Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İslâm, İbrânî ve Bizans Kaynaklarından Hareketle Yazılmış Akademik Bir Şaheser!
Türkiye’nin ve dünyanın en önemli tarihçilerinden biri olarak kabul edilen Zeki Velidi Togan’ın öğrencilerinden biri olan Douglas Morton Dunlop'un kaleme almış olduğu “Hazar Yahudi Tarihi” başlıklı bu eser, müellifin en popüler eseri olarak kabul edilmektedir. Dunlop, oldukça hacimli ve teferruatlı olan bu eserini İslâm, İbrânî ve Bizans kaynaklarına dayanarak kaleme almıştır. Eser kaynak zenginliği bakımından Hazar Tarihine dair en nitelikli ve kaliteli akademik eserlerin başında gelmektedir.

Türk ve dünya tarihinin en özel devlet ve topluluklarından biri olan Mûsevî Hazar Türkleri’nin tarihini oldukça ayrıntılı bir şekilde inceleyen Dunlop, siyasi, ekonomik, dini ve sosyal olmak üzere Hazarlara ve onların ilişki kurduğu devletlere dair yeni bir yorum sunmaktadır.

Douglas Morton Dunlop, Hazar topluluklarının ilk dönemleri, İslamiyet öncesi iranlılarla olan ilişkileri, Hazarlarla Rumlar (Bizans) arasındaki ilişkiler; Araplarla olan savaşlar; Hazarların Museviliği kabulü, Ruslarla olan ilişkiler, Hazar Devleti’nin çöküşü ve tarihten silinişi hakkında tarih akademisinde en zorlu ve çetrefilli konuları ayrıntılı bir şekilde incelemekte ve yanıtlar vermektedir.

Türkçeye tercüme edilmiş ve Selenge Yayınları tarafından yayınlanmış olan bu eser, Türkiye’de yeni yeni akademik olarak çalışılmaya başlayan Hazar tarihine dair ilk başvurulacak referans eserlerin başında gelmektedir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pozitif Psikolojiye mesafeli bir bakışım ve duruşum olduğunu ve eleştirilerimi -her yeri geldiğinde- vurgularım. İkinci Dalga PP ise daha kabul edilir ve bütüncül bir yaklaşım. Klasik yaklaşım kadar Gestaltı ve Varoluşçu yaklaşımı da içeriyor diyebiliriz. Yaşantıların ve duyguların "pozitif" yanları kadar "negatif" yanlarını da içine alan ve bunlar arasındaki geçişkenliği vurgulayan bir yaklaşım.

Travma Sonrası Büyüme olgusunu ikinci dalga PP de daha açık bir şekilde okuyabiliyoruz. "Her şerde bir hayır, her hayırda bir şer vardır" diyor PP ve hayatı sadece olumlamalar üzerine, haz ve mutluluk arayışı üzerine kurmanın bireyin bu istek ve arzusuna ulaşmasında ki en büyük engel olabileceğini de..

İnsanın ruhsal sağlığının ve erişmesi gereken varoluşsal anlamının Batı'nın bireyciliğinden, olumluluk zorbalığından, güç ve kusursuzluk sapkınlığından Doğu felsefesinde ki bütüncül ve kapsayıcı alana doğru kaydığını görüyoruz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Bozgun" romanı; Kaza, Suikast ve İtiraflar bölümlerinden oluşmaktadır. İlk bölüm, atölye çalışmaları şeklinde ilerlemektedir. İkinci bölüm daha çok metamorfoz olgusu üzerinden yol almakta, devamında nesnelerle eşyalarla kurulan bağla birlikte gazete, dergi çıkarma olayı üzerinden serüven devam etmektedir. İtiraflarla da "Duvarcılar Pasajı" metaforu işlenmekte ve bu konu üzerinden konu ele alınıp sonuca ulaşılmaktadır. Yazarın eserlerine ve edebi anlayışına bakışını yine yazarın kendi cümlelerinde görmekteyiz. "Ben okumayı Nietzsche ile başladım. Benim alfabemdir. Nietzsche... Bana söylenen şey, ne tuhaf yazıyorsun, konuşuyorsun, düşüncelerin ne garip gibi ifadeler oldu" (sayfa 123)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
YEMENLİLERDEN, ABBASİ VE IRAK TÜRKMENLERİNE DAİR TARİHİ NOTLAR
1183 yılının başlarında Hac vazifesini yerine getirmek için Endülüs’ten yola çıkan ve 8-9 ay gibi bir süre Mekke’de ikamet eden İbni Cübeyr, bölgede Müslüman toprakları dolaştıktan sonra 1185’in ortalarına doğru Granada’ya döner. Türkiye’de hayli geç fark edilen seyahatname türündeki bu eserde, müellifin resmi tarihçilerden farklı şekilde dönemle ilgili bilgiler vermesi dikkat çekiyor. Kaleme aldıkları günlükten ziyade mühim tarihi bilgilerde muhteva etmektedir. Günümüz İspanya topraklarından maceralı şekilde yolculuğuna çıkan Cübeyr kimi Akdeniz adalarında azınlık durumunda olan Müslümanları da not ederken, buralardaki esir pazarlarında gördüğü ve satılığa çıkarılan köleleştirilmiş Müslümanlardan da bahsetmektedir. Mekke’nin yanı sıra Irak, Suriye ve Mısır gibi bölge topraklarını da dolaşan İbni Cübeyr’in profili dindar ve samimi bir Müslüman olduğu izlenimi vermektedir. Hac vazifesi esnasında ve aylarca kaldığı Mekke’de gördüklerini sıradışı ve tarafsız şekilde anlatan Cübeyr, Yemenlilere epey sayfa ayırdığı dikkat çekiyor. Yemenlilerin her ne kadar yanlış-doğru şekilde namaz kıldıklarını söylese de, yine onların esasında samimi Müslümanlar olduklarını ve duaları herkesten daha güzel yaptıklarını söylemektedir. Yine Yemenliler dolayısıyla Yemenli tüccarlar Mekke’nin can suyudur ve hayati önem taşımaktadırlar. Kimi Mekkeliler onların gelişini de gidişini de dualarla yapmaktadırlar. Her zaman ticaret yapmazlar elbette, hayırda da Yemenliler öndedir. Öte yandan çöl eşkıyalarının tek korkuları, şüphesiz eli sopalı Yemenlilerdir. İbni Cübeyr, günümüzde kimi zaman olduğu gibi o dönemde de Hac esnasında yaşanılan izdihamdan da bahsetmektedir. Böyle bir trajediye şahitlik eder ve birkaç kişi hayatını kaybederken ağır yaralananlar da olur. Verdiği bilgiler aslında gerçekçi dururken, zihinlerdeki resmi tarih bilgileriyle de çelişmektedir. Halifeden, Horasan ve Irak Türklerinden bahseden İbni Cübeyr Selçuklulardan da söz etmektedir. Müellif, döneme dair İslam mezheplerine dair gözlemlerini de not etmiştir. Mezhepler konusunda keskin görüşü yoktur ve sadece gördüklerini aktarmaktadır. Edebi bir metin gibi de duran eserin ufuk açıcı olduğunu da söyleyebiliriz.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nedensiz işlenen cinayetler, suçu işleyen kişinin yani failin psikolojisi, cinayet anında ne hissettiği, çözülmemiş travmaların ve sağlıksız geçen çocukluğun kişileri ne derece hissizleştirip neler yaptırabileceği her açıdan ele alınarak işlenmiş Capotte tarafından. Fazlasıyla detaylı çünkü Capotte'nin bizzat yaptığı araştırmalara dayanıyor. En baştan katillerin kim olduğunu biliyorsunuz, bu bir katil kim romanı değil. Bana kalırsa bir cinayet romanı da değil. Bu hukuk, kriminoloji ve psikiyatri bağlamında incelenmesi gereken bir yapıt. Kitabı okurken katil olan birine bile acıyabileceğinizi göreceksiniz. Suçun cezasız kalmaması, psikiyatrinin ceza hukukunda önemi; erken çocukluğun ve gençliğin yaralarının, yok sayılmanın, sevgisizliğin nelere mal olabileceğini göreceksiniz. Bir katilin kan dondurucu hissizliğini ve 50 dolar için yok olan bir aileyi göreceksiniz. Bu romanın amacı katilin kim olduğunu bulmanızı sağlamak değil. Suçun psikolojisini ele almak. İyi okumalar dilerim
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihi Süreçte Okulun Gelişimi
Günümüzde insanların, eğitim-öğretim imkanlarına ulaşmada eşit şartlara sahip olmadığını biliyoruz. Bulundukları coğrafya, savaş, göç, maddi imkânsızlık gibi çok sayıda sebep buna zemin oluşturuyor. Birleşmiş Milletler verileri (2022), dünya genelinde, üçte ikisini kadınların oluşturduğu 771 milyon insanın, hala okuma yazma bilmediğini gösteriyor. Her olumsuzluğa rağmen insanlık, yıllar geçtikçe bu konuda ilerleme gösteriyor. En azından dünya genelinde yapılan istatistikler, böyle söylüyor. 15 yaş üstünde, dünya genelindeki okuryazarlık oranı 1990’da %74, 2000’de %81, 2010’da %84 ve 2020'de %87 seviyesinde. Türkiye’de, 1927’de %11’lerde olan okuma-yazma oranı, 2020’de yüzde 97,42’ye ulaşmış durumda.

İstatistiklere yansıyan bu iyileşme, eğitimin olmazsa olmazlarından “okul” ile doğrudan ilişkili. Karşılaştırmalı Eğitim ve Eğitim Tarihi profesörü olan yazar Franz-Michael Konrad, Runik Bilgi Serisi’nde yer verilen eserinde, okulun tarihini gayet öz bir şekilde anlatmış. İçerik, kronolojik bir şekilde antik çağ, Avrupa orta çağı, yeni çağ, yakın çağ başlıklarına göre sistematize edilmiş. Eser, ağırlıklı olarak Avrupa ve özellikle de Alman coğrafyasındaki tarihi sürece odaklanmış görünüyor. Bu nedenle kitapta, İslam ve Türk tarihinde okul konusuna değinilmediğini belirtmekte fayda var.

Bir iki asır öncesine kadar ilkokuldan üniversiteye uzanan eğitim-öğretim, bugünkü kadar teşkilatlı ve sistemli değildi. Dolayısıyla bu derece halka inmemişti. Antik çağ'da durum, daha da istisnai bir nitelik arz ediyordu. Mesela Mısır’da, “Asıl mesleki eğitim okul eğitiminden sonra başlıyor, bireysel olarak usta çırak eğitimi çerçevesinde gerçekleşiyordu. Yüce meslekler için eğitilmek üzere seçilmemişlerin hiçbiri –çiftçiler, küçük zanaatkârlar, askerler, aynı zamanda da kız çocukları– okula gitmezdi ve nitekim ne okuyabilir ne de yazabilirlerdi. (s. 9)”

Roma’da Hristiyanlığın resmi din olarak kabulünden sonra okula bakışta değişim yaşanmış: “Hristiyanlık inancı, inananlardan okuma yazma beklemiyordu… Roma devleti okul sistemi Hristiyanlar tarafından devralınmadı, aksine tamamen olmasa da geniş ölçüde ortadan kalktı. Roma’nın eski çağında halk arasında oldukça yaygın olan okuma yazma bilgisi, Erken Orta Çağ’a geçerken -Alpler’in kuzeyinde tamamen ama büyük ölçüde İtalya’da da- git gide azaldı. (s. 22)” Roma’da özellikle din adamı ihtiyacının karşılanmasında, okulun, kilise açısından önemli bir yeri olduğu ise tartışmasız. Konrad, kilise okullarında okutulan derslerden, sınıf ortamlarına kadar pek çok detayı sunmuş.

Avrupa’da ilk üniversitelerin oluşumu (11. ve 12. yy), laik eğitimin başlaması (12. ve 13. yy), genç kızların ve kadınların eğitimi, Orta çağ kapsamındaki ilgi çeken diğer başlıklar. (s. 32 vd)

Yeni çağ içinde yaşanan reform hareketleri, okul ve eğitim açısından da değişimler getirmiş. Luther’in görüşleri, Gutenberg’in öncülük ettiği matbaa çalışmalarında binlerce eser basılması ve ulusal dillerin önem kazanması, kilise okullarının gerileyişine zemin hazırlamış: “Artık neredeyse hiç kimse çocuklarını okula göndermek ve çocuklarının eğitim almasını istemiyordu çünkü insanlar Luther’in yazılarından, rahiplerin ve akademisyenlerin halkı açıkça kandırdığını öğrendiler.” (s. 40) Aynı dönemde bugünkü manada Alman devlet okul sistemi, Protestan Almanya’da başlamış. Bu gelişmenin temelinde, hükümdarların, teba üzerinde etkilerini arttırmak gibi önemli bir politik gerekçenin olması ise dikkat çekici.

Yakın çağ’da, ortaya çıkan düşünce, ekonomi ve üretim anlayışı, bu sefer soyluların konumunu sarsmış, 1871’de sağlanan Alman birliği, ulus devlet anlayışını kuvvetlendirmiş. Bu dönemde devletin alt okullara karşı olan ilgisi daha da artmış. Bunda milli eğitim harcamalarının insanların yaptıkları işleri daha verimli hale getirmesi, böylelikle ülke ekonomisinin canlandırılması, çocuk işçilerin çalışmasına bir önşart olarak okula gitmenin getirilmesi, Alman ülke sınırlarındaki tüm nüfusun aidiyet duygusunun oluşturulması, diğer bir ifadeyle ulusal bilincin uyandırılması gibi sebepler önemli rol oynamış. (s. 60 vd) 1890’lı yıllarda, okuma-yazma bilmeyenlerin, tüm nüfusun %10’undan daha az olması, hedeflenen başarıda ciddi yol alındığını gösteriyor.

Demokratik düzene geçiş aşaması olarak Weimar dönemi, ideallerin yüksek olmasına karşı icraatlar bakımından zayıf kalmış: “Eski seçkinlerin önceliğine önemli ölçüde dokunulmadığı ve demokrasinin çoğu insana hâlâ yabancı kaldığı bir toplumun tümünde olduğu gibi okul sisteminde de büyük değişikliklerden kaçınıldı. (s. 79)”

Nasyonal Sosyalist dönemde ise okul, fiili olarak arka plana atılmış: “Eğitimin ilk görevi ise fiziksel sağlığı korumak ve sapa sağlam vücutlar yetiştirmektir. Entelektüel yetilerin eğitimi ancak ikinci sırada gelir. (s. 84)” Hitler’in Kavgam’da yer verdiği bu düşünceler, aslında Nazilerin konuya bakışını özetlemiş. Okul dışı eğitime odaklanan öğrencilerin, Hitler Gençliği faaliyetlerinde görev almak gibi bir misyon üstlenmesi, günlük derslerini aksatmalarına neden olmuş, bu konuda öğretmenlerin ve okulun yetkileri uygulanamaz hale gelmiş (s. 84 vd.). Eğitimde merkezileşme, yıllar geçtikçe her anlamda şiddetini arttırmış. 1939’da Nasyonal Politikalar Eğitim Kurumu” (Napola) denilen yüksekokula denk bir eğitim kurumunun kurulması ile rejim, kendi insan kaynaklarını devlet imkanlarıyla yetiştirmeye başlamış.

Savaş sonrası ikiye bölünme ve 1991’deki birleşme sonrası okul sistemleri, 2000 yılından bugüne PISA araştırma sonuçlarına göre alınan mesafe ve bazı güncel tartışmalar, eserin son konularını oluşturmuş.

Türkiye’de eğitim üzerine çalışan, karşılaştırmalı değerlendirme yapmak isteyen her okurun, bu eseri edinmesinde fayda olacaktır. Ülkemizde eğitim sistemine dair yaşanan tartışmalara ve yapılan planlara katkı sağlayacak bu eseri dilimize çeviren Eda Kulaksız, oldukça titiz çalışmış, takdiri fazlasıyla hak ediyor.

İyi Okumalar!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kendi sınırlarımızı keşfetmemizi sağlayan bir kurgu
Orta Çağ Avrupa’sında engizisyon döneminde yüzlerce kadın cadı olduğu gerekçesiyle yakılıp, işkence gördü. Birçok erkek de onlara arka çıktıkları bahanesiyle benzer muamelelere maruz kalmışlardı. Portobella Cadısı, Athena da öyle yeri göğü inleten bu tumturaklı kadınlar gibi onu bir tehdit olarak görenler tarafından yargılandı. Ruhunun tabularını yıktı, birçok dünyevi şeyi ardında bıraktı ve içinde coşan denizlerin dışarı taşmasına izin verdi. Kendince bir metafor geliştirdi ve dans ederek içindeki gizemli kadını harekete geçirdi.

Tam olarak bir biyografi kitabı değil Portobello Cadısı, çünkü yazarın kendisi tek bir fikir beyan etmedi. Sadece Athena ile ilişkilendirilen insanların onun hakkındaki algılarının bir aktarımı olarak aktarıldı. Onun kendini anlatamaması ne kötü diye düşünürken manevi, mistik bağlamlarla dolu tahmin edilemez bağımsızlığını düşününce aslında üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdiğini anladım.

Herkesin açıklığa maruz kaldığı bir dünyada, yapabileceğimiz en havalı şey gizemimizi korumak mıdır acaba ve bunu olabildiğince kendi içimizde anlamaya çalışmak mıydı yoksa? Bilemiyorum! Ama Athena bunu gizlemeyi tercih etmedi aksine özenilecek kadar bağımsızdı. Oldukça yetenekli olan Athena yaratıcı ile arasındaki iletişim yollarından biri olduğu için teselliyi müzik ve dansta buldu. Onun hikayesinde iyi veya kötü yoktu, tüm karakterlerin gri alanları vardı ve Coelho, hepimizin eninde sonunda nasıl hissettiğimizi ve hatta açıksak, içimizdeki iyiyi tüm aykırılığıyla kabullenerek özgürleşeceğimizi vurguladı. Coelho’nun Athena’sı da insanlara kendi maneviyatlarını bulmaları için ilham vermeyi uman bir lider olma yolunda ilerledi.

Paulo Coelho'yu ne zaman okusam yeni bir şeyler öğreniyor ve araştırma imkanı buluyorum. Zira Coelho şimdiye kadar okuduğum eserlerinde metin kurgusuyla büyüleyici bir yazar. Kurduğu cümlelerle çoğu kez düşümü büyüleyenlerden. Bir de konunun türü spiritüellikle buluşunca fazlaca keyif verir. Aidiyet duygusunu irdeleyen, orada bazen tamiri mümkün bazen de olamayacak boşluklar açan, içimizdeki resifleri keşfederek, kendi sınırlarımızı keşfetmemizi sağlayan ve takdiri hakeden bir kurgudur.

Yanıtla
11
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlık Tarihine Yön Veren Büyük Bir Uygarlığın Tarihi
Dünya uygarlık tarihinin en kadim devlet ve topluluklarından biri olan İskitler’e dair yapılan akademik çalışmaların sayısı maalesef çok azdır. Bunun en büyük sebebi İskitler’e dair yazılı kaynakların oldukça az sayıda olmasıdır. Özellikle de bu uygarlığa dair yapılan akademik çalışmalar ekseriyetle arkeolojik kazılardan elde edilen verilerle inşa edilmiş makale ve kitaplardan oluşmaktadır. Türkçede ise akademik olarak İskitler çok fazla çalışılan bir devlet değildir.

İskitler, Türk tarihinin erken dönem uygarlıklardan biri olması nedeniyle İslamiyet öncesi Türk kültür ve tarihini anlamamız için anahtar bir topluluktur. Sahip oldukları maddi ve manevi kültür başta Türk tarihi olmak üzere İran ve Mezopotamya tarihini ve uygarlıklarını şekillendirmiştir.

İskitlere dair akademik çalışmaların sayısının az olmasının en büyük sebebi, başta batılı araştırmacılar olmak üzere hakim akademik düşüncenin onları barbar olarak nitelendirmesidir. Bu nedenle İskitlere karşı tarihi olumsuz bir imaj ve önyargı inşa edilmiştir. İskitlerin sahip olduğu maddi ve manevi kültür ile medeniyet inşa eden unsurlar göz ardı edilmiştir.

Grakov’un kaleme aldığı eser İskitleri sadece siyasi değil, sosyal, kültürel ve ekonomik bakımlardan da ele alması bakımından bu konuda en nitelikli akademik çalışmalardan biridir. Grakov, İskitlere dair bu eseri kaleme alırken başta arkeolojik bulgular olmak üzere önemli tarihi kaynaklardan yararlanmıştır. Selenge Yayınları tarafından yayınlanan bu eser Türkçe yayınlanmış en nitelikli İskit tarihidir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazılanların, öznel bir ilişkiler ağında yol aldığını görmekteyiz. Bu anlatımlarda bir zamanın ve bir coğrafyanın ruhunu yansıttığı fikrini de uyandırmaktadır. Eserin kendisinden mündemiç olan, yer yer romantik duyarlılığı olan bölümlerde var elbette. Öğretmenlikten mülhem, duyarlı, sezgisel bütünlüğü olan öyküler desek yeridir. Var olması arzulanan güzel bir dünyanın izlerini de taşımaktadır. Yazılanların daha çok anılarla temellük ettiği hissi uyandırmaktadır. Öykücülerin geneline zuhur ettiği gibi toplumsal içerikli öyküler, burada da pragmatist bir çerçevede ele alınıp işlenmektedir bir taraftan. Yazar, bu yazdıkları güzel insanları kaybetme korkusunu bertaraf edebilmek için yazıyordur belki de kim bilir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Muhteşem bir kitap. Oğlumun bana defalarca okuttuğu, benim yakın çevreme hediye alırken ilk aklıma gelen kitaplardan oldu uzun süre. Kitapta hem yetişkinlere hem çocuklara mesaj var aslında. Hayallerimiz ve vazgeçişlerimiz üzerine kurgulanmış. Ali Sinan Bey'in tüm vazgeçişlerine ve hayallerine ortak olurken, oğluna tam da sırası diyerek kendi vazgeçişlerini ondan beklememesi, anı yaşaması bir yerlerden tanıdık gelecektir kimilerinize belki de. Hikaye enfes, resimler gözalıcı, sonuysa beni çok duygulandırdı. Hep yapmak isteyip de yapamadıklarınız üzerine konuşmak için de enfes bir kitap. Mutlaka alın. Pişman olmazsınız. 5 yaştan itibaren okunması anlamlı olur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir