Gündoğumuna Yolculuk
Julian Barnes’la ilişkimizi bir türlü stabilize edemedik, vallahi yoruldum. Bazen acayip iyi anlaşıyoruz, gözlerimden kalpler fışkırıyor, bazen “yok” diyorum, “olmuyor bu iş”, bazen de kendisini idare ediyorum. Bu defa üçüncüsü oldu diyebiliriz. Bundan önce okuduğum Barnes kitabı Flaubert’in Papağanı’na öyle vurulmuştum ki arayı açmayayım dedim, Gündoğumuna Yolculuk’u okudum. Gelin görün ki kafam karıştı ki zaten bence bu da kafası karışık bir kitap.
Acayip nefis, zekice ve komik kısımları var, bir yandan da süper dağınık. 99 yaşına gelmiş bir kadının hayat öyküsünü okuyoruz, fonda savaşlar oluyor, dünya ve İngiltere değişiyor, toplumsal cinsiyet rolleri yeniden biçimleniyor, biz de bunlara tanıklık ediyoruz. Aslında yazarın bilgisayarların hakim olduğu bir gelecek kurguladığı 3. bölüme dek görece daha iyi gidiyordu metin ama bu son bölümde kendisi nedense konuyu tamamen bırakıp birtakım varoluşsal sorulara yanıt aramaya girişmiş ve her ne kadar sorduğu soruların bazıları ilginç olsa da, genel olarak fazla dağılmış mesele gibi geldi.
Barnes’ın yazım tarzı her zaman biraz garip, bazen çok ukala, bazen çok mesafeli, okuması zaman zaman zor olabiliyor ama bu kitapta normalden de tuhaf geldi, diyalogların kimisi çok zorlama ve çok kesik kesikti. Tekrarlayan iki tema (cesaretin doğasına dair sorular ve ölüm korkusu) ve sürekli karşımıza çıkan metaforlar biraz fazla tekrarlıyordu diyeceğim, açıkçası öyküyü bir arada tutması için yinelenmiş olmalarına rağmen sonlara doğru biraz bıktırıcı gelmeye başladılar.
Üzücü, çünkü bence baya potansiyeli olan bir kitap bu. Çok, çok güzel yazılmış bölümleri var (mesela şu cümle: "Acılar diner, bunu biliyordu, öte yandan sözcükler cerahat toplardı"), sonu böyle olmasa epeyce başka bir hisle bitirebilirdim. Neyse, Barnes'a sevgim bâki ama, kayıtlara geçsin. "Hayatın büyük kısmı edilgendir; şimdiki zaman, icat edilmiş geçmişle tahayyül edilen gelecek arasında bir sinek ısırığı kadar can sıkıcıdır."