Her Şey Normalmiş Gibi
Herhalde hepimizin son yıllarını tarifleyecek en iyi ifade bu: “her şey normalmiş gibi.” Hepimiz üzerimize boca edilen, maruz kaldığımız onca tuhaflığın, kaygının, şiddettin, endişenin içinde her şey normalmiş gibi yaşamaya, kafamızdaki normali ite kaka adapte edip içinde kalmaya çalışıyoruz. Gaye Boralıoğlu’nun son romanı da bu gerçekliğin içinde geçen bir hikâye, ön yüzünde aşk, arkadaysa bir memleket panoraması hikâyesi.
Bir tür apati içinde yaşayan bir genç adam olan Arda’yla, umudunda ve mücadelesinde direten bir genç kadın olan Lora’nın aşk hikâyesi bu. İlişki bitmiş, Lora Arda’yı terk etmiş, ayrılık Arda’nın apatisine apati katmış, biz de kendisinin hayıflanan sesini dinliyoruz romanın başında. Arda ve Lora arasındaki ikiliğe romanda başka ikilikler eşlik ediyor, İstanbul’un iki yakası arasındaki ikilik, ülkenin doğusu ve batısı arasındaki ikilik... Ve fakat Arda’nın hayıflanan sesinin yavaş yavaş değiştiğine de şahit oluyoruz, bütün büyük aşklar dönüştürücüdür şüphesiz, kimi yaşanırken kimi bitişiyle değiştirir insanı; bu da farklı değil, ayrılık Arda’yı dönüştürüyor, bu dönüşümü de izliyoruz.
Arda’yı değiştiren Lora’nın yokluğu oluyor, bu kitabın meselesinin var olanlardan çok yok olanlar olduğunu hissettim bitirince. Arda’nın örneğin Diyarbakır ziyaretinde konuşulanlardan çok susulanlara takılması, kelimelerin yokluğu, normalin yokluğu, huzurun, güven duygusunun yokluğu, elbette normalin yokluğu. Bu son derece gerçekçi, ayakları katı gerçekliğe basan anlatının içinde bolca masal da saklı; Lora’nın hikâyeleri kabusa benzer gerçekliği rüyamsı bir şekle büründürüyor. Belki de buradan çıkmanın tek yolu hikâyeler anlatmak olacak ki Gaye Boralıoğlu’nun kitabı da başlı başına bu girişimin bir parçası gibi okunabilir. İnatla, dirençle anlatmaya devam etmek.
Her ne kadar öyküyü Arda’nın ağzından dinlesek ve onun idealize ettiği bir Lora’yı okusak da, yazarın her iki karakterine de eşit mesafede durduğunu, birini yüceltirken diğerini yermediğini -ki anlatı buna çok müsait aslında- de söylemem lazım, bu da bana iyi geldi.
Şu cümleyle bitsin: “Yoklukta boşluk var, yoksunlukta ise umut. İşte o umut insanı öldürüyor.”