyla çok hayalci ve uçuş uçuş, bir yanıyla ayakları çok yere basan bir kurmaca bu. Kimi zaman hikâyeye Pierre Loti, Osman Hamdi Bey filan da giriyor, Nilüfer Hanım gayet muzipçe Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun Hamdi Bey’in aklına nasıl düşmüş olabileceğini filan da yediriyor hikâyeye, nefis.

Dünya (ve tabii şehrimiz İstanbul) koca koca dönüşümler geçirip daha da büyüklerine hazırlanırken, iki insanın birbirlerine değen hayatları üzerinden geçirdikleri kendi dönüşümlerini okuyoruz; dupduru, çok lezzetli bir dil eşliğinde üstelik.

Çok sevdim bu romanı. Bir kez daha yineliyorum: umarım böyle bir aşk sahiden yaşanmıştır. Bence hepimiz inanırsak tarih de pekala bu şekilde yazılabilir!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kumdan Yürek
Nihayet Tanzanyalı yazar Abdulrazak Gurnah ile tanışabildim. Geç kalmış bir tanışma, farkındayım ama şu Nobel tantanası bir geçsin, sular bir durulsun istedim ve kendisinin en övülen kitaplarından biri olan Kumdan Yürek ile konuya daldım. Öncelikle - keşke önsözde kitabın bu biçimde anlatılmaması gerektiğini anlayabilsek. Yayınevinin kitaba ön söz olarak koyduğu metin tam anlamıyla bir son söz aslında, zira öykünün en kritik noktalarının temiz bir özetini alıyoruz. Çok can sıkıcı. Okumayanlar sona saklasın diye önemle belirtme gereği duyuyorum.

Shakespeare’in ünlü Kısasa Kısas oyunundan ilhamla yazılmış bir roman bu. Gurnah’ın dili epey sade ve akışkan, anlattığı şeylerin bir kısmı bize çok tanıdık. (Örneğin devletin beyaz ‘Datsun’larla aldığı ve geri dönmeyen insanlar... Sahi, niye hep beyaz olur bu araçlar?) Tanıdık olmayan kısımları da var elbette... Sömürgeleştirilmiş, nihayet bağımsızlığını kazandıktan sonra da asla rahat bırakılmamış, hep bazı “büyük abi”lerin oyun sahası olmuş, biçim verilmeye çalışılmış, eğilmiş, bükülmüş, kendi kimliğini bulmasına izin verilmemiş bir ülkede kim olduğunu aramak - sanırım bana en çok dokunan kısmı bu oldu anlatının. Kitap boyunca kovaladığımız büyük sır bir yana, üniversite çağına gelince “daha iyi bir gelecek için” ülkesini terkedip İngiltere’ye giden anlatıcımız Salim’in (ki hikâyenin bu kısmı epeyce otobiyografik, Gurnah da aynı yolu izlemiş) hiçbir yere ait olamayışındaki hüzün, ailesinin de bu köksüzlüğü kuşaklar boyunca taşımak zorunda kalmış olması, adeta genlerine işlemiş bir “bulunamama” halinden muzdarip oluşlarını çok güzel anlatmış. Ve tabii her tür toplumsal karmaşada en ağır yükü hep kadınların üstlenmek zorunda kalışını, en büyük çileleri onların çekişini...

Dilini dediğim gibi sevdim ama benim zevkime göre biraz fazla basit kaçtığını da söylemek zorundayım. Bu kadar dokunaklı bir hikâye insanın içine işleyecek biçimde de yazılabilirdi. İlla aforizmalara da gerek yok bunu yapmak için ama bazı duyguların ve ikilemlerin çok daha iyi aktarılabileceği kanaatindeyim, öykü buna müsaade ediyor çünkü.

Sevdim, Gurnah’a devam edeceğim ama kendisi favori yazarlarım arasına girecek gibi gözükmüyor şimdilik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nefes
Nicedir merak ettiğim Avustralyalı yazar Tim Winton ile Nefes romanıyla tanıştım ama hayallerimdeki gibi olamadı maalesef, biraz üzgünüm açıkçası. Elimdeki diğer kitaplarını da yine de okuyacağım fakat bir parça hayal kırıklığına uğradığımı söylemem gerek.

Büyüme hikâyelerini çok severim, o nedenle bu kitabı da seveceğime emindim ama bir türlü içine giremedim metnin. Nefes; ergenlik çağındaki iki çocuğun kendilerini ve cesaret, erkeklik, korku, cinsellik ve arzu gibi kavramları keşfetme yolculuğunu hayatlarının odağındaki sörf meselesi üzerinden anlatan bir roman. Kendilerinden yaşça epeyce büyük, usta sörfçü Sando ile tanışıp onunla sörf yapmaya başlamalarıyla beraber kendi sınırlarını gitgide zorlamalarının öyküsünü okuyoruz. Bir yandan da Sando’nun karısı Eva var hikâyede; Eva ve Sando arasında gerilimli bir ilişki var ve çocuklar bu ikilinin arasındaki sırrı da çözmeye çalışıyorlar.

Anlatıcımız şimdi ellilerine gelmiş bir adam ve geri dönüp o yıllara, Loonie ile kurduğu dostluğa ve Sando ve Eva ile geliştirdikleri ilişkiye bakıp o dönemde yaşadıklarının bugün olduğu insan olmasına nasıl etki ettiğine bakıyor. Fakat ben karakterlerin hiçbiriyle doğru düzgün ilişkilenemedim, açıkçası sayfalar boyunca dalga tasvirleri yerine karakterlerin iç dünyasına dair daha çok şey okumayı tercih ederdim, belki o zaman en azından bir karaktere yakınlık duyup oradan bir ilişki geliştirebilirdim ama yazarın neredeyse “yeni başlayanlar için sörfün incelikleri” tadındaki detaylı sörf tasvirleri beni hikâyenin içine almadığı gibi tam tersine iyice dışına itti.

Bu romanın asıl meselelerinden biri olan erkeklik meselesi de bence yeterince sofistike işlenmemiş maalesef. Usta-çırak ilişkisine içkin ataerki, oradaki hiyerarşinin problemleri, ihtiyaç dinamiğinin aslında sandığımızın tam tersi şekilde işliyor oluşu (sıklıkla çırağın ustaya ihtiyaç duymasından daha çok usta çırağa muhtaçtır, çünkü ego) filan gibi konulara bence çok yüzeysel değinip geçiyor Winton ve elli yaşına gelmiş bir adam olarak anlatıcının neden bu döneme bunca takıldığını okura aktaramıyor, bana geçmedi en azından.

Olmadı maalesef ama Çoban Kulübesi’nden umutluyum, bakalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Netoçka Nezvanova
Netoçka Nezvanova, Dostoyevski'nin hapis ve sürgün nedeniyle yarım bırakmak zorunda kaldığı, sonra da geri dönmediği bir romanı. Joseph Frank önsözde "Netoçka Nezvanova, Dostoyesvki'nin bir yazar olarak geçirdiği içsel evrime ışık tuttuğu için önemlidir. Bu eserinde Dostoyevski, natüralist ekolün sınırlarının ötesine kesin bir biçimde geçmiştir ve yazacağı büyük romanların dünyasına adım atmak üzeredir" diyor - o kadar haklı ki.

Dostoyesvki'yi bu yılın başından beri kronolojik sıralamayla okuyorum; derdim zaten tam da bu dönüşümü izlemek. Bu kitaptan hemen önceki eseri Beyaz Geceler için şöyle yazmıştım: "Anladım ki benim Dostoyesvki’de sevdiğim şey aslında zaman zaman çok katı ve acımasız olan gerçekçiliğiymiş, buradaki hayalperest ve romantik hâli pek sevemedim." İşte bu kitapta o çok sevdiğim Dostoyevski'nin nüvelerini gördüm, heyecanlandım.

Netoçka Nezvanova adlı bir kızın çocukluk ve ilk gençlik yıllarını okuduğumuz eserde, yazarın daha sonra kaleme alacağı kitaplarında göreceğimiz müthiş psikolojik analizlerin, derinlikli karakterlerin ayak sesleri var. İleride büyük bir başarıyla çözümleyeceği aşk-nefret diyalektiği başta olmak üzere insan hayatındaki temel çatışmaları didiklemeye ufaktan giriyor bu eserde Dostoyevski - erken dönem eserlerinden (bu çizgide olmamasına rağmen sevdiğim İnsancıklar da dahil olmak üzere) çok daha sert, ayakları yere basan, çok boyutlu bir hikâye anlatıyor.

Yarım kaldığı için kurguya dair çok yorum yapmayı doğru bulmuyorum, "mutlaka okuyun" filan da demiyorum kesinlikle, ama benim gibi Dostoyevski'nin yolunu ve dönüşümünü anlamak derdinde olanlar için yine Joseph Frank'ın deyişiyle "yazarın edebi kariyerindeki bu merkezî sapma anı"na tanık olmak ilginç ve heyecan verici olabilir, bu açıdan benim için çok faydalı bir okuma oldu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edebiyat Dersleri Berkeley -1980
Nefis, nefis, nefis. 1980 senesinde Berkeley’de bulunup bu dersi almış kişilere büyük gıpta ederek okudum kitabı. Şunu söylemek isterim; bu bir başlangıç kitabı değil. “Ben çok ileri bir seviyedeyim” demeye çalışmıyorum elbette, ama bence bu kitabın hakkını vermek ve tadına varmak için evvela Cortazar külliyatını devirmiş olmak, olabildiğince de çok Borges, Fuentes, Marquez, Llosa, Calvino okumuş ve Kafka’ya, Mann’a, Asturias’a ve Carpentier’e birazcık aşina olmak şart. Ezcümle ben sık sık kahkaha atarak (çünkü Cortazar ve muzipliği) ve büyük haz alarak okudum, müthiş zihin açıcıydı. “Bana her geçen gün daha mantıklı ve daha gerekli gelen şey ‑ister yazar olalım ister okur‑ edebiyata varoluşun en temel buluşmalarına gider gibi, aşka ve bazen ölüme gider gibi, bu ikisinin bir bütünün bölünmez parçalarını oluşturduklarını ve bir kitabın da ilk sayfasından çok önce başladığını ve son sayfasından çok sonra bittiğini bilerek gitmemiz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölümcül Kimlikler
Nefis kitap. Kimlik, göçmenlik, aidiyetler, demokrasi, Batı uygarlığı vb. konular üzerine gezegence çetin sorgulamalardan geçtiğimiz bir dönemde okumak ne kadar iyi oldu. Maalouf’un özellikle Avrupa fikrinin gidişatı ve Avrupalılık kimliği üzerine 23 sene önce yaptığı uyarıların çıkmakta olduğunu görmek çok üzücü oldu. Bu kitap elbette sorunlarımıza çareler önermiyor ama çok doğru sorular soruyor – bu soruları hepimiz bu biçimlerde soruyor olsak varacağımız yerin bugünkünden çok daha iyi olacağıysa şüphesiz. Kafa’daki köşeme göndermeyle “keşke herkes okusa” diyorum. “Ben geleceğin hiçbir yerde yazılı olmadığına derinden inanıyorum, gelecek bizim ona yaptıklarımız olacak.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir