Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gözyaşları ve Azizler
Yok valla, sevemedim. Belki yanlış zamandır, ölümle ilgili bu kadar fikre maruz kalmak istemiyorum şu sıralar. Yazıldığı dönem için (1930lar) müthiş cesur ve iddialı cümleler barındırdığı şüphesiz. (“Yaşam tümüyle Tanrı’nın yokluğunun fazladan bir kanıtı.”) Yazarın biraz tepeden ve “öğreten adam” tadındaki üslubu da beni biraz itti sanırım. Fakat bana tanıdık gelen bazı yerler de oldu, olmadı değil. (“Çünkü kimse öğrenmek için okumaz, unutmak için okur insan.”) Ama gelin görün ki ben böyle aforizmaların ve türlü bilgece lafların ardı ardına sıralandığı kitapları sevmiyorum. Bana edebiyat verin. Cioran kendisi de söylemiş zaten: “Bütün bilgeler bir araya gelse Kral Lear’in lanetlemesinin ya da Ivan Karamazov’un saçma bir şey söylemesinin yerini tutamazlar.” Eh yani, bence de öyle. (“Pessoa 700 sayfa aforizma yazınca seviyorsun ama” diyeceksiniz şimdi... Evet, o yazınca seviyorum, ne var yani!)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rehin Alınmış Bir Batı: Ya da Orta Avrupa'nın Trajedisi
“Edebiyat ve Küçük Uluslar” başlıklı konferans ile 1983 yılında Le Débat dergisi için yazdığı “Rehin Alınmış Bir Batı ya da Orta Avrupa’nın Trajedisi” makalesini bir araya getiriyor.

Şayet benim gibi Kundera külliyatını tamamladıysanız, bu metinler size yeni bir şey söylemeyecektir. Ancak kendisinin zihnime kazınmış pek çok cümlesi arasından unutamadığım birkaç tanesinin öncüllerini bu kitapta bulabildiğim için mesudum - bir de beynimin içinde nasıl devasa bir Kundera çekmecesi olduğunu fark etmemi sağladı ve hoşuma gitti açıkçası, eheh. Örneğin 1986 tarihli Roman Sanatı'ndaki aşağıdaki pasajın neredeyse çok benzeri, bu kitapta yer alan 1983 tarihli makalede yer alıyor, ama o unutulmaz son cümlesi yok. Demek ki aradan geçen 3 senede o cevaba varmış kendisi. Bu pasajı anımsatmak isterim:

“Ortaçağ’da Avrupa birliği, din ortaklığına dayanıyordu. Modern Çağ’da din, yerini Avrupalıların kendilerini tanımladıkları, kendilerini buldukları, kendileriyle özdeşleştirdikleri yüksek değerlerin gerçekleştirilmesi olan kültüre (sanat, edebiyat, felsefe) bıraktı. Oysa bugün kültür de yerini terk ediyor. Ama neye ve kime? Avrupa’yı birleştirebilecek yüce değerlerin gerçekleşeceği alan nedir? Teknik ilerlemeler mi? Pazar mı? Demokrasi ideali taşıyan, hoşgörü ilkesine dayalı siyaset mi? Ama artık hiçbir zengin yaratıyı, hiçbir sağlam düşünceyi koruyamıyorsa bu hoşgörü, boş ve yararsız hale gelmiş olmuyor mu? Ya da kültürün el ayak çekmesi insanın kendini rahatlıkla teslim edeceği bir çeşit kurtuluş olarak algılanabilir mi? Bilemiyorum. Sadece kültürün, yerini çoktan terk ettiğini bildiğime inanıyorum. Böylece, Avrupa kimliği imgesi geçmişte kalıyor. O halde Avrupalı nedir? Avrupalı yoktur yahut Avrupalı, Avrupa özlemi çekendir.”

Keza yine 2005 tarihli Perde'de yaptığı müthiş büyük ulus - küçük ulus ayrımının da nüvelerini bu metinde bulmak mümkün. Şöyle diyordu orada: "Küçük ulusları büyük uluslardan ayıran nüfuslarının sayısı değil, daha derin bir şey: Varoluşları onlar için kuşkuya yer bırakmayan bir kesinlik değil, her zaman için bir sorun, bir tartışma konusu, bir risk; tarihe, onları aşan, onları kaale almayan, hatta onları fark etmeyen güce karşı savunma halindeler."

Bu kitapta da küçük ulus meselesini, ne Doğulu ne Batılı olabilmiş Orta Avrupa milletleri üzerinden güzelce didikliyor Kundera. Şöyle diyebilirim sanırım; benim gibi külliyatı tamamladıysanız size pek yeni bir şey sunmayacak bu kitap, ama Kundera'nın denemelerine çok hakim değilseniz, onlarda ne bulacağınızın güzel bir önizlemesi olabilir.

Bir küçük parantez: Hep söylüyorum, Kundera tam anlamıyla bir Avrupalı yazardı, edebiyatının her yerine sinmiş bir Avrupa meselesi vardı; Avrupa'nın ne olduğuna, nereye gittiğine dair akıl yürüten, bir coğrafi bölgenin ötesinde her şeyi biçimlendiren bir koca unsur olarak ona romanlarında yer veren biriydi. Bence o bayrağı Javier Marias teslim almıştı, onu da yitirdik. Şimdi bana sorarsanız Ali Smith taşıyor bayrağı, Mevsimler dörtlemesiyle bu meseleyi derinlemesine didikleyerek bu derdi devraldı gibime geliyor. Neyse sonuçta bu kitap da, Kundera'nın Avrupalılığı derken ne kastettiğimin anlaşılmasını sağlayabilir. Ne söyleyeceğini biliyor olmama rağmen ilgiyle okudum.

Son olarak; 1968'de, yani kitaptaki ilk konuşmanın hemen ertesinde Julio Cortazar, Carlos Fuentes ve Gabriel Garcia Marquez, o konuşmanın yapıldığı kongrenin bir anlamda tetiklediği Prag Baharı ayaklanmasına destek vermek için Prag'a gitmişlerdi. O seyahatten çok sevdiğim bir fotoğrafı da bu gönderiye eklemek istiyorum, bulunsun.

Of amma uzun oldu ya. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ungenach
Yıl bitmeden bir Thomas Bernhard okuyayım dedim, minik romanı Ungenach’ı aldım elime. Kötü bir roman asla değil bu ama Bernhard edebiyatına göre biraz vasat diyebiliriz.

Bernhard yine huysuzluğunu ve huzursuzluğunu birilerinin ağzından anlatmayı seçiyor. Amerika’da yaşayan akademisyen Robert, babasının ve üvey kardeşi Karl’ın ölümünün ardından mirası paylaştırmak için ailenin Ungenach’taki devasa orman arazisine gidiyor. Kitap, miras paylaşımından sorumlu avukat/noter Moro’nun monoloğu ve sonrasında da ölen Karl’ın kimi gönderilmiş kimi gönderilmemiş hüzünlü mektupları ve anlatıcımız Robert’ın aralara giren kendi yılgın iç sesinden oluşuyor.

Tabii tüm bunlar olurken Bernhard bize göç etmeye, aidiyetlere, kimliğe, adalete dair bir sürü soru sorduruyor. Sanki kısa felsefi denemelerin kurmacayla birbirine bağlanması yoluyla oluşturulmuş gibi bir roman bu. Mesela şöyle pasajlar okuyoruz: “bugün ne çekiyorsak aklın elinden çekiyoruz, yoksulluktan değil ve yaşlılık gençliğin tersi, ki ben gençliği tamamen doğal bir kendini beğenmişlik olan, itici bir şey olarak tarif ediyorum... umarsızlığa kapılmamak için hangi yana bakmalı? Bu, sizin yaptığınız sevgili Zoiss, bu da bir pes ediş ve ihtimal ki çok daha utandırıcı... çünkü bu paylaştırma, bu, gördüğüm kadarıyla, akıl almaz boyutlarda bölüştürme... çünkü bu gelişme, toplumsallaşma, devletin ve de dünyanın bu şekilde miskinleşmesi de aynı biçimde absürd... çünkü sosyalizm ve komünizm peşinde hep birlikte telef olacağız, tıpkı kralların ve krallıkların peşinde telef olduğumuz gibi, çünkü telef olmak mecburiyetindeyiz... çünkü her şeyin sonuçta varacağı yer orası, çöküş...”

Ezcümle; okuması zor, derdi çok, okurdan efor isteyen, küçücük hacmiyle kocaman sorular soran bir kitap kendisi. Arka kapaktaki şu alıntıyı da ekleyip bitireyim, çünkü bu tam bir Bernhard pasajı: “Hepimiz bir felaket halet-i ruhiyesinde yaşarız. Yapımız anarşiye eğilimli bir yapıdır. İçimizdeki her şey sürekli kuşkunun gözetimindedir. Ortada eblehlik olsun ya da olmasın, her şeyde katlanılmazlık vardır. Temelde dünya, ne açıdan bakarsak bakalım, katlanılmazlıktan ibarettir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dr. Aira'nın Mucizevi Tedavileri
Yine saçmasapan bir Aira kitabı. (Burada iyi bir şey söylemeye çalışıyorum.) Yani ne diyeyim, süper uçuk. Daha önce hiç Aira okumadıysanız zırva gelebilecek ama kendisini biraz tanıyanların çok seveceği bir kitap bence bu. Çeşitli bilinç üstü yöntemlerle hastaları iyileştirebileceğini düşünen bir doktorun öyküsünü okuyoruz bu küçük novellada. Karakterin adının yazarın adıyla aynı olması elbette bir şeyler söylüyor; pek çok fikir ortaya atılabilir ama acaba Aira, mucize tedaviler derken kendi kitaplarını ve onlarda ortaya koyduğu bazı tuhaf teorileri mi kastediyor diye düşünüyor insan. Velhasıl, yüzeyinde eğlenceli ama bir yandan da tüm Airalar gibi o yüzeyin altında bir şeyler de anlatan, metafiziğe, estetiğe, sisteme dair örtülü teoriler / fikirler barındırıyor. Aira’nın büyülü gerçekçiliğe hem benzeyen hem benzemeyen, üstkurmacayı bolca kullandığı acayip ve nefis tarzına alışmakta olduğumu hissettirdi bana. Ki bu da ne güzel bir şey.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tropik Güncesi
Yine çok sevdim, bu ay neyse ki okuduklarımdan çok memnunum. Mutis tropiklerde bir mavnayla yapılan bir yolculuk anlatıyor. Ve fakat yolculuğu, kaptanı, ırmağı, mavnayı alegorik okumak lazım sanki. Yolculuk bir tür hayat yolculuğu. Lakin bunu didaktikleşmeden aktarmayı başarıyor, çok sade, nefis ve epey sürükleyici bir dille. Aralarda Pessoa’yı anımsatan şahane içgörüler var. Bir tanesini ekleyerek tamamlıyorum: “Kimsenin kimseyi dinlemediğini bilmek. Kimsenin kimseden haberdar olmadığını. Sözün kendisinin bir kandırmaca, hayallerimizin ve gerçeklerimizin eğreti binasını saran, gizleyen ve gömen bir tuzak olduğunu bilmek; bunların hepsi iletilebilir olmayanın mührüyle mühürlenmiştir.”

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ezilmiş ve Aşağılanmışlar
Yine bir "yazan Dostoyevski olmasaydı sağda solda bu kitapla ilgili çok daha gerçek ve sert eleştiriler olurdu" vakasıyla geldim. Biraz baktım; herkes pek övüyor, bence bu büyük ölçüde yazarın isminin şanından kaynaklanıyor.

Bildiğiniz gibi kronolojik olarak Dostoyevski okumayı sürdürüyorum; Sibirya sürgünü ve kürek mahkûmiyetinden sonra yazdığı ilk eseri olan Ezilmiş ve Aşağılanmışlar'a vardım. Daha önce Beyaz Geceler için söylediğim şeyi bunun için de söyleyebiliriz; Dostoyevski'nin yine kendini tuhaf bir melodrama kaptırdığını görüyoruz bu kitapta da, fakat yine, yakın zamanda yazacağı o büyük eserlerin ayak sesleri, onları yazmak üzere dönüşeceği kişinin fısıltıları, o eserlerin nüvelerini de görmek mümkün.

Kitabın son sözünde Joseph Frank da, bu eserin Dostoyevski'nin sürgün sonrasında yazdığı altı kitap içinde en zayıfı olduğunu, aşırı duygusal tonlamalar kullandığını ancak kitabın her sayfasında Dostoyevski'nin yeni bir yaratıcılık aşamasında olduğumuzu duyumsayabileceğimizi söylüyor, ben de tamamen bu fikirle tamamladım kitabı. (Bu arada nedense Nietzsche çok sevmiş eseri, sonunda "gözyaşlarına boğulmuş" (?!), Joseph Frank de buna benim kadar şaşırmış; "Koca Nietzsche, Dostoyevski'nin kullandığı melodramatik tekniklere nasıl gönülden teslim olur?" diyor, valla tuhaf gerçekten.)

Kitabın hikâyesinde çok anlatacak bir şey yok. Romantik melodramlara uygun bir aşk hikâyesi, tefrika romanlarda şart olduğu üzere biraz entrika ve gizemle örülü, ayrı gözüküp ileride birleşen iki ayrı öyküyü okuyoruz. Bence en güzelini Dostoyevski'nin kendisi söylemiş: "romanımda insandan çok kuklayı andıran, amaçsızca sayfalar arasında dolaşan pek çok karakter olduğunu, sanatsal bir amaca hizmet etmediklerini kabul ediyorum."

Bizzat yazar sıkıntının bunca farkındayken bana da çok bir şey demek düşmez, düşene bir de ben vurmayayım. (Oha) Neyse, sonuçta ben bu Dostoyevski yolculuğundan büyük haz alıyorum, yazarın yolu gözümde belirginleşiyor ve yolu yürüdükçe varacağım şeylerin lezzeti ağzımı sulandırıyor. Sen yürü biz izleyelim Fyodor amca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bartleby ve Şürekası
Yazılmamış olana övgü – yahut yazarın tabiriyle bir “Hayır Edebiyatı” derlemesi. Nefis kitap. Yarı kurgu, yarı gerçek. Enrique Vila‑Matas yazmayan yazarların, yani Bartleby’lerin (“yapmamayı tercih ederim”) izini sürüyor, bunu da bir kurgu karakter üzerinden yapıyor. “İnsan niye yazar” sorusunun yerine “insan niye yazmaz”ı soruyor. Ne şahane fikir. Yazmayı bırakanlar, hiç yazmamış olanlar… Okumak şüphesiz ki bir tekbencilik eylemi, alabildiğine kişisel bir yolculuk ‑ bu kitap da bana şunu düşündürttü; beni ben yapan okuduklarım mıdır yoksa okumadıklarım mıdır? Henüz okumadıklarım? Hiç okumayacaklarım? Hiç yazılmamış olanlar? Labirent gibi bir kitap neticede, beni de bir acayip labirente soktu. Bir de artık Musil okumaya başlamam gerektiğini hatırlattı. Son not: içindeki Paranoyak Perez öyküsüne (Saramago’nun kendi aklına gelen fikirleri kendisinden önce yazdığını iddia eden birisi) aşık oldum sanırım, kahkahalarla okudum. “Bir daha asla size roman yazmak için yaptığım planların hiçbirini anlatmayacağım. Sonra gidip o Saramago denen adama söylüyorsunuz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edebiyat ve Sanat Yazıları
Yazarların yazarlara dair yazdıklarını genelde seviyorum – kendileri dışındakilerin yazma biçimleri ve eserleri üzerine kafa yormalarını okumak heyecan verici oluyor. Bu açıdan “Edebiyat ve Sanat Yazıları” çok hoş bir derleme. Proust her zamanki Proust, nefis tespitler, acayip içgörüler var bu incelemelerinde de. Üst Kat Komşusuna Mektuplar’da ise yine tanıdığımız bildiğimiz huysuz, huzursuz ve fakat her daim nazik Proust’u biraz daha yakından tanıyoruz. Kendisinin cevap mektuplarını saklamamış olması ne acı, bu gizemli komşu Bayan Williams’ı daha yakından tanımak isterdim açıkçası. Bir de keşke biri beni şu an Paris’e ışınlasa da kendisinin Haussmann Bulvarı’ndaki şu meşhur dairesini bir ziyaret edebilsem be. Bunu kendime pandemi sonrası hedefi olarak yazdım.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üst Kat Komşusuna Mektuplar
Yazarların yazarlara dair yazdıklarını genelde seviyorum – kendileri dışındakilerin yazma biçimleri ve eserleri üzerine kafa yormalarını okumak heyecan verici oluyor. Bu açıdan “Edebiyat ve Sanat Yazıları” çok hoş bir derleme. Proust her zamanki Proust, nefis tespitler, acayip içgörüler var bu incelemelerinde de. Üst Kat Komşusuna Mektuplar’da ise yine tanıdığımız bildiğimiz huysuz, huzursuz ve fakat her daim nazik Proust’u biraz daha yakından tanıyoruz. Kendisinin cevap mektuplarını saklamamış olması ne acı, bu gizemli komşu Bayan Williams’ı daha yakından tanımak isterdim açıkçası. Bir de keşke biri beni şu an Paris’e ışınlasa da kendisinin Haussmann Bulvarı’ndaki şu meşhur dairesini bir ziyaret edebilsem be. Bunu kendime pandemi sonrası hedefi olarak yazdım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Klara İle Güneş
Yazarların Nobel sonrası ilk romanları mühimdir malum. Ne yazacak, nasıl yazacak filan, “Nobel’den sonra çok bozdu yeaa” dedirtecek mi diye herkes tetikte bekler. Klara ile Güneş de Ishiguro’nun Nobel aldıktan sonra yazdığı ilk romanı, geçen sene yayınlandı. Akademi, ödülü kendisine verme sebebini şöyle açıklamıştı: “güçlü duygularla yüklü müthiş romanlarında dünya ile olan yanılsamalı ilişkilerimizin altındaki derin boşluğu açığa çıkardığı için.” Klara ile Güneş belki de Ishiguro’nun bu işi en iyi biçimde yaptığı romanı olmuş, bence. Her zamanki gibi katman katman açılan, son derece sürükleyici ve merak uyandırıcı bir roman ama tabii ki sadece bundan ibaret değil. Distopik bir gelecekte kurduğu hikâyeyi öyle güzel katmanlandırıyor ve o dünyayı öyle incelikli anlatıyor ki yazar. Distopyalarda uzun uzun o yabancı dünyanın ve koşullarının anlatılmasına alışkınızdır malum, Ishiguro bunu yapmıyor ve içinde bulunduğumuz dünyayı karakterlerin tepkileri ve konuşmalarından bizim çıkarmamızı bekliyor. Didaktik ve dışarıdan bir tavırla dünyayı tasvir etmek yerine okuru dünyanın içine davet ediyor bir nevi, bunu çok ama çok zekice buldum ve oyuna zevkle katıldım. Yapay zekayla üretilmiş “Yapay Arkadaş”ların yaygınlaştığı bir evrende, bir Yapay Zeka olan Klara’nın ağzından dinliyoruz öyküyü. “Beni Asla Bırakma”dakine benzer meselelerle uğraşıyor yazar bu eserinde de. Kitabın akıntısına kapılmanıza mâni olmamak adına öyküden bahsetmeyeceğim ve bana bıraktığı o müthiş soruyu ekleyerek bitireceğim: bizim biz, sevdiklerimizin onlar olmasına sebebiyet veren, adı konulamaz, tarif edilemez, ölçülemez ve taklit edilemez bir “şey”, bir “öz” var mıdır? İnsan olmanın nüvesi nedir yani?
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir