Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eddy'nin Sonu
Edouard Louis taşrada geçen çocukluğunu, evde, okulda, sokakta maruz kaldığı şiddeti, homofobiyle şekillenen ilkgençlik yıllarını anlatıyor kitapta. Annesi ve babasıyla tanışıyoruz ki sonrasında yazacağı iki kitapta; “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” ve “Babamı Kim Öldürdü”de ikisini de çok daha derinlemesine anlatacak bize.

Taşra acımasızlığının evrenselliğinin beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemem lazım. Annie Ernaux okuduğumda da aynısı oluyor hep; bizden çok daha hoşgörülü olduğuna dair bir inanç taşıdığımız Batı kültürünün de ötekileştirmeye, zorbalığa, şiddete bunca meyyal olması, görece daha denetimsiz kalıp alan bulunca hemen vahşileşmesi çok acayip bir şey. İnsanın nüvesine dair umutsuzluğa kapılmaya sebebiyet verecek denli korkunç şeyler anlatıyor zira Edouard Louis.

Eşcinselliğini herkesten ama en çok da kendinden saklamaya çalışırken yaşadıklarını müthiş bir dürüstlükle ortaya koyuyor, öyle bir anlatıyor ki tüm o şiddete ve zorbalığa siz maruz kalmışsınız gibi içinize işliyor metin. Irkçılığa, homofobiye, eşitsizliğe, toplumsal cinsiyete dair hiç büyük laflar etmeden, sadece gördüklerini aktararak çok fazla şey söylemeyi başarmış yazar.

Okuduğum diğer kitaplarına göre dilinin daha zayıf olduğunu da ekleyeyim ama ilk kitabı olduğu için bunu çok anlaşılır buldum, yazdıkça dilini ne kadar derinleştirdiğini, zenginleştirdiğini de görmüş oldum.

Louis’den bir özkurmaca değil, tam kurmaca okumak gibi bir arzum var artık. Umarım yakın zamanda öyle bir eser de yazar ve o müthiş dilinden bir de onu tatma şansımız olur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İşaret
Fernando Pessoa’nın hayattayken kendi adıyla yayınladığı tek kitabı olan İşaret’i Pessoa okumalarımın sonuna bırakmıştım, böyle vedalaşmak istedim kendisiyle. Richard Zenith’in Pessoa biyografisinden, yazarın aslında bu kitabı yayımlatırkenki motivasyonlarından birinin yeni iktidara gelen Salazar hükümetinin milliyetçi duyguları köpürtmek üzere düzenlediği bir tür “milli edebiyat” yarışmasında verilecek yüksek miktarda para ödülü olduğunu öğrenmiştim. (Büyük ödülü alamıyor bu arada, maalesef, ikincil bir ödül veriliyor kendisine.) Her ne kadar o dönemde Salazar henüz bildiğimiz diktatöre dönüşmemiş de olsa, bu milliyetçi eseri sevip sevmeyeceğime dair şüphelerim de vardı açıkçası, ne yalan söyleyeyim. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Şüphelerim yersizmiş.

Kitabın Portekizce orijinal ismi “Mensagem”in anlamlarından biri Mesaj aslında, pek çok dile de bu adla çevrilmiş, bizde de bu isimle yayımlanmış bir başka çevirisi var. Ancak benim okuduğum eserin çevirmeni olan İbrahim Aybek, sözcüğün bir başka anlamı olan “İşaret”i seçmiş. Pessoa’nın “mesaj verme kaygısından çok Portekiz toplumuna yeniden ayağa kalkması için bir işaret gösterme çabası içinde olduğunu düşünerek” bu ismi tercih ettiğini söylüyor çevirmen, ki bence çok doğru bir tercih olmuş. İşaretlerle, sembollerle, çift anlamlarla, mistik göndermeler ve alegorilerle örülü şiirler bunlar.

Açıkçası hem bu kadar lirik hem bu kadar epik olabilmeyi nasıl başarabilir bir yazar bilmiyorum, ilk defa denk geliyorum böylesine. Portekiz’in kurucu mitlerine, tarihi kahramanlarına, ulusal kimliğine odaklanan şiirler bunlar ama bildiğimiz kuru, sahte bir coşkudan ibaret kahramanlık anlatıları değiller asla. Portekiz’in altın çağına damga vuran coğrafi keşifler örneğin öyle bir yazılmış ki... Deniz, sadece fiziksel bir engel değil aynı zamanda ruhsal bir sınav gibi. Portekiz denizle sınanmış, onu aşmış, kendini böyle inşa etmiş, okudukça bunu anlıyor insan. Pessoa’nın tarihsel olayları mitolojik anlatılar gibi dile getirmesi de bahsettiğim duyguyu çok güçlendiriyor.

Pek güzel bir veda oldu benim için. Pessoa’nın sandığından çıkacak yeni şeyleri beklemeye başlayabilirim şimdi.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Örümceklerin Yuvalandığı Patika
Fena değil diyeceğim bu kitap için. Calvino’nun ilk romanı, pek Calvino romanı gibi değil; ki normal, ilk romanlar hep böyledir. Bildiğimiz Calvino gibi değil hiç, oldukça konvansiyonel bir roman. Bir çocuğun gözünden savaşı anlatıyor. (Ama bunun çok daha iyi örnekleri var bence, mesela türlü Romain Gary eserleri) Calvino’nun yıllar sonra bu ilk romanını tekrar okuyunca hissettiklerine ve ilk romanlara dair önsözünü kitaptan daha çok beğendim açıkçası. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaşın uzaktan kahramanlık destanı, yakından ise insanlık enkazı olduğunu anlatan kadim bir uyarı.
Erasmus, Tatlı Gelir Yaşamayana Savaş derken çok temel bir yanılsamayı açığa çıkarıyor: Deneyimlemediğimiz her acının, zihnimizde kolayca estetik veya gerekli bir kılıfa bürünebildiği gerçeğini.
Erasmus savaşı politik bir süreç olarak değil, insan doğasına aykırı bir “akıl tutulması” olarak ele alıyor. Okuru, bir gözlemci olmaktan çıkarıp vicdanın, merhametin sesine kulak vermeye zorluyor. Yüzyıllar öncesinden gelen bu ses, bugün bile söylenmeyeni görünür kılacak kadar taze.
“İntikam amacıyla savaşmak adil değildir ama adaleti sağlamak amacıyla savaşılabilir. Fakat kendi gerekçesi kime adil gelmez ki?“
İşte bu soru, insanlığın düştüğü en büyük tuzaklardan birinin özeti. Çünkü şiddet ve yıkım, çoğu zaman önce dilde meşrulaştırılıyor. Savaşın güzellendiği dönemlerde, yıkımın kahramanlıkla örtüldüğü anlarda; sağduyulu bir liman arayan herkesin bu esere yeniden dönmesi gerekiyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doppler
Evet, sonunda Erlend Loe’nun Doppler’i ile tanıştım. Bayılarak, acayip eğlenerek okudum, sonra kitaba dair yazılmış eleştirileri okudum ve sevmeyenin çok olduğunu gördüm, şaşırdım biraz. Şu yüzden: ben açıkçası bu kitabı çok ciddiye almamak gerektiğini düşünüyorum ya. Kötü / zayıf bir kitap olduğu için değil, yazar bence bizle düpedüz alay ettiği için. Bu kitaba öfkelenmek size şakayla takılan birine hırsla bağırmak gibi geliyor, bilmiyorum ki yanlış mıyım?

Ben yazarın öyle büyük büyük şeyler söylemek, okuru düşündürmek, içinde yaşadığı dünyayı ve ezberlerini sorgulatmak gibi bir derdi olduğunu hiç sanmıyorum açıkçası. Yanılıyor olabilirim elbette ama Doppler’in ormanda yaşama kararını bisikletten düşerek almasından tutun da “köpek gezdiren sağcı” karakterine, karakterimizin büyük penisinden sondaki absürt Uzlaşma Festivali’ne - her şey bir karikatür, bir parodi.

Bence Loe orta sınıfın hassasiyetleri, öncelikleri ve hırslarıyla olduğu kadar; kendini doğaya bırakan, kaçtığını sanan, kendine yeni bir felsefe bulduğunu iddia edenlerle de dalga geçiyor - istisnasız hepimizle yani. Hatta belki en çok da bu kitabı okuyup “ben de bazen Doppler olmak istiyorum” diyenlerle, maalesef. Doppler, karikatürize ettiği şeyin karikatürü olmuş bir anti-antikahraman (böyle bir sözcük yok biliyorum ama hadi bu seferlik olsun) bence ve işte tam da bu yüzden müthiş.

Bu metin şayet azıcık daha ciddi yazılmış olsa didaktik, ruhsuz, mesaj kaygılı bir tuhaf anlatı olurdu. Erlend Loe’nin bu hikâyeyi anlatışındaki mizah ve ciddiyetsizlik, Doppler’in kendini ciddiye almazmış gibi yapıp aşırı alışıyla öyle nefis bir tezat oluşturuyor ki, tam olarak bu biçimde yazıldığı için bayıldım kitaba. Bir mesaj vermeye çalışmadığı için, bir şeyleri izah etmek zorunda da hissetmiyor, bu da bana aşırı iyi geldi okurken.

Ben çok sevdim. Deliler gibi güldüm, nicedir bir kitap okurken böyle gülmemiştim, bu ve Bongocuğum’la tanışmış olmak bile bana yeter. Dilek Başak da bu akışkan metni neşesini ve lezzetini koruyarak çok iyi çevirmiş, devam kitaplarını tez zamanda okuyacağım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Harita ve Topraklar
Evet, sonunda “Fransız edebiyatının kötü çocuğu” Michel Houellebecq ile tanıştım. Kendisinin namını çok duyduğum için daha kışkırtıcı, rahatsız edici bir metne hazırlamıştım kendimi, hiç öyle olmadı valla - dozunda oyuncaklı, ziyadesiyle alaycı, kıvamında tuhaf ve epeyce derinlikli bir romanla karşılaştım. 2010 Goncourt ödüllü Harita ve Topraklar’ı çok sevdim.

Jed Martin isimli bir sanatçının hayat öyküsünü okuyoruz. Son derece konvansiyonel bir hikâye gibi başlayan roman her bölümde şekil değiştiriyor, her bölümün ayrı bir karakteri var resmen. Biri büyüme hikâyesi, biri polisiye, biri koca bir hiciv örneğin. Jed son derece sıradan bir adam açıkçası, yazar kendisiyle özellikle ilişkilenemeyelim istemiş kanımca, akmaz kokmaz bir adam, kendisine iyi veya kötü herhangi bir güçlü duygu beslemek zor. Epeyce sığ da biri kendisi, işte bu sığ adam dünyanın en çok kazanan çağdaş sanatçılarından birine dönüşüyor, zaten hikâyenin kendisi başlı başına ziyadesiyle ironik bu nedenle. Houellebecq’in metnin içine bolca yerleştirdiği marka isimleri de yine içinde yaşadığımız çağın nasıl bir sirk olduğunu gayet isabetli şekilde vurguluyor. Yani aslında hem baş karakteriyle, hem toplumla, hem değerlerimizle - her şeyle güzelce dalgasını geçiyor.

Kendisini de kayırmıyor bu arada, kendiyle de dalga geçiyor yazar. Metnin bir noktasında hikâyenin karakterlerinden biri olarak hikâyeye giriyor Houellebecq, sonra da başına acayip şeyler geliyor. Spoiler olmaması için ne geldiğini söylemiyorum ama bu tuhaf şeyleri yazarken ne kadar eğlendiğini düşününce ben de çok eğlendim açıkçası.

Müthiş sürükleyici akan bu metnin bir yanıyla da bunca felsefi bir derinliği olmasını ayrıca hayranlık verici buldum. Makineleşmeyle beraber toplumun geçirdiği dönüşüme, sanat eseri metalaşırken yaşanan anlam kaybına, faydacılık ve işlev odaklı bakış açısının dünyayı anlamlandırma biçimimizi biz farkına bile varmadan nasıl kuşatmış olduğuna dair şahane eleştiriler var kitapta, üstelik bunları asla didaktikleşmeden, son derece müphem şekilde aktarmayı becermiş.

Ezcümle, tokat gibi bir roman vallahi. Bu tuhaf adamla tanıştığıma çok memnun oldum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünya Sonu Savaşı
Evet, 856 sayfanın ardından huzurlarınızdayım. Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Llosa hakikaten çok acayip bir yazar. Bambaşka, bambaşka biçimlerde yazıyor, açıkçası hiçbir kitabını birbirine benzetemiyorum, her defasında başka teknikler deniyor olmasını çok hayranlık verici buluyorum. (Şunu, Julia Teyze’yi, Teke Şenliği’ni ve Yeşil Ev’i nasıl aynı kişi yazmış olabilir mesela?) Neyse, Dünya Sonu Savaşı’na dönersek, kitap oldukça ilginç bir gerçek hikâyeden yola çıkıyor; 19. Yüzyıl Brezilya’sında toplumun tüm itilmişlerinin toplanıp yeni kurulan cumhuriyetin kanunlarını reddederek kurdukları Canudos adlı komünün öyküsü ‑ ve tabii devletin onu ortadan kaldırma macerasının. Bu bir savaş romanı: grotesk, tuhaf ve absürt bir savaş. Sonunu bilmenize rağmen merakla okutuyor kendisini ama Llosa’nın diğer eserlerine kıyasla görece düz ve süssüz bir dille yazıldığını belirteyim. Bu kitabı büyük bir kitap yapan şey bence inşa edilmiş biçimi, savaşı anlatırken genişleyebildiği toplumsal ve kişisel alanlar ve tabii yazarın bu büyük projesini yaratırken hissettiği hırsın her sayfaya sinmiş olması. Llosa’nın en iddialı ve mühim romanı deniyor bu kitaba – iddialı olduğu şüphesiz, oldukça da etkileyici ancak benim için Teke Şenliği’nin önüne geçemedi, onun kadar sarsıp avucunun içine almadı. Ama Llosa’nın edebiyatına duyduğum saygıyı biraz daha artırdığı kesin. Çok seviyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Palomino Molero'yu Kim Öldürdü?
Llosa’nın bir evreni var, ben de bunu çok seviyorum. Kitapları birbirine bağlanıyor; karakterler, mekânlar tekrar tekrar karşımıza çıkıyor, insan tanıdık bir yüz görmüş gibi oluyor. Palomino Molero’yu Kim Öldürdü’de, And Dağlarında Terör ve Yeşil Ev’den gayet iyi tanıdığımız, Llosa’nın en sevdiği karakteri olan, “her zaman geri dönen bir karakter” olarak tanımladığı ve bilinçaltından gelen bir ilhamla tekrar tekrar ortaya çıktığını söylediği Lituma ile beraberiz yine. Bu kitap And Dağlarında Terör’ün hemen öncesinde geçiyor, kendisinin nasıl o ıssız, sapa yere sürüldüğünün öyküsünü okuyoruz aslında.

1950’lerin Peru’sundayız. Hava kuvvetlerine ait bir üssün yakınlarında vahşice öldürülmüş bir hava erinin cesedi bulunuyor ve cinayeti araştırma görevi Teğmen Silva ile yardımcısı Lituma’ya veriliyor. Llosa her zaman son derece akıcı yazar zaten ama bir de polisiye yazınca iyice sürükleyici olmuş, büyük bir merakla okutuyor metin kendini. Cinayet epey canavarca bir hisle işlenmiş olmasına rağmen kasaba halkının ve askerlerin sessizliği meseleyi iyice karmaşıklaştırıyor ve çözümsüz hale getiriyor. Biz de cinayeti aydınlatmaya çalışan Silva ile Lituma’ya eşlik ediyoruz. Bu iki karakter de bence çok iyi yazılmış. Lituma, sorgulamalar sırasında Silva’nın zihnine girdikçe biz de Lituma’nınkine giriyoruz resmen. Cinayeti çözmeye çalışırken Lituma’nın boşlukları doldurmak için hayal kurup olayları gözünde canlandırması okurun da hayal gücünü tetikliyor. Bende öyle oldu yani en azından, kendimi sürekli türlü anlar inşa ederken yakaladım.

Kötülük, adalet, yoksulluk, ayrımcılık, gücün kötüye kullanımı ve tabii ki sınıf kavramlarını odağına alan, son derece sağlam bir roman bu. Anlattığı cinayet çok karanlık ama cinayetin arkasındakiler daha da karanlık: topyekün bir çürümenin doğal sonucu gibi aslında yaşanan, gizem çözüldükçe anlıyor insan.

Çok özlemişim, çok sevdim, arz ederim.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Avunamayanlar
Epeydir bu kadar kafamı karıştıran bir kitap olmamıştı, sevmek ve tiksinmek arasında gittim geldim 540 sayfa boyunca. Okuduğum diğer Ishigurolardan epeyce farklı olduğunu söyleyerek başlayayım. Kitap biraz Inception filmi gibi, zaman ve mekânla oynayıp duruyor yazar sürekli. Neredeyiz, hangi zamandayız belirsiz, sürekli değişiyor. Keza mekânlar da öyle, bir mekân birdenbire bir başkasının içinden çıkıveriyor filan. Bir de bitmek bilmeyen bir anksiyete hali var. Kahramanımız Ryder hiçbir işe yetişemiyor, okurken yüreğim sıkıştı yapamadığı ve yetiştiremediği işler yüzünden. İlaveten karakterlerin asap bozucu nezaketi var, o da çok yorucu. Sonuçta ne demeli bilemedim, epeyce deneysel bir kitap, iyi mi kötü mü hala bilmiyorum. Ama orijinal bir iş olduğu muhakkak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitapları Kurtaran Kedi
Epeydir bir şey okurken bu kadar sıkılmamıştım sanırım, aşırı sıkıldım. Başı sonu belli, fazlasıyla öngörülebilir, bilgelik diye son derece sığ laflarla doldurulmuş, fena halde yavan bir metin Sosuke Natsukawa’nın Kitapları Kurtaran Kedi’si. Fakat bence sorun bu kitabın yetişkin kitabı olarak basılmış olmasında. 12-16 yaş aralığında olsam muhtemelen çok tatlı bulurdum ve okuma şevkim katmerlenirdi, ama 37 yaşında okuyunca ne dili, ne hikâyesi, ne mesajı bana hitap etti.

Şöyle: İçe dönük bir lise öğrencisi olan Rintaro Natsuki, birlikte yaşadığı ve şehrin kıyısında küçük bir kitabevinin sahibi olan dedesinin ölümünden sonra yalnız kalıyor. Dedesinden kalan Natsuki Kitabevi’nde boşvermiş şekilde takılırken konuşan bir kedi beliriyor ve kendisini kitapları kurtarmak üzere çeşitli maceralara davet ediyor. Türlü labirentlere giriyorlar ve buralarda kitaplara kötülük eden kimi insanlar tanıyıp onları konuşarak ikna ediyor ve kitaplara yaklaşımlarını değiştiriyorlar. Bu esnada karakterimiz içe dönüklüğünden ve kabuğundan da biraz kurtuluyor, büyüyor, olgunlaşıyor filan.

Fikir bence kötü değil ama sahiden maksimum 16 yaş için yazılmış kitap. Kitaplara kötülük eden insanlara neler söyleyeceğini ilk andan tahmin edebiliyor insan, zira söylediği süslü ve derinlikli gözüken lafların hepsi fena halde sığ. Ama muhatapları lafları çok zekice bulup kendilerinden utanıyorlar filan... Büyüme hikâyesi boyutu katılmış olması güzel olsa da o kısım da çok tahmin edilebilir ilerlediği için metni derinleştirmiyor hiçbir şekilde. Kedi zaten çok üstünkörü yazılmış, böyle başrolde olan bir kedinin çok daha iyi anlatılması gerekirdi kanımca.

Başlarken hafif ve çerez bir metin okuyacağımı tahmin ediyordum tabii ama bu kadarını da beklemiyordum. Hiç olmadı maalesef. 16 yaş altı çocuğu olanlar bir baksınlar bu kitaba diyerek bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir