Onaylı Yorumlar

Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Benim için tam anlamıyla sürükleyici bir okuma oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren merak duygusunu diri tutmayı başarıyor ve hikâye ilerledikçe olayların içinden çıkmak zorlaşıyor. “Acaba gerçek ne?” sorusu sürekli aklımdaydı.
En çok hoşuma giden şey karakterlerin katmanlı olmasıydı. Kimse tam olarak göründüğü gibi değil ve bu da kitabın gerilimini sürekli canlı tutuyor. Özellikle ana karakterin geçmişiyle ilgili detaylar ortaya çıktıkça hikâye daha da derinleşiyor.
Yazarın dili akıcı, gereksiz uzatmalara girmeden tempoyu iyi ayarlamış. Bölümler kısa olduğu için “bir bölüm daha” derken kitap hızlıca ilerliyor. Tahminler yürütmeye çalıştım ama çoğunda ters köşe oldum, bu da okuma keyfimi artırdı.
Sonu ise bence oldukça tatmin ediciydi. Tüm parçalar yerine oturdu ve “iyi ki okumuşum” dedirtti. Gerilim ve gizem sevenler için kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap oldu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Canlanan - Lenin'den Öpücükler
Çin’in en gözde yazarlarından Yan Lianke’den daha önce Günler, Aylar, Yıllar’ı okuyup bayılmıştım; Canlanan romanının da dilimize çevrildiğini görünce hemen başladım okumaya. Epey farklı iki eser olduğunu söylemem lazım.

Yazar, kitabın başındaki önsözde zaten edebiyatının geçirdiği dönüşümden söz ediyor biraz. “Bu dünyayla ve gerçeklikle yüzleşmeye eskisi kadar hevesli değilim artık” diyor, bu da ilk dönem eserlerine göre daha fantastik, daha mitik metinler yazmaya yönelmesini açıklıyor.

Canlanan: Lenin’den Öpücükler de böyle. Körler, sağırlar ve topalların yaşadığı Canlanan köyündeyiz. “Baksana, yazın bu kavurucu sıcağında, insanlar artık canlanmadığında, kar yağmaya başladı. Sıcak kar bu.” diye başlıyor roman ve yazar sıradan bir hikâye okumayacağımızı ilk cümleden bize bildirmiş oluyor. Mahsullerini kaybeden köylülerin imdadına kaymakam Liu yetişiyor: Rusya’dan Lenin’in naaşını satın alıp köydeki Ruh Dağı’na yapacakları anıt mezara koymayı ve yaratılacak turizm geliriyle köylüyü kıtlıktan kurtarmayı kafasına koyuyor, Lenin’i satın almak için gereken parayı toplamak için engelli köylülerden müteşekkil gösteri toplulukları oluşturuyor, köylüler turneye çıkıyor, olaylar gelişiyor.

Yaklaşık 600 sayfalık bu hacimli roman, bu turneyi, cesedi satın alma girişimlerini, köylülerin ve kaymakamın başına gelenleri anlatıyor. Kitapta bizzat yazarın koyduğu bol bol dipnot var, bu dipnotlar vasıtasıyla köyün ve bölgenin tarihini de aktarıyor Lianke, kimi zaman onlarca sayfa süren bu dipnotlar “laklakiyat” adıyla bölüm sonlarına eklenmiş, kimi dipnotun da kendi dipnotları var, başta biraz kafa karıştırıcı gelse de sonra alışıyor insan.

Olayların seyrini anlatmayayım ama şahane bir komünizm ve kapitalizm eleştirisi yapıyor yazar. Her iki sistemin de çığrından çıkma potansiyellerini görüp, ikisiyle de ince ince alay ediyor, ortaya masalsı bir hiciv çıkarıyor. “Saramago’nun yapıtlarını andıran bir toplum alegorisi” diyor arka kapak, doğru, andırıyor sahiden ve çok sevdim bu tarafını ama bence Saramago’nun müthiş duygusallığı yok bu eserde, en azından bana onun kitapları kadar nüfuz edemedi, bunu da ekleyeyim. Ama yine de çok severek okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Övgü
Çerçeve ve Geçiş'in ardından Övgü'yü de okuyarak İngiliz yazar Rachel Cusk'ın üçlemesini tamamlamış oldum. Bu üçleme bir klasik müzik eseri olsaydı bir sonat değil senfoni olurdu bence: çünkü müthiş çoksesli metinler ve şayet bu bir senfoni olsaydı; bu son bölümü de tam bir allegro olarak niteleyebilirdik - çok güçlü ve tempolu bir kapanış.

Çoksesli; çünkü Cusk bizi yine bir sürü farklı insana kısa ama derinlikli bakışlar atmaya, onların sesini duymaya davet ediyor. Çok acayip bir şey bu yaptığı, öyle ki metinde şöyle bir görünüp geçen karakterleri, üç kitap boyunca bizle olan anlatıcımız Faye'den daha iyi tanıyoruz. Edebiyatta birinci tekil anlatıcı tercihi genelde sesin sahibini aşırı iyi tanıyacağımız, iç dünyasına dalacağımız, hakkında bir sürü şey öğreneceğimiz anlamına gelir, Cusk'ın metninde ise tam tersi: anlatıcımız bakıyor ve aktarıyor. Tabii görme biçiminden kendisine dair bir şeyler öğrenmemiz mümkün, ama o düşünce egzersizini bize bırakıyor yazar. Teknik olarak müthiş ilginç bence bu yaptığı iş.

Çerçeve'nin ardından bu ilk kitabı biraz donuk bulduğumu, anlatıcı olayların fazlaca dışında kaldığı için içine girmekte zorlandığımı, ikinci kitap olan Geçiş'te bu hissimin biraz kırıldığını yazmıştım, Övgü ile beraber iyice alıştım tekniğine. Bu kez anlatıcımız yazar Faye, ülke dışında bir edebiyat konferansına gidiyor ve orada tanıştığı başka yazarlara, çevirmenlere, gazetecilere bakıyor, onları dinliyor, bize aktarıyor. Bu anlatılarda ana izlek toplumsal cinsiyet ve özellikle kadın olmak meselesi. Aktardığı süssüz öykülerde günümüzde kadın olmanın binbir zorluğuna ve dönüşen toplumsal cinsiyet rollerine dair üzerine düşünülecek çok şey var.

Şu alıntıyla bitireyim: "Bir erkek çocuğunun, erkek olmayı öğrenmek için babasına özel bir biçimde ihtiyaç duyduğuna ilişkin bir inanış var. Ama ben oğlumun erkek olmayı öğrenmesini istemiyorum. Ben onun tecrübe yoluyla erkek olmasını istiyorum. Nasıl davranacağını, bir kadına nasıl muamele edeceğini, kendi adına düşünmeyi yaşayarak bulmasını istiyorum. İç çamaşırlarını yere atmayı ya da erkek tabiatını mazeret olarak kullanmayı öğrenmesini istemiyorum."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Laura Diaz'lı Yıllar
Carlos Fuentes'in şöyle bir lafı olduğu rivayet ediliyor: "Beni sınıflandırmayın, beni okuyun. Ben bir yazarım, bir janr değil." Pekala, etmeyelim de, etmeden eserlerini nasıl tarifleyeceğiz? Zira yine tipik bir Fuentes destanı idi Laura Diaz'lı yıllar. Evet bir Terra Nostra yahut Doğmamış Kristof kadar destansı değildi, bu dev yapıtlarına göre görece daha konvansiyonel biçimde yazmış Fuentes ama aralara yine imzası epik pasajları da serpiştirmeyi ihmal etmemiş. Başkahraman Laura Diaz'ın 70 senelik hayat öyküsünü okuyoruz ve aslında bir yandan da Meksika'nın ve Amerika'nın tarihine dalıyoruz. Fuentes topraklarının tarihini yazmayı çok seviyor, her seferinde de çok iyi beceriyor. Ancak sanki burada Laura Diaz'ın ve diğer karakterlerin kişisel hikâyeleri bu büyük tarih anlatısına biraz fazla kurban gitmiş gibi hissettim. Karakterleri biraz daha derinleştirse kitaptan daha da çok haz duyardım şahsen ve fakat bu haliyle de çok güzel. (Bu arada bir yazarın başka kitaplardan karakterleri eserlerine alması da ne güzel bir şey ya. Birkaç cümleyle Johannes Buddenbrook'u hikâyeye katarak Thomas Mann'a selam çakmış Fuentes. Ayrıca kendi kahramanı Artemio Cruz bu kitapta da karşımıza çıkıyor, özlemiştik, iyi oldu.) Bu kitabın öncesinde yine Galeano'nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları'nı okumak, bitirince de Juan Rulfo'nun Meksika fotoğraflarına dalmak eserden alınacak hazzı katlayacaktır diye düşünüyorum, naçizane tavsiyem bu yöndedir. Laura Diaz'dan bana çok şey kaldı ama buraya bir tek cümle bırakacağım: "Kaç yazgımız var? Ben tek bir erkeği değil, birçok erkek seviyorum: kadın olduğum için, orospu olduğum için değil."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sen "Alo" Demeden Önce
Canımın içi Italo Calvino yine üzmedi - kendisinin öykü derlemesi “Sen Alo Demeden Önce”ye bayıldım. Kitap, yazarın “Kıssalar ve Hikâyeler” ve “Öyküler ve Diyaloglar” adını verdiği iki bölümden oluşuyor. 1943-1984 arasında yazılmış öyküler bunlar, yani yazarın dilinin evrilmesini, kendi üslubunu bulmasını da takip ediyoruz aslında okurken. İkinci bölümdeki, daha ilerleyen yıllarda yazdığı görece daha uzun öyküler daha Calvinomsu ama ben ilk bölümdekileri de çok çok beğendim. Özellikle kıssaları. İnsan 20li yaşlarında bunları nasıl yazar, vallahi olacak iş değil.

Neyse, kıssalara bir parantez açmak istiyorum çünkü 1, maksimum 2 sayfalık bu küçük öykülerini müthiş güçlü buldum. Zamanı, mekânı belirtmeden, muğlak bir düzlemde ve çokça absürt biçimde kurguladığı bu minik ve çoklukla siyasi metinlerde sisteme, savaşa, insana, ahlaka dair pek çok mantıksızlığı o kadar lezzetli ve asla didaktikleşmeden önümüze seriyor ki, bayıldım. İyi öykücülük bence böyle bir şey zaten, azıcık kelimeyle, süslü cümleler ve aforizmalar kullanmadan çat diye insanın yüzüne vurmak meseleyi. Özellikle “Elindekiyle Yetinmesini Bilmek”, “Vicdan” ve “Yüz Karası” kıssalarını çok çok sevdim.

İkinci bölümdeyse diyaloglar öne çıkıyor. Calvino çok iyi bir diyalog yazarıdır, hep çok akışkan bulmuşumdur yazdığı diyalogları, burada da karşılıklı konuşma biçiminde yazdığı öyküler çok iyiydi. “Neandertal Adam”, “Montezuma” ve “Henry Ford” öykülerinin özellikle okunmasını önermek isterim.

Daha önce Calvino okuyanlar, bu öykülerde başka eserlerinin izlerini de bulacaklar - örneğin başyapıtı Görünmez Kentler’in bu kitaptaki Kazanova’nın Anıları’ndan devşirildiğini düşünmek için haklı sebeplerimiz olduğunu okuyunca göreceğinizi düşünüyorum.

Yazmaya devam edersem başka öyküleri de sıralayacağımı fark ettim, duruyorum. Zira indekse baktıkça her birini ayrı ayrı sevdiğimi ve hepsiyle ilgili edecek birkaç lafım olduğunu fark ediyorum, bu da bana bunun ne kadar zengin bir kitap olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Calvino’nun diğer öykü derlemesi olan Zor Sevdalar’a bayılırım, bunu da en az onun kadar çok sevdim. Okuyunuz diyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayvanlara Şiirler
Çalışmalarını hayranlık ve saygıyla takip ettiğim Dört Ayaklı Şehir Derneği’nden Bige Örer ve Ömer Şişman’ın hazırladığı Hayvanlara Şiirler kitabını, pek öyle şiir düşkünü olmasam da çok severek okudum, yer yer de epeyce duygulandım açıkçası.

Ahmet Güntan, Ali Özgür Özkarcı, Birhan Keskin, Burak Acar, Doğukan Türköz, Donat Bayer, Efe Murad, Elvin Eroğlu, Fatma Nur Türk, Hamdi Oğulhan Tünay, İlker Hepkan, İlker Şaguj, İsmail Aslan, Lâle Müldür, Levent Karataş, Liman Mehmetcihat, Mahir Taşyurt, Ömer Şişman, Selcan Peksan, Sude Öztürk ve Zafer Zorlu’nun bu proje için hayvanlara dair yazdıkları şiirleri içeriyor kitap, ayrıca Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin’in de çizimleri yer alıyor içinde.

Özellikle Bige Örer’in “Sevgili Safran, gözlerimi kapatmasam bile seni karşımda görüyorum” diye başlayan ön sözüyle Ömer Şişman, Selcan Peksan ve Sude Öztürk’ün şiirlerini çok sevdim.

Her gün yeni bir katliam haberi aldığımız bir dönemde okumak beni hem zorladı, hem de iyi geldi çünkü hayvanları düşününce acı çekmek değil onların güzelliklerini düşünmek, mutlu olmak istiyorum ve hayvanlara ithaf edilmiş bu kitap tam da buna odaklanıyor.

Bu arada kitabın tüm geliri derneğin sokak hayvanlarının tedavisi ve yuvalandırmasına odaklanan Can Yoldaşını Yaşat kampanyasına bağışlanıyor. O nedenle alınız, aldırınız, hediye ediniz, dağıtınız. Birilerinin iyilikte ısrar etmesine, hayvanlara şiirler yazmasına ve o insanlarla dayanışmaya muhtacız çünkü.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Direniş
Çağdaş Latin Amerika edebiyatı da en az bir önceki kuşağın ürettiği edebiyat kadar heyecan verici ya - onu bizimle buluşturan yayınevleri çok yaşasınlar! Samanta Schweblin, Ariana Harwicz, Ricardo Romero, Brenda Lozano, Alejandro Zambra, Cesar Aira filan derken "okuduğum yaşayan nefis Latin Amerikalı yazarlar" listeme Julian Fuks da eklendi, harika oldu. Üstelik kendisi sadece 42 yaşında.

Direniş, son dönemde sesini iyice yükselten özkurmaca türünün çok kuvvetli bir örneği. Aslında evlatlık alınan abisinin öyküsünü yazmaya başlayan anlatıcı, türlü sebeplerle kendini anne-babasını da anlatırken buluyor. Diktatörlüğün korkunç kıyımı nedeniyle Arjantin'i terk edip Brezilya'ya göç etmek zorunda kalan ailesinin öyküsünü.

Dolayısıyla bu her şeyden evvel bir sürgün hikâyesi. Toplumsal sürgün duygusu (göç eden aile), bireysel sürgün duygusuyla (evlat edinilmek) iç içe geçiyor, iki sürgünü de gözlemleyen küçük oğul olan anlatıcımız, hafızasının el verdiği kadarıyla bize bu öyküleri anlatıyor.

Bu hafıza konusu önemli: neyi nasıl / ne kadar / neden hatırladığını didikleyip duruyor yazar. Hatıranın öznelliği, hafızanın güvenilmezliği, zihnin doldurduğu boşluklar. (Metinde hiç adı geçmese de baya bir Proust izleği olduğunu düşünüyorum bu çerçevede.)

Mikro sürgünler, makro sürgünler, devletin devasa elini silkerek dağıttığı hayatlar; bakmak, görmek, izleyici olmak, parçası olmak, hatırlamak, hatırlamanın biçimleri... Toplumsal soykırımların evlerde yarattığı küçük ama yıkıcı soykırımlar... Sevginin kimi zaman yeşermek için nefrete ihtiyaç duyması... Aklımda bir sürü fikir ve soru yeşertti bu küçük kitap.

Çok güzel bir metin bu, çok güzel ve incelikli yazılmış, Fuks'un sözcükleri nefis. Yazarın annesinin söylediği gibi, epeyce de melankolik bir yandan, içine sinmiş bir hüzün var kitabın.

Şu alıntıyla bitireyim: "Her yara bir işaret midir? İstemsizce merak ediyorum. Her yara feryat mı eder yoksa sadece bir feryadın hatırası mıdır, zamanda susturulmuş bir feryat mıdır?"
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yedi Boş Ev
Çağdaş Arjantin edebiyatını çok heyecan verici bulduğumu daha önce çok söyledim, Samanta Schweblin de bu heyecanımın baş sorumlularından biri açıkçası. Schweblin edebiyatı diye bir şey var, şüphesiz ki var. Okuduğum üçüncü kitabı itibariyle iyice emin oldum bundan, bana yazarını söylemeden bir öyküsünü okutsanız “bunu Schweblin yazmış” derim çünkü çok kendine has bir şeyler yapıyor.

Daha önce kendisiyle ilgili yazdığım her yorumda geçen kelimeyi bu kitap için de yineleyeceğim: tekinsizlik. Ama ne tekinsizlik, insan okurken sebebini tam bilemediği bir tuhaflık sezinliyor, adını koyamadığı bir huzursuzluk duyuyor. Ve bu tekinsizlik bir gerilimi beslemek için oraya konmuş suni bir şey değil, anlatıya içkin bir tekinsizlik oradaki. Schweblin’in dünyasında havada bir sis gibi asılı duran bir huzursuzluk var.

Yedi Boş Ev’de genelde evler etrafında kurgulanmış yedi öykü var. Öykülerin bir diğer ortak noktası ise delilik gibi: akıl sağlığı yerinde olmayan insanlar var öykülerde - ya da öyle mi acaba? İlk okuduğum Kurtarma Mesafesi de, ardından gelen Ağızdaki Kuşlar da benzer bir soru bırakmıştı sanki ama bu defa daha da net soruyor sanki Schweblin: Nedir ki delilik? Aklı sağlıklı veya sağlıksız kılan sınırı tam nerede çekmek lazım? Schweblin ve yazdığı aykırı insanlar acayip kafamı karıştırıyor bu konuda.

Ezcümle, nefis bir kitap bence bu. İnsanı ilk cümlede içine alan bu kuvette kısa öyküler yazmak her yazarın harcı değil. Vallahi hayranım size sayın Schweblin. Saygılarımla.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Angosta
Büyük bir merakla okudum bu kitabı ama eksik bir şeyler var. Öncelikle çok dağınık bence: Bazı karakterler bağlamsız ve lüzumsuz, ben olsam bu kitaptan 100 sayfayı rahatlıkla temizlerdim. (Ve hayır, İspanyolların önerdiği gibi Latin Amerikalı yazarlarla ilgili kısımları değil, yazarın Paulo Coelho’ya filan laf çaktığı yerlere bayıldım.) Belki şu: Angosta, toplumsal distopyanın bireysel alandaki izini bence yeterince iyi takip edemiyor. Distopik kurgusu son derece çarpıcı; bir tür kast sistemi nedeniyle şehrin bazı bölgelerinin bazı kişilere yasaklandığı bir evren anlatıyor Faciolince – aslında günümüzde pek çok metropolde gayriresmi şekilde varolan bir şeyden bahsediyoruz. Ama sonrası yok. Sanıyorum baş kahramanımız Lince aslında yazarın alter egosu gibi bir şey, hâl böyle olunca da yarattığı karaktere bir türlü toz konduramıyor, derinleştiremiyor; böylece etrafındaki karakterler de sığ kalıyor, distopya hikâyesi ise arkada silikleşip önemsizleşiyor – gibi bir şey? Yine de rahat okunan, merak uyandıran, aralarda da kafa açıcı tespitler barındıran bir kitap olduğu için okunabilir. Kafa açan bölümlere bir örnekle bitireyim: “Ben insanların neden evlendiklerini merak ediyorum. Aşk için diyorlar ama ben ondan şüpheliyim. İnsanlar aşk için değil adet böyle olduğu için, yalnızlık karşısında dehşete düştükleri için evleniyor. Üstelik insanların çoğunluğu mutsuz... Evliliğin getirdiği bitkinliğin, o devamlı huzursuzluk halinin, mutsuzluğa bir çözüm olacağına inanıyorlar. Erkekler evli olmasalar mutlu olacaklarını düşünüyor; kadınlarsa kocaları başka biri olsa mutlu olacaklarını. Evliliğin sırrı bu işte: Mutsuzluğumuza bir sebep yakıştırabilmek için mükemmel bir mazeret sunuyor bize. Evliler evli oldukları için mutlu olamadıkları ya da o kişiyle evli olmasalardı mutlu olacaklarını ve şu hayatta hiçbir şey başaramadılarsa buna evliliklerinin müsaade etmediğini düşünüyor. Evlilik aynı zamanda kendi işe yaramazlıklarına bir bahane olma görevi de görüyor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yedi kitap boyunca süren yolculuk sonunda Kule’ye ulaşıyor; ama King’in asıl meselesi hiçbir zaman sadece varılacak yer olmamış. Roland’ın takıntıya dönüşen arayışı, bu finalde kader, tekrar ve vazgeçememe duygusuyla birleşiyor. Kule’ye yaklaştıkça hikâye klasik bir maceradan çıkıp varoluşsal bir döngüye dönüşüyor. Yol boyunca verilen kayıplar ve ödenen bedeller, finalin duygusal ağırlığını daha da büyütüyor.

King burada fantastik edebiyatı korku, üstkurmaca ve duygusal yıkımla iç içe geçiriyor. Kurgu ile gerçek arasındaki sınırın silinmesi, yazarın kendisini hikâyeye dahil etmesi ve bazı kırılma anları okuru ya tamamen içine çekiyor ya da uzaklaştırıyor. Ama serinin ruhuna bakıldığında, bu dairenin başka türlü kapanması belki de mümkün değildi.

Kara Kule, kusursuz bir final değil; ama unutulması zor bir final. Yolculuğu varıştan daha önemli hâle getiren, kayıp, takıntı ve kader üzerine karanlık, hüzünlü ve etkileyici bir veda. Okuyunuz efendim...
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir