Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çocuk
“Artık uyumamış olsam bile çoğunlukla yeterince iyi olduğumu düşünebiliyorum, beni olduğum gibi kabul etmek zorundasın küçük kız. Öğleden önce ve sen iki aylıksın. Bana aşıksın, bunu görebiliyorum, sana baktığımda gözlerin parlıyor, sonra utangaçça bakışlarını kaçırıyorsun. Ben de sana aşığım.”

Norveçli yazar Kjersti Skomsvold’u seviyorum, yüz yüze tanışınca daha da çok sevmiştim. 2024 yılında Uluslararası Bursa Edebiyat Festivali’ne geldiğinde kendisiyle bir söyleşi yapma şansım olmuştu, tadı hala damağımda. Hal böyle olunca dilimize çevrilen yeni kitabı Çocuk’u da bekletmeden okuyayım istedim.

Yazarın daha önce okuduğum iki metni (33 ve Hızlandıkça Azalıyorum) gibi Çocuk da az kelimeyle çok şey söyleyen bir minik novella. Bilinç akışı gibi, oldukça serbest yazılmış bir metin bu; ikinci çocuğunun doğumunun ardından yaşadığı kaygı ve endişeden başlıyor Skomsvold anlatmaya ve bizi zihninin içine davet ediyor. İlk çocuğunun doğumuna ve hatta daha evveline, kocası Bo ile tanışmalarına, ilişkilerinin başlamasına götürüyor. Yazarken Skomsvold’un kendisinden bahseder gibi yazdığımı fark ettim, oysaki metnin otobiyografik olduğuna dair bir şey okumamıştım; tuhaf, nedense bunu yazarın kendi öyküsü gibi kabul etmişim - hala da öyle olduğunu düşünüyorum açıkçası. Zira hem anlatıcımızın yazar olması, hem kendisi gibi iki çocuğu olması gibi detaylardan zihnime öyle yerleşivermiş.

Neyse, kitaba döneyim. Ben özellikle annelim deneyimini anlattığı ilk kısımlara vuruldum. Skomsvold’un her bir cümlesi on cümle yükünde, dili yine hem yalın hem şiirli (bunu nasıl beceriyor?), dolayısıyla kısacık olmasına rağmen ağır ağır okunması gereken bir kitap bu bence. Annelik deneyimim olmasa da bir kadın olarak müthiş özdeşleştiğim, anlattıklarını iliklerimde hissettiğim yerler oldu. Kocasıyla ilişkisine odaklandığı kitabın ikinci yarısı bir parça daha zayıf geldi bana ama yine de bir bütün olarak çok sevdim bu kitabı.

Melankolik, hüzünlü ama ışıl ışıl bir kitap bu. Skomsvold’un dünyaya bakma ve onu yazma biçiminde tam adlandıramadığım ama çok sevdiğim bir şey var, bir kez daha emin olmuş oldum. Deniz Canefe’nin çevirisi de kusursuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antarktika
On beş öyküden müteşekkil bir kitap Antarktika, bazı öyküleri çok sevdim, bazıları çok yer etmedi zihnimde. Odağında ağırlıklı olarak romantik ilişkiler olan, Keegan’ın her zamanki gibi süssüz, yalın, kısa cümlelerle dillendirdiği öykülerinin hepsinde bir tuhaf hüzün ve tekinsizlik var. Kurulamamış bağlar, birbirini anlayamayan insanlar, yas, kayıp, boşluk duygusu öykülerin ana damarları olarak beliriyor.

Kitaba da ismini veren ilk öykü bence kitabın en iyi öyküsü. Kısacık bir aldatma hikayesi okuyoruz ama o kadar iyi yazılmış, o kadar güçlü imgelerle örülü bir öykü ki, uzun süre benimle kalacak. Bunun dışında Cesaretin Varsa Kay, Yanan Palmiyeler ve Vesikalık Çorbası öykülerini sevdim ancak açıkçası novellaları kadar etkili bulamadım öyküleri ben. Evet yine çok sinematografik metinler, Keegan atmosfer yaratmayı çok iyi beceriyor ama bana bir parça zayıf geldi maalesef. Bu kitabın çok sevilip çok övüldüğünü biliyorum fakat nedense benim umduğum kadar içime işlemedi. Okurken keyif aldım fakat birkaç gün sonra kitabı elime aldığımda pek çok imgenin ve duygunun kayıp gittiğini fark ettim. Bazı öykülerde aynı şeyi tekrar okuyormuşum gibi hissettim bir de, kafamda ayrışamadı metinler. Bilemiyorum, belki yanlış zamanda okudum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toprağa ve Güneşe Saldırmak
Of, müthiş. “Destansı” lafını genelde hacimli romanlar için kullanma eğilimindeyimdir ancak bu minicik, 100 sayfayı azıcık aşan kitabı böyle tarif etmek yanlış olmayacaktır; zira okuduğum her kelime iliklerime işledi ve arada durup nefes almak zorunda kaldım.

Gerçi belki de destan değil anti-destan demeli buna; zira içinde kahramanca hiçbir şey yok. Ter, kan, gözyaşı, şiddet ve vahşetten müteşekkil bir minik roman bu. Fransız yazar Mathieu Belezi, daha önce yayımlanmış ödüllü bir kitabı olmasına rağmen bu kitabı Fransa’da yayımlatmak için epey ter dökmüş; tam dört yayınevi tarafından reddedilmiş kitap. Sebebini anlamak güç değil elbette - her ne kadar söylemlerinde son derece demokrat olsalar da, Fransızlar da pek çok başka ulus gibi işledikleri suçlarla yüzleşmeye hiç hevesli değiller. Ve bu kitap tam bir suç dökümü; olanca hamlığı ve çıplaklığıyla üstelik.

Kitap iki ayrı eksende ilerliyor: “Meşakkatli İş” başlıklı bölümlerde Fransa’nın Cezayir’i işgalinin ardından bir hayat kurmak umuduyla oraya giden kolonicilerin öyküsünü, “Kan Banyosu” başlıklı bölümlerdeyse işgalci ordununkileri okuyoruz. Kolonicilerin anlatıcısı bir kadın, ordunun anlatıcısıysa herkes: iyi kullanıldığında müthiş çalıştığını düşündüğüm (aklıma hemen Gert Hofmann’ın Körler Kıssası şaheseri geliyor) birinci çoğul şahsı kullanıyor yazar: Biz. Biz yaptık. Biz öldürdük. Biz kıydık. Neredeyse hiç büyük harf kullanmadan, çok az noktalama işaretiyle, cümleleri bazen yarım bırakarak anlatıyor bu iki öyküyü Belezi.

Ve yani... Bu nasıl bir anlatmaktır? Yer yer Fuentes’in Terra Nostra’sının tadını aldım kitaptan ki o benim için neredeyse ruhani bir yerde duran bir metin, şaşkınım. İşgalin tüm kabuslarını (salgın, ölüm, tecavüz, yağma, açlık...) hiçbir kelimesini sakınmadan ortaya koyan, okuması bu yüzden epeyce zor olsa da muazzam bir şaheser olduğunu düşündüğüm ve “medeniyet götürme” iddiasının ne büyük bir yalan olduğunu okurun üstüne maalesef son derece inandırıcı bir dehşet sıçratarak anlatan büyük, çok büyük bir kitap Toprağa ve Güneşe Saldırmak.

Bu hikaye dürüstçe anlatılacaktıysa, ancak bu acımasızlıkta yapılabilirdi. Belezi yapmış. Çok etkilendim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Paris'teki Eş
Hemingway’i kovalamaya Paris’e gitmeden evvel ne okusam diye bakınırken karşılaştım bu kitapla. Seneler önce Paris Bir Şenliktir’de Hemingway’in ağzından dinlediğim aşk hikayesini bu kez kurmaca da olsa karşı tarafın; yazarın ilk eşi olan Hadley Richardson’dan dinleme fikri hoşuma gitti.

Kitabın yazarı Paula Mclain, pek çok farklı kaynaktan faydalanarak bir Hadley portresi yaratmış. Hemingway’in ilk eşi ve ilk oğlunun annesi olan, yazarla uzun yıllar evli kalmış ve yokluk, yoksulluk yıllarında yanında olmuş bu kadının duygu dünyasını anlamaya çalışıyor yazar. Büyük bir aşk hikayesi olarak başlayan ve zorlu koşullarda uzun yıllar süren bu ilişki maalesef Hemingway’in Hadley’i en yakın arkadaşıyla aldatmasıyla sona eriyor. Bunu bilerek okumak biraz üzücü olsa da, yine de bu kez kadının gözünden dinlemek hoşuma gitti; ki zaten gerçek insanların hayatlarından örülmüş kurmacaları çok severim.

Chicago’da tanışıp kısa sürede evlendikten sonra “hayat asıl orada” diyerek Paris’e yerleşen çiftin öyküsü maalesef alışageldiğimiz “sanatçı adam ve eşi” öykülerinden biri. Büyük bir yazar olmayı kafaya koymuş Hemingway’in bu uğurda harcamayacağı kimse yok, ne kadar severse sevsin karısı da dahil. Paris Bir Şenliktir’den de gayet iyi bildiğimiz o ilk yıllarını çok severek okudum ancak sonrasında Hemingway’in şöhrete kavuştukça artan nobranlıklarını okumak epeyce asabımı bozdu diyebilirim. Hele iki kadın arasında kaldığı dönemi okumak son derece sinir bozucuydu. Gerçi iki kadın arasında da kalmıyor kendisi, kadınlar razı gelse ikisiyle de beraber olacak gayet, tercih yapmak için pek de kendini zorladığı söylenemez!

Neyse. Elbette çerez bir roman bu, edebi açıdan büyük bir vaadi filan yok. Yazarın dilini aslında başlarda çok sevmiştim, aşık olana dek çok güzel konuşturuyordu Hadley’i ama sonra yavanlaşıyor maalesef. (Aşık olup aşkımıza karşılık bulduktan sonra hep böyle yavanlaşır mıyız acaba? Bu da bir soru şüphesiz.)

Kafa dağıtmak veya Hemingway’in Paris’ine bir uğramak için okunabilecek bir kitap kendisi, çok beklentiniz olmazsa gayet akıp gidiyor bence. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Muhteşem Zaferler
Allahım, ne tatlı kitap, ne tatlı! Bir kitabı kolay kolay “tatlı” diye nitelemem ama bu kitap için aklıma gelen ilk sözcük bu valla. Çok yaratıcı, çok tatlı, müthiş özgün bir metin Muhteşem Zaferler.

İrlandalı yazar Ferdia Lennon’un öyküsü MÖ 412’de Sicilya’nın Siraküza kentinde geçiyor. Ama o dönemden okumaya alışık olduğumuz öykülerden son derece farklı bir metinle karşı karşıyayız. Bir tragedya veya epik bir kahramanlık öyküsü anlatmıyor bize Lennon, sıradan insanları çıkarıyor karşımıza.

Sicilya’yı fethetmek üzere yola çıkan Atinalıların meşhur yenilgisinin hemen ertesinde geçiyor olaylar. Beklenmeyen olmuş ve Siraküzalılar Atinalıları yenmeyi başarmış. Bir dolu askeri bir taş ocağına kapatmış ve esir almışlar. Vaziyet buyken iki ana karakterimiz, iki iyi dost Gelon ve Lampo bir derde düşüyor: bir oyun sergilemek. Spartalıların bu yenilgiden sonra Atina’yı belki tamamen yerle bir edeceklerini düşünüyorlar ve bununla beraber Atina’nın temsil ettiklerinin tamamen ortadan kalkma ihtimali onları korkutuyor; o nedenle Euripidies’in oyunlarının son kez de olsa sahnelenmesine kafayı takmışlar. Bunun için esir Atinalılardan bir kadro oluşturup taş ocağında oyunu sahnelemek üzere işe koyuluyorlar.

Kahramanlarımız sanatçı filan değil; sadece tiyatroya tutkunlar ve düşman düşman da olsa, ürettiği sanata saygı duymaktan imtina etmeyecek kadar sağduyulular. Ve işte oyun yönetmeye dair hiçbir ley bilmeyen bu iki sıradan adam, bu dürtüyle her şeyi göze alıp bu işe girişiyorlar. Sonrası artık spoiler olur.

Lennon çok müthiş bir iş yapıyor ve 2500 yıl öncede geçen romanını son derece bugüne ait bir dille yazıyor, karakterlerini de öyle konuşturuyor. Birbirlerine küfür edişleri, diyaloglarının doğallığı, atışmalarının sahiciliği muazzam yazılmış. Okurken sık sık Banshees of Inisherin filmindeki diyaloglar geldi aklıma; bir yanıyla son derece İrlandalı, bir yanıyla son derece antik Yunan bir metin bu; müthiş özgünlüğü işte buradan geliyor. İnsana dair hikayelerin her çağda anlatılabileceğini ispatlayan; aşka, dostluğa, vicdana, tutkuya dair nefis ve hem çok komik hem çok dokunaklı bir anlatı. Bayıldım!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar
Öyküleriyle tanıdığımız Polat Özlüoğlu'nun ilk romanı olan Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ın çok, çok sert bir kitap olduğunu söyleyerek başlayayım. Ben okurken nefessiz kaldım, kendisi bunları nasıl yazmış bilmiyorum.

Meşhur Kara isimli bir kadının hayat yolculuğuna eşlik ediyoruz romanda. Yetiştirme yurdunda büyümüş, 12 Eylül sonrası lisedeyken yakalanıp ağır işkenceler görüp bir şekilde hayatta kalmış ve şimdi bir peruk dükkanı işleten bir kadın kendisi. Günlerden bir gün dükkanına gördüğü kanser tedavisi nedeniyle saçları dökülmüş, suskun bir genç kadınla yaşlı, yorgun, çökmüş dedesi geliyor. Meşhur’un içinde bir ses; o dedenin yüzünü hiç görmediği işkencecilerinden biri olduğunu fısıldamaya başlıyor.

İnsan yıllar sonra işkencecisiyle karşılaşırsa ne olur gibi yakıcı bir soru etrafında örülü bu kitabın büyük bölümünde Özlüoğlu Tanrı anlatıcı kullanıyor olsa da yer yer başka sesler de duyuyoruz ki bu teknik oyunları çok sevdim ben. İşkence sahnelerini maalesef bizzat işkenceci polisin ağzından okuyoruz, onun sesini duyduğumuz tek kısım buralar ve bence çok iyi bir tercih olmuş bu - mağdura değil faile anlattırmak. Zaman zaman konuşamayan hasta kız Elmas’ın iç sesini sunuyor bize. Bir de kitabın ortasından itibaren başlayan Külliyat bölümleri var ki burada ana karakterimizin çevirdiği ve odağında işkence olan romanlara dair yazılmış incelemeleri okuyoruz; eleştirmen yazıları üzerinden çevirmenin yani Meşhur’un bir portresini de koyuyor ortaya. Bu yazılardan birinde başka bir kitap için bir eleştirmene şunları dedirtiyor yazar: “Niye bu kitabı okuyayım, diye soranlar olacaktır. Hepsini biliyoruz, tekrar hatırlamak, üzülmek istemiyoruz, diyebilirsiniz. (...) Haksızlığa uğramış, suçsuz yere öldürülmüş, işkence görmüş, kaybedilmiş, faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş son insanın da hikâyesi anlatılana kadar yazılmalı, çizilmeli, söylenmeli bunlar.”

Bu cümleleri bu kitabın bizzat kendisi için de sarf edebiliriz kanımca. Çok zorlansam da okuduğum, Meşhur’la ve içindeki kızlarla (ne güzel bir imgeydi o; içindeki kızlar!) tanıştığım için mutluyum. “Uğultulu sessizlik”lerden bir roman devşirmiş Polat Özlüoğlu, ne iyi etmiş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yunanca Dersleri
“Yaşayan bir insanda böyle bir sessizliği ilk defa görüyordum.”

2024’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü alarak beni ve pek çok okuru mutluluğa gark eden Koreli yazar Han Kang’ın eserleri birer birer dilimize çevriliyor, Yunanca Dersleri de yakın zamanda yayımlandı. Yazarın Türkçeye çevrilen her şeyini okuduğumdan bunu da bekletmeyeyim dedim.

Yunanca Dersleri, Han Kang’ın 2011 tarihli romanı. Vejetaryen’den biraz sonra ve Çocuk Geliyor’dan biraz önce yayımlanmış bir roman yani. Bundan sonraysa Beyaz Kitap ve Veda Etmiyorum gibi bence çok daha usta işi kitapları yazacak ve önce Booker’ı sonra Nobel’i kucaklayacak.

Yunanca Dersleri’nde travmatik deneyimler sonrasında konuşma yetisini kaybeden, boşandığı eşinin çocuğunu kendinden alma hedefine karşı savaşmaya çalışan genç bir kadın ve çocukluğundan beri ilerleyen hastalığı nedeniyle görme yetisini kaybetmekte olan antik Yunanca öğretmeni bir adam var. Bu ikilinin yolları metnin bir noktasında kesişiyor ama esasen ikisinin hikayelerini ayrı ayrı anlatıyor yazar. Kang’ın özellikle Vejetaryen’de oluşturmaya başladığı metaforik üslubunun gitgide zenginleştiğini görebiliyoruz kitapta. Yazar yine kayıp duygusu, yakınlık, bedenle kurduğumuz ve kuramadığımız ilişkiler gibi sevdiği konular etrafında örüyor anlatısını; bu metinde bir de tabii dilin işlevlerine de odaklanıyor. İşaret dili, ölü diller, anadil, yeni bir dili öğrenmek gibi türlü başlıklar altında birbirimizle iletişim kurmamızı mümkün ya da imkansız kılan dinamikleri anlamaya çalışıyor.

Benim Kang’ın edebiyatında sevdiğim şeyler bu kitapta da mevcut; ben yazarın insan bedeninin içine bakma biçimini çok seviyorum. Bedenler resmen şeffafmış, yeterince dikkatli bakarsak içinde akan kanı ve çalışan organları görebilirmişiz gibi yazıyor. Yine yazarın neredeyse tüm eserlerinde karşımıza çıkan kar, ağaç ve el imgeleri de kitapta bolca mevcut.

Ama bana biraz fazla metaforik geldi, ne yalan söyleyeyim. Uzun bir şiir olacakken son anda roman oluvermiş gibi bir kitap. Yazarın ne anlattığından çok nasıl anlattığına bakan biri olmama rağmen hikaye tarafı fazlaca yetersiz geldi, o kısmı zenginleştirmesini isterdim. İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Paris'te Münzevi
Italo Calvino, kendine dair çok az şey fâş eden yazarlardan biri, kendini anlatmayı pek sevmediğini biliyoruz. O nedenle “Özyaşamöyküsel Notlar” alt başlıklı kitabı Paris’te Münzevi’yi nicedir okumak istiyordum, Paris’te okumak kısmet oldu, demek ki varmış bir hikmeti bu bekleyişin.

Gerçi başlık yanıltıcı biraz, kitapta Paris’e dair çok az şey var ama olsun. Neyse efendim, işbu metin Calvino’nun çeşitli yerlerde yazdığı kurmaca dışı metinlerinin ve verdiği türlü söyleşilerin bir derlemesi. Hayat öyküsüne dair bir şeyler öğreniyoruz kitaptan ama metnin önemli bir kısmı Amerika’ya yaptığı uzun seyahat boyunca gönderdiği ve izlenimlerini içeren mektuplarla, siyasi / ideolojik geçmişine dair yazdıklarından oluşuyor. Kitap farklı zamanlarda yazılmış metinleri bir araya getirdiği için tekrara düşen bölümler de var elbette.

Ben özellikle şu bahsettiğim politik kısımları sevdim. 1920’lerde İtalya’da büyüyen ve Mussolini’nin faşizminin inşasını bir çocuk olarak an be an izlemiş birinin perspektifini okumak çok ilginçti. Tarih anlatmanın ne çok yolu var diye düşündüm, örneğin Mussolini’nin okullarda ve devlet dairelerinde asılı olan portrelerinin geçirdiği değişim üzerinden koca bir iktidarın kendini inşasını anlattığı bir makalesi var kitapta ki müthiş. Keza o meşum soruyu yanıtlamaya çalıştığı “Ben de Stalinci Oldum mu?” makalesi de muazzamdı.

Yazmaya ve yazma / okuma pratiklerine dair söylediklerinin de bazıları çok ufuk açıcıydı (Örneğin kendini öykücü olarak tanımlamasına şaşırdım). Seyahat izlenimlerini okurken de esasen Görünmez Kentler gibi bir başyapıtı nasıl yaratmış olabileceğine dair ipuçları aradığımı fark ettim, hangi kentle nasıl ilişki kurdu da o metni doğurdu bu adam sorusuna cevaplar aradım; birkaç tane buldum diyebilirim ama o şaheserin nasıl yazılmış olabileceği meselesi benim için hala gizemini koruyor açıkçası.

Neyse, ezcümle, Calvino’yu birazcık daha (kendi izin verdiği ölçüde, ancak!) yakından tanımak isteyenlere öneririm. Yine de kendini çok açmadığını bilerek, çok büyük beklentiye girmeden okuyunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanların iç dünyasını akıcı ve duru bir dille anlatarak onlarla bağ ve empati kurduran güzel bir eser. Bazı kahramanlarda kendinizi bulabilirsiniz yada bazı karakterler; çevrenizde, hayatınızda, toplumda sıkça karşılaştığınız birer insanlar olabilir. Üslubuna ve anlatım diline, yazdığı konuların bizdenliğine ve özgünlüğüne hayran olduğum Şermin Yaşar’ın mükemmel kitabı daha… Tüm göçüp gidenlerimi anarak okuduğum bir kitap…
Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu gidenler için bir ağıt, kalanlar içinse bir şiir, biriktirilmiş insan öyküleri…
Şermin Yaşar, Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu’nda o çok özlediğimiz “insan”a bütün görkemiyle geri döndürüyor bizi. Hazırlayın yüzünüzü. Gülüşünüzün yanına biraz da keder koyun, okurken biraz ondan alacaksınız, biraz bundan. Kıtlama çay içer gibi...
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Selçuk Demirel’in yıllar içerisinde kedilerin derin uykudan, avcı moduna, huysuzluktan şımarıklığa kadar sürekli değişen binbir çeşit hallerini çizdiği külliyat niteliğinde bir kitap.
Yüzlerce kedi çiziminin tek kitapta olması bu kitabı sevmem için tek sebep bile olabilir.
Ünlü şairlerden, yazarlara her sayfada kedilerle ilgili özlü sözlerle birlikte kedi resimlerini incelemek kitabı daha da keyifli hale getiriyor. Sadece hayvansever ya da kediseverlerin değil, sanatla ilgilenen herkesin kitaplığında olması gereken bir özgün bir eser.

“Kedi yavrusı bir başyapıttır.”
Leonardo Da Vinci
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir