Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Hmm. Yine aynı şey oldu – acaba neden böyle oluyor? Türkiye edebiyatında (yani benim okuduklarımda) bir şey var ve bana iyi gelmiyor. Bir türlü kaçınılamayan bir ciddiyet ve ciddiye alma hâli, en muzip cümlelere bile sinmiş bir hüzün. Bu kitaba edebi anlamda diyecek hiçbir sözüm yok açıkçası, müthiş iyi yazılmış, müthiş iyi yakalanmış. Çok güzel, çok lezzetli – ve fakat işte sıkkın, sıkıntılı, hüzünlü. Acaba başka coğrafyaların kitaplarındaki acılar bana bu kadar dokunmadığından mı bu duyguyu hissetmiyorum? Ya da bir diğer soru: Şiirlerimizde de var aynı hüzün ve büyük dertlerle sarmalanma hâli, onları bunca severken niye roman / öykü olunca bunalıyorum, iyi hissetmiyorum, kaçmak istiyorum? Bu kitap bana böyle cevapsız sorular bıraktı. Belki ayakta kalabilmek için her şeyi hafife almaya, yumuşatmaya, önemsizleştirmeye çalıştığım bir dönemde okumuş olmamın da bu iç sıkıntısında etkisi olmuştur. Neyse siz benim bu aşırı kişisel hezeyanlarıma takılmayın, okuyun, güzel kitap. Akılda kalanlardan iki cümle: “Çünkü aşk eşitler arasında yaşanır. Eşit değilseler bir taraf diğerinin esiri olur, diğeri de ona eserim diye bakar.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalp Lambası
Hint yazar Banu Mushtaq’ın geçtiğimiz yıl Uluslararası Booker Ödülü’ne layık görülen öykü derlemesi Kalp Lambası, bugüne dek ödüle aday gösterilenler arasında Kannada dilinde yazılmış olan ilk kitap. Öykülerin tamamı Hindistan’da kadın olmak ve hatta Müslüman bir kadın olmak meselesi etrafında geziniyor.

Anlattığı şeyler çok tanıdık, belki bir Batılı göz için şaşırtıcı olabilir ancak bizim toplumumuzdaki kadın deneyimlerine o kadar çok benziyor ki, buruk bir aşinalık duygusuyla okudum hepsini. Ekonomik özgürlüğü olmayan, sesini duyuramayan, hayal kurmaları bile engellenmiş kadınların öyküleri bunlar.

Fakat Musthaq acıklı bir yerden anlatmıyor öykülerini, metinlerde çok dozunda, nazik bir mizah da var, mizahın toplumsal baskıyla aslında ne kadar yeşeren bir şey olduğunu hatırlıyor insan okurken. Bir de tabii kadınların sessiz, ihtişamsız ama çok kudretli dayanışmasına tanık oluyor insan. Kadın hareketi dediğimiz şeyin köklerinin aslında ne kadar derine uzandığını fark ediyorsunuz.

Metin dilimize elbette İngilizceden çevrilmiş, zira Kannada dilini bilen bir çevirmen bulmanın pek mümkün olmaması anlaşılır. Gayet iyi bir çeviri okuyoruz ancak kitabı orijinal dilinde okuyabilmeyi çok arzu ederdim, zira insan haliyle çok başka bir müziği olduğunu seziyor kitabın.

Editörün notundaki şu kısım da bu duygumu güçlendirdi: “Okurken fark edeceğiniz bir diğer husus, yazarın anlatım dilindeki serbest ritmi olabilir. Banu Mushtaq’ın üslubu, steril bir yazı dilinden ziyade, bin yıllık sözlü hikâye geleneğinin dramatik yapısını taşır. Cümlelerin yarıda kesilmesi, ani zaman geçişleri ve araya giren iç sesler birer hata değil; yazarın okuru tam karşısına oturtup hikâyeyi anlattığının, bir nevi ‘meddah’ tavrıyla oynadığının göstergesidir. Biz de Türkçede bu sözlü anlatı geleneğinin canlılığını korumaya gayret ettik.”

Son öykünün çok sevdiğim şu cümlesiyle bitireyim: “Eğer bir gün bu dünyayı yeniden kuracaksan, erkekleri ve kadınları yeniden yaratacaksan, bir çömlekçi çırağı gibi davranma, bu kez yeryüzüne bir kadın olarak gel, Prabhu. Ya Rabbi, bir kerecik de kadın ol!”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Değişen Dünyada Bir Sanatçı
Hiç ummadığım biçimde en sevdiğim Ishiguro kitabı oluverdi “Değişen Dünyada Bir Sanatçı”. Aslında epey klişe bir tartışma olan sanat sanat için midir / toplum için midir sorusuna eğiliyor yazar, bunu da II. Dünya Savaşı sonrasında dönüşen Japon toplumunun içine yerleştirdiği bir ressam üzerinden irdeliyor. Masuji Ono’nun iç hesaplaşması, yeni dünyadaki yurtsuzluğu ve kabul etmekte güçlük çektiği sıradanlığındaki hüznü çok güzel anlatmış Ishiguro. Kendisi şüphesiz çok iyi bir romancı, çok sürükleyici biçimde yazıyor ama ben yine de biraz daha “lezzet” arıyorum edebiyatta ‑ buna rağmen gerçekten beğendiğimi söyleyebilirim. Son olarak: Japonların müthiş nazik biçimde birbirlerine üstü örtülü hakaretler edişleri her seferinde ruhumu darlıyor. Japon kültüründeki bu huzursuzluğu okuduğjm her Japon romanında seziyorum, dolayısıyla hepsinde garip bir gerilim hâli oluyor. Kötü bir şey değil bu, sadece ilginç. Son olarak da şu cümleyi bırakıyorum üzerinde düşünme şeysi olarak: “Meşruiyetinden kuşku duyduğun bir dünyanın güzelliğini takdir etmek zor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kentte Son Yaz
Hiç sevemedim bu kitabı, hiç. Allah aşkına 30 yaşını aşmış ama varoluşsal kaygılarını halledememiş, oradan oraya savrulmaktan gurur duyan ve biraz okuduğu için kendini derinleşmiş sayan erkekleri övmeyi bırakalım artık ya. İçim sıkıldı okurken. Vallahi sinirleniyorum.

Bir de modern İtalyan edebiyatının kült metinlerindenmiş, NEDEN YAHU? 1973'te basılmış, ilk baskısı tükenmiş, sonra 3 kuşak okur bu kitabı aramış filan... Bence ulaşamayan kuşaklar şanslılar valla, edebiyatta da sinemada da bolca karşımıza çıkan melankolik ve manasız adamların bir tanesine daha maruz kalmamışlar, Allah korumuş.

Leo isimli bir karakterimiz var, kendisi neler yaptığını yahut yapmadığını anlatıyor. Arianna isimli bir kadına aşık oluyor, bu kadın da tipik bir sinema / edebiyat klişesi; çok güzel, biraz deli, "aman ha bana aşık olma" diyip duruyor, uçuş uçuş elbiseler giyiyor ve tabii ki Leo bu "uçuk ama hüzünlü" kadına aşık oluveriyor... Yarabbim. Kızın çılgınlığının ardındaki kırılganlığa tutuluyor, kızın dengesizlikleri onu iyice aşık ediyor filan... Gerçek hayatta bu işlerin böyle yürümediğinin farkındayız, di mi? (Nicolas Bedos’un Masquerade filmine de tam buradan sinirlenmiştim, onu hatırladım şimdi.)

Neyse bu ikili Roma'nın altını üstüne getirerek bir yaz geçiriyorlar, sanırım kitaba dair tek güzel şey bu Roma tasvirleriydi. Özellikle kentin kaymak tabakasıyla vakit geçiriyor olmaları ve mekân betimlemeleri itibariyle Sorrentino'nun aşık olduğum filmi La Grande Bellezza'yı anımsattı yer yer, onları okumak güzeldi ve fakat bundan ibaret.

Eren Yücesan Cendey'in çevirisi her zamanki gibi kusursuz ama işte olmadı, olamadı.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
49 Numaralı Parçanın Nidası
Hiç olmadı, yani hiç. Bir kitap ve bir insan ne kadar anlaşamazsa, o kadar anlaşamadık bu kitapla. Aptal gibi gözükmek pahasına dümdüz söyleyeceğim: hiçbir şey anlamadım. Ha bir noktadan sonra anlamaya çalışmayı da bıraktım gerçi ama bırakmasam da bir şey değişir miydi emin değilim. Bu kadar postmoderne yokum ben valla ya. Konvansiyonel olmayacağız diye bu kadar uçlara savrulmaya gerek var mı? Yok bence.

Şimdi sakince anladığım kadarını anlatmaya çalışayım. Thomas Pynchon, Amerikan edebiyatının yaşayan en önemli yazarlarından kabul ediliyor, 49 Numaralı Parçanın Nidası da genelde kallavi metinler yazar Pynchon'un en kısa romanlarından - sadece 170 sayfa ama okuması çok zor bir 170 sayfa, zira yazar aklına geleni yazmakta, olayları belirli bir çerçeveye oturtma çabası göstermemekte, herhangi bir mantıksal akış gütmemekte kendini özgür hissediyor.

Arka kapaktan alıntılıyorum: "Kocası Mucho’yla beraber yaşayan Oedipa Maas, eski erkek arkadaşı Pierce Inverarity’nin öldüğünü ve kendisini vasisi olarak atadığını açıklayan bir mektup alır. Vasiyeti yerine getirmeye karar veren Oedipa, San Narciso’ya yola çıkar ve sıradan bir macera olarak başlayan yolculuk, zaman geçtikçe Amerika tarihinin en büyük komplolarından birine dönüşmeye başlar."

Zaten de ancak bu kadarı anlaşılıyor kitabın. Oedipa'nın yolculuğu başladıktan sonrası tam bir kaos. Yine arka kapak "hayalle gerçekçiliğin iç içe geçtiği, kültürel kaosu ve iletişim sorunlarını merkezine alan" diyor kitap için, iletişim sorunlarını okuruyla iletişim kurmayarak merkeze almak bana çok iyi bir fikir gibi gelmiyor açıkçası, söylemem lazım.

İlk başlarda biraz Kurt Vonnegut tarzında bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm, benzer bir absürtlük var ama Vonnegut'un cümleleri ne kadar netse, Pychnon'unkiler o kadar dolambaçlı, gereksiz süslü, karmaşık. Vonnegut'un hicvettiği şeyler ne kadar açıksa, Pychnon'unkiler o kadar belirsiz. Valla bir insanın bağlamsız sayıklamalarını okuyunca bir okur olarak aklımla alay edilmiş gibi hissediyorum ve sinirleniyorum ben. Sevenlerinden özür dilerim ama groteskin de bir ayarı var ve bu o değil, hiç değil.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geniş Arazide Bir Ben
Hiç aklımda yokken bu kitabı okurken buldum kendimi. Biri “sen çok seversin bu kitabı” diyince tamam dedim, hadi bakalım.

Bilinç akışı ile yazılmış 75 sayfalık bu minik novella, bir kadının iç konuşmalarından oluşuyor. Düşünceler değil, konuşmalar sahiden. Ben kendi kendisiyle sürekli konuşan biri olduğum için bu tür iç diyalogları okumayı seviyorum, bir tür yakınlık hissediyorum.

Anlatıcımız -tahminimce- 30larının sonunda bir kadın. Babasının evine gidiyor ve orada başlıyor hatırlamaya ve anlatmaya. Hatırlamak istemedikleri var, zihni oralara gidince “sar, sar, ileri sar” diyor kendi kendine. Babasıyla çözemediklerini, artık görüşmediği, akıbetini de bilmediği arkadaşı Sevil’le yaşadıklarını hatırlıyor ve anlatıyor.

“Bangır bangır ağlamaya hazırlıyordum kendimi. İyi olacaktı. Olacaktı da, parmaklarımın ucundaki tütün kokusu dikkatimi dağıttı. Neredeyse iki saat önce içmiş, ellerimi de yıkamıştım üstelik. Bangır bangır ağlama fikrine yine de sadık kaldım.”

Böyle başlıyor kitap. Alıntıladığım kısmın son cümlesi beni heyecanlandırdı, kendiyle konuşurken kendi sesiyle de alay eden, müstehzi bir metin okuyacağımı düşündüm ki malum, bayılırım. Ancak maalesef metin ilerledikçe alaycılığını yitiriyor anlatıcımız ve gitgide daha depresif bir ses işitir oluyoruz. Küçük, iddiasız ama insana dokunan cümlelerin sayısı azalıyor, büyük cümlelerin sayısı artıyor. Bir noktadan sonra bana çok boğucu gelmeye başladı kitap ve baştaki heyecanımı yitirdim, ritmini kaybediyor sanki yazar. Bir kurmaca metin için kurma kısmı da zayıf kalmış gibi hissettim maalesef, anlattığı öykü fazla müphem, kadının zihninden geçen olaylara dair daha çok şey bilelim isterdim.

Yine de içinde çok sevdiğim kısımlar oldu; örneğin kendi hayatını anlatmaya çok hevesli olan pansiyoncu, kadının öğretmenlik yaptığı anaokulunda kendisine “bugün biraz küçülmüş gözüküyorsunuz” diyen öğrencisi, kadının “tuhaflıkların” sürekli kendi başına gelmesine dair anlattıkları, bir de tabii takılıp kaldığı birini öldürme meselesi, buralar çok güzel yazılmıştı.

Çok iyi olabilecekken olamamış ama bu haliyle de iyi bir metin bence kendisi. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Başkan'ın Odası
Herkesin kalemi olmayabilir bu kitap lakin ben çok sevdim. Bir çocuğun ağzından, epeyce alegorik bir anlatım tercih etmiş yazar. Ülkenin birinde, her evde Başkan için ayrılmış bir oda bulunması gerekiyor. Çocuğun basit cümleleriyle bunu anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmasını okuyoruz. Belirsiz, tekinsiz, muğlak bir öykü bu. Ve fakat çok sıkı bir otoriterlik eleştirisi – tam olarak o belirsizlikten beslenen rejimlere ve düşünce suçu meselesine dair bir dolu soru bırakıveriyor insana ve bunu çok örtülü bir yerden beceriyor. Kısacık ama çok güçlü bir metin. Çağdaş Arjantin edebiyatı neredeyse hiç ama hiç üzmüyor. “Bir battaniyeye sarınıp kendi kendime evin yan duvarlarını düşünmeyeceğimi söylüyorum, ama söyledikçe daha çok düşünüyorum. Evler birbirine değmemeli. En azından sürekli değmemeli. Böyle yaşamak mümkün mü? (…) Düşündükçe kahroluyorum, bir duvarın hangi eve ait olduğunu bilmeyince kahroluyorum.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Villa Meçhul
Herkesin çok sevdiği Parfümün Dansı’nı bir türlü sevemediğim için geçtiğimiz sene Ayrıntı Yayınları bana Tom Robbins külliyatının tamamını göndermişti sağolsun, belki fikrim değişir diye. Ben de çocuklar için yazdığı “B, Bira”yı okuyup epey sevmiştim. O seçkiden bir Robbins daha okuyayım dedim ve Villa Meçhul’ü seçtim. Yine olmadı... Olamadı.

Absürde bayılırım ama bu kadar da değil vallahi ya. Yani ne yazacağımı dahi bilemiyorum açıkçası, pek tuhaf bir metin bu. Bundan birkaç kuşak evvelde başlıyor anlatı, Uzakdoğu mitolojisinden porsuk benzeri yaratıklar olan Tanukilerden biri insan kılığına girip kadınlarla çiftleşiyor, sonra bu iş pek hoşuna gidiyor, bir dizi çocuk yapıyor insanlardan. Sonra ileri sarıyoruz ve günümüze geliyoruz, sene 2001, 11 Eylül’ün hemen evveli. Vietnam Savaşı sırasında kaybolmuş üç Amerikalı askerden biri bir Fransız rahibi kılığına girmiş uyuşturucu kaçırırken yakalanıyor ve kendisiyle kaybolan iki asker arkadaşıyla beraber Laos’ta sadece uçuruma bağlı bir tel üzerinde yürüyerek ulaşılan bir yerde (Villa Meçhul orası işte) yıllardır yaşadıkları ortaya çıkıyor. Kitabın başındaki Tanuki’nin soyundan bir kadının da bu üçlüyle ilişkisi olduğunu öğreniyoruz, olaylar gelişiyor.

Bu karmaşık özet, sahiden de özet yani. Kayıp askerin kız kardeşleri de var hikâyede, CIA de, kayıp askerlerin bulunması için uğraşan ailelerin kurduğu örgüt de, 11 Eylül’ü gerçekleştiren teröristler de, yerel polis ve yerel halk da... Aslında epey zıpır ve okurken insanı güldüren bir hikâye bu ama yani tam bir kaos sahiden. Bir yandan militarizm, Amerikancılık, kapitalizm ve bağnazlık eleştirileri de var metinde ama öyle bir curcuna ki yazarın tam ne anlatmaya çalıştığını anlamak sahiden güçleşiyor bir yerden sonra. Sanki böyle bir madde etkisi altında yazılmış ve ayıkken hiçbir şey ifade etmiyor gibi bir garip roman.

Yer yer sevdiğim ve güldüğüm kısımları olsa da, benlik değil maalesef hiç. Allah sevdiğine bağışlasın ne diyeyim. Yine de Tom Robbins okuma girişimlerim sürecek. Bakalım bir noktada sevebilecek miyim kendisini, göreceğiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
B, Bira
Herkesin bayıldığı Tom Robbins kitabı Parfümün Dansı benim maalesef hiç anlaşamadığım bir kitap olmuştu, sağolsun Ayrıntı Yayınları beni Tom Robbins ile barıştırmaya niyet ettiği için geçtiğimiz aylarda bana koca bir Tom Robbins seçkisi gönderdiler, ben de bir şans daha vereyim istedim. "Çocuklar için yetişkin kitabı, yetişkinler için çocuk kitabı" diye tanımlanan "B, Bira" ile seneler sonra bir Tom Robbins okumuş oldum ve epeyce sevdim bu kitabı, hadi hayırlısı.

Roald Dahl sevenler bunu da sever diyeceğim, zira Matilda ile Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nın tatlı bir karışımı gibi bir kitap bu. Ailesinin biraz hoyrat davrandığı 6 yaşındaki küçük kız Gracie, bir gün üzüntüden bir bira içip sarhoş oluyor ve kendisine beliren Bira Perisi ile başka bir diyara gidiyor. O diyarda periyle beraber gezdiği koca fabrikada hem biranın yapım süreçlerini öğreniyor, hem de hayata dair epey faydalı bazı dersler alıp aramıza geri dönüyor.

Kitabın dili çok tatlı ve komik, Robbins'in muzip dilini bu kitapta çok sevdim. Parfümün Dansı'nda sevmediğim didaktiklik burada da var ama burada çalışıyor bence, belki bir çocuk kitabı olduğu için rahatsız etmedi beni. Ama neşeyle öyküsünü anlatırken aralara sıkıştırdığı mesajları çok yerinde buldum - kadınların evlenmek için okullarını bırakmamaları gerektiği, muhafazakar politikacıların topluma neler edebileceği, konumuz her ne kadar bira olsa da içkinin fazlasının ne tür zararlar verebileceği, kız çocuklarının cesur olmaktan korkmaması, kendilerini susturmak isteyenlere karşı dikilmeleri gerektiği gibi gibi.

Sonuçta epey protest ama neşeli bir küçük masal bu kitap. Dili elbette ki basit ve son derece tatlı. Bir yaz günü bir soğuk bira eşliğinde birkaç saatte okunabilecek bir metin ki ben de öyle yaptım ve çok iyi geldi. Bakalım bu sürecin sonunda Robbins ile sulh imzalayabilecek miyim? Göreceğiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Her Şey Normalmiş Gibi
Herhalde hepimizin son yıllarını tarifleyecek en iyi ifade bu: “her şey normalmiş gibi.” Hepimiz üzerimize boca edilen, maruz kaldığımız onca tuhaflığın, kaygının, şiddettin, endişenin içinde her şey normalmiş gibi yaşamaya, kafamızdaki normali ite kaka adapte edip içinde kalmaya çalışıyoruz. Gaye Boralıoğlu’nun son romanı da bu gerçekliğin içinde geçen bir hikâye, ön yüzünde aşk, arkadaysa bir memleket panoraması hikâyesi.

Bir tür apati içinde yaşayan bir genç adam olan Arda’yla, umudunda ve mücadelesinde direten bir genç kadın olan Lora’nın aşk hikâyesi bu. İlişki bitmiş, Lora Arda’yı terk etmiş, ayrılık Arda’nın apatisine apati katmış, biz de kendisinin hayıflanan sesini dinliyoruz romanın başında. Arda ve Lora arasındaki ikiliğe romanda başka ikilikler eşlik ediyor, İstanbul’un iki yakası arasındaki ikilik, ülkenin doğusu ve batısı arasındaki ikilik... Ve fakat Arda’nın hayıflanan sesinin yavaş yavaş değiştiğine de şahit oluyoruz, bütün büyük aşklar dönüştürücüdür şüphesiz, kimi yaşanırken kimi bitişiyle değiştirir insanı; bu da farklı değil, ayrılık Arda’yı dönüştürüyor, bu dönüşümü de izliyoruz.

Arda’yı değiştiren Lora’nın yokluğu oluyor, bu kitabın meselesinin var olanlardan çok yok olanlar olduğunu hissettim bitirince. Arda’nın örneğin Diyarbakır ziyaretinde konuşulanlardan çok susulanlara takılması, kelimelerin yokluğu, normalin yokluğu, huzurun, güven duygusunun yokluğu, elbette normalin yokluğu. Bu son derece gerçekçi, ayakları katı gerçekliğe basan anlatının içinde bolca masal da saklı; Lora’nın hikâyeleri kabusa benzer gerçekliği rüyamsı bir şekle büründürüyor. Belki de buradan çıkmanın tek yolu hikâyeler anlatmak olacak ki Gaye Boralıoğlu’nun kitabı da başlı başına bu girişimin bir parçası gibi okunabilir. İnatla, dirençle anlatmaya devam etmek.

Her ne kadar öyküyü Arda’nın ağzından dinlesek ve onun idealize ettiği bir Lora’yı okusak da, yazarın her iki karakterine de eşit mesafede durduğunu, birini yüceltirken diğerini yermediğini -ki anlatı buna çok müsait aslında- de söylemem lazım, bu da bana iyi geldi.

Şu cümleyle bitsin: “Yoklukta boşluk var, yoksunlukta ise umut. İşte o umut insanı öldürüyor.”
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir