Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beden
Kapakta “başyapıt” yazıyor. Baş’ı bırakın, bu bir yapıt mı onu bile tartışabiliriz kanımca. 2025 Booker Ödülü kazananı Beden, büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Gerçi benim Booker ile anlaşamadığım bininci kez tescillendi, hayal kırıklığı duymamalıyım belki artık, ama işte... İşte. Bu çağın “edebiyat”ına dair sevmediğim pek çok şeyi içinde barındıran bir kitap daha, maalesef.

Çocukluğundan başlayarak yaşlılığına dek tam 340 sayfa hayatını okuduğum Istvan’ın nasıl bir insan olduğuna dair 2 cümle kur deseniz, kuramam. Bilmiyoruz zira. David Szalay ana karakterini bize anlatma ihtiyacı duymamış, başına gelenleri sıralamak yeterli gelmiş kendisine. Bir plankton gibi oradan oraya sürüklenişini, düşüşünü, yükselişini ve tekrar düşüşünü okuduğumuz bu adamın karakterine dair bir şey öğrenemiyoruz. Yazarın bunu beceriksizlikten değil gayet bilinçli şekilde yaptığı muhakkak, ama şu temel soru kafamda çınlıyor: Yahu, NEDEN? Şöyle havalı bir cevabı varsa asla kabul etmiyorum: “kendini bile tanımayan bir adamı anlatıyorum, dolayısıyla siz de onu tanıyamıyorsunuz.” Kusura bakmayın ama bunlar bence çok eskimiş sihirbazlık numaraları, şaşı bak şaşır yahut el çabukluğu tadında.

Istvan çocukluğunda yaşça kendinden büyük bir kadın tarafından istismar ediliyor ve hayata bu travmayla başlıyor. Yani öyle varsayıyoruz zira ilerleyen bölümlerde bunun kendisini ne biçimde travmatize ettiğine ya da dönüştürdüğüne dair bir şey okumuyoruz. Orduya gidiyor, oradan İngiltere’ye göçüyor filan; bir sürü olay okuyoruz, kitabın önemli bölümü de zaten diyaloglardan oluşuyor.

Bu da işte diğer mesele: derinlikli bir sözü olmayan bu kitap, söylediği azıcık sözü güzel de söyleyemiyor. Koca kitapta yan yana geldiği için insanı heyecanlandıran iki kelime olmaz mı? Biz edebiyatı biraz da estetik haz almak için okumuyor muyuz? Bu mudur yani yaşadığımız yüzeysel çağın alkışlanan edebiyatı? Her romanın destansı ya da lirik olmasını beklemiyorum ama bu kadar da değil bence. İlk cümleme geri döneyim: bunu bir edebiyat “yapıt”ı yapan nedir? Her kurmaca edebiyat mıdır? Bence Beden, olmadığının ispatı gibi bir şey.
Valla bu Booker yasaklansın. Geldiğim yere bakın.
Yanıtla
22
4
Destekliyorum  13
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zarar Vereceksin
Hamdi Koç, Çıplak ve Yalnız’ın Mesut Akarsu’sunu özlemiş, on üç yıl sonra kendisiyle tekrar buluşmak istemiş. Ben ilk kitabı çok geç okudum, açıkçası hem şans hem şanssızlık bu; onun kadar nefis bir kitabı daha önce okumak isterdim ama bir yandan da ikisini arka arkaya okumak ayrı güzel oldu.

Zarar Vereceksin, Çıplak ve Yalnız’ın sonlarındaki bir sahneden başlıyor; hamamın önündeki çatışma sahnesi. Ancak o çatışma sahnesi burada başka türlü vuku buluyor, zaten Hamdi Koç ilk kitabına sadık kalmak zorunda hissetmemiş kendini. Açıkçası şaşırdım başlarda ve hatta okur olarak biraz da kızdım, “yahu bu Mesut o Mesut değil ki, ilki Ankara’da büyümüştü bu İstanbullu, amcası kendi halinde bir tüccardı, buradaki amca mebus” diye homurdandım. Fakat sonra Hamdi Koç’un kendine tanıdığı özgürlük çok hoşuma gitti, Mesut’u o yarattı, istediği gibi de değiştirebilir pekala dedim ve bu postmodern oyuna katılmaya karar verdim.

Ve zaten... Bu Mesut’u da çok sevdim. Mesut aynı Mesut, sadece geçmişi ve koşulları biraz farklı. Sonsuz paralel evrenlerden birindeki bir başka potansiyel Mesut yani bu okuduğumuz ancak Hamdi Koç’un dili yine çok lezzetli olduğu için, benzer bir hazzı veriyor insana bu kitap da. İki kitabın yazılması arasında geçen on üç yılda Türkiye’de çok şey değişti, kitaba da sinmiş bu değişim. Her ne kadar zaman belirtmese de yine 1960’ta olduğumuzu varsayabiliriz ve elbette ki Ünye’deyiz. İlk kitapta çok sevdiğim fantastik unsurlar bu kitapta yok, çok daha katı, karanlık, sert, acımasız, şiddet dozu yüksek ve kirli bir öykü bu; her sayfada birileri ölüyor, sistemin yozlaşması daha görünür hale geliyor.

Bunca şiddetin içinde Hamdi Koç yine en iyi bildiği işi yapıyor tabii ve okura kahkaha attıracak cümlelerini kitabın içine serpiştirmeyi ihmal etmiyor. Koca koca adamların suikastler, pusular, cinayetler planlarken ne absürt hallere düştüklerini, o ciddiyetin pekala ne kadar sakil kalabileceğini gösteriyor insana. Kendisi bu kitabı bir “macera romanı” olarak tanımlıyor, polisiyeye de kayan bir macera romanı denebilir bence de zira bir de gizem var kovaladığımız.

Ezcümle, ben sevdim, Mesut’la tekrar buluşmak da çok güzeldi.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dostlar Arasında
Uyarı: biraz spoilerlı bir inceleme olacak.
Hal Ebbott’un yayımlandığı günden beri konuşulan romanı Dostlar Arasında’yla ilgili benim de edecek bir kamyon lafım var ama önce kitaba dair dönen tartışmaları şaşkınlıkla izlediğimi belirterek başlayayım. Çok ilginç bir vakayla karşı karşıyayız; kitap Goodreads’te şu an itibarıyla 9989 kez oylanmış ve puanı 5 üstünden 2.83! Normalde bu kadar okunan ve oylanan kitapların seveni çok daha fazla olur, burada öyle değil.
Merak edip bir sürü inceleme okudum, insanlar neden okumuş ve neyi sevmemişi anlamak için ve çok şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştım. İnsanların büyük kısmı bu kitabı ahlaki nedenlerle sevmemiş! 2026 yılında hala böyle bir tartışmanın yürüyebildiğine inanamıyorum gerçekten. Bence spoiler’ı göze alarak söylemek lazım zira tetikleyici olabilir kimileri için, kitabın odağında bir cinsel taciz meselesi yer alıyor. Olumsuz yorumların pek çoğunda kitaptaki tacizcinin cezasız kalmasına ve karakterlerin berbat insanlar olmasına öfke duyduklarını belirtiyor okurlar. Böyle bir sebep olabilir mi ya, bir kitabı sevmemenin sebepleri bunlar olabilir mi? Milan Kundera’nın cümlesini hatırlatmak isterim: “Ahlaki yargıyı askıya almak, romanın ahlaksızlığı değildir, romanın ahlakıdır.” Kimi yorumlarda da yazarın tacizi meşrulaştırdığını ve mizojinist bir perspektifi olduğu belirtilmiş, buna katılmıyorum, bence gayet layıkıyla lanetliyor; yüksek perdeden, slogan atarak yapmasını beklemek zorunda değiliz, propaganda bülteni değil bu, roman ve yazarın işi cevap vermek, taraf tutmak değil, Manguel’in dediği gibi “ortaya iyi açmazlar atmak” olmalıdır.
Bence kitapla ilgili mesele bu değil zaten, mesele bunun çok kötü yazılmış bir kitap olması. Asla ritmi ayarlanamamış bir dil, çok gereksiz ve zorlama betimlemeler, inandırıcılıktan çok uzak diyaloglar, çok kötü yazılmış iki kadın karakter (tekraren: kadınların tavrı ve inkarı değil mesele, bunun anlatılma biçimi bence). Yazar bu kadar yüksek edebiyat yapmaya çalışmadan, olduğu gibi anlatsaymış derdini bence muhteşem bir iş olabilirmiş, elindeki malzemeye yazık etmiş kanımca.
Neyse, böyle işte. Ben sevemedim. Ama ortaya attığı açmaz bence önemli.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çıplak ve Yalnız
Ben bu kitabı okumak için neden bu kadar uzun süre bekledim?” diye kendime sora sora okudum Hamdi Koç’un Çıplak ve Yalnız’ını. Kendisinin yeni kitabı Zarar Vereceksin’i okumaktı niyetim esasen, sonra o kitabın baş kahramanının bu kitabın baş kahramanı Mesut Akarsu olduğunu öğrenince dedim önce bunu okuyayım - epeydir verdiğim en doğru kararlardan biriymiş.

Öncelikle şu: ne kadar komik bir kitaptır bu! Daha ilk paragraftan son derece absürt, grotesk ve çok zekice yazılmış bir metne girdiğinizi anlıyorsunuz. Sene 1960, 27 Mayıs darbesinin hemen sonrası. Mesut Akarsu adlı kahramanımız (ki kendisi unutulmaz bir karakter) bir gün bir telefon alıyor ve telefondaki ses ona amcasının öldüğünü ve cenaze için acilen Ünye’ye gelmesi gerektiğini söylüyor. İyi güzel, ancak Mesut’un bir amcası yok. Yahut kendi öyle sanıyor.

Sonrası işte Mesut’un bugünü ve geçmişi. İşin ucunda bir miras olduğunu öğrenince Ünye’ye gitmeye karar veriyor ve kendini karmakarışık bir ilişkiler ağının içinde buluyor. Bir yandan amcasının kim olduğunu, neyin içine düştüğünü anlamaya çalışıyor, bir yandan da tabii kendi geçmişine dair bilmediklerini öğrenmeye, kim olduğunu keşfetmeye çalışıyor.

Anlaşılıyor ki amca epeyce karanlık biri. Bir taşra zengini ve her taşra zengini gibi tuhaf bağlantılar kurarak varmış o zenginliğe, Mesut’tan beklenense mevcut düzeni aynen sürdürmesi, ortalığı çok fazla karıştırmaması. Hayatı boyunca sıkıntı çekmiş olan Mesut, parası olduğu müddetçe pek ses çıkarmamaya razı esasen ama bir yandan da içine düştüğü düzenin kiri kafasını da karıştırıyor yer yer. İşte bu hengameyi okuyoruz 640 sayfa boyunca.

640 sayfalık bir hengame ancak bu kadar güzel olabilirdi. Hamdi Koç’un olağanüstü güzel dili ve kelimeleri, tempoyu hiç düşürmeden anlatışı, bir trajedinin ortasına mizahı böyle ustaca yerleştirebilmesi, aralara yerleştirdiği fantastik hatta belki hafifçe büyülü gerçekçi unsurları öyküye böyle yedirebilmesi, arkaplandaki toplumsal katmanın bunca iyi yerleşmesi, tüm karakterlerin (Allahşükür mesela, of) müthiş yazılmış olması... Ne diyeyim, bayıldım.

Juan Rulfo’nun baş yapıtı Pedro Paramo’nun tadını buldum bu kitapta. Daha ne olsun!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İncirlik Yazı
Taçlı Yazıcıoğlu’nun İncirlik Yazı romanı ne zamandır kütüphanemde bekliyordu, bu sıra ağzımız burnumuz savaş nedeniyle İncirlik olduğundan kütüphanemde görünce elim gidiverdi, ne iyi oldu.

İncirlik Yazı, 1995’te başlayıp 1966’ya uğrayan ve sonra 1983 yazına yerleşip orada hikayesini anlatan bir roman. Baştaki bu iki zaman yolculuğunun sebebini ve bağlamını kitabı okudukça anlıyoruz ancak ana hikayemiz 1983 yazının üç haftasında geçiyor. Anlatıcımız Belgi küçük bir kız çocuğu. Bir çocuğun ağzından yazmak malumunuz pek zordur, Taçlı Yazıcıoğlu çok iyi kotarmış bu işi. Belgi’nin dozunda ukalalığı, anladıkları ve anlayamadıkları arasındaki denge, tatlı merakı ve çok tanıdık hayal kırıklıklarını çok iyi aksettiriyor.

Belgi; ergenliğin zirvesinde olan ve ilk aşkın büyüsüne kapılmış ablası Alin, İngilizce öğretmeni annesi ve İncirlik Üssü’nde çalışan babası ile yaşayan, sıradan bir kız çocuğu esasen. Ancak karşı dairelerine yine üste çalışan bir Amerikalı’nın taşınmasıyla beraber hem Belgi’nin dünyası genişliyor hem de ailenin hikayesi bambaşka bir eksene geçiyor. Kitabın başında işleneceğini öğrendiğimiz cinayetin de vuku bulmasıyla beraber hikaye neredeyse bir polisiyeye evriliyor.

Merak ve heyecanla okudum ancak kitapta asıl sevdiğim şey detaylar oldu. Sesler, kokular, eşyalar, imgeler ve hatta zaman zaman markalar üzerinden bir dönemi haritalandırıyor Taçlı Yazıcıoğlu. İncirlik Üssü’nü hep orada bir yerde duran teknik bir mesele olarak düşünmüştüm ben ve kent sosyolojisini nasıl değiştirmiş olabileceğine dair hiç akıl yürütmemiştim, bu kitap sayesinde işin bu boyutunu fark ettim ve bu gözle okuyunca metin çok daha ilginç bir hal aldı. Özellikle bu dönüşümü dünyaya aç bir küçük kızın gözünden dinlemek çok daha sarih şekilde anlamamı sağladı ve kitabın anlattığı büyüme hikayesinin dışında bir de böyle bir katmanı olmasını çok sevdim.

Çok güzel, yumuşacık ve belirttiğim sebeplerle çok da ufuk açıcı bir roman İncirlik Yazı. Ben çok sevdim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elveda Demeden Önce
Japon yazar Toshikazu Kawaguchi’nin Elveda Demeden Önce’sini Allah sevdiğine bağışlasın... Ben o kişi değilim. Yani o kadar sıkıldım ki okurken maalesef. İçim şişti.

Şu hepsi aynı formülle yazılmış Asya çoksatanlarını ne yapacağız bilmiyorum. Hepsinde olaylar bir mekan etrafında geçiyor; kafe, kitapçı, klinik filan işte neyse. Orada metafizik olaylar oluyor ve bu olaylar üstünden hayatın büyük konularına dair güya yürek burkan hikayeler okuyoruz. (Benimki burkulmuyor.)

Bu kitapta da insanların geçmişe gitmesini sağlayan bir cafe mevzubahis. Geçmişe giderek bugünü değiştiremiyorsunuz (bunu sanırım 73 kere filan yineliyor yazar) ama geçmişe dair bir pişmanlığınız varsa o ana gidip bir şekilde vicdanınızı rahatlatmayı, farklı biçimde davranmayı deniyorsunuz. Kitap dört bölümden oluşuyor, bu dört bölümde dört ayrı geçmişe gitme hikayesi okuyoruz. Karısına beraberken yeterince kıymet vermemiş bir adam, köpeği ölürken yanında olamamış bir kadın, babasına haksızlık etmiş bir genç kadın ve sevdiği adamın evlenme teklifini reddedip pişman olmuş bir kadının geçmişe gitme hikayelerini okuyoruz.

Her bölümde birkaç sayfa aynı şeyler yineleniyor, cafenin sahipleri geçmişe gitmenin kurallarını anlatıyor, ne yapılabilir ne yapılmaz vs vs. Yani gerçekten, ders kitabı gibi yazılmış, resmen bize bir şey ezberletmeye çalışan bu bölümlerde kitabı fırlatıp atasım geldi, “ANLADIK!” diye, bir kerede anlayabiliyoruz okuduğumuzu.

Of neyse. Böyle hikayeleri seven, bunları umutlu bulan, böyle öykülerle kendini iyi hisseden insanlar var biliyorum ama ben onlardan değilim maalesef. Bu kitabın bir serinin parçası olduğunu, aynı şekilde geçmişe gitme hikayelerinden oluşan bir sürü başka kitap olduğunu da öğrendim incelerken, yani... Ne diyeyim. (Başlangıçta oyun olarak yazılmış kitaplar, kim bilir belki oyun olarak iyidir, bilemiyorum.) Kitabın yazarı 1971 doğumluymuş bu arada. Bence insan 16 yaşın üstündeyse böyle bir kitap yazmamalı.

Özür diliyorum herkesten. Biraz asabım bozuldu.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabı okumam 1 gün yorum yapacak hale gelmem 1 hafta sürdü. Etkisinden hala çıkamadım.Kitabın yazıldığı yıl 1964 konunun geçtiği yıl 1950'ler kitap aradan bu kadar süre geçtiği halde etkileyiciliğini hiç kaybetmemiş.Mükemmel bir ailede yetişen 8 yaşındaki Rhoda ve kızını çok seven ama bir şeylerin yanlış olduğunu fark eden anne.İlk başlarda çocuğunun yaptıklarını tüm çocuklar bunu yapar diye gözardı ederken yavaş yavaş çocuğunun karanlık yüzünü keşfeden Christine' nin çaresizliği müthiş etkileyici.Yazar hem annenin ruh durumunu hem de ortamdaki gerilimi çok iyi yansıtmış.Christine'nin kendi geçmişine yaptığı korkunç yolculuk, keşfettikleri karşısında yaşadığı dehşeti içimde hissettim. Annenin yaşadığı ikilem; toplum için tehlikeli bir çocuk(özellikle Leroy'un başına gelenleri gördükten sonra) ve çocuğunu koruma iç güdüsü.Çarpıcı sonuyla etkisinden uzun yıllar çıkamayacağım harika bir kitap kesinlikle tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek
Amerikalı yazar Richard Brautigan’ın artık kült kabul edilen kitabı Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek’i daha önce okuma şansım olmamıştı, ki zaten epeydir de baskısı yoktu. Yeni bir çeviriyle yeniden yayımlanıp Bir Kutu Kitap seçkisinde de yer alınca okuma şansına eriştim. Ve of, çok sevdim, çok.

Ben Beat romanlarına biraz mesafeliyimdir, o aşırı Amerikalılık beni biraz yabancılaştırır ancak bu kitap hiç öyle tahmin ettiğim gibi çıkmadı. Ki zaten her ne kadar Beatcilerle beraber yetişmiş, yaşamış, yazın hayatına onlarla girmiş olsa da Brautigan da kendini tam olarak o akımdan saymıyormuş, kitabı okuyunca sebebini anladım.

Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek, Brautigan’ın intiharından önce yazdığı son kitabı. Bu kitabı yazdıktan kısa süre sonra hayatına son vermiş. Bir çocuğun ağzından yazılmış bir anlatı bu ve o kadar, o kadar iyi yazılmış ki - zaman zaman Onca Yoksulluk Varken’i anımsattı bana dili. (Mesela şu cümle: “Sonra kendini tekrar yahniledi.”)

Annesi ve iki kız kardeşiyle yaşayan bir çocuğun öyküsünü okuyoruz. Aile çok yoksul, sosyal yardım alarak hayatta kalıyorlar ve bu nedenle sık sık ev değiştirmek zorunda kalıyorlar. İsimsiz anlatıcımızın yaşadıkları her eve dair bir hatırası var, kitap boyunca yürüyor ve yürürken önünden geçtiği eski evlerinin her birine dair birer hatıra anlatıyor bize; en sondaysa asıl hikayesini; bir arkadaşıyla çürük elmalara ateş etmek üzere bir elma bahçesine gittikleri günü anlatıp bitiriyor.

Ne anlattığından çok nasıl anlattığı ama bence mesele. Öyle duru, öyle hüzünlü, öyle keskin, öyle nahif bir dil ki - ve öyle komik! Yazar yoksul bir çocukluğun onca acısını anlatmasına rağmen zaman zaman kelime seçimlerinden ötürü kahkaha atarken buldum kendimi ki bu çok nadir başıma gelen bir şeydir - çevirmen Mustafa Gamlı’nın da bunda payı büyük tabii; çok lezzetli bir çeviriyle okuyoruz kitabı.

Dünyaya çocukken yetişkin gibi bakmak zorunda kalmış çocukların, yetişkin olunca tam aksine çocuk kalışlarını muazzam bir dille anlatan, acıya dozunda bir mizahla biraz pansuman yapan, çok güzel, çok biricik bir metin bu. İyi ki okudum.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  18
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyanın Güzelliği
“Böyle bir günde örneğin, dünyanın güzelliği bir mucizedir; hoş, güzellik daime bir mucizedir. Her yer sessizdi ama bu sadece seslerin yokluğuyla sınırlı bir sessizlik değil; çok daha sonsuz bir gerçekti. Dünyanın güzelliğinde bize şansı, şanssızlığı, hatta yazgıyı unutturan hiç duyulmamış, tuhaf bir sessizlik var.”

Arjantinli yazar Hector Tizon, Latin Amerika edebiyatının özellikle Boom kuşağından ayrışan üslubu nedeniyle epeydir merak ettiğim bir isimdi, sonunda dilimize bir kitabı çevrildi ve ben de kendisiyle tanışabildim.

Yirmilerinde, arıcılık yapan bir genç adam olan Lucas, Laura isimli bir kıza aşık oluyor ve onunla evleniyor. Ancak hayat umduğu gibi gitmiyor ve genç adam kendini yollara vurmak durumunda kalıyor. Kitap üç bölümden (ve bir kısacık son bölümden) oluşuyor: “Önce”, “Yirmi Yıl Sonra” ve “Şimdi” - her bölümün başında bir Odysseia alıntısı var, kahramanımızın yolculuğu da biraz bu büyük destanı andırıyor zaten. Yirmi yıllık yolculuğun sonunda da tıpkı Odysseus gibi başladığı yere dönüyor Lucas.

Dünyanın Güzelliği ne anlattığıyla değil nasıl anlattığıyla akılda kalacak bir küçük roman - hatta anlatmadıklarıyla. Yazar kelimelerini son derece tasarruflu kullanıyor, romanın temposu artmıyor, azalmıyor, belirli bir ölçüde ve ritmde ilerliyor hep. Durgun akan bir su gibi bir anlatı bu - ilk bakışta aktığını anlamadığınız ama usul usul devinen sular olur ya, işte tam onlar gibi. Okurken insanı alıp sürüklemiyor ama bittiğinde başladığınız yerde olmadığınızı anlıyorsunuz, bir tuhaf. Bitirince içimde kalan duygudan aslında ne kadar atmosferik olduğunu fark ettim, bu açıdan epey enteresan bir deneyimdi.

Bu kitabı Murat Tanakol gibi hem dile hem coğrafyaya hakim birinden okuduğumuz için şanslıyız bence. Kötü bir çeviriyle tüm ışığını yitirebilirmiş zira metin - süsü süssüzlüğünde gizli bu kitabı böyle duru bir Türkçeyle okuyabildiğim için mutluyum. (Ki zaten Murat Tanakol, sırf Carpentier’nin Bu Dünyanın Krallığı çevirisi ve o kitap için yazdıklarıyla bile benim için çok değerli biri, kaç kere okudum onları bilmiyorum.)

İşte böyle. Herkesin kalemi olmayabilir ama ben sevdim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu Ne Saçma Sis
Yıllar evvel Enrique Vila-Matas’ın Bartleby ve Şürekası kitabını okuyup çarpılmıştım; bambaşka bir zihinle karşı karşıya olduğum apaçıktı. (Saramago’nun kendisinin aklına gelen fikirleri kafasından çalıp kitaplaştırdığını iddia eden bir adamı anlattığı öyküyü mesela herhalde ömrüm boyunca unutmayacağım.)
Ve fakat bir şekilde tekrar kavuşma şansımız olmamıştı, nihayet Bu Ne Saçma Sis’le Vila-Matas’a geri dönebildim.

Ve yine deli işi bir metinle karşılaştım; bir kez daha: “bu adamın kafası nasıl böyle çalışabiliyor!?” 2017’nin Ekim ayındayız. Anlatıcımız Simon bir... “edebi alıntı tedarikçisi”. Evet? Olamaz mı? Kendisi, suretini herkesten gizleyen (ve hatta bazen Thomas Pynchon olduğunu iddia eden) dünyaca ünlü bir yazar olan abisi Reiner Bros’a e-postayla edebi alıntılar tedarik ederek hayatını idame ettiriyor. Gizemli abi New York’ta yaşıyor ve tam 20 yılın ardından memleketine, İspanya’ya dönmeye ve Barcelona’da kardeşiyle buluşmaya karar veriyor. İşte kitap bu buluşmayı ve evvelindeki üç günü anlatıyor.

Simon o sırada aile evlerinin bulunduğu Cadaqués’te, abisiyle buluşmak için Barcelona’ya gidecek. 2017 Ekim’ini hatırlayalım: Katalan hükümeti, İspanya’nın onaylamadığı bir bağımsızlık referandumu düzenledi, hükümet referandumu yasa dışı ilan etti. Oy verme günü İspanyol polisi sandıklara müdahale etti; bu da günlerce süren şiddetli çatışmalara ve yüzlerce kişinin yaralanmasına yol açtı; nihayetinde Katalan Parlamentosu referanduma dayanarak tek taraflı bağımsızlık ilan etti. İspanya hükümeti, anayasanın 155. maddesini devreye sokarak Katalonya’nın özerkliğini askıya aldı, bölgesel hükümet görevden alındı. İşte bu tuhaf buluşma ve hesaplaşma tam da bu hengamenin ortasında gerçekleşiyor.

Anlatıcımızın işi alıntılarla olduğu için kitap bolca atıf içeriyor ve tabii Perec’e de selam çakmayı ihmal etmiyor. Tıpkı Banshees of Inisherin gibi; iki ülkenin mücadelesini iki insanın mücadelesiyle paralel anlatan, iktidarın farklı biçimlerini bu ikili anlatıyla okura sunan; tabii ki olağanüstü absürt ve son derece komik bir kitap Bu Ne Saçma Sis. Kimi okura fazla postmodern gelebilir ama bence tam sınırda ve çok, çok lezzetli bir metin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir