Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ön yargıları olanların bile ön yargılarını bir kenara bırakmasına gerek kalmayacak şekilde okuyabileceği bir kitap. Emre Dorman her iddiasını ispatlara dayandırarak insanları aydınlatmak istemiş ve bunda gayet başarılı olduğunu söyleyebilirim. Kur'an yolunda yazılmış eserler arasında dili en akıcı ve en ikna edici eserlerden birisidir. Sadece Kur'an fikrini savunan çok fazla eser kütüphanemde mevcut. İlk okuduklarım arasındadır bu kitap. Belki de diğer kitaplara olan beklentimi çok yükselttiği için diğer kitaplardan tat alamayacağım. O derece muazzam bir kitap olmuş. Çok beğendim ve yazara teşekkür ediyorum.
Yanıtla
4
3
Destekliyorum  13
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İki yüz yıl öncesine kadar bilinmeyen ve dolayısıyla da varlığı konusunda farkındalık olmayan milliyetçilik olgusunun kısa süre içerisinde gerçeklik olarak kabul edilmesi, siyasi sistemim buna göre inşası ve insanlarda bu ideolojinin sanki yüzyıllardır varmış gibi bir algıya sahip olmasının sağlanması esasında yaşadığımız düşünce dünyasının ne kadar sanal ve suni olduğunun açık bir göstergesidir. Milliyetçi ideolojinin de her şeye rağmen dünyanın dört bir yanında suni bir düşünce akımını insanlara sanki gerçeğin parçası gibi sunabilmesi açıkçası bir başarıdır. Ancak dünya ve düşünce tarihine şöyle bir bakıldığında milliyetçilik düşüncesinin köksüz olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Alanında kült bir eser olan Hayali Cemaatler de böyle hayati bir konuyu ele alarak insanları aydınlatma konusunda önemli bir işlev görmektedir. Başarılı tercümesiyle eserin mütercimi takdiri hak etmektedir.
Yanıtla
4
9
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Jean-Christophe Grange’dan harika, akıllara durgunluk veren bir hikâye. Tüm polisiye okur yazarlarının mutlaka okuması gereken, o koşuşturmacayı hissetmesi gereken bir eser.

İkinci Dünya Savaşı’nı başlatan kabul görmez düşünce: saf ırk/üstün ırk teorisi kitabın kurgu temasını oluşturmakta. İç içe farklı hikayelerin nasıl kesiştiğini büyük bir zevkle takip ediyorsunuz. Grange’ın hikâye içinde hikayeler yaklaşımı tam anlamı ile zeka ve yetenek belirtisi.

‘Biz Efendileriz, Biz Köleleriz. Biz Her Yerdeyiz, Hem de Hiçbir Yerde. Biz Karar Verenleriz. Kızıl Nehirlerin Hakimiyiz.’ Peki siz kimsiniz? Komiser Pierre Niémans ve yabancı bir polis Karim Abdouf ile nefes kesen bir koşuşturmacaya hazır mısınız?
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Biyomedikal mühendisliği doktora öğrencisi olarak gayet beğendiğim bir kitap diyebilirim. Hatta keşke lisans hayatımda elimde olsaydı dedim. Sinyal işlemeden biyomalzemelere kadar biyomedikal mühendisliğini kapsayan bütün konulara yer verilmiş. Tabi ki bu konuların hepsi başlı başına ciddi anlamda donanım gerektiren uzun konular olduğu için bu kitap kişiye uzmanlık sağlamaz. Bir lisansüstü öğrencisi için uzmanlaşacağı alana yönelik kitaplar almak daha uygun olacaktır. Acak biyomedikal mühendisliğinin temelleri anlamında kapsamlı bilgi sahibi olmada ve derslere faydasının olmasında şüphem yok. Ders anlatımlarında faydalanacağımı düşünüyorum ve öğrencilerime önereceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edebiyatta Aşka Yer Var...
Edebiyatın bir sihir olduğu tasavvurundan hareket edilirse her şeyin edebiyatının yapılmasının mümkün olduğu gerçeğiyle karşılaşılır. Fantastik âlemlerden gerçeğin en saf haline kadar, hemen hemen her şey, edebiyatın o efsunlu diliyle izah edilebilir. Ama bir duygu vardır ki onun edebiyatı hiç bitmez. Adına Aşk denen mezkûr kavram bu nedenle kalemi eline alanların eşsiz bir malzemesi olur. Sevginin yücelttiği aşk kavramına adı sanat olan her yerde rastlanmakla birlikte bir kitabın satırlarına sarmalanan aşk öykülerinin modası hiç geçmez. Hatta öyle ki bin yıl önce yazılmış destanlaşmış bir hikâye bile daha dün yazılmış gibi okuyan üzerinde etkisini gösterir.

Tarık Tufan’ın son kitabı ise klasik ifadeyle bir âşık maşuk ilişkisidir. İdealize edilmiş aşka biçilen hikâyenin öyle efsanevi olmayacağının ve sadelikle de gayet güzel bir şekilde izah edilebileceğinin, okurun gerçeklik algısıyla daha çok uyuşabileceğini hesap eden Tufan, aşkın soyut boyutunu güçlü ve yalın bir gerçekliğin üzerine inşa eder. Olaya duygu penceresinden bakan başkahraman ve aynı zamanda anlatıcı Orhan’ın platonik aşkının kendisine olan yıkımına dair o meşum hikâyesine takılan her bir öykü halkası anlatıyı daha rafine bir hale getirir.

Aslında sözün sözü açması gibi hikâyenin de başka hikâyelere eklemlenmesi, edebiyat dünyasında çok kullanılagelen bir tarzdır. Çünkü karakterler ana anlatıya yaşam öyküleriyle girerler. Tufan ise bu hikâyeleri okura ilk aşamada vermez. Önce karakterleri gizemin boyasına boyayarak onları şifreli bir kasaya dönüştürür. Duygudaşlığın anahtarını eline alan anlatıcı yaşamına misafir olan her bir karakteri meraklı bir şekilde ele alarak, onların öykülerini deşifre etmeye gönüllerinin gizli kısımlarını açmaya çalışır. Bu tarz anlatımın okur için cezbedici olduğunu söylemeye gerek yoktur. Çünkü okur ilk aşamada anlatının sürükleyici olmasını bekler. Çözülmesi beklenen her düğüm, okuyucuyu daha güçlü bir biçimde satırların arasına çeker. Daha çok polisiye eserlere yakışan gizem kavramı ise öykünün sonunun kolay tahmin edilebilirliğinin önüne geçer. Zira beklediğini basit bir şekilde bulan okur, takip ettiği satırların notunu kırabilir.

Bir aşk öyküsünde, tabii ki karakterler ön planda olmak zorundadır. Ama ziyadesiyle iyi döşenmiş bir mekân söz konusuysa, bazen kahramanlar o dekorun içinde kaybolurlar. Eserdeki Saklıkuyu bölgesi bu açıdan iyi seçilmiş ve iyi bezenmiş bir mekândır. Bir kere ortamın kasveti, eşsiz havası, anlatılan her bir karakteri geçmişiyle beraber çok iyi sarmalar. Mekânın birleştirici misyonu, zincirin halkaları gibi bir araya gelmiş kahramanları Orhan’ın birer uydusuna çevirir. Üstelik yaşanmışlıklardaki ortak nokta sadece mekânla da ilintili değildir. Eksikliği hissedilen kaybın yoksunluğunu yaşayan her kahramanı dibine çeken müşterek bir kader kuyusu da söz konusudur.

Direnen yaşamların öyküsü büyük bir acıyla başlar. Her acı ayağa bağlanan taş misali ummanı andıran dünyada insanı dibe çeker. Ya çırpınılır ya da kadere teslim olunur. Teslimiyetin de çırpınmanın da kendine has öyküsünden çıkarılacak dersler vardır. Tufan’ın satırlar arasında sakladığı dersleri ise iyinin, kötünün; zalimin mazlumun; aşığın maşuğun; söylediklerinin kulağa küpe olacak şekilde aforizmalar şeklinde ortaya çıkmasıyla kendisini gösterir. Hayatlarında acıyla sınananlar, sorgularının bedelini güçlü cümlelerle verirler. Bu cümlelerle anlatımını zenginleştiren Tufan, şiirsel diliyle okurunu her fırsatta kendi kıyısına çekecek mesajları satırlar arasına gizler.

Eserden ders çıkarmak bir yana bırakılırsa, anlatılan olayların kendisine has bir yaşanılabilirlik içerdiğini de belirtmek gerekir. Okurun anlatılan karakterlerle duygudaşlık kurmasının yolu da bir anlamda buradan geçer. Kahramanın kendi kendisiyle cebelleşmesi esnasındaki sayıklamaları, düşünsel bir muhasebenin anlamlı verileri olarak ortaya çıkarken, aslında “ben de bu durumda olsam böyle düşünürdüm” diyen okurun duygularına tercüman olur. Tabii her eserde bunu görmeye imkân yoktur. Duygulara şekil vermek isteyen yazarlar, bazen lastik misali çektikleri duygu yumaklarından çözümsüz düğümler oluşturup öylece bırakırlar. Oysaki hisleri fazla bulandırmaya gerek yoktur. Sadelik anlatım için her zaman geçer akçedir. Tufan, karakterlerinin duygu dökümünü ana tema (aşk, özlem, nefret vb.) etrafında olduğu gibi aktarır.

İnsan bilinci bazen hesapsız gelişigüzel akarak net kararlar alamaz. Eserdeki kahramanlarda bu doğallığı da bulabilmek mümkündür. Aslında bu tarz zihinsel aktivitelerin, cümlelerle anlatılması bazen zordur. Tufan, bu güçlüğün altından da layıkıyla kalkar. Misal Orhan karakterinin yaşadığı tereddütler, çıkmazlar ve iç çatışmalar zihne bir nevi ayna tutularak görünür kılınır. Tabii ruhsal buhranın ötesine geçen, kendi doğallığından sıyrılan, gerçekle hayalin birbirine karıştığı durumların anlatımı da aynada görülenin aksine daha karmaşık tarzda okuyana servis edilir. Bu muhayyel yükselişler de karakterin bilinç oyunları olarak kabul edilirse anlatımdaki doğallık yadsınmamış olur.

Eserin olay örgüsünün çok iyi planlandığı ve kurgu trafiğinin de çok iyi yönetildiğini söylemek lazım. Yirmi sekiz bölüm halinde tasarlanan eserde, geçmişle şimdiki zaman arasında gitgeller yapan ana anlatıda Orhan’ın aşkının geçmiş zamanın merkezine oturduğu görülür. Bu klasik aşk masalına anlam kazandıran ise Orhan’ın Saklıkuyu’da yaşadıklarıdır. Aslında geçmişe dair aşk hikâyesinin kurgusu Türk filmlerine adapte olanlara fazlasıyla sıradan gelebilir. Ama kahramanın Saklıkuyu günleri, geçmişe öylesine güzel kurgusal bir kimlik kazandırır ki aşka dair yazılanlar katmerlenir. Tabii kurguya dair bu kadar tespit yapılmasına karşın eserin sonundaki ekler kısmında verilen bazı resim ve evraklardan, eserin kurgu kısmının nerden başladığı gerçek kısmının nerde bittiğini kestirmek güç bir hale gelir.

Aşk, umut ve trajedi üçgeninin kenarları arasında mekik dokuyan kayıp bir ruhun kendini bulması ve kaderine boyun eğmesinin bu eşsiz kurgusunu bir film senaryosunda görmek güzel bir tecrübe olabilir. Ama anlatının mevcut zenginliğini yansıtacak görselliği bulmanın mümkün olmayacağını da hatırlatmakta fayda var. Son olarak; âşıklara yer var mı yok mu bilinmez ama aşkın sorgulanması ve anlamlandırması gereken bir yönü olduğunu Tufan’ın eseriyle idrak etmek mümkün.

Yanıtla
9
1
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihî Hesaplaşma
Yazar, Osmanlı tarihinin en tartışmalı ve hakkında muhtemelen en fazla yazı yazılan ve yorum yapılan padişahı II. Abdülhamid’in tahttan indirilişini müteakip Selanik’e sürgüne gönderilmesi ile Balkan devletlerince Selanik’in işgal tehlikesinin baş göstermesi üzerine Selanik’in tahliyesi kararı çerçevesinde Selanik’ten İstanbul’a dönüşüne kadar olan zaman dilimini konu olarak ele almıştır. II. Abdülhamid’in sürgün yılları, sürgün doktoru Atıf Hüseyin Bey’in kalemiyle anlatıma kavuşmuştur. II. Abdülhamid ve sürgündeki hanedan üyelerinin doktoru olan Atıf Hüseyin Bey, her günkü rutin sağlık ziyaretlerinde Padişah’ı konuşturmakta ve konuşulanlar doktorun eve dönmesini müteakip kâğıda dökülmektedir.

Romana özelliği veren temel konu hesaplaşmadır. Adeta eserde otuz üç yılın hesabı tarih karşısında okuyuculara sunulmaktadır. Osmanlı’nın en kritik otuz üç yılının 320 sayfaya sığdırılması mümkün mü? Asla mümkün olmamakla birlikte temel suçlamalar ve II. Abdülhamid’in bunlara yanıtları kapsamında genel bir çerçeve çizilmektedir.

Yazar esasında tarihimizde ideolojik yaklaşımların en fazla görüldüğü netameli bir alana el atarak cesur bir girişimde bulunmuştur. Efsanelerin, doğru ve yanlışların, ak ve karanın karıştığı, herkesin kendi açısından baktığı ve gerçekliği bir şekilde bilinçli veya bilinçsiz görmek istemediği tarihin bu tartışmalı alanına el atmak gerçekten büyük bir cesaret işidir. Gerçekliğe son derece susadığımız süreçte bir nebze de olsa tarihî hakikatlerin ortaya çıkmasını sağlamasıyla eserin önemli bir işlev gördüğünü söylemek mümkündür. “Bir karış toprak kaybedilmedi.” efsanesinden İmparatorluk’un satıldığı yaygarasına kadar gerçeklikten uzak ve her türlü suiistimalin olduğu bir alanda kalem oynatmak kolay olmasa gerek. Böyle durumlarda doğrucu Davut rolünü kimse kabul etmek istemez. Böyle durumlarda ön yargıların yıkılmasının atomun parçalanmasından daha zor olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Tarihî olayların değerlendirilmesinde ve anlaşılmasında, bizde ihmal edilse de, konunun psikolojik boyutu önem arz etmektedir. Eser bu anlamda yeterli düzeyde olmasa da II. Abdülhamid’in hâlet-i ruhiyesini irdelemesi bakımından önemlidir. Merhum Faruk Erem’in “Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar.” vecizesinden hareketle bir adli vakanın bile tam olarak anlaşılmasında psikolojik boyut son derece önemli iken tarihî bir şahsiyetin anlaşılmasında da bu unsur göz ardı edilemez. Hele hele otuz üç yıla dair bir hesaplaşmada konunun psikolojik yönlerine değinilmemesi mümkün değildir. Eserdeki psikolojik analizler sathi kalsa da bu yönde önemli bir adım atılmış olması bakımından bunu belirtmek gerekir.

Eserde üslup akıcıdır ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Kurgu büyük ölçüde tarihî gerçeklikle bağdaşmaktadır. Yazar, kurguda tarihî vesikaların ötesine çıkmayı pek tercih etmemiştir. Bununla birlikte eserde yazım kurallarına gerekli riayetin gösterilmesi; yazım yanlışlarından noktalama işaretleri hatalarına kadar birçok konuda özensizliğin olmaması için, bu tür eserlerin yayımlanmadan önce emektar bir musahhihin elinden geçmesi son derece faydalı olacaktır.

Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şiirin estetik değerlerinin olmasının yanında şairinin vicdan ve tavır sahibi olması da arzulanır. Şairin attığı taş hedefi on ikiden vurabilmeli veya en azından hedefi sarsabilmelidir. Hiç değilse bir dalya yapabilmelidir. Şiiri kasmadan yazmak; hayatın, yaşamın diyalektiğini şiirle buluşturmak gerekiyor. Şair; cezbeli, mecnun bir kişilik midir bilemiyoruz. İlle de bohem hayatına maruz kalması mı gerekir bunu da bilemiyoruz ama bizim için önemli olan sonuç ve yazılmasını arzuladığımız kalıcı şiirlerdir. Ama her şeye rağmen kusurlu bir güzellik olarak şiir, hiçbir zaman mükemmel olmayacaktır. Çünkü insan mükemmel değildir. İnsanı insan kılan temel özellik kusurlu olmasıdır. Kusurları belki de nazarlığı olmaktadır. Nasıl ki her insan, her canlı kusurlu olmaktadır şiir de mükemmel olmayacaktır. Son olarak yazarın değişiyle, “şiir, şuurdan/bilinçten bağımsız düşünülemez” (sayfa 78) İyi okumalar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batılı Araştırmacılara Tokat Niteliğinde Bir Eleştiri
Sözde medeniyetlerin öncüsü ve kurucusu olduklarını iddia eden Batılı bilginler, dünya halklarını hiyerarşilerine göre tasnif ederken özellikle Türkleri, Kızılderilileri ve Afrika halklarını göz ardı etmekte, bazen onları 'getto' olarak nitelendirmektedir. Kazi Laypanov ve İsmail Miziyev tarafından kaleme alınan bu kitap Batılı araştırmacı ve akademisyenlerin Türklere ve Türk tarihine bakış açılarını eleştiren ve doğruları ortaya koymayı amaçlayan manifesto niteliğinde bir çalışmadır. Bu eser bu yönüyle oldukça kıymetli ve değerlidir. Nitekim esere giriş yazan Ahsen Batur’un da dikkat çektiği noktalardan birisi de budur.

Çalışma, Türk tarihinin erken dönemlerinden itibaren tarihi süreci akademik bir titizlikle ele almakta ve önemli bilgiler paylaşmaktadır. Eserin müellifleri ortaya koydukları tarihi gerçeklerle başta batılı araştırmacıların taraflı ve yanlış tutumlarını tarihi hakikatlerle ortadan kaldırmaktadır.

Eserde Türklerin kadim atalarının tarihi hikayeleri anlatılarak yakın döneme kadar bir tarih kurgusu sunulmuştur. Kitap araştırmacılar için önemli bir kaynaktır.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İndirimden satın almıştım haliyle fazla bir beklentim yoktu ama beğendim

Kitabı kısa bir sürede okumama rağmen akıcı, akılda canlandırılabilir, yer yer sulu bir laubalilik olmayan mizahıyla gülümseten, merak duygusunu saçma sapan manevralarla yüksek tutacağım diye çıkmaz sokaklara girmeden kendini bana okutmuştur. İçeriğinde dozajında bir gizem, dedektiflik, mizah, gerilim ve pozitiflik barındırmaktadır

Şu zaman da tasvip etmeyeceğim karakter, konu ve kurgulardan dolayı kitabı içeriğindeki pozitifliğinden dolayı bir zamanların meşhur kitap serisi olan “Tavuk Suyunda Hikayeler” vb. bir hissiyatı bünyemde bıraktı

Esasında her ne kadar yetişkin kitabı olarak görünse de karakterin kendi yaş skalasındaki kızlarımızda okuyabilir

Haliyle bu kitabı okumaktan bir keyif bir mutluluk duydum
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Modern" Tıbbın Kara Kutusu Açılıyor...
Konu, ilaç sektörü, “modern” tıp ve insan sağlığı. Eser, alışageldiğimiz üslubuyla bir Soner Yalçın klasiği. Kitap boyunca hız kesmeyen bir tempoyla tarihî vakalar, komplolar, teoriler, isimler, şirketler, yerel/küresel kurumlar, ilaçlar, tedaviler, son iki yüz yılda alternatif (tamamlayıcı) tıbbın “modern” tıp karşısında inanılmaz derecedeki mevzi kayıpları ve cevabını arayan başkaca sorular, sayfalarda size eşlik ediyor.

Yazara göre "modern" ya da "endüstriyel tıp" bugün maruz bırakıldığımız "kapitalist tıp" anlayışının ta kendisi. Sistemin bekası için insanlar, "modern tıp" aracılığıyla bedenleri üzerinden "itaatkâr" ve "yararlı" yapma stratejisine hedef oluyor: “Modern kapitalizm, yükselişiyle birlikte tıbbı dönüştürdü; bedenler üzerinden nüfuslar ele geçirildi.” Bu sistemin ezberlerini bozan fikirleri dile getirenler susturuluyor: “Örneğin... Tabip Odaları son dönemde, -kamuoyunda farklı görüşleri nedeniyle tanınan- meslektaşlarına ‘ihraç’-‘kınama’ gibi cezalar veriyor! ‘Suçları’, konuşmalarıyla hekimlik mesleğini ‘rencide’ etmek!”

-"Hasta yoktur, hastalık vardır" diyen "endüstriyel tıp"… 
-"Hastalık yoktur, hasta vardır" diyen "tamamlayıcı tıp"... Yani... Önceden hasta, hastalığın bir öznesi olarak görülürken, "endüstriyel tıp" ile artık hastalık özne durumuna geçirildi! Niye?

Soner Yalçın, 18. yüzyıldan itibaren değişmeye başlayan bu “tıp” algısının nedenlerini sorgulamaya çalışıyor. Kitap bölümlerinde anti-depresanlar, antibiyotikler, şeker hastalığı, aşılar, sporcu gıdaları, “sponsorlu” bilim, sağlık reformları, el değiştiren ilaç şirketleri gibi çok sayıda konuya değiniyor.

Yazar, tüm yazdıklarının mutlak doğru olduğunu savunmuyor: “Son 200 yılda insanoğlunun ‘modern-endüstriyel tıp’ aracılığıyla nasıl kuşatıldığını anlatmaya çalıştım. Başarılı oldum ya da olmadım, bunun takdiri okuyucunundur. Ama bu ilk adımdır, önemli olduğunu düşünüyorum. Her ‘teori yapımı’ gibi, hatalar barındırması kaçınılmazdır. Doğruculuk taslamıyorum, kukla olmadan tartışalım istiyorum.”

Kitabın yazılış amacı, ilaç sektöründe neler olduğunu halkın öğrenmesi, tıp olgusuna ezberletilmiş kalıplar dışında bakabilmek, bilim namusuna sahip çıkmak, tıbbın-ilaç tekellerinin karanlık yüzünü anlatmak, tıp-ilaç sektörünün ekonomi politiği konusunda bilgi vermek gibi gerekçelerle izah ediliyor.

Oldukça akıcı yazılmış bu eser okunduktan sonra konuya daha geniş çerçeveden bakılması gerektiği, meselenin sanıldığından daha ciddi boyutlarda olduğu noktasında inançlar daha da kuvvetleniyor. Morpheus’un Neo'ya uzattığı haplardan mavi olanı mı kırmızı olanı mı seçeceğiniz tamamen size kalmış.

Kitabı bir de yazarın dilinden izlemek isterseniz: bit.ly/3L0Nu1k

İyi okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir