Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eserde Kelâm-ı İlâhî-ye giden noktada Allah ile Elçisi arasındaki mesajın iletimi konusu sorgulayıcı ve mukayeseli bir şekilde ele alınmıştır. Bu bağlamda eserin başlangıcında Kur’an-ı Kerim’in yorumlanması ve nasıl anlaşılması konusu işlenmiş ve bu minvalde kelime ve ibarelerin anlam dünyasının dışına çıkılarak Kur’an’dan güncel meselelere dair ilmi temeli olmaksızın istinbatta bulunulmasının yanlışlığına dikkat çekilerek bunun Kur’an’ın evrensel mesajına zarar vereceğine değinilmiş ve ardından Allah’ın konuşması ve Kur’an’da “dedi, söyledi” şeklinde geçen ve Allah’a atfedilen ibarelerin nasıl anlaşılması gerektiği izah edildikten sonra vahyin iniş şekilleri irdelenmiştir. İlah-i Mesaj’ın sorgulayıcı ve araştırıcı bir şekilde nasıl anlaşılması gerektiği konusunda muhtevası hacmini aşan bir eserdir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İki diyalogdan oluşan, ekonomi ve tarım üzerine güzel bir eser. Ksenophon da Platon gibi hocaları Sokratesi konuşturmuş. İlk bölümde Kritoboulos hocasıyla konuşurken ve pasif bir durumdayken. İkinci bölümde Sokrates İskhomakhos ile ev düzeni içinde kadının önemini ve ev dışında erkeğin sorumluluklarını ve tarıma dair öğrenilmesi gerekenleri konuşuyor. Ancak Platon diyaloglarından en önemli farklı, Platon'da Sokrates genelde insanları önceden konuşturur ve fikirlerini duyar, sonra kendi fikrini onlara empoze ederek kabul ettirir. Ksenophon ise tam tersi bir şekilde, ikinci kitapta İskhomakhos'u tarımda ehil bir insan gibi göstererek onun Sokrates'e bir şeyler öğrettiğini gösterir. Kitap genel olarak çok güzel. Çevirisi çok güzel yapılmış. Sayın Çokona'nın emeğine sağlık. Okumanızı tavsiye ederim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Smirnov'un Kaleminden Kırım Hanlığı Tarihi
Önemli bir Türkolog ve Osmanlı tarihçisi olarak kabul edilen yazar, Vasily Dmitrieviç Smirnov, Petersburg Üniversitesi Doğu Dilleri Fakültesi’nde Arap, Fars ve Türk dilleri eğitimi almış, 1871’de mezun olmuş. 1875’te Türkçe bilgisini ilerletmek üzere ülkemize seyahat etmiş. Bu seyahat dışında da çok defalar İstanbul’a araştırma amaçlı gelmiş. Çalışmalarını, İstanbul dışında Viyana, Londra ve Paris gibi Avrupa şehirlerine gidip elde ettiği Türkçe eserlerle zenginleştirmiş. Görev yaptığı fakültede 49 yıl, Türkçe, Türk Tarihi ve Edebiyatı üzerine dersler vermiş. Koçi Bey Risalesi’ni Rusçaya çevirmiş. Osmanlı şairlerinin ve alimlerinin eserleri üzerine çalışmış. Doktor unvanını, “XVIII. yüzyılın başına kadar Osmanlı himayesinde Kırım Hanlığı” teziyle almış. Ülkemizde Türkçe olarak Selenge Yayınları arasında basılan bu eser, 11 Ekim 1887 tarihinde tamamlanmış ve “dünyada telif edilmiş en mufassal ve en kapsamlı Kırım Hanlığı tarihi” olarak nitelendirilmiş. Yazıldığı dönemde, konu üzerine yazılmış tek kapsamlı Rusça eser olduğunu da belirtmek gerekir.

Eserde Kırım Hanlığı’nın oluşumundan Osmanlı hakimiyetine girmesine ve ardından Rusya’ya dahil olmasına kadar olan tarihi süreç tüm ayrıntılarıyla inceleniyor. Kitabı, benzer eserlerden öne çıkaran özelliği, yazarının yukarda da belirtildiği üzere Türk diline hakimiyeti ve Türkçe kaynaklara doğrudan erişip yararlanmasıdır.

“… eserin iki bölüm halinde yazılması gerekiyordu. Birinci bölüm, Kırım Hanlığı’nın Bâb-ı Âlî’ye bağlandığı tarihten itibaren olan siyasi tarihini, ikinci bölüm ise bu hanlığın hâkim ahalisini oluşturan halkın sosyal yaşantısını ele almak zorundaydı.” (s. 30)

Kitabın ilk bölümü, Türk halklarının Kırım’a gelmesine ve hanlığın oluşumuna kadar süren siyasi duruma ayrılmış. Kırım adının nereden geldiğinden burada hüküm süren ailelerin armalarına kadar bir çok detaylar işlenmiş.

Bilindiği üzere Altın Ordu Devleti’nin gücünü yitirmeye başlamasıyla beraber Hacı Giray, Kırım’da 15. yüzyıl başlarında bağımsızlığını ilan etmiş ve İstanbul’un fethi sonrası Osmanlı ile irtibata geçerek Cenevizlileri Kırım’dan atmak için adımlar atmaya başlamış. 1454’te Osmanlı donanması Kırım’a gelerek Hacı Giray’a destek olmuşsa da bu sınırlı destek, Giray’ın, amacına ulaşmasına yeterli olmamış. Yıllar sonra 1474’te Osmanlı donanması, Gedik Ahmet Paşa komutasında Kefe şehrine gelerek Cenevizlileri yenilgiye uğramış ve burada esir olan Mengli Giray, hanlığın başına getirilmiş. Cenevizlilere ait bütün kaleleri ele geçiren Osmanlı ordusu, bu süreçte, hanlık ile tabiiyet ilişkisini de böylelikle başlatmış. (s. 145- 245)

Sahip Giray’ın azledilmesi ve Devlet Giray tarafından ortadan kaldırılması sürecinde yaşananlar, sona giden yolda, kritik bir nokta olarak kabul ediliyor. Ruslar, Kırım’ın iç meselelerle uğraşmasını fırsat bilerek Kazan’a saldırmış ve 1552’de burayı işgal etmiş. Kazan’ın ardından Hazar’ın hemen kuzeyinde yer alan Astarhan’ı ele geçiren Rusların bundan sonraki hedefleri, Azak Denizi ve Kırım Yarımadası olmuş. 1683 Viyana bozgununu izleyen dönemde, Osmanlıların Avrupa’da ciddi toprak kayıplarına uğraması, Rusların yayılmacı niyetlerini daha da ortaya çıkarmış.

Hanlık yönetiminde yaşanan iç mücadeleler, komşu devletlerle ilişkiler, Osmanlı ile hanlık arasındaki ilişkileri de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz yönde etkilemiş görünüyor. Fırsatları lehlerinde kullanan Ruslar, 1771’de Kırım’ı ele geçirmiş. Yaşanan bu tarihi kırılma ile Hanlık, İstanbul’a sormadan kendi yöneticilerini belirlemeye başlamış. Böylelikle Kırım Hanlığı’ndaki Osmanlı nüfuzu sona ermiş. Bir müddet süren mücadelelere rağmen 1792 Yaş Antlaşması’yla Kırım, tamamen Ruslara terk edilmiş.

“Kırım Hanlığı, tarihinin hiçbir döneminde tam bağımsız bir hanlık olmamıştır ve bu da devleti oluşturan ahalinin derin milli karakterinin bir tür yansımasıdır. Hanlığın bünyesinde yer alan Çerkes, Kalmık ve diğer etnik gruplara hiç değinmeden, hanlığı oluşturan Türk kabilelerinin dahi birlik ve tesanüt içinde olmadıkları göz önünde bulundurulursa, bu halkların onunla siyasi bir bağının olduğu dahi şüpheli görünecektir. Hanlığın mevcudiyeti boyunca yaşadığı iki başlılık, onun Rus tâbiyetine geçinceye kadar Bâb-ı Âlî ile olan uzun süreli ilişkisinin bir sonucudur…” (s. 29)

Kitaba adını veren Osmanlı dönemi Kırım Hanlığı, oldukça geniş bir tarihi süreci kapsıyor. Bu durum tabii olarak, eserin hacmini oldukça genişletmiş. Kitabı yazan kişinin Rus bir akademisyen oluşu, yaşananların “diğer taraftan” nasıl okunduğunu veya göründüğünü anlamak adına önemli. Bu eseri ve daha nice kapsamlı eserleri titizlikle Türkçe'ye çeviren merhum D. Ahsen Batur’un emeğini takdir etmeden geçemeyiz. Batur, eseri sadece Rusça’dan dilimize çevirmek “tembelliğine” düşmemiş, bu işe ciddi bir zaman ayırarak -kendi tabiriyle Eyüp sabrıyla- yazarın eriştiği Osmanlıca kaynakları da tek tek irdelemiştir. Yazarın Rusçaya çevirdiği metinlerde yaptığı çeviri hatalarını, yanlış anlaşılmaları tespit etmiş ve bazı kaynakları Rusça metinden değil, atıf yapılan Osmanlıca asıllarından çevirmiştir. Esere dipnotlarla katkıda bulunmuştur.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Darüssade ağalığı gibi ehemmiyetli bir görevde bulunan Beşir Ağa'nın çalışılmasını, Osmanlı tarihindeki pek çok önemli isme yapılmış bir atıf olarak görüyorum. Biyografik ve monografik çalışmaların devamının gelmesi umudundayım. Ancak bir tarih sever olarak bu gibi yabancı yazarlar tarafından yazılan eserler daha çok okunmaktadır. Sebebi istisnaları saymazsak Türk araştırmacıların çalışma sırasında din ve ırk hassasiyetini aşamadığı konusudur. Burada kesinlikle yazara veya farklı din, ırk mensuplarına sözüm yoktur. Hatta işlerini iyi yaptıkları için tebrik etmek gerekmektedir. Bu vesileyle kendim başta olmak üzere işimizi en iyi şekilde yapmak zorundayız. Bu iş her ne olursa olsun. Tüm okurlara selamlar.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Cem Kertiş Öyküsü:
Konuca geniş dünya, tipolojik takla yok da benzetiler, cümle kesikleri gırla, kurmacaya yeni soluklar. Eski soluklar da var, Kertişçe bakış bir yerinden yeniye çekiyor illa, hoş. Bazen hoş değil, üzerinde çok durulan, oynanan meseleler tatmin etmiyor, diyalog bir yerden sonra sıkıyor mesela. Örneklere bakalım. Kısaların arasında vasat öyküler çok, "Düğün" tuhaf kurguya yanaşıyor da rüya mamulü olduğunu belirten ithaf olmasa daha doğru algılanabilirdi, belki yazarın istediği gibi görmemiz gerekir ama gerekmez, yazar neyi nasıl görmemiz gerektiğini söyler de umursamama hakkımız saklıdır, o zaman "Estetik kâbuslara..." değil de okurun alımlayışına. Düğüne gelir anlatıcı, tokalaşır, damat soğuk duygular dükkânından giyinmiştir, eh, gelin ateş giyinmiştir, heh. İnsanlar her yerdedir, koşturan çocuklar ve zıplayan kurbağalar. Hayvanlar âlemine girmeye başlarız, Firdevs Ev'in öykülerinde de böyle geçişler vardır da o öyküler Kertiş'inkilerden uzun olduğu için daha yumuşak ve belirsizdir, Kertiş bodoslamadan girer çünkü öykünün kısalığı. Arkadaşlar masaya dizilsin için arkadaşlık, sonra muhabbet ve kertenkele, geldiği masanın rengini alır, kimle konuşursa rengi başkalaşır. Tavuklar ve horozlar piste çıkar, halay çeker. "Sonra ben de halaya kattım kendimi, azıcık rakıyla demlediğim yüreğimi az biraz çalkaladım. Arkadaşlarıma bakındım, kertenkelenin boynundaki zaman ve mekân dondurucusuna pozlar veriyordular. Gülümseşip, şakalaşıyorlardı onunla. Gördüklerim arkadaşlarımı soyuyordu. Önce her bir 'arkadaş'ımın üzerinden 'a'yı soydu, sonra 'r' de gitti ve gece bittiğinde 'ş' bile tutunamayacakmış üzerlerinde. Duyumsadıklarım onları soydukça etçil kuşlar kalıyordu yavaş yavaş, arkamı kollayanlardan geriye. Benim leşimi bekleyen akbabalar ile gezindiğimi anlayacaktım, gece bittiğinde." (s. 10) Aslanın ruhu bütün bunlara direnmeye kalkmış, anlatıcı krallığını ilan edemese de görmesi yeterliymiş her şeyi, gördükleri düşten olsa bile. Atmosfer iyi kurulmuş öyküde, figürlerin dönüşümü başarılı, iyi öykü. "Hayalet Annem"se eh, bir tuhaflık denemesi olarak dışarıda kalmalıymış belki.

Biraz daha uzun öykülere geliyoruz, Kertiş'in has öykülerine yaklaşıyoruz. Çocukluktan kalan bir eksikliğin, beyhudeliğin diyeyim, yetişkinlikte başka bir kimlikle ortaya çıktığı bu öykülerde yiten bir şeyin iki zaman dilimindeki seyrini görürüz. "Sevgibey ve Sarı Çizmeleri" şalvarlı bir ninenin torununu çizmeler konusunda uyarmasıyla başlar. Yerelliği de iyi yedirir Kertiş, Sevgibey "oğul balı"dır nineye göre, çizmelerini giydiği zaman sarı sıcakta fırtınayla yarıştığını düşünür. Çok sever o çizmeleri, ninesi kavurucu sıcağa rağmen üzerine halıları, battaniyeleri neden giyinmişse çocuk da ondan giyer. "Önce ben yıkandım. Sonra tozunu, kirini belki de kendisinden bile çok sevdiğim çizmelerim yıkandı. Ben yatağa sokuldum, çizmelerim naylon poşete ve koynuma koyuldu. Ben fırtınayı düşündüm, çizmelerim ninenin ellerini, masmavi gözlerini düşündü... İkimiz de uykumuzu uyuduk." (s. 29) Bir iki öykü sonra "Babalar Da Ağlar" geliyor, baba olmayanların da ağlayabileceğini gösterebilir, benim gözlerim doldu bazı. Kertiş'in şu iki çizgili anlatım tekniği sürekli tekrarlandığı için sıkabiliyor da bağlama iyi çekildiyse görmezden gelmesi kolay.

Daha da uzun öyküler, "Aysel ve Çiçek", Kertiş'in bu kitaptaki en iyi öyküsü "Aysel ve Çiçek"tir diyesiyim. On numara öykü. "365. Resim" ilişkilerdeki orantısızlığı usulca, perdeyi şöyle hafifçe aralayarak gösteriyor, bodoslamadan değil. İyi seri bu da. Köşeli, öykünün ovalliğini zorlayan diyalogları hariç. Kertiş'i okurum daha.

Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Coğrafyamızın Olağanüstü Varlıklarına Bir Bakış
Okurunu, korkunun kelime kökeni ile karşılayan kitap, korku ve kaygının psikolojik birikimdeki yerini soruşturarak devam ediyor. Beynin çalışma yapısına da kısaca değinerek, korkunun nörolojik sebeplerini de açıklamış olmasıyla kapsamlı bir kaynağı okumaya başladığınızın sinyallerini veriyor zaten. Ayrıca bu durum, ilerleyen sayfalarda bizi bekleyen “varlıklardan” korkma sebeplerinin de yer yer bir açıklaması niteliğinde.

Kitap, esasen iki ana bölümden oluşmakta; fakat üçüncü ve dördüncü bölümler de kataloglama görevi görüyor. İlk bölüm bizi ikinci bölüme, yani asıl konuya hazırlar gibi. Psikolojinin, “korku”yu ilgilendiren kısımlarıyla alakalı sizi bilgilendirdiğinden emin olarak ilerliyor kitap.

İkinci bölümde ise mevzubahis varlıklar, alfabetik sıralanmış başlıklar halinde okuruna sunuluyor. Neye benzediklerine, nerelerde yaşadıklarına, hangi kültlerle ilintili olduklarına (su kültü, ateş kültü vb.), ne tür şeylerle bağdaştırıldıklarına inanıldığı gibi konulara detaylı bir biçimde değiniliyor. Doksandan fazla varlık detaylı bir biçimde listelenmiş durumda.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde ise, bu varlıkların masal ve efsanelerdeki yerleri ayrı ayrı kataloglanmakta. Söz konusu varlıkların bir kısmı hemen herkes tarafından bilinirken, birçoğu da belki de hiç duymadığınız şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle bu bakımdan kitabı oldukça şaşırtıcı bulduğumu söylemeliyim.
Örneğin; tepegöz, al karısı, cin, peri, şeytan gibi yaygın bilinen varlıkların yanı sıra bizden iyiler, yol azdıran, kaftarküski, hınkır munkur gibi ilginç varlıkları ve daha fazlasını da öğrenmiş oluyor okur.

“Türkiye Sahasının Demonoloji ve Diabolojisi” derken hiçbir abartı olmadığını da eklemek lazım. Zira bölge bölge, şehir şehir, köy köy inceleniyor bu korkulan unsurlar. Nerelerde görülmüş, kaç masal ve efsanede yer almış hepsi detaylıca aktarılıyor. Bu anlamda da çok değerli bir kaynak bana kalırsa. Çünkü, bu kapsamlı analiz sayesinde daha önce adını bile duymadığınız “şeyler” hangi yörelerin efsanelerine ve masallarına konu olmuş öğreniyorsunuz. Dr. İrfan Polat’ı bu titiz araştırma çalışması için kutlamak lazım. Zira bu kitabın alanında büyük bir eksikliği tamamladığını düşünüyorum.

Kitabın boyutları bir araştırma kitabına göre uygun, fakat alışageldiğimiz kitap boyutlarından biraz fazla (16 x 24 cm). Sonuna not alabilmemiz için birkaç boş sayfa eklenmesi harika olurmuş açıkçası. Yine de bu akademik kaynak niteliğindeki araştırma kitabı, gerek anlatımıyla gerekse punto ve boşluklarıyla okumayı kolaylaştıran ve keyifli kılan bir yapıya da sahip bence.

Gerek yerli gerekse yabancı kaynakların, geniş kapsamlı bir biçimde taranması sonucu ortaya çıkmış bu etkileyici kitabı okumayı ilgilisine muhakkak tavsiye ediyorum. Siz de benim gibi kurguda korku unsuru eksik olmasın diyenlerdenseniz, bu kitabı seveceğinizi düşünüyorum. Türkiye sahası özelinde yapılmış bu çalışma, kesinlikle dünya genelindeki bazı korku ögelerini de anlamlandırmaya vesile olabilecek türden bir yapıt.

Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabın yazarı Avi Shlaim Bağdat doğumlu (1945) bir Yahudi. İngiltere'de tarih eğitimi alan insâf ehli bir revizyonist (yeni tarihçi).

Ciddi ve titiz bir emek mahsûlü olan bu hacimli kitap 1947-2006 arasında İsrail'in Araplara yönelik siyasetini anlatıyor. Devlet arşivinde yer alan belgeler ve dönemin önemli isimleriyle bizzat yapılan röportajlar, kitabın kaynaklarını oluşturuyor (Tek başına bu bile kitabın önemini ifade etmek için kâfi).

Kitabın, 60 yıllık bir zaman dilimine dâir panaromik bir anlatım sunması "sorun"un nereden geldiğini ve süreçte neye evrildiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra Mısır, Suriye, Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere Arap dünyasının, Türkiye, ABD, İngiltere ve Rusya üzerinden Arap olmayan dünyanın "mesele" karşısındaki "değişken" tutumları da kitapta resmediliyor. Ve benim açımdan en mühimi, İsrail'in tutarsız ve dengesiz iç siyasetinin aktörleri üzerinden detaylıca anlatılması ...
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk düşünce dünyasının önemli kalemlerinden Rasim Özdenören'in dikkat çeken eserlerinden; "Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler" eserinin yorumuyla geldim. Yazar ve eserleri konusunda çok fazla bilgim yoktu. Lakin perspektif olarak değişim yaratıyorsa ayrıcalığı ortaya çıkıyor. O yüzden iyi ki okudum. Günümüz şartlarını düşününce toplum olarak birtakım konuları unutmuş veya ötelemiş olduğumuzun farkındalığına vardıran bir eser. Müslüman olarak nasıl düşünüp düşündüğümüzü nasıl yaşamamız gerektiği; akabinde fikir hayatımızda yaptığımız hataları oldukça güzel ortaya koyuyor ve kişinin İslam'ın gözünden çağa nasıl bakması gerektiğini, nasıl düşünmesi gerektiğini çok güzel örneklerle dile getiriyor. Okunmalı ve üzerinde uzunca bir süre tefekkür (düşünme) edilmeli. Çokça istifade edeceğimiz yer yer kavramların yer aldığı düşündüren ,sorgulatan, dili sade harikulade bir eserdi. Okuyalım
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Psikiyatri uzmanı ve podcast yayıncısı Cengiz Arca’nın ilk kitabı olmasına rağmen gayet başarılı bulduğumu ve beğendiğimi söyleyebilirim. Yalın ve akıcı bir dil kullanılmış olan bu kitabı alan dışından okurlar kolaylıkla anlayabilecekleri gibi alanın içinden olan okurlarsa depresyona evrimsel psikoloji ve sosyoloji perspektifiyle bakabilme imkanı bulabilirler. Yazar kitabını bir anlamlandırma pratiği olarak tanımlayabileceğini söylerken ben de bir okur olarak bu kitabı empatik bir yüzleştirme olarak tanımlayabilirim.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Donanımlı Bir Eser: Orta Çağ Ekonomisi ve Müslüman Tüccarlar
İnsanlar belli coğrafyalarda nüfus kesafetini sağladıktan sonra birbirleriyle temas kurmaya başlarlar. Her coğrafya kendisine biçilen kaderi yaşarken bölgesindeki nimetlerden istifade eder. Fakat dünyanın misafirlerine verdiği lütuflar her yerde aynı değildir. Bu yüzden insanlar birbirleriyle ilk etkileşimlerinden sonra mutualist bir faydalanımı öncelerler. İlk olarak takas usulünü geliştirirler. Karşılıklı alışveriş, zamanla, ticaret denilen üst yapıya evrilir. Artık, insanın olduğu her yerde ticaretin az ya da çok hükmü vardır.

Tarih, geçmişteki insan ilişkilerini incelerken ticari münasebetlerin zengin malumatlarına ulaşır. Ama bazıları için ticaret basit bir değiş tokuş meselesidir, ticari yollar üzerinden yürütülen ve paranın hükmüyle şekillenen ekonomik bir parametredir. Fakat insanlar arasındaki iktisadi temas noktaları derinlemesine tahlil edilirse, ticaretin düşünülenden daha fazlasını içerdiği fark edilir. Ahmet N. Özdal, bahsedilen potansiyeli yüzeye çıkarmak amacıyla hareket ederek, Orta Çağ ekonomisini, altın devirlerini yaşayan Müslümanların üzerinden izah eder.

Aslında, ticaretin yüksek gizil gücü etki mekanizmasında yatmaktadır. Bundan dolayı ticaret kapsamlı olarak değerlendirilmeden önce, olgu sunumu yapılmalıdır. Özdal, buradan yola çıkarak giriş bölümünde ticaretin sosyal akislerine Müslüman ve gayrimüslim toplumların gözünden ses vermeye çalışır. Esasında yazarın aktarmaya çalıştığı, bir toplumsal yapının lokomotif gücünün kaynağını göstermektir. Bu kısımda okur, ticaretten ziyade ticaretin önemine kani olduktan sonra esas meselelere geçilir.

Eser kabaca dört bölümden oluşmakla birlikte, ilk bölümde Orta Çağ Müslüman coğrafyasının ticarete yatkınlığı incelenir. Bir tarihi olay ele alındığında, en önemli bileşen mekandır. Zira iktisadi yapıyı besleyen ortamın tahlil edilmesi; konuyu daha iyi netleştirir. Coğrafyadan yola çıkılarak toplumsal birimlerin üretim potansiyelleri, piyasa hacmine etki eden durumlar, iktisadi kırılma noktaları ve para ilişkileri bu bölümde detaylandırılır. Her ne kadar birinci bölümle ekonomik yapıya ışık tutulmak istense de fazlasının okura verildiği görülür. Coğrafya, insan ve tarih ilişkisinin kapsamlı tahlilinin ufuk açıcı olduğunu belirtmek gerekir.

Eserin ikinci bölümünde ise; yazar olgunun merkezine yoğunlaşarak ticareti ele alır. Bu bölüm vasıtasıyla yazarın konusuna ne kadar iyi odaklandığı ortaya çıkar. Zira ticari emtianın pazardaki hareketliliğinin tüm macerası satırlara yansıtılır. Ekonomik sistemin mikro işleyişine dair verilen örnekler konunun daha iyi anlaşılmasına sebep olur. Keza, üretilen bir malın son alıcıya kadar ulaşmasındaki bütün bileşenler kalem kalem masaya yatırılır. Hatta günümüzdekine benzer bir ticari yapının geçmişte de olduğu ortaya çıkar. Zamanımızda kapitalist sistemin dayattığı bazı ekonomik manevraların benzerlerinin geçmişte de yaşandığı ortaya çıkar ki bu bazılarına anakronik gelebilir. Fakat yazarın yaklaşımı ve kanıtları bu algıyı kırmaya yetecek kadar güçlüdür.

Üçüncü bölümde ise; ticari işlemlere değinilmiştir. Bu bölümde ticari mekanizma, bir motor serencamıyla ele alınmıştır. Geçmişte, böylesine disiplinel prosedürlerden oluşan ekonomik işleyişin olduğunu görmek şaşırtıcıdır. Hatta günümüz için yabancı gelmeyen banka, borsa, muhasebe vb. tabirlerin geçmişteki izdüşümü fazlasıyla dikkat çekicidir. Yine konuyu sağlam dayanaklarla sunmak için verilen ticari işletmelerin faaliyetleri bu bölümde ele alınmıştır. Örnek verilen işletmelerin devrimizi gölgede bırakan etkinliklerinin öyle her ekonomi ve tarihi buluşturan kitapta görülmesi mümkün değildir.

Son bölüm ise; ekonominin esas unsuru olan tüccarlara ayrılmıştır. Aslında bu bölüm ekonominin sosyal tarihle buluşması olarak değerlendirilecek olup, tüccarların sosyal yaşantılarının en girift noktalarına dair örnekler verilmiştir. Orta Çağ’da bir tüccarın ne yiyip içtiği, yaşamını nasıl sürdürdüğü, ilişkileri ele alınmıştır. Üstelik bu kısımda tüccar örgütlenmelerine dair kıymetli bilgiler verilmiştir.

Ticaret denildiği zaman akla kafa karıştırıcı birçok bilginin geldiği malumdur. Üstelik bazen ağır jargon ve terminoloji kullanımı ile neredeyse anlaşılmaz bir üslup zuhur eder. Ama Özdal’ın ifadeleri gayet açık ve nettir. İlgiyi canlı tutan örnekler sayesinde ekonominin anlaşılmaz bütün dalları yazar tarafından budanır. Hatta müellif bol örnekli anlatım yöntemi ile konuyu daha ilgi çekici bir hale getirir. Ayrıca yazar bilgi ve yorum görevini yerine getirdikten sonra da boş durmayarak okurun tahayyülünü canlandıracak çıkışlar yapar. Zira eserin kanıksanması, bazen tahayyülü aktif okurun girişimleriyle olur. Misal Özdal “Özenle şekil verilmiş bembeyaz sakallı bir tüccarı, elindeki bastonuyla iş yerine doğru yürürken tasavvur edebilirsiniz (s.397)” diyerek okurun muhayyilesini uyararak, Orta Çağ ticaretinin içine okuru çeker.

Özdal’ın kaynak kullanımına ayrıca değinmek gerekir. Çünkü her akademik çalışmada görülmeyen, örnek teşkil edecek bir metot söz konusudur. Kitabın girişinde sayfalarca kullanılan kaynaklara dair rafine bilgiler verilir. Üstelik, eserde neredeyse eksiksiz Orta Çağ’ın (X ve XIV. yüzyıllar arası) tüm kaynaklarında ticaretle ilgili bilgiler süzülüp, sunulur. Ayrıca kaynakların ilgi çekici alıntılarla sunulması; okurun bahsedilen eserlere olan ilgisini kamçılar. Hatta eserden yola çıkan bir okurun onlarca ilgi çekici başka esere ulaşacağını söylemek mümkündür.

Ayrıca Türkiye’de ticaret tarihiyle ilgili literatürün çok güçlü olduğu söylenemez. Eserlerde ticaret ayrı başlıklar altında sunulur ve diğer olaylarla doğrudan ya da dolaylı etkisinden bahsedilmez. Oysaki ticaretin kelebek etkisi sert sonuçlarla başka olaylarda kendisini gösterir. Bu yüzden ticarete dair basit değini boyutunda kalan yaklaşımlar anlaşılması zaruri tarihi vakaların birçoğunu muallakta bırakır. Fakat ele aldığımız eser, ticaretin tarihi olaylardaki etkisini net kanıtlarla ortaya koyar.

Eserde Batılı bazı tarihçilerin katılmakta güçlük çektiği yorumlar tez şeklinde sunulur. Örneğin, Avrupa’nın Orta Çağ’daki ticari silikliği dile getirilir (s.211). Ayrıca ticaretle en çok Yahudilerin uğraştığı fikrine ilişkin yanlışlar öne sürülür. Yine Orta Çağ’da Akdeniz’deki Venedik (ya da İtalyan) tahakkümünün abartıldığı beyan edilir (s.477). Bu tarz fikri çıkışların eser için artı değer olduğunu belirtmek gerekir. Zira tarihçinin ödevi etliye sütlüye karışmadan salt bilgiyi nakletmek değildir.

Tabii, her ilmi eserde destek unsurları; resim, şekil, tablo ve harita gibi yardımcılardan faydalanarak okura sunulur. Eserin bu konuda fazlasıyla zengin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bazen karmaşık bir ilişkiler yumağına dönen ticari faaliyetler, grafiklerle açık seçik okura sunulur. Resimler ve haritalar sayesinde akılda soru işaretleri kalmaz. Hele bazen 25 sayfayı bulabilen bilgi yüklü tablolara her eserde rastlamak zordur. Yine eserin sonuna Orta Çağ’ın klasik eserlerinden derlenen tüccara tavsiye ve öneriler kısmı, esere ayrı bir çeşni katmaktadır.

Sonuçta; bu hacimli eserin akademimiz için büyük bir kazanım olduğu bir gerçektir. Binlerce sayfa kaynağın içinden süzülerek yazılmış bu çalışmaya benzer eserlerin kaleme alınması her tarih okurunun beklentisi dahilindedir. Şayet bir üniversitede tez yazılacaksa bu kriterlere sahip olmalıdır. Akademik bir kitap kaleme alınacaksa minimum bu tarz bir donanımla sunulmalıdır. İlmi gelişme ancak ve ancak bol çalışma ile kemale erebilir. Eserin nasıl güçlü bir çalışmanın ürünü olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  4
Bildir