Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edebiyat Dersleri Berkeley -1980
Nefis, nefis, nefis. 1980 senesinde Berkeley’de bulunup bu dersi almış kişilere büyük gıpta ederek okudum kitabı. Şunu söylemek isterim; bu bir başlangıç kitabı değil. “Ben çok ileri bir seviyedeyim” demeye çalışmıyorum elbette, ama bence bu kitabın hakkını vermek ve tadına varmak için evvela Cortazar külliyatını devirmiş olmak, olabildiğince de çok Borges, Fuentes, Marquez, Llosa, Calvino okumuş ve Kafka’ya, Mann’a, Asturias’a ve Carpentier’e birazcık aşina olmak şart. Ezcümle ben sık sık kahkaha atarak (çünkü Cortazar ve muzipliği) ve büyük haz alarak okudum, müthiş zihin açıcıydı. “Bana her geçen gün daha mantıklı ve daha gerekli gelen şey ‑ister yazar olalım ister okur‑ edebiyata varoluşun en temel buluşmalarına gider gibi, aşka ve bazen ölüme gider gibi, bu ikisinin bir bütünün bölünmez parçalarını oluşturduklarını ve bir kitabın da ilk sayfasından çok önce başladığını ve son sayfasından çok sonra bittiğini bilerek gitmemiz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölümcül Kimlikler
Nefis kitap. Kimlik, göçmenlik, aidiyetler, demokrasi, Batı uygarlığı vb. konular üzerine gezegence çetin sorgulamalardan geçtiğimiz bir dönemde okumak ne kadar iyi oldu. Maalouf’un özellikle Avrupa fikrinin gidişatı ve Avrupalılık kimliği üzerine 23 sene önce yaptığı uyarıların çıkmakta olduğunu görmek çok üzücü oldu. Bu kitap elbette sorunlarımıza çareler önermiyor ama çok doğru sorular soruyor – bu soruları hepimiz bu biçimlerde soruyor olsak varacağımız yerin bugünkünden çok daha iyi olacağıysa şüphesiz. Kafa’daki köşeme göndermeyle “keşke herkes okusa” diyorum. “Ben geleceğin hiçbir yerde yazılı olmadığına derinden inanıyorum, gelecek bizim ona yaptıklarımız olacak.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Günler Aylar Yıllar
Nefis bir kitap, nefis. Bayılıyorum böyle minicik ama yoğun kitaplara. Yazar çok acayip bir iş yapıyor, metnin temposunu öyle azaltıp artırıyor ki, ihtiyarın gergin olduğu, zaman geçmiyor gibi hissettiği anlarda metin de ağırlaşıyor. Bir de sesleri renklerle, zamanı hareketlerle, görüntüleri melodilerle betimlemek gibi sıradışı bir işe girişmiş ki bayıldım. Bu arada ihtiyarın kör köpekle ilişkisi bana Saramago’nun Mağara’sındaki yaşlı Cipriano Algor’un köpeği “Buldum”la ilişkisini anımsattı. Bunu seven onu da sever bence. “Ağlama, dedi ihtiyar, öldükten sonra eğer bir sonraki hayatımda bir hayvan olarak yeniden doğarsam, sen olarak doğmak isterim, eğer sen de bir insan olarak yeniden doğacak olursan, benim oğlum olarak doğabilirsin, böylece birlikte yaşamaya devam edebiliriz.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kanlı Oda
Ne vakittir aklımda olan İngiliz yazar Angela Carter ile sonunda tanışabildim. “Kanlı Oda”; yazarın, hepimizin gayet iyi bildiği masalları tersyüz ederek yazdığı 10 öyküsünü içeriyor. Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Mavi Sakal, Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses, Kont Drakula bunlardan bazıları. Carter bu masalların üzerindeki örtüyü kaldırıp atıyor sanki ve örtünün altında saklı duran cinsiyetçiliği ve şiddeti sergiliyor, ardından da hepsini baştan yazıyor.

Çok acayip bir iş bence yaptığı ve masalları yeniden, feminist bir bakış açısıyla anlatırken kullandığı dil de müthiş. Biraz Sylvie Germain’ın Gecelerin Kitabı ve Amber Gece’sini anımsattı, onun karanlık, gotik büyülü gerçekçiliğini anımsatan bir üslubu var yazarın. Germain’inki kadar sarsıcı ve kuşatıcı olmasa da, kesinlikle benzer bir tat bırakıyor damakta.

Kadının cinselliğini ve arzusunu odağına alan bir bakışla yazdığı için pek çok insanı epey rahatsız etmiş bir kitap bu, bense bunu yapma biçimine bayıldım. Kolay bir kitap asla değil evet; çokça kan, dehşet ve şiddet barındırıyor ama bence hepsi çok dozunda ve yukarıda dediğim gibi - masallarda zaten yok mu bunlar? Ölüm, şehvet, şiddet - başka kelimelerle anlatılınca oluyor da, Carter gibi daha doğrudan gösterilince mi çok ayıp ve fena halde yanlış oluyor?

Rahatsız edici mi bu kitap peki? Eh, öyle. Ama tam da rahatsız olması gereken yerlerimizi rahatsız ediyor bence. Carter’ın tutturduğu dengeye sahiden bayıldım: bunca açıklıkla yazmak ve fakat çiğleşmemek, dili öyle bir kullanmak ki okuduğumuzun masal olduğunu da unutturmamak. Bir de nasıl atmosferik! Soğuk, uğultulu şatolar; karanlık, sık ormanlar... Hepsine gittim resmen.

Çok sevdim. Böyle bir metni ancak bir kadın yazabilirdi bence - dolayısıyla iyi ki yazmış. Ezberler böyle böyle bozulacak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Her Şey Yanmış, Her Şey Yıkılmış
Ne öykü sevdalısıyım, ne Amerikan edebiyatıyla aram iyi, dolayısıyla Wells Tower’ın Her Şey Yanmış Her Şey Yıkılmış’ı bana pek de bir şey vaat etmiyor gibiydi ama elimden bırakamadım kitabı resmen. Küçük, iddiasız, ama nasıl leziz öyküler.

Tamamı Amerikan taşrasında ya da banliyösünde geçen sekiz öykü var kitapta, bir de kitaba adını veren ve bizi apansız Viking savaşçılarının yanına ışınlayıveren bir son öykü. Bu öykü seçkiye biraz iliştirilmiş gibi, sevdim ama o dünyadan çıkmadan kitabı bitirmeyi tercih ederdim sanki.

Neyse olur o kadar, zira diğer öyküler sahiden çok nefis. Her şey çok tuhaf ve bir yandan da hiç değil. En sıradan, en gündelik olanın içindeki tekinsizliği bulup çıkarmış Wells Tower. Bir kız çocuğunun kendisinden daha “havalı” kuzeninin yanında hissettiği tekinsizlik, bir sahil kasabasında yaşayan çiftin içip kavga ettiklerinde etrafa saçtıkları tekinsizlik, yaşlı bir babanın kızının kentin tuhaf bir bölgesindeki evinde misafir olurken hissettiği tekinsizlik, otoriter üvey babasıyla yalnız kalan bir erkek çocuğunun hissettiği tekinsizlik, eski karısının yeni sevgilisiyle bir araba yolculuğu yapmak zorunda kalan adamın hissettiği tekinsizlik...

Fark etmişsinizdir, hikâyelerin hepsi küçük çekirdek ailelerin içinde geçiyor: sıradan Amerikan ailesi aslında Wells Tower’ın meselesi. Dışarıdan bakınca gayet fonksiyonel gözüken ama aslında o fonksiyonelliğin içinde küçüklü büyüklü bir sürü aksayan şey ve mutsuzluk barındıran aileler. Zaman ve mekân itibariyle bağlamsız gözüken son öykü aslında konuyu bu açıdan bağlıyor: kitapta gördüğümüz tek mutlu aile o öyküde var ve o mutlu ailenin de kendine has bir mutsuzluğu ve kaygısı var: mutluluğu yitirmek kaygısı. Gerçekten sevmenin en büyük laneti olan o kaybetme korkusu, endişesi. Kitabın son cümlesinin buna işaret ediyor olması bence tesadüf değil.

Herkesin kalemi olmayabilir ama ben böyle büyük “olay”lara girmeden aslında insana dair çok şey anlatan öyküleri çok seviyorum. Küçük bağımsız Amerikan filmlerini anımsattı damağımda bıraktığı tat, ki onları da çok severim. Yazarın dili çok lezzetli, öyküler acayip atmosferik, Ertuğrul Pek'in çevirisi tertemiz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cennet Başka Yerde
Ne olduğunu tam tespit edemiyorum ama bir şeyini sevemedim bu kitabın ya. Bir kere Llosa’nın o çok sevdiğim dil lezzetini yeterince bulamadım burada. En sevdiğim ressamlardan biri olan Gauguin’in hayatını anlatmasına ve olağanüstü anneannesi sosyalist feminizmin kurucularından Flora Tristan ile tanışmama vesile olmasına rağmen bir türlü kaptıramadım kitaba. Neyse, sonuçta Llosa’nın yeteneğini tam olarak sergilediği bir kitap değil bu katiyen. Bir gün bir Llosa’ya Nereden Başlamalı videosu yaparsak buradan başlamayın derim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Semenderlerle Savaş
Ne müthiş bir kitapmış yahu "Semenderlerle Savaş". Hakkında söylenebilecek her şeyi zamanında Milan Kundera zaten tek cümleyle özetlemiş, ondan aktararak başlayayım ben de: "Semenderlerle Savaş hiçbir zaman unutulmayacak… Çapek, romanlarıyla totaliter bir dünyanın dehşet verici görüntüsünü önceden gören belki de ilk Avrupalı yazardır."

Öyle sahiden. Okurken durup "bu kitap sahiden 1935'te mi yazılmış ya" diye kontrol etme ihtiyacı duydum birkaç kez. Çek yazar Çapek'in çok da uzak olmayan bir gelecekte geçen kitabında insanlık oldukça barışçıl canlılar olan dev semenderleri evcilleştiriyor ve onların yetenekleri ve çalışkanlığı sayesinde medeniyet o güne dek görülmemiş bir hızla yükselmeye başlıyor; yeni kıtalar inşa etmeye dek giden bir ivmeden bahsediyoruz. Ancak tabii ki burada kalmıyor iş, kitabın adından da anlaşılacağı üzere, kölelik koşullarında çalıştırılan semenderler bir noktada isyan ediyor ve gerisi işte, semenderlerle savaş...

Çapek bu kitabı yazdığı yıllarda, I. Dünya Savaşı'nı henüz arkalarında bırakmış Avrupa devletleri ve halkları büyük bir özgüvenle "bir daha olmaz" duygusu içindeydi malum ve yaklaşmakta olan savaşı ne kadar geç idrak ettiklerini biliyoruz. Oysaki Çapek kapitalizmin korkunç aç gözlülüğünün ve kâr maksimizasyonu hırsının nereye varabileceğini, ihtiyaç hâlinde pekala her tür totaliter yöntemi meşrulaştırabileceğini, kolektif silahlanmanın dünyayı götürmekte olduğu yeri, insanın köleleştirme eğiliminin yaratacağı tehlikeleri büyük bir isabetle öngörüyor.

Üstelik derdini ve mesajını alsın diye okurun kafasına vurmadan, temposunu ve ironisini hiç yitirmeden, müthiş bir marifetle anlatıyor hikâyesini. Hem çok sıkı bir kapitalizm, ırkçılık ve faşizm eleştirisi okuyoruz, hem de her şeyiyle çok iyi kurgulanmış ve yazılmış bir roman. Yineleyeyim: şunun 90 sene önce yazıldığına inanmak çok güç sahiden. Çok tavsiye ediyorum.

Bonus: "edebiyatta semenderler" diye bir derleme yapasım geldi zira bunu okuyup da Cortazar'ın kült "Aksolotl" öyküsünü anımsamamak ne mümkün? Evrim tarihinde çok müstesna bir yerde duran, hem karada hem suda yaşayabilen bu acayip canlılarla ilgili daha neler var acaba? Bu da aklıma düştü böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pessoa
Ne kitap ama, ne kitap. Hayatımda okuduğum en iyi birkaç biyografiden biri oldu Richard Zenith'in Pessoa'sı. Bütün Pessoaları anlatan, tüm o parça parça Pessoalardan bir büyük resim çıkarmayı başaran, muazzam bir emek ve sabırla derlenmiş bir metin, büyük, devasa bir iş. Kimi biyografi yazarları teknik bir konu gibi yaklaşır meseleye ve okuru bilgiye boğar, kimisi süjesinin büyüsüne kapılıp duygulardan örer metni - Zenith'in yaptığı işin kusursuzluğu ise bence bu ikisinin dengesini muazzam kurmuş olmasında. Pessoa'ya duyduğu hayranlık her satıra sinmiş ama bu hayranlık yazarın gözünü kör de etmemiş. Ne diyebilirim ki, hem Zenith'e büyük hayranlık duydum, hem Pessoa'ya duyduğum hayranlık katlandı.

Herhalde edebiyat tarihinde biyografisini yazmanın en zor olduğu isimlerin başında geliyor Pessoa. Onlarca heteronim altında bölük pörçük eserler vermiş, büyüklüğü ölümünden çok sonra, sandığındaki Huzursuzluğun Kitabı fragmanları birleştirilince anlaşılabilmiş; gizemli, tuhaf, izini sürmesi ziyadesiyle zor biri o. Ama Zenith başarmış.

Karşımızdaki epeyce kapsamlı bir iş, öyle ki sadece çocukluğunun anlatıldığı bölüm 185 sayfa sürüyor. Fakat gelin görün ki akademik düzeyde bir detay ve titizlikle hazırlanmış bu metin, Zenith'in oyunbaz ve edebî dili sayesinde kendini hiç sıkmadan okutuyor. Genelde yazar biyografilerinde çocukluktan ziyade eserlerini üretmeye başladıkları döneme ve sonrasına daha çok odaklanılır, ancak Zenith bence çok doğru bir tercihle hikâyeye en baştan başlamayı seçiyor, Pessoa'nın kendine neden sayısız heteronim üretmeyi tercih ettiğini anlamanın yolu bence de o çocukluktan geçiyor çünkü.

Çok, çok, çok şey öğrendim; hem Pessoa'ya, hem 20. yüzyıl başı Portekiz'ine ve Avrupa'sına, hem dönemin siyasi krizlerine ve dönüşümlerine dair... Pessoa'yı tamamen anlamak mümkün mü bilmiyorum, ama anlamaya bundan daha fazla yaklaşabileceğimi sanmıyorum. Bu sadece bir biyografi değil, bir edebiyatçıya dair yazılmış bir büyük edebî eser.

Kitabı dilimize böyle kusursuz ve hatasız biçimde kazandıran çevirmen Can Sezer ile kitabın editörü Emre Tokcael'e ve tabii ki Everest Yayınları'na da ayrıca teşekkürler. Büyük bir iş sahiden.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilinmeyen Boyut
Ne kitap ama, ne kitap. Ciğerimi söktü.

Şilili yazar Nona Fernadez Bilinmeten Boyut’ta, Şili’de 1973’teki darbenin ardından yaşanan karanlık Pinochet döneminin perdesini aralıyor. Tıpkı Javier Cercas’ın övmelere doyamadığım Bir Anın Anatomisi kitabı gibi, bu da ilk bakışta romana benzemeyen romanlardan - ama bu hikâye de ancak böyle anlatılabilirdi.

Sene 1984, askeri diktatörlük hala çok güçlü; insan kaybetmeler, yasadışı tutuklamalar sürüyor. Bir asker; Andrés Valenzuela, bir derginin kapısından içeri giriyor ve “ben işkence yaptım” diyor. İtiraf edecek. Bunu yaptığı sırada hala görevde, muvazzaf. Her şeyi göze almış çünkü dayanamıyor.

Anlatıyor. İşkencelere, insanların nasıl ortadan kaybolduğuna dair içeriden ilk tanıklık onunki. Dergi yayınlanıyor, o sırada 13 yaşında olan yazarımız okuyor ve okuduklarının dehşeti, işkencelerin detayları zihninden hiç çıkmıyor ve seneler sonra bu kitabı yazıyor.

Valenzuela, itirafının ardından kaçıp Fransa’ya sığınmayı başarıyor ve senelerce tanıklığı sürdürüyor. Yazarımız takıntı haline getirdiği bu adama bir mektup yazıyor, mektup gerçek mi, kurmaca mı, işte oraları bilmiyoruz. Metin, “işkence yapan adam”ın (kitapta hep böyle geçiyor) yazarı cevapladığı bölümler de içeriyor. Bunlar muhtemelen tamamen kurmaca, yazar onun yerine de düşünüyor.

Zaten bence Fernandez’in en iyi yaptığı şey bu: durmaksızın hayal etmek, yerine koymak. İşkencecinin ifadesinde adı geçen kurbanların hikâyelerine dair toplayabildiği kadar bilgi toplayıp gerisini hayal ediyor ve bu müthiş yazılmış kısımlar insanların ete kemiğe bürünmesini sağlıyor.

Nitekim o hayali cevapların birinde işkenceci adamın ağzından yazılmış şöyle bir cümle var: “Sizin hayal gücünüz benim hafızamdan daha berrak.” Bu kitabın sihri tam da bu cümlede gizli işte. Bu devasa toplumsal suçun kurbanlarını anmanın belki en iyi yolunu bulmuş Fernandez: onları hayal etmek. Öldürülen insanların kendi hayatıyla nasıl kesiştiğini, katliamların aslında herkese dokunduğunu anlattığı yan hikâyelerle beraber ortaya bıçak gibi keskin ve kusursuz bir metin çıkmış.

Yine ve yeniden, edebiyatın yarayabileceği işlerden bir başkasını (hafızamız olmak) gösteriyor bu kitap. Çok etkilendim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsimsiz Kafe
Ne kadar sessiz bir kitap - ve bu nasıl güzel bir şey.

Bir kitabı sessiz diye tanımlamak olur mu, olurmuş. Az kelimeyle konuşan ancak insanda söyledikleri kadar söylemedikleriyle etki bırakan bir kitap Avusturyalı yazar Robert Seethaler’ın İsimsiz Kafe’si. Kendisinin dilimize çevrilmiş her şeyini okudum, çoğunu çok sevdim, bu da istisna olmadı.

1966 yılının Viyana’sındayız. Robert Simon adlı bir adam yıkık haldeki bir kafeyi devralmaya karar veriyor, hikâyemiz böyle başlıyor. Mekân kısa zamanda kendi müdavimlerini yaratıyor, o insanların her biri kendi öyküleriyle geliyor.

Tıpkı Tütüncü Çırağı’ndaki gibi bir mekân üzerinden bir semtin ve kentin tarihine bakıyoruz ve tıpkı Toprak’taki gibi küçük, sıradan insanların öykülerine kulak veriyoruz. Arka kapakta yazdığı gibi, “küçük insanlar hakkında büyük hikâyeler anlatmak”: Seethaler’in alamet-i farikası sahiden, çok iyi beceriyor bu işi.

Bu kitap biraz da kişisel bir yerden dokundu bana, hatta birkaç yerden. Viyana’nın kafe kültürü malum, tüm Avrupa şehirlerinden başka, köklü ilişkileri var kentlilerin kafeleriyle. Viyana’ya gittiğim iki seferde de en az sokakta olmak kadar sevmiştim o kafelerde olmayı, zira kentin hafızası gibiler, çok başkalar, onu anımsadım. İkincisi de, altı sene boyunca kafe işlettiğim için insanların bu tür mekânlarla kurduğu ilişkinin nasıl olabileceğini az çok biliyorum. Ben de bir dönem Robert Simon oldum aslında, ben de gelenlerin hikâyelerinden kendime bir dünya ördüm, o tanıdıklık hissi de çok iyi geldi.

Küçük, iddiası iddiasızlığından gelen, naif, yumuşacık bir kitap İsimsiz Kafe. Mevzubahis kafenin isimsiz olması detayından tutun da, savaşın ardından ayağa kalkmaya çalışan bir kenti aslında mikro düzeyde temsil etmesine, kapısından giren herkese sunduğu kucaklayıcılığına, insanların başkalarıyla tanışarak hayatlarında büyük dönüşümler olmasına vesile olmasına... Çok şeyini çok sevdim, kafenin de, kitabın da.

Bir Viyana kafesinde oturup etrafı dinlermiş gibi hissetmek, kendinizi öyle hayal etmek isterseniz okuyunuz efendim. Ve tabii -Regaip Minareci çevirisi her zamanki gibi pırıl pırıl.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir