Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nehrin Dibinde
Geçtiğimiz yıl Jamaica Kincaid’in dilimize çevrilen ilk kitabı olan Annemin Otobiyografisi'ni okumuş ve çok etkilenmiştim, kendisinin öykü derlemesi olan Nehrin Dibinde çıkınca da hemen okuyayım dedim. Karayip asıllı Amerikalı yazarın yayınlanmış ilk kitabı bu. Bu şiirli öyküler ilk kez The New Yorker ve The Paris Review gibi dergilerde yayımlanmış ve sonradan derlenip bu isimle basılmış. Fakat temel bir itirazım var; bence bunlar öykü değil, anlatısal şiir denen kategoride metinler.

Kincaid’in insanı huzursuz eden açıklıkta ve keskinlikteki dili zamanla oluşmamış, onu anlıyoruz. Daha yolun başındayken derdi de, üslubu da belli ve netmiş. Epeyce müphem yazılmış metinler bunlar. Büyüme hikâyeleri diyebiliriz ama neredeyse tamamına damga vurmuş bir anne-kız meselesi var ki diğer kitabından da gayet iyi biliyorum bu konuyla ilgili derdini, bir de bolca doğa tasviri.

Kitabın başındaki ilk öykü “Kız” kusursuz bence, üç sayfalık bir metin ancak bu kadar çarpıcı olabilir. Annesinin kızına verdiği öğütlerden oluşuyor öykü; çelişkili, öfkeli, sevecen, otoriter, ürkek öğütler - tamamı toplumun gözünde “makbul” bir kadın olması için. Sahiden çok iyi yazılmış bir metin bu.

Benzer temalar etrafında dolaşan diğer öyküler beni bu ilk öykü kadar vurmadı, Kincaid’in şiirimsi dili çok güzel olmakla beraber zaman zaman söyleyiş biçimi söylediklerinin önüne geçiyor gibi hissettim ama ilk metinlerde yazarların sık düştüğü bir hata bu; bir tür kendi üsluplarından sarhoş olma hali. Gecede ve Annem öyküleri de çok güzel, özellikle Annem’i çok sevdim, Gecede ise bir öyküden çok imgeler bütünü gibi ama insanı bir rüyanın içine sokuyor adeta.

Ama dediğim gibi, öykülerin genel konusuzluğu takibi güçleştiriyor biraz. Şiirimsi öyküden çok öykümsü şiir gibiler daha ziyade, yani çok güzel yazılmış ama konusu, karakteri olmayan metinler; imgeler, tasvirler çok ağırlıkta ve insan bir noktadan sonra kopabiliyor metinden.

Ezcümle, bir Annemin Otobiyografisi olamadı benim için ama Kincaid’in başka eserleri çevrildikçe okumaya devam edeceğim muhakkak. Çevirmek demişken de - Seda Çıngay Mellor çevirisi her zamanki gibi kusursuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurgunun babası Jack London'un kendi öz yaşamının bir kesitini anlattığı kitap. Bu kitapta Amerika'da Jack London'un yaşadığı sefaleti göreceksiniz.Bazı yerlerde fırsatlar ülkesi Amerika'da bile böyle bir yoksulluk olabilir mi diye düşünmeden edemiyor. Amerika demek herkesin tok olduğu kimsenin aç kalmadığı fırsatlar ülkesi demek o zamanlar. Sefaletin ve çaresizliğin ne demek olduğunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Bazen daha neler olacak diye edemiyor insan bu kitapta. Jack London'un kaleminden bambaşka, sarsıcı bir kitap. Kitap zaten incecik bir çırpıda bitiyor. Mutlaka okuyun pişman olmayacaksınız.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hamlet
Geçtiğimiz sene tam bu sıralar, depremin hemen sonrasında kendimizi seçime doğru yuvarlanır bulmuşken seneler önce okuduğum Hamlet'in şu dizelerini hatırlamış ve paylaşmıştım:

"- Çürümüş bir şey var Danimarka krallığında…
- Tanrı ne yapacaksa yapacak.
- Elbet, ama biz yine bırakmayalım peşini."

400 yıl önce yazılmış dizelerin bugün bize hala bir şeyler söyleyebilmesi ne acayip, demiştim. O günden beri aklımdaydı başta Hamlet olmak üzere Shakespeare külliyatını daha önce okuduklarım da dahil olarak baştan bir hatmetmek. En klasikleri çok zaman önce okudum, okumadıklarımsa okuduklarımdan çok daha fazla. 400 yıl önce yazılmış şeyler bugün hala bunca geçerliyse, bana zamanında anladığımın ötesinde yeni bir şeyler söyleyecekleri de kesin diyerek, Hamlet ile başladım.

Öncelikle çok kişisel bir şey: Shakespeare'i okurken elimde olmadan Javier Marias'ın izini sürüyorum satırlarda. Neredeyse tüm eserlerinin isimlerini bir Shakespeare dizesinden seçen bu çok sevdiğim adam, Hamlet'te karşıma "acı bir başlangıç bu" cümlesi ile çıktı, görünce istemsiz gülümsedim.

Sabahattin Eyüboğlu son sözde ne güzel demiş: "Bir söz simyacısı, bir sanat simyacısı, bir insan sarrafı bu Shakespeare. Elini değdirdiği çamur altın oluveriyor, kullandığı her söz İngilizce olmaktan çıkıp Shakespeare'ceye dönüyor, bir başka, bir öte anlam yükleniyor."

Zamanında okuduğumda bu lezzeti alamamıştım, besbelli ki ben de büyümüş, olgunlaşmışım, edebiyatla, dünyayla ilişkim dönüşmüş. Şimdi Hamlet'te hiç hatırlamadığım bir kara mizah, bir sürü ilave katman, deliliğin subjektifliğine dair bir dolu soru, iktidarın çalışma biçimlerine dair çokça ipucu buldum. Hayatımın bu noktasında Shakespeare'den öğreneceğim yeni çok şey var gibi. Heyecanlıyım.

"Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden.
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar."
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Direniş
Geçtiğimiz sene okuduğum üçlemesine vurulduğum Arjantinli yazar Ernesto Sabato’nun veda kitabı niteliğindeki “Direniş”, yazarın, aslında akıl yürütmeyi sevdiğim konularda kaleme aldığı denemelerini içeriyor. Tarihin bu geldiğimiz noktasında ne durumdayız, insanlık nereye gidiyor, bundan sonra ne olacak, büyüyen sosyal adaletsizliği nasıl durduracağız, teknoloji bize ne yapıyor... Bir yandan sistemi ve sistemi var edenleri, yani aslında hepimizi eleştiriyor Sabato, bir yandan da nasıl direnebileceğimizi, niçin direnmemiz gerektiğini ve direnerek neleri değiştirebileceğimizi anlatmaya çalışıyor.

Dünyanın her yerinde radikalizmin hız kazandığı, insanların uçlara savrulduğu, bir tür “yeni orta çağ”ın içinde kendimizi bulduğumuz bu günlerde, sorduğu sorular çok yerinde şüphesiz. Ancak nasıl demeli, biraz hızlı eskimiş gibi sanki kitap. Sabato 2002’de bu eseri yazdığında, sorduğu sorular ve yaptığı uyarılar muhtemelen çok daha yerindeydi ve aslında ta o zamandan sürüklenmekte olduğumuz kabusu görebilmiş olmasına şapka çıkartmak lazım. Ancak bu kitapta yazılanların pek çoğunu son 20 senede epeyce okuduk, dinledik, hatta deneyimledik - dolayısıyla şaşırtma ve “vay canına” dedirtme yetisini yitirmiş, zamana yenik düşmüş gibi metin.

Bence bunun sebebi Sabato’nun kavramsal çerçeve çizmekle çok uğraşmayıp, biraz kişisel bir yerden, hatta yer yer sadece vahlanarak konuyu ele alması. “Ah ah, eskiden böyle değildi, insanlık çok bozdu” duygusu veriyor bazı bölümlerde, ama “niye bozdu” kısmına tarihsel bir perspektifle bakmadığı ve “şimdi sırada ne var” sorusunu kavramsal biçimde ele almadığı için, metin de gücünü yitiriyor. Okurken aklıma Amin Maalouf’un benzer denemeleri geldi (Çivisi Çıkmış Dünya, Uygarlıkların Batışı vs.), onlar örneğin, tam olarak bu dediklerimi yapabildikleri için çok daha iyi yıllanan metinler olmayı başarıyorlar.

Böyle. Şu üzerine düşünülesi -ama bir yandan da artık malumun ilamı gibi olan, kitabın derdi tam da bu işte- alıntıyla bitireyim hadi: “Bugün artık bir hikâyemiz, bir topluluk, insanlık olarak bizleri birbirimize bağlayan ve sorumlusu olduğumuz tarihin izini sürmemizi sağlayan bir anlatımız kalmadı.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri
Galeano’nun “kendi belleğimle bir tür sohbet” diye nitelendirdiği “Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri”, sanki Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın daha kişisel bir devam kitabı gibi. Yine kıta diktatörlüklerinin dehşetine ve çoğu pek hüzünlü, kimi ise umutlu insan hikâyelerine tanık oluyoruz Galeano’nun gözünden. 70’li yıllarda ağırlıklı olarak Latin Amerika’da gördüğü, dinlediği, parçası olduğu büyük olayları ve sıradan insan hikâyelerini harmanlayıp anlatıyor yazar. Küçük okuma parçalarından oluşan kitap bana yine ve maalesef memleketimizi düşündürdü. “Peki ya görünmez kafesler? Korkunun tutsaklarından hangi resmi raporda ya da muhalefet bildirisinde bahsedilir? İşini kaybetme korkusu, iş bulamama korkusu, konuşma korkusu, dinlenme korkusu, okuma korkusu. Sessizlik ülkesinde, sırf bakışlarındaki ışıltı yüzünden bir insan kendini toplama kampında bulabilir. Bir memuru işten çıkarmaya gerek yoktur; yargı kararı olmaksızın işten atılabileceğini ve kimsenin ona asla iş vermeyeceğini bilmesi yeterlidir. Her vatandaş bizzat kendi davranış ve sözlerini sansürleyen bir mekânizmaya dönüştüğü anda sansür, gerçeğe karşı zafer kazanmış demektir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ve Günler Yürümeye Başladı
Galeano bildiğimiz gibi. (Yani harika.) Bu kitap insanın cesaretini, yaratıcılığını, onurunu kutlayan ve bunlardan yoksun olanlarımızın binlerce yıldır işlediği kötülükleri unutmamamız gerektiğini bize hatırlatan bir küçük hazine. İçinde insanlar ve insana dair her şey var: iyi, kötü, güzel, çirkin. Ben tek seferde okudum ama “her güne bir gerçek hikâye” şeklinde yazıldığı için başucunuza koyup geceleri yatmadan önce bir sayfa okuyarak bir senede de tamamlayabilirsiniz, o da ilginç olacaktır kanımca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cam Sınır
Fuentes sevdiği konularda gezinmiş yine. Ülkesinin derdiyle böyle meşgul olup bundan iyi edebiyat devşirebilen yazarlara bayılıyorum ya, Fuentes de şüphesiz bunların başında geliyor. Meksika‑Amerika sınırından (cam sınırımız o) geçen 9 öykü var kitapta, bazı karakterler tekrar tekrar karşımıza çıkıyor, dolayısıyla bir tür yarı‑roman da diyebiliriz. Çok spoiler olmasın ama Meksikalı bir Donald Trump diyebileceğimiz bir karakter de var kitapta, Fuentes’in nefis karakterler çizdiğinin kanıtı gibi şimdi okuyunca. Bu iki ülke arasındaki simbiyotik ama sıkıntılı ilişkiyi harika anlatıyor öyküler ve her zamanki gibi sistemin ve siyasetin korkunç iki yüzlülüğünü suratınıza suratınıza vuruyor. “Zavallı Meksika, zavallı Amerika Birleşik Devletleri, Tanrı’dan öylesine uzak, birbirlerine bu denli yakın.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ev, Kadınlar, Seks.
Franz’la tanışın: her şeyin mağduru, hiçbir şeyin sorumlusu! 20 yıllık evliliğin ardından karısı Maria-Therese tarafından terk ediliyor Franz ve Margit Schreiner bizi Franz’ın 120 sayfalık monoloğuna davet ediyor, ayrılığı kendisinden dinliyoruz.

Franz çok mağdur, ÇOK. Senelerce çalışmış didinmiş, karısına kendisini beğendirememiş. Üstelik de kadın son derece özgüvensiz, ürkek, dırdırcı biri ve hatta zavallının teki... Franz hep onun yanında olmuş, tamam karısı şu anda özel dikim elbiseler satarak kendisinden daha çok para kazanıyor olabilir ama Franz olmasa o işi de kuramazmış ki, hem Franz ailece yaşamaları için onlara bir ev yapmış, evet karısı evin yapım sürecinde maddi destek sunmuş ama o parayı kendi kazanmış olma ihtimali pek yok, Franz paranın kadının ailesinden geldiğine emin, dolayısıyla sayılmaz. Zaten bu terkedilme işi de şaibeli, elimizde somut kanıt olmayabilir ama ne fark eder, böyle güçsüz bir kadın Franz gibi bir adamı nasıl terk edebilir? Kesin hayatına başka biri girdi, o herifle düzenini kurdu, sonra açtı boşanma davasını, başka türlüsü imkansız. Franz tabii ki şimdi çok içiyor, bunca yıllık emeğinin ve kusursuz performansının sonunda elinde kalan sıfır, içmesin de ne yapsın? Franz keşke daha önce beraber olduğu Elfi ile evlenseydi, o hem neşeli hem de becerikliydi, gerekirse bir bisikleti bile tamir edebilirdi, bıraktı onu bu değmeyecek kadın için.

Okuduğunuz kadarı bile sinirinizi bozduysa, ki bozmuştur, varın kitabı düşünün! Bir mizojini manifestosu adeta. O “becerikli” kadınla evlenmekten niye korktuğunu, niye kendine “zayıf” bir kadın seçtiğini filan asla sormayan Franz, 120 sayfa boyunca kendisi dışındaki herkesi suçluyor. Her yerde (en çok da twitter’da) karşımıza çıkan fena halde mağdur adamların müthiş bir karikatürünü çizmiş Schreiner. Bir kadının bir erkeği bu kadar iyi yazabilmesi tuhaf diyenleri okudum, yahu nesi tuhaf, bu tür adamlara ne kadar maruz kaldığımızın bir ispatı sadece.

Ey erkekler, kırılabilmeyi bir öğrenseniz, önce kendinizi kurtaracaksınız aslında.

Neyse, ben çok sevdim. Kitabı duvara fırlatma güdünüzü kontrol ediniz ve okuyunuz, ben de Ayrılık üçlemesinin sonuncusuna geçeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gezgin Ruhlar
Anlattığı hikâyenin sarsıcı olduğu muhakkak; yas, dayanışma, hayatta kalma güdüsü ve göçmenlik ekseninde örülü bir anlatı bu. Ancak... Bence bu tür bir hikâye anlatırken yapılması gereken ilk şey normalde sayılardan ibaret o insanlara, mültecilere bir biriciklik sağlamak, sadece kendilerine ait o hikâyeye vücut buldurmak olmalıdır. Çünkü savaşın en dehşet verici yanlarından biri o, insanları rakamlara indirgemek: “512 kişi öldü, 136 kişi denizde kayboldu...” Oysaki bu insanların her birinin isimleri ve kendilerine ait birer öyküleri, acıları, neşeleri var. Bilmediğimiz, hiç bilemeyeceğimiz. Pin’in bunu yapacağını, o mülteci ailelerden birini sarih biçimde bize anlatacağını ummuştum ama okuduğum 185 sayfanın sonunda karakterlerin hiçbirine dair bir fikir edinemedim. Pek çok göçmenin yaşadığına benzer zorluklar yaşıyorlar, neredeyse her kısa bölümde kocaman bir seneyi anlatıyor yazar, şu oldu, bu oldu diye. Mesela tüm kitap boyunca okuduğumuz abla Anh nasıl biri, bilmiyorum hala. Yani maalesef son derece yüzeysel anlatılmış bir öykü bu bence.

Aralara giren ve kim olduğunu son bölümde anladığımız ses ise iyi niyetli bir teknik deneme olmanın ötesine geçemiyor maalesef. O sesin kime ait olduğunu anlayınca taşların yerine oturmasını amaçlamış sanırım yazar ama bende hiç öyle olmadı ve ayrıca neden uzun uzun Camus ve Homeros özetleri okuduğumuzu da anlayamadım. Keza yine araya giren bir diğer ses olan 7 yaşında hayatını yitiren Dao’nun bölümleri de başta çok ümit vericiydi ama sonra orası da tekrara düşer oldu.

Olamadı, maalesef. Epey yavan ve teknik açıdan sorunlu buldum. Oysaki sevmeye çok niyetliydim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dansa Davet
Fransız yazar Jean Teulé'den okuduğum ilk kitap oldu Dansa Davet. Kendisinin İntihar Dükkanı kitabı pek övülüyor ama konusu itibariyle bunu merak ettiğim için buradan başladım.

Kitap gerçek bir olayı anlatıyor; 1518 yılında Strasbourg'da yaşanan bir toplumsal histeri vakası bu. Sefalet ve açlıktan ölmüş çocuklarını yemek zorunda kalan insanların kapıldığı, ıstıraptan aklını yitiren bir kadının aniden sokaklarda dans etmeye koyulmasıyla başlayan dans salgını mevzuu. Kısa bir süre içinde pek çok kişinin katılmasıyla bu "dans vebası" tüm şehri ele geçiriyor ve pek çok insanın dans ederken kendinden geçip ölmesiyle sonuçlanıyor.

Konu çok ilginç, hatta biraz Saramagovari bence, yazar da birtakım karakterler icat edip onların öykülerini ana konuya katarak romanlaştırmış bu meseleyi ama yani, elindeki malzemeyi iyi kullanamamış sanki. Bir yandan konuyu çerçevelediği yeri ve Lutherciliği, kilisenin yozlaşmışlığını, sosyal adaletsizliği, çürümüş siyasetin etkisizliğini resme sokma biçimini beğensem de, biraz fazla sündürmüş hikâyeyi gibi hissettim, elindeki malzemeyi yeterince iyi kullanamamış bence. Hafif destansı bir tonda yazmaya çalışıyor Teule ama kullandığı süslü dil beni zorladı ki malumunuz normalde severim bu tür anlatıları. Sık sık "ah şu konuyu Saramago yazsa ne güzel yazardı" diye düşündüm okurken.

Yarattığı karakterleri yeterince zenginleştirememiş yazar, dolayısıyla bunlar hikâyeye katkı sunmak yerine yavanlaştırmış gibi hissettim, bir de çokça tekrara düşüyor maalesef. Evet konu biraz kısıtlı ama bu meseleden pekala çok daha lezzetli bir roman çıkarılabilirdi bence.

Okunması şart değil zannımca ama konuyu merak edenler buyursunlar. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir