Kanguru Defteri
Japon yazar Kobo Abe’ye muhtemelen çok yanlış yerden başladım, çok övülen Kumların Kadını kitabıyla başlamak lazımdı herhalde ama böyle oldu, ne yapalım. Gerçi kendisini ne kadar seveceğimi bilemiyorum; Murakami’nin en çok etkilendiği yazarların başında geldiği için soru işaretlerim var.
Neyse, gelelim Kanguru Defteri’ne. Tam deli işi bir hikâye okuyoruz. Anlatıcımız, kırtasiye ürünleri tasarlayan bir şirkette çalışıyor, şirket, çalışanlarının belirli aralıklarla yeni ürünler icat etmelerini bekliyor; kanguru defteri de anlatıcımızın icadı. Kanguru defterini detaylandırıp yöneticisine sunması gereken günlerin birinde bir sabah bacağındaki kılların hepsinin dökülüp yerlerine turp filizleri çıkmakta olduğunu görüyor anlatıcımız. Evet, her bir kıl kökünden çıkan turp filizleri. Anlatıcımız doktora gidiyor, çaresiz kalan doktorlar kükürtlü bir kaplıcaya gitmesini salık veriyorlar, olaylar gelişiyor.
Buradan sonrasını nasıl tarif etmek lazım bilmiyorum, zira metnin devamı resmen halüsinatif madde etkisinde yazılmış gibi akıyor. Okuduğum şeyler rüya mı, gerçek mi, ne oluyor diye soruyorsunuz, cevabı bilmiyoruz zira anlatıcımız da bilmiyor, arada o da soruyor rüya mı görüyorum, ölüyor muyum, sayıklıyor muyum, nedir diye. Sonuçta kolektif bir deliliğin içinde sürüklenip gidiyoruz biz de. Bir hastane yatağının üstünde avmlere, cehennemin sınırına, sokaklara, tren istasyonlarına gidiyor anlatıcımız - bacaklarında durmadan büyüyen turplarla beraber tabii.
Japonya’nın Kafka’sı deniyor Kobo Abe’ye, yani... Boğucu olan her anlatıya Kafkaesk demesek ki acaba, diyeceğim yine. Sadece tek kitabı üzerinden konuşmam doğru olmaz ama ben bu kitabın klostrofobikliği dışında Kafka’ya benzer pek bir yanını göremedim. Sürreel metinlere bir itirazım yok ama anlatı o sürreellik dozunu aşıp, yazan dışında kimsenin ilişkilenemeyeceği bir boyuta gelince ben biraz sinirleniyorum, burada da öyle oldu. Evet bu sayıklamaların içinde türlü metaforlarla birtakım yapısal / toplumsal eleştiriler yapıyor yazar sanırım ama yani, maalesef benim tarzım hiç değil. Çok karmaşık, bulamaç gibi, bir acayip metin. Ara ara absürtlüğüne güldüğüm için sıkılmadım okurken ama işte, benlik değil, hiç.