Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Çift Söz
Julian Barnes'ın "Fransa kültürüne dair denemeler" olarak tanıtılan "Bir Çift Söz"üne dair bu tanımlama pek geçerli değil sanki. Yahut şöyle diyeyim, kitabın üçte birlik ilk kısmı evet böyle, ama geri kalan kısmında Barnes yine büyük takıntısına dönüyor ve Flaubert üzerine konuşmaya başlıyor. Kitabı sanki iki ayrı bölümde değerlendirmek daha doğru olacak gibi.

Fransız kültürüne dair ilk bölüm nefisti. Barnes her zamanki gibi çok tatlı ve komik şekilde Fransa ile hem şahsi ilişkisini anlatıyor, hem de Fransız kültürüne dair şahane gözlemler yapıyor ve İngiliz kültürü ile karşılaştırmalı bazı analizler sunuyor. Bu kısımda özellikle François Truffaut ve Jean-Luc Godard'ın ilişkisine (düşmanlığına mı demeli hatta belki?) dair olan bölüm muazzamdı. Godard sadece Agnes Vardacığımızı değil Truffaut'yu da üzmüş meğerse. Şimdi ölenin arkasından konuşmak istemediğim için uzatmak istemiyorum bu kısmı... Bu ilk bölümden şu pasajı bırakayım şuraya: "Sürekli olarak yöneldiğim kültürel dönem kabaca 1850-1925 arasıdır, yani Gerçekçilik'in doruk noktasına çıkmasından Modernizm'in getirdiği bölünmeye değin geçen dönem: Sadece Fransız kültürü için değil, aynı zamanda Fransız kültürel konukseverliği için de harika bir dönem. Nüfuz sahibi bir Parislinin, on beş yıllık bir süreç içinde, boyası kurumamış Demoiselles d'Avignon'u (Avignonlu Kızlar) incelemiş, Bahar Ayini'nin prömiyerine gitmiş ve Ulysses'in ilk baskısını satın almış olması, hem de bunları buharlı gemiye binmek şöyle dursun, metroya bile yetişmek zorunda kalmadan yapabilmesi hâlâ mucizevi bir şey gibi görünüyor."

Yazarın, Flaubert'in hayatını didiklemeye giriştiği ikinci bölümü ise çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Orada da ilginç kısımlar var ama kendisi gibi gerçekten takıntılı bir Flaubert aşığı değilse eğer bu kadar detayla kimsenin ilgileneceğini sanmıyorum. Flaubert'in Papağanı'ndaki kadarı bence yeterli olmalı, senin bu Flaubert saplantın vallahi çok acayip sevgili Julian Barnes.

Böyle. "Barnes'ı aşırı iyi anlamak" gibi bir derdi olan benim için faydalı bir okuma oldu diyebilirim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutfaktaki Tarifbaz
Julian Barnes'dan yemek tarifi almadık da demeyiz madem! Barnes'ın "Mutfaktaki Tarifbaz" kitabı nefis (bu sözcüğü daha doğru kullanamazdım herhalde). Elbette ki bu bir yemek tarifi kitabı değil, daha ziyade yemek tarifi kitaplarına dair bir kitap diyebiliriz. Kendisini bir "tarifbaz" olarak niteleyen Barnes, bu hafif ve neşeli kitabında yemek kültürüne ve özellikle evde yemek pişirme pratiklerine dair tatlı tatlı kafa yoruyor.

Bazı kısımlar müthiş komik, sesli kahkahalar eşliğinde okudum. Bir tarifi izleyerek yemek yaparken hepimizin yaşadığı soru ve sorunlarla (ne demek orta boy soğan? neye göre orta? bir avuç fıstık tam olarak kaç fıstık eder?) her zamanki muzip üslubuyla alay ediyor.

Elbette ki yazan Barnes olunca kitap sadece hafif ve neşeli olmuyor, yine derin entelektüel birikiminden faydalanarak harika tarihi anekdotlarla süslemiş metni. Sonuçta ortaya hakikaten leziz bir kitap çıkmış. (Bu kitaptan öğrendiğim bir tuhaflık: Kazuo Ishiguro'nun "Ulusal simgeyi yemek her zaman hoşuma gider" diyerek Avustralya'da kanguru eti yemesi... Yorumsuz aktarıyorum.)

Yazar, tarif takip ederken hissettiğimiz telaş ve endişe duygusuna odaklanıyor kitap boyunca ve şöyle de nefis bir tanım bırakıyor bize: "Yemek pişirmek gereksiz telaş aracılığıyla belirsizliğin (tarifin) kesinliğe (tabaktaki yemeğe) dönüştürülmesidir."

Bu arada Serdar Rifat Kırkoğlu dışında birinin çevirisiyle Barnes okumak ne zormuş ya. Maalesef oldukça kötü bir çeviri, daha da kötü bir redaksiyon söz konusu. Okuma ritmini bozan gereksiz dipnotlara emek harcamak yerine (risotto için, penne için, "marine etmek" için dipnot vardı yahu. Bu kitabı okumaya heves eden birisi herhalde risottonun ne olduğunu ve pennenin bir makarna cinsi olduğunu filan biliyordur!) keşke düşük cümleleri ve yazım hatalarını düzeltmeye zaman ayırsaymış çevirmen ve yayınevi. Belirtmeden edemeyeceğim.

Neyse, eğlenceli ve tatlı bir okumaydı yine de. Barnes ile biraz gülüştük diyebilirim, iyi geldi vallahi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gözünü Açık Tutmak & Sanat Üzerine Denemeler
Julian Barnes yolculuğumda yine bir denemeler durağına vardım: "Gözünü Açık Tutmak", yazarın ağırlıklı olarak resim sanatına dair denemelerini içeriyor. Evimde de bazı eserlerinin baskıları bulunan Cezzane ve Degas gibi bazı çok sevdiğim ressamlara dair olan denemelerden özellikle keyif aldım.

Barnes, hem bu büyük ressamların kimi eserleri üzerine kafa yoruyor, hem de onların hayat hikâyelerini didikliyor ve bir yandan da bu biyografilerin ne kadar doğru / yanlı aktarıldığı ile, bu bilgilerin ressamın eserini başka türlü yorumlamamıza sebep olup olmayacağını didikliyor.

Büyük Marcel Proust - Sainte-Beuve kapışmasının mevzusu yani aslında. Bir sanatçıyı önce eserleri üzerinden mi tanımalıyız, yoksa hayat öyküsünü bilmeden eserlerini anlayamaz mıyız? Ben ilkinden yanayım, Marcel Proust da öyle, bence Julian Barnes da büyük ölçüde öyle; ya da ikisinin arasında bir yerde duruyor gibi belki?

Neyse, özellikle resime ve resim okumalarına ilginiz varsa bayılırsınız bu kitaba, müthiş ufuk açıcı. Bilmediğim pek çok ressam keşfettim, Barnes anlattıkça Google'dan mevzubahis tabloları açtım baktım, onun gördüğü gibi görmeye çalıştım, bir sürü bilmediğim ressamı tanıdım. (Fantin-Latour, Vallotton, Lucius Freud vd.) Ancak konuya özel bir ilginiz yoksa ağır ve sıkıcı gelebilir eser, yer yer ben de zorlandım.

Ufuk açıcılık meselesini de örnekleyeyim: bir denemesinde episodicisim (olay anlatıcılık) ve narrativisim (anlatıcılık) arasında şahane bir ayrım yapıyor. "Ahlakçı değil, varoluşsal bir ayrımdır bu" diyor, olay anlatıcıların daha parçalı bir benliğe sahip olduklarını ancak anlatıcıların daha kalıcı bir benlik fikri üzerinden özgür iradeyi kendi benliklerini ve bağlantısallıklarını yaratan bir araç olarak gördüklerini söylüyor. Şimdi bundan sonra benim kafam bir sürü yazarı bu çerçevede kategorize eder, bence nefis.

Neyse evet, uzatmıyorum, zor kitap, güzel kitap, meraklısına tavsiyedir. Son ve leziz bir alıntıyla bitiriyorum: "Sanat yapıtlarına saldıranlar, bir anlamda haksız değillerdir. Kayıtsızlık duyduğunuz ya da sizi tehdit etmeyen bir şeye hücum etmezsiniz; ikona kırıcılar, imgeleri pek nadiren duygusuzluktan ötürü parçalarlar."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İngiltere İngiltere'ye Karşı
Julian Barnes gerçekten inanılmaz zeki bir adamsın fakat bazen acayip yorucu oluyorsun. "İngiltere İngiltere'ye Karşı" kitabını okudum ve sana laflar hazırladım.

Tekrar ediyorum: bu kitap ancak müthiş çalışan bir kafadan çıkar zira acayip zamanının ötesinde bir öykü anlatıyor yazar ve enfes bir fikir var gerçekten. Fikir şu: Baudrillard'ın Batı toplumlarının ve kültürünün artık sona yaklaştığını ve farklı bir şey üretemediği için de kendi simülasyonunu yaratarak kendisini tekrar ürettiğini, ancak bunun Batı'nın sonu anlamına geldiğini söyleyen simülasyon kuramından yola çıkarak bir orijinal-kopya ikiliği kuruyor Barnes. Megaloman bir ultra zenginin İngiltere temalı devasa bir tema parkı yapmaya karar vermesi ve turistlerin orijinali yerine bu kusursuz kopyayı ziyaret etmeyi tercih edeceklerini anlamasıyla başlayan bir öykü okuyoruz. Bir nevi bir acayip Truman Show. Ve kahramanımız haklı da çıkıyor: gerçek İngiltere çöküşe geçerken sahtesi para basan bir şeye dönüşüyor! (Spoiler olmaması için devamını anlatmayacağım ama Barnes'ın Brexit'i öngörebilmiş olmasına vay anasını dedim, bunu söylemeden edemeyeceğim.)

Fikir müthiş ve Barnes bu fikir üzerinden harika bir kapitalizm eleştirisi koyuyor ortaya. Tarihin doğrusal olup olmadığı mevzuu zaten en sevdiği konulardan biri, neredeyse her kitabında bu izleği görüyoruz, burada da gerçek tarihten devşirilmiş bir imitasyon fikrini geliştiriyor yazar.

Bunlar güzel ama bir de sıkıntılı kısımlar var. Barnes'ın dili ağdalıdır ve kitaplarını okumak zaman zaman zordur evet ama bu kitaptaki kadar zorlandığım hiç olmamıştı. Sorunun çeviride olmadığını biliyorum, Barnes'ın tüm kitaplarını çeviren Serdar Rifat Kırkoğlu çevirisi zaten. Yazarın tercihi böyle yazmak olmuş besbelli. Madem ki konu İngilizlik, manyakça bir İngilizceyle yazayım mı demiş acaba, ne demiş?

Açıkçası biraz daha farklı bir dille yazılsa ve mesela bir 100 sayfa kadar daha kısa olsa müthiş bir kitap olurmuş bu. Ama yine de beynimi inanılmaz çalıştırdığı ve İngilizlikle alay ettiği yerlerde aşırı güldürdüğü için ben bu kitaptan razıyım. Julian Barnes'ı seviyoruz, ne yapalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kız'la Randevu
Juan Rulfo’nun Pedro Paramo’suna selam çakan bir Beat romanı - sanırım Kız’la Randevu’yu tek cümlede özetlesem böyle derdim.

Öncelikle Mateo Garcia Elizondo’nun kim olduğunu söyleyeyim, zira kendisinin damarlarında kan yerine edebiyat akıyor olabilir. Anne tarafından Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez’in, baba tarafından ise Meksikalı Salvador Elizondo’nun torunu. Elizondo bizim dilimize çevrilmediği için hiç okumadım ama Meksika edebiyatının boom kuşağının en önde gelen yazar ve şairlerinden biri ve çoğu boom yazarının aksine büyülü gerçekçilikten uzak durmuş bir isim. Torun Elizondo omuzlarında büyük bir miras taşıyor ve haliyle bu mirasın ağırlığından hoşnut değil, dedeleriyle anılmak istemiyor, çok anlaşılır, o nedenle bu faslı burada kapatıyorum ve kitaba geçiyorum.

Bir eroin bağımlısının son günlerini okuyoruz kitapta. Kitabın adındaki “Kız”, argoda eroin anlamında kullanılan bir sözcük, anlatıcımız kendini öldürmeye yetecek dozda uyuşturucuyu yanına alıp bilmediği bir köye gidiyor, orada ölmeye yatmak üzere bir oda tutuyor, işte tüm bu süreçte zihninden geçenleri ve sayıklamalarını okuyoruz.

Ben aslında böyle halüsinatif metinleri pek sevmem ama Kız’la Randevu’yu sevdim. Metnin Pedro Paramo’yu hatırlatması boşa değil; hikâyenin geçtiği El Zapotal köyü, Rulfo’nun Comala’sının bir modern zaman versiyonu gibi. Onun da sokaklarında ölüler dolaşıyor, orada da hayalle gerçeklik iç içe geçiyor. Comala’daki gibi bir şiddet yok belki ama modern zamanın en büyük dehşetlerinden biri olan uyuşturucu ve bağımlılık başrolde, bu açıdan aslında Pedro Paramo’dan daha bize yakın bir hikâye anlattığı ve tam da bu nedenle belki daha ürkütücü. Beat Kuşağı romanlarını hatırlatmasının sebebi de işte bu uyuşturucu meselesi ve bir bağımlının halüsinasyonlarını, gerçeklikten kopup geri gelmelerini bolca okuyor olmamız.

Epeyce depresif ve karanlık bir metin, sonlara doğru anlatıcı gibi biz de gerçeklikle bağımızı yitiriyoruz ki bağımlılık tam da böyle bir şey olduğu için bunu yapması yazara eksi değil artı yazıyor kanımca. Çok iyi yazılmış, güçlü ama zor bir minik kitap. Bir ilk roman olarak ayrıca etkileyici olduğunu da not edeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sabahtan Akşama
Jon Fosse ile yakın zamanda "Üçleme" kitabı ile tanışmıştım malumunuz, kendisi Nobel alınca biraz daha yakınlaşalım madem dedim ve dilimize çevrilen eserleri arasında en sevilenlerden biri olan Sabahtan Akşama'yı okudum. Bir uzun öykü yahut novella diyebileceğimiz bu minik kitap, Üçleme'den daha iyi olmakla beraber bu kitabın da Fosse'a tamamen teslim olmamı sağlayamadığını belirtmem lazım.

Sabahtan akşama: yani aslında doğumdan ölüme. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Johannes'in doğumunu, ikinci bölümde ise ölümünü okuyoruz. Kitabın çevirisi gayet iyi, ancak insan ister istemez "Norveççe bilsem de şu kitabı orijinalinden okusam" diye düşünüyor, zira Fosse'un dili öyle melodik ki, özgün dilinden okusam bambaşka bir lezzet alacağımı seziyorum.

İlk kitabında hissettiğim Saramago benzerliğini burada daha kuvvetli hissettim; noktasız cümleler, yoğun virgül kullanımı ve diyalogların bu yöntemle aktarılması veriyor bu hissi. Ama Saramago'yu biraz da o cümlelerin içine yedirdiği, hayata dair süssüz fakat muazzam derinlikli içgörülerinden ötürü severim ben, Fosse'da şu ana dek onu bulamadım maalesef. Yine de doğum ve ölüm gibi iki çok büyük hadiseyi yalın, incelikli, dingin biçimde anlatışını sevdim, karakterlerin yaşamış olmaktan mütevellit hüznünü okura geçirmeyi iyi beceriyor.

Epey kasvetli bir konuyu yumuşacık, insanı okşaya okşaya anlatmayı becermiş Fosse ki bunun kıymetini es geçecek değilim. Yine de "çok sevdim" dememi engelleyen, adını koyamadığım bir şeyler var kendisinin eserlerinde, bir tuhaf mesafe, bir eksiklik... Belki okudukça koyarım adını diye umalım. Melankoli'yi de okuyacağım, o zaman tablo netleşir diye umuyorum.

Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuzeyli Annem
Jean-Louis Fournier ile ikinci buluşmamız oldu bu. Bundan evvel “Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam”ı okumuş ve babasıyla tanışmıştım, bu kez de annesinin öyküsünü anlattı bana. Artık tanıdığım dingin üslubuyla, insanın içine işleyen kısa, kesik ve bence kesici/kanatıcı cümleleriyle yine yüreğimi burkmayı başardı.

Sanırım en çok annesinin öyküsünü, babasından azade anlatamaması dokundu bana. Annesini anlatırken de babasını anlatıyor Fournier, çünkü baba devasa varlığıyla annenin hayatının tamamını şekillendirmiş, ezmiş, çiğnemiş. Kapaktaki ışıltılı kadın yavaş yavaş sönmüş, kaybolmuş. Pırıltılı kadınlarla dışarıdan bakınca kudretli gözüken ve ancak yakınlaşınca taşıdıkları ruh emme potansiyellerini görebildiğimiz adamlar hikâyeleri ne kadar tanıdık maalesef.

Fournier’nin annesine duyduğu fakat asla ifade edemediği şefkat da çok işledi içime. Kendisi bazı küçük anları, gözden kaçırdığımız incelikleri çok iyi yakalıyor şüphesiz. Başka türlü bir duyarlılığı var ve sanırım onu okumanın insanı epey hassaslaştırmak gibi bir sonucu oluyor. Etrafımızdaki küçük “şey”lerin ayırdına yeterince varmadığımızı düşündüğüm için bunu yapıyor olmasını çok kıymetli buluyorum. Ancak edebi anlamda yeterince tatmin edici mi, emin değilim. Ernaux örneğin aynı işi çok daha büyük bir maharetle kotarıyor - benzer küçük şeyleri görüyor, saklıyor, anlatıyor, onlardan hem çok kişisel, hem çok toplumsal şeyler çıkarıyor ve bunları aktarırken olağanüstü lezzetli cümleler kuruyor. Belki kıyaslamak yanlış ama Fournier’nin anlatış biçimi, yalınlığını çok sevmeme rağmen, bazen biraz fazla ham geliyor sanki bana. “Biraz daha anlat, acayip bir şey bu yakaladığın, anlat, bırakma burada” diyesim geliyor kendisine.

Sonuçta sevdim ama yukarıdaki eleştirilerimi de beyan etmiş olayım isterim. Minicik ama insanda iz bırakma potansiyeli yüksek bir kitap Kuzeyli Annem. Fournier ile yolculuğum sürecek.

“Annem satır aralarını okumayı bilecek, bu kitabın bir ilanı aşk olduğunu, öğretmenimizin Anneler Günü için dikte ettiği övgü sözleri hariç, onu sevdiğimi asla söyleyemeyen benim hatamı telafi ettiğimi anlayabilecek mi? Bunları onu yeniden yaşatmak için yazdığımı anlayabilecek mi? Çünkü onu özlediğimi.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tokyo'nun Son Çocukları
Japon yazar Yoko Tawada'nın "Tokyo'nun Son Çocukları" kitabı çok çok iyi olabilecekken sadece iyi olmakla yetinmiş bir ekodistopya, beni biraz üzdü maalesef. Tam tarihini bilemediğimiz bir gelecekteyiz. Sondan önceki kuşak çok uzun yaşıyor, yeni doğanlar ise ciddi gelişim bozuklukları gösteriyor ve büyüyemiyorlar - onlar işte Tokyo'nun Son Çocukları. Yüz yaşını geçmiş bir adam olan Yoshiro ile torunu Mumei'nin öyküsünü anlatıyor yazar, bir yandan da içinde varolmaya çalıştıkları distopik koşulları aktarıyor bize.

Japonya dış dünyayla iletişimini kesmiş, tamamen içe kapanmış. Havaalanlarını örümcek ağları kaplamış; televizyon, internet yok, hatta elektrikli aletler bile neredeyse terk edilmiş. Ticaret yapılmıyor, kendi yetiştirdikleri mahsullerle ellerinden geldiğince hayatta kalmaya çalışıyorlar - ama işte çok da mümkün olamadığı için çocukların hepsi sağlıksız. Yabancı dil öğrenmek yasak, yabancı dillerden geçen kelimeleri kullanmak yasak. Çeviri roman yayınlanmıyor, yabancı dillerde şarkı söylenemiyor. Aslında Japonya'nın içe kapandığı ünlü Edo dönemine (Amin Maalouf son kitabı Labirent'te kapsamlı şekilde anlatıyor bu dönemi, bu kitabı o bilgilerle okuduğum çok iyi oldu, tavsiye ederim) bir dönüş gibi, ancak o dönemin bir şahlanmayla bitmişti, bu kez ise bir dekadans ile karşı karşıyayız.

Tawada, distopik evrenini muazzam kuruyor; tükenmiş, kurumuş, ölmeye doğru giden bir dünyada olduğunuzu iliklerinizde hissediyorsunuz. Ancak olay örgüsü için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef. Hikâye bir yere akmıyor, hele ki sonda aniden yaptığı zaman sıçraması tuhaf ve bağlamsız kalıyor.Bu tekinsiz evrene bir de aynı ölçüde güçlü bir hikâye yedirebilseymiş müthiş bir kitap olurmuş bu. Bir de sanki gündemi yakalamak istercesine koyduğu cinsiyet konusunu da pek anlamlandıramadım, o da epey havada kalmıştı bence.

Yine de severek okudum. Fakat tabii okuduğumuz distopyaların hiçbirinin artık çok uzak ve çok "yaratıcı" gelmemesi, zira içinde yaşadığımız dünyanın gitgide distopikleşmesi meselesi var ki bunu da çok acıklı buluyorum. O çok sevdiğim cümle yine düşüyor aklıma: "Make Orwell fiction again." Bu inceleme de bu temenniyle bitsin bakalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kanguru Defteri
Japon yazar Kobo Abe’ye muhtemelen çok yanlış yerden başladım, çok övülen Kumların Kadını kitabıyla başlamak lazımdı herhalde ama böyle oldu, ne yapalım. Gerçi kendisini ne kadar seveceğimi bilemiyorum; Murakami’nin en çok etkilendiği yazarların başında geldiği için soru işaretlerim var.

Neyse, gelelim Kanguru Defteri’ne. Tam deli işi bir hikâye okuyoruz. Anlatıcımız, kırtasiye ürünleri tasarlayan bir şirkette çalışıyor, şirket, çalışanlarının belirli aralıklarla yeni ürünler icat etmelerini bekliyor; kanguru defteri de anlatıcımızın icadı. Kanguru defterini detaylandırıp yöneticisine sunması gereken günlerin birinde bir sabah bacağındaki kılların hepsinin dökülüp yerlerine turp filizleri çıkmakta olduğunu görüyor anlatıcımız. Evet, her bir kıl kökünden çıkan turp filizleri. Anlatıcımız doktora gidiyor, çaresiz kalan doktorlar kükürtlü bir kaplıcaya gitmesini salık veriyorlar, olaylar gelişiyor.

Buradan sonrasını nasıl tarif etmek lazım bilmiyorum, zira metnin devamı resmen halüsinatif madde etkisinde yazılmış gibi akıyor. Okuduğum şeyler rüya mı, gerçek mi, ne oluyor diye soruyorsunuz, cevabı bilmiyoruz zira anlatıcımız da bilmiyor, arada o da soruyor rüya mı görüyorum, ölüyor muyum, sayıklıyor muyum, nedir diye. Sonuçta kolektif bir deliliğin içinde sürüklenip gidiyoruz biz de. Bir hastane yatağının üstünde avmlere, cehennemin sınırına, sokaklara, tren istasyonlarına gidiyor anlatıcımız - bacaklarında durmadan büyüyen turplarla beraber tabii.

Japonya’nın Kafka’sı deniyor Kobo Abe’ye, yani... Boğucu olan her anlatıya Kafkaesk demesek ki acaba, diyeceğim yine. Sadece tek kitabı üzerinden konuşmam doğru olmaz ama ben bu kitabın klostrofobikliği dışında Kafka’ya benzer pek bir yanını göremedim. Sürreel metinlere bir itirazım yok ama anlatı o sürreellik dozunu aşıp, yazan dışında kimsenin ilişkilenemeyeceği bir boyuta gelince ben biraz sinirleniyorum, burada da öyle oldu. Evet bu sayıklamaların içinde türlü metaforlarla birtakım yapısal / toplumsal eleştiriler yapıyor yazar sanırım ama yani, maalesef benim tarzım hiç değil. Çok karmaşık, bulamaç gibi, bir acayip metin. Ara ara absürtlüğüne güldüğüm için sıkılmadım okurken ama işte, benlik değil, hiç.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yitik Ufuklar
James Hilton’ın 1937 ve 1973’te olmak üzere iki kere sinemaya da uyarlanan kült romanı Yitik Ufuklar’ı seneler evvel okumuş, hakkında yazmamıştım, yeniden okudum, yazıyorum şimdi. İki büyük savaş arasındaki dönemdeyiz, iç savaşın patlaması üzerine Çin’i terk etmeye çalışan İngiliz ve Amerikalılardan oluşan dört kişilik bir grubun kendini Tibet’teki Şangri-La Manastırı’nda bulmasıyla gelişen gizemli olayları okuyoruz.

Romanın ne derece kült olduğunu şöyle anlatayım: Hilton’ın yarattığı Şangri-La öyle ikonik bir imgeye dönüşüyor ki, Çin’in Yunnan bölgesindeki Zhongdian şehri 2001 yılında adını değiştiriyor ve Şangri-La yapıyor. Edebiyatın hakikati büktüğü o bayıldığım anlardan birinin vuku bulmasına sebebiyet vermiş bir kitap yani mevzubahis.

Bu kitabı yine okurken yaşadığım duygu çok tanıdıktı: çocukluğumda yorganın altında annemden gizli macera romanları okurkenki heyecanımın aynısı. İnsanı hayal kurmaya çağıran o metinlerden biri bu, bir yandan da dünyaya dair bildiklerini sorgulatan bir metin tabii.

Baş kahramanımız bu dört yolcudan biri olan İngiliz diplomat Conway. Manastırda kalıp oradaki keşişlerle ve nihayetinde başlarındaki Yüce Lama’yla ilişkilendikçe büyük bir aydınlanma yaşıyor. Manastırdakilerin temel felsefesi olan “ılımlılık” meselesini uzun uzun anlatıyor Hilton - bizim gibi “daha fazlasını iste” çağında yaşayan modern insanların kavramakta güçlük çekeceği bir perspektif bu. Ilımlı olma konusunda bile ılımlı olmaya çalışan, aşırıya kaçmayan bir yaşam felsefesiyle yaşayan bir grup insanın içinde, savaştan çıkmış, insanın en acımasız yüzünü görmüş Conway’in yaşadığı (veya yaşayamadığı) dönüşüme tanıklık ediyoruz.

Şu cümle sanırım keşişlerin dünya görüşünü çok iyi özetliyor: “Bizler kusursuz yönetmek için yönetmekte aşırıya kaçmamak gerektiğine inanırız.” Tüm dünyanın gitgide daha kontrolcü ve otoriter olmaya başladığı bir dönemde bunu okumak pek acıklı oldu açıkçası. Bu arada kitabı 1933’te yazmış olan Hilton’ın yaklaşmakta olan yeni büyük savaşı da ne kadar isabetli şekilde sezdiğini de eklemem lazım.

Kendini büyük bir merakla okutan leziz bir roman Yitik Ufuklar. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir