Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Turunç Ağacı
"Rüyamda başucuma serçeler doluşunca uyandım."

Bu kitaptan seçilecek cümle bu değil belki ama bir yandan da tam da bu - çünkü kitabın bıraktığı naif, şiirli, rüyamsı duyguyu öyle güzel tarif ediyor ki. Dolunay Kadınları kitabı ile 2019'da Uluslararası Booker Ödülü'nü alan Ummanlı yazar Jokha Alharthi'nin son kitabı Turunç Ağacı'nı açıkçası Dolunay Kadınları'ndan daha çok sevdim. Onun kadar görkemli değil şüphesiz, daha kendi halinde bir kitap ama tam da o yalınlığı nedeniyle çok güzel, çok gerçek.

İngiltere'de okuyan, Ummanlı Zuhur adlı bir genç kadının ağzından hayatını, arkadaşlarını ama en çok da yitip gitmiş büyükannesini, "Amir'in Kızı"nı dinliyoruz. Zuhur günümüzde geçen öyküsünü anlatırken bambaşka bir kuşağın ve bambaşka bir kültürün temsilcisi büyükannesini şefkat ve yer yer pişmanlıkla anımsıyor ve anımsadıkça aslında aradan geçen iki kuşağa rağmen yaşadıkları sorunların ne kadar benzediğini ortaya koyuyor. Coğrafya kader midir bilemem ama sonuçta bu kadınların ortak çabaları ve acıları var, bunu görüyoruz.

Amir'in Kızı, tipik bir Ortadoğulu kadın. Hayatta kendisi için hiçbir şey istememiş, isteyememiş, mutluluğunu tamamen çocuğunun, torunlarının mutluluğu üzerinden tanımlamayı öğrenmiş, sevmemiş, sevilmemiş, sevişmemiş. Zuhur büyükannesinin hayatına bakıp hüzünleniyor, oradaki sorunu görüyor ama kendisi de bir yanıyla hala ziyadesiyle Ortadoğulu, kendisi için bir şey istemeyi o ne kadar biliyor acaba, mutluluğun bir "hak" olduğunun ne kadar farkında, orası meçhul. Bu tür bir toplumda kadın olarak dünyaya gelmenin tarifi zor yükünü sırtından ne kadar atabilmiş, atabilmiş mi yahut? Bunları düşündürüyor yazar.

Zamanda ileri-geri giden anlatı belki zorlayıcı olabilir ama hatırlamak tam da böyle çalışan bir mekânizma, başka türlü yazılsa olmazmış bence bu metin. Ne tam Ortadoğulu, ne tam Batılı olabilmiş bir toplumda yaşayan bir kadın olarak bana çok şey sundu bu kitap. Merak ediyorum fakat - acaba Alharthi'nin kitaplarındaki tekrarlayan bu izleklere dair Batılılar ne düşünüyor, onlar nasıl bir yerden okuyorlar? Bambaşka bir şey deneyimlediğimiz muhakkak. Belki de bu yüzden güzel ve kıymetlidir, diyerek bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nehir Kıyısı Kadınları
"Rüşvet alıyorlar, füzeler yağdırıyorlar, ölüme tapıyorlar – bunların hiçbiri yeni değil. Yeni olan şu: Kendilerini suçlu hissetmiyorlar."

Nobel Edebiyat Ödüllü Alman yazar Heinrich Böll'ün son kitabı "Nehir Kıyısı Kadınları", biraz alışık olduğumuz Böll, biraz değil. Her ne kadar roman olarak geçse de aslında oyun gibi yazılmış bir kitap bu, sadece uzun diyaloglardan oluşuyor. 1980ler Almanya'sında geçiyor eser, savaş sonrası kendini yeniden pozisyonlamış, yeni hükümette türlü görevler edinmiş, pek çoğu eski Nazi olan adamların ama daha çok da onların hikâyelerinde belirleyici rol oynamakta olan kadınların öyküsü.

Burada daha önce çok kez söyledim, 1933-45 arası Almanya'sına dair okumaya bayılıyorum. Nazileri ve İkinci Dünya Savaşı'nı mümkün kılan kolektif delilik hali nasıl mümkün oldu, koca bir toplum nasıl böyle bir çılgınlığa sürüklenebildi, bu konuda yazılmış metinleri (kurgu veya kurgu dışı) çok ilgin buluyorum. Bu konuda epey büyük bir külliyat var, ama tabii işin bir de sonrası var. Özellikle çağdaş Alman edebiyatında elbette o devasa deneyimin izlerini bulmak mümkün ama savaş sonrasındaki Alman toplumunda olup bitenlere dair bu kadar spesifik bir metin hiç okumamıştım. O kıyametten nasıl bir yönetim çıktı, nasıl bir yozlaşmanın içinde buldu toplum kendini, görünürdeki yüzleşmenin ardında aslında nasıl çıkar mekânizmaları çalıştı... Böll bu kitapta bunları didikliyor.

Toplumsal yüzleşmenin dinamiklerine ve büyük travmaların ardından yaşanan ahlaki çöküntüye dair ilginç bir metin sonuçta bu. Biraz zor okunan ve odaklanmayı gerektiren bir kitap olduğunu da ekleyeyim. "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru", “Ademoğlu Neredeydin?” ve "Palyaço" kadar olmasa da sevdim kendisini. Böll külliyatında seyahatlerim sürecektir, arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Stoacının Eğitimi: Teive Baronu'nun Tek Eseri
“Ruhta ya da insanın kendisinde zekâ ile ahlakın eşit yoğunlukta bulunmasından daha büyük bir trajedi yoktur. Bir insanın apaçık ve tamamen ahlaklı olabilmesi için biraz aptal olması gerekir. Tamamen zeki olabilmek içinse insan biraz ahlaksız olmak zorundadır. Hangi oyunun ya da ironinin insanı bu büyük ikilemin imkansızlığına mahkûm ettiğimi bilmiyorum.”

Fernando Pessoa’nın, Teive Baronu adını koyduğu heteronimine yazdırdığı bir metin Stoacının Eğitimi. Kısacık ama epey yoğun, yazarın kendine dair bir şeyler anlatırken varoluşun anlamına dair felsefi sorgulamalara da girdiği bir anlatı. Pessoa’nın heteronimlerinden biri olan Teive Baronu Stoacı bir disiplin arayışıyla başlıyor anlatmaya fakat bu disiplin arayışı onu yaşamın getirdiği yüklerle yüzleşmeye ve nihayetinde kaçınılmaz bir içsel çöküşe sürüklüyor.

Baronumuz mükemmeliyetçiliğin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, “olmak” ile “yapmak” arasındaki uçurumu bir türlü kapatamayan bir karakter. Pessoa’nın heteronimleri aracılığıyla farklı kimlikler ve varoluşsal sorgulamalara girişmesini bu eserde de görüyoruz. Ancak Teive Baronu’nun farkı belki de Pessoa’nın en kırılgan ve en dürüst yansımalarından biri oluşu. Baron, Stoacı bir dinginliğe ulaşmayı hedeflerken, bu dinginliğin tam aksi bir yere sürüklenip düşüncelerinin girdabında kayboluyor.

Pessoa’nın katmanlı üslubu ve felsefi derinliği bildiğimiz gibi. Her cümleyle beraber Baron’un içsel çatışması daha görünür hale geliyor ve hayatın anlamına dair yaptığı sorgulamalar Stoacılığın basit reçetelerini bile karmaşık sorulara dönüştürüyor. Üstelik sürekli içsel çözümlemeler yapan bu adam tıpkı Pessoa’nın kendisi gibi mükemmeliyetçilikten kaynaklı bir eylemsizlikten muzdarip, eylemsizliğin getirdiği suçluluk duygusuyla birleşince de yazarımızın sonu intihar oluyor.

Elbette asla bir Huzursuzluğun Kitabı değil ama benzer bir lezzettin sadeleştirilmiş hali gibi, sanki Pessoa ağzımıza bir parmak bal çalıyor gibi. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
R. U. R. – Rossum'un Evrensel Robotları
“Robot” sözcüğünü insanlığa kazandıran o metni sonunda okudum.

Çek yazar Karel Çapek ile geçen sene okuduğum Semenderlerle Savaşı kitabı ile tanışıp çok ama çok etkilenmiştim; 1935’te yazılmış kitaba, gelmekte olana dair her türlü önsezi sinmişti, çok şaşırtıcıydı. Kendisinden okuduğum ikinci metin itibariyle ikna oldum ki bu adam yazar mazar değil, kâhin. Araştırılsın, incelensin, böyle bir öngörü ve gözlem gücü olamaz.

R.U.R. - Rossum’un Evrensel Robotları, insanlığımıza robot sözcüğünü armağan eden metin olarak biliniyor. Evet, bugün artık yaygın kullandığımız o kelimeyi Karel Çapek icat etmiş; kurmacanın gerçekliği biçimlendirdiği o nadide anlardan bir diğerine tanıklık ediyoruz yani. Slav dillerindeki “köle / zorla çalıştırılan kişi” anlamına gelen “robota” sözcüğünden devşirmiş kelimeyi Çapek.

R.U.R. bir tiyatro metni, yani tamamen diyaloglardan oluşuyor. Bugün 104 yaşına gelmiş bu ve daha henüz bilimkurgu diye bir türün adı konmamışken yazılmış bu bilimkurgu / distopik anlatı, karşılaştığım en iyi yaşlanmış metinlerden biri.

Kitabın adındaki “evrensel” ifadesi önemli çünkü kitabın sonlarına doğru müthiş anlam kazanıyor (spoiler olmasın diye detaylandırmıyorum), unutulmasın ki metin yazıldığı yıllarda ulus devlet fikri hala kendini yerleştirmekle meşgul. Çapek, döneminin henüz taze olan tüm temel meselelerini yedirmiş bu kısacık metne; sanayi devrimiyle beraber korkunç hızlanan ilerleme ve gelişme, ulus devletlerin kendilerine biçtikleri tanımlayıcılar ve tabii ki sonsuz bir işgücüne ihtiyaç duyan kapitalizm.

2024’ten bakınca hemen tahmin edilebileceği gibi robotlar başkaldırıyor ve insanlara karşı ayaklanıyor. Bugün artık binlerce kez yazılmış, sahnelenmiş, filme alınmış bir konu bu, meselenin kökeni de bu metin işte. Anlattığı şey artık eskimiş olsa da anlatma biçimi bence hala yepyeni.
İnsanı insan yapan iyi ve kötü her şeye (ruh, hırs, idealizm, iktidar, nefret...) değinmeyi beceren çok sağlam bir metin. Durmadan yapay zeka ve robot teknolojilerini konuştuğumuz bugünlerde hala geçerliliğini koruyor olması ise inanılmaz. Saygıyla eğiliyorum önünde Çapek.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Katalin Sokağı
"Pencerede durmuş dışarıyı, bahçeyi seyrediyordum. O anın nasıl bir an olduğunu ancak şimdi anlıyorum. İnsan bazen zamanı uzatmak, olabildiğince geciktirmek gerektiğini çok sonraları anlıyor. Geciktiremedim, o anı daha uzun bir zaman dilimine yayamadım - tam tersine hızlandırmak istiyordum."

Şu kitabı Budapeşte'de okuduğum için ne kadar, ne kadar şanslıyım. İçime içime işleyecekti zaten şüphesiz ama şehir, kitabın kudretini birkaç kat artırdı. Hele ki Terör Evi Müzesi'ne gidip tam da bu kitapta anlatılan Nazi işgali ve ardından gelen Sovyet dönemlerine dair epeyce bilgi edinince tüm taşlar yerine oturdu resmen.

Magda Szabo hakikaten müthiş bir yazar, kendisini yeterince övmediğimizi düşünüyorum açıkçası. Okuduğum üçüncü kitabı oldu bu ve yine öyle bir nüfuz etti ki bana; anlatması zor. Katalin Sokağı adlı bir sokakta (hayalî bir sokak kendisi, zira baktım, gerçek olsa ziyaret edecektim) yaşayan 3 ailenin 1934'ten 68'e uzanan öyküsünü okuyoruz kitapta. Bahsettiğim toplumsal süreçler ailelerin hayatını baştan aşağı değiştiriyor.

Szabo'nun yazma biçiminde çok acayip bir şeyler var. İncelikli mi onu tanımlayan sözcük? Belki, ama sadece o da değil. Çünkü kendisi kimi zaman da bir o kadar kaba, brutal, acımasız. Belki şöyle mi demeli - insanın en kaba, en karanlık hislerini eşsiz bir incelik ve iç görüyle aktarıyor insana. Ve her cümleye sinmiş de bir hüzün. Bu hüznü sadece kitaplarının arka planına yerleştirdiği yıkıcı toplumsal hadiselerle de açıklayamıyorum üstelik, bizzat hayata içkin bir hüzün bu; insan olmaya, insan olmanın karanlığına, sarsıcılığına, çelişkilerine dair bir hüzün. Bu kitapta da tüm karakterlerinin öyküsüne eşlik eden bir hüzün var.

Kitabın "Mekânlar" ve "Anlar & Epizodlar" başlıklı giriş bölümlerinde kafanız karışabilir, durmayın, devam edin. Hikâye bitince her şey yerli yerine oturacak, hem de ne oturmak. Nasıl güzeldin Katalin Sokağı ya. İyi ki okudum.

"Gençliğin artık geride kalmasının, onlardan bir şeyler götürdüğü için değil, tam tersine onlara yeni bir şeyler getirdiği için kaygı verici olduğunu henüz bilmiyorlardı. O yeni olan şey, bilgelik, neşe ya da sağduyu değil, bütünlük kavramının dağılmış olmasıydı."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Katalin Sokağı
"Pencerede durmuş dışarıyı, bahçeyi seyrediyordum. O anın nasıl bir an olduğunu ancak şimdi anlıyorum. İnsan bazen zamanı uzatmak, olabildiğince geciktirmek gerektiğini çok sonraları anlıyor. Geciktiremedim, o anı daha uzun bir zaman dilimine yayamadım - tam tersine hızlandırmak istiyordum."

Şu kitabı Budapeşte'de okuduğum için ne kadar, ne kadar şanslıyım. İçime içime işleyecekti zaten şüphesiz ama şehir, kitabın kudretini birkaç kat artırdı. Hele ki Terör Evi Müzesi'ne gidip tam da bu kitapta anlatılan Nazi işgali ve ardından gelen Sovyet dönemlerine dair epeyce bilgi edinince tüm taşlar yerine oturdu resmen.

Magda Szabo hakikaten müthiş bir yazar, kendisini yeterince övmediğimizi düşünüyorum açıkçası. Okuduğum üçüncü kitabı oldu bu ve yine öyle bir nüfuz etti ki bana; anlatması zor. Katalin Sokağı adlı bir sokakta (hayalî bir sokak kendisi, zira baktım, gerçek olsa ziyaret edecektim) yaşayan 3 ailenin 1934'ten 68'e uzanan öyküsünü okuyoruz kitapta. Bahsettiğim toplumsal süreçler ailelerin hayatını baştan aşağı değiştiriyor.

Szabo'nun yazma biçiminde çok acayip bir şeyler var. İncelikli mi onu tanımlayan sözcük? Belki, ama sadece o da değil. Çünkü kendisi kimi zaman da bir o kadar kaba, brutal, acımasız. Belki şöyle mi demeli - insanın en kaba, en karanlık hislerini eşsiz bir incelik ve iç görüyle aktarıyor insana. Ve her cümleye sinmiş de bir hüzün. Bu hüznü sadece kitaplarının arka planına yerleştirdiği yıkıcı toplumsal hadiselerle de açıklayamıyorum üstelik, bizzat hayata içkin bir hüzün bu; insan olmaya, insan olmanın karanlığına, sarsıcılığına, çelişkilerine dair bir hüzün. Bu kitapta da tüm karakterlerinin öyküsüne eşlik eden bir hüzün var.

Kitabın "Mekânlar" ve "Anlar & Epizodlar" başlıklı giriş bölümlerinde kafanız karışabilir, durmayın, devam edin. Hikâye bitince her şey yerli yerine oturacak, hem de ne oturmak. Nasıl güzeldin Katalin Sokağı ya. İyi ki okudum.

"Gençliğin artık geride kalmasının, onlardan bir şeyler götürdüğü için değil, tam tersine onlara yeni bir şeyler getirdiği için kaygı verici olduğunu henüz bilmiyorlardı. O yeni olan şey, bilgelik, neşe ya da sağduyu değil, bütünlük kavramının dağılmış olmasıydı."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Miras
"Pek çok erkek tecrübesiz, saf, içten, kolayca secde edebilecek çocuklukta, hayran, özverili, hevesli, bağımlı, ironiyle işi olmayan, gizlisi saklısı bulunmayan kadınlara bayılır. Annem tecrübesizdi, çocuksuydu, çocuksu olmayı tercih etmişti. Annem yetişkin olmayı tercih etseydi gerçeklerle yüzleşmeyi başaramazdı."

Aylardır kendisine düzülen övgülere maruz kaldığım Vigdis Hjorth kitabı Miras'ı sonunda okudum. Övgülerin hepsi haklıymış, hatta bence az bile söylemişsiniz. Çırılçıplak bir kitap, çırılçıplak. Bir büyük sırrı senelerce taşımış bir ailenin yüzleşmesinin - yahut yüzleşmeye zorlanmasının- öyküsünü okuyoruz. Açıkçası çok sert, çok derine nüfuz eden uzun bir terapi seansından çıkmış gibi hissediyorum kendimi.

Babam bir yazısında şöyle yazmıştı: "Suçun fail tarafından inkârı, bazı durumlarda suçun kendisinden bile daha yaralayıcı olabilir; failin yanı sıra suça tanıklık edenlerin de inkâra yönelmeleri durumunda ise sonucun bu tarzda tecelli etmesi neredeyse mukadderdir. Böyle bir inkârla karşılaşan her mağdur, bütün enerjisini “inkâr”ın “ikrar”a dönüşmesi yolunda harcar." - kitabı okurken aklımda hep babamın cümleleri döndü durdu. "Çektiğim acının bir hastalık olmadığını duymaya ihtiyacım vardı" diyor anlatıcı. Tam da bu.

Kitapta babalarının ölümünün ardından bir miras meselesi nedeniyle bir araya gelen kardeşlerin öyküsünü okuyoruz, insan ilk başta kitabın adının buradan geldiğini düşünüyor ama bence yazar başka bir mirastan bahsediyor: çocukluktan bize miras kalan travmalarımızdan. Belirtmek isterim ki şayet çocukluğunuza dair yüzleşemediğiniz, yüzleşmenize izin verilmemiş, ebeveynlerinizin bitmek bilmez bir çabayla inkar ettiği travmalarınız varsa bu kitap çok tetikleyici, can acıtıcı olabilir, siz de kendinizi çırılçıplak hissedebilirsiniz.

Çok canım yandı, çok hissettim, çok kızdım, çok şefkat duydum. İskandinav edebiyatının kendine has sessiz gücünü iliklerimde hissettim, tam anlamıyla "çığlık çığlığa susan" bir metin okudum. Ebeveynlerimiz tarafından "görülmemenin" bizde açtığı yaraları, kapanamayan hesapların yakıcı izlerini müthiş bir şekilde anlatmış Hjorth. Bu kitabı herkes okusun çok, çok, çok isterim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rüyaların Üçüncü Reich'ı
“Parkta biri yeşile diğeri sarıya (o dönemde Yahudilerin yalnızca sarı boyalı banklara oturmalarına izin veriliyordu) boyanmış iki bank var. İkisinin ortasında bir çöp kutusu duruyor. İlk önce tereddüt ediyor, sonra da gidip çöp kutusunun üstüne oturuyorum ve boynuma kör dilencilerin zaman zaman boyunlarına iliştirdiği yahut devletin ırk yasalarını ihlal edenlere astığı tabelalara benzeyen bir tabela asıyorum. Üzerinde ‘Gerekirse çöpe yer açarım’ yazıyor.”

Nazi Almanyası’nda yaşayan Yahudi bir avukatın gördüğü bir rüya bu, Charlotte Beradt’ın “Rüyaların Üçüncü Reich’ı” kitabından. Bu kitabı duyduğumda çok heyecanlanmıştım, büyük bir merakla da okudum zira çok kıymetli ve özel bir iş olduğunu düşünüyorum. Beradt, 1933’te başlayıp Almanya’yı terk etmek zorunda kaldığı 1939’a dek rüya toplamış ve bu rüyaları şifreleyerek yurt dışına göndermiş. “Gittiğimde rüyalar orada beni bekliyordu” diye yazıyor.

Tabii kolay olmamış; henüz savaş çıkmadan, toplama kampları kurulmadan çok önce bile insanlar gelmekte olanı sezdikleri için son derece ürkmüş ve tetikte bir haldelermiş, o nedenle çok insan anlatmamayı seçmiş. Ama toplayabildiği kadarı bile öyle sarsıcı ki. Şöyle diyor Beradt: “Kafka’nın mesellerinin, totaliter durumlara tatbik edilebileceği sık sık dillendirilmiştir. Aynı şekilde bu rüyaların da, kaynağını ve hatta biçimini borçlu olduğu Üçüncü Reich dönemini konu edinen ciddi birer edebiyat eseri muamelesi görebileceğini söylemek mümkündür.”

Beradt bence bu rüyaları çok özgün bir biçimde katalogluyor ve her bölümün başında yaptığı alıntılar bölümleri çok iyi çerçeveliyor. Tekrarlayan motifleri izlemek kadar, rüyaların bazen sahiden gelecekten haber verdiğini görmek de çok ilginç oldu. Jung’un, rüyaların bize yaklaşan olaylar hakkında ipuçları verebileceğini öne sürerken ne kastettiğini anladım: Bilinçaltı, kendine has bilgeliğiyle yaklaşan trajedileri önceden tahmin edebiliyormuş, görüldüğü zamanda absürt gözüken ancak aslında yaklaşan dehşeti düpedüz öngören rüyaları okurken ikna oldum.

Ezcümle, epey ilginç ve ufuk açıcı bir kitap bu, çok tavsiye ediyorum. İletişim’in Faşizm İncelemeleri serisi bugüne dek hiç üzmedi zaten.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yolculuğun Sonu
“Özgürlüğün yolculukla hiçbir ilgisi yoktur; her şey onun tasavvuruyla ve hatırasıyla, öncesinin soyutluğu ve sonrasının biçimselliğiyle ilgilidir. Yolculuk, başarılan her şey gibi, her zaman yüzleştirici, bazen göz kamaştırıcı, çoğu zaman küçültücü ve hayal kırıklığına uğratıcıdır.”

Fransız yazar Ingrid Thobois’nın dilimize çevrilen tek kitabı olan Miss Sarajevo'yu pandemide okumuş ve resmen vurulmuştum kitaba; asla beklemediğim bir dil ustalığı ve müthiş dokunaklı bir hikâyeyle karşılaşmıştım. Bir başka kitabının Türkçeye çevrildiğini görünce kitabı hemen edindim.

Benim o kitabı okumamdan sonra Ingrid hanımın hayatında da bir sürü şey olmuş; mesela kendisi İstanbul’a taşınmış! Burada bir Fransız lisesinin müdürü olan bir adamla evlenmiş, çocukları olmuş; yanılmıyorsam da hala burada yaşıyorlar. Hayat pek acayip sahiden.

“Yolculuğun Sonu”, yazarın gezginlik üzerine akıl yürüttüğü bir küçük deneme. Çocukluğundan başlayarak seyahatle kurduğu ilişkiyi anlatıyor, 6 kişilik bir aile olarak bir arabaya doluşup 2 ay boyunca oradan oraya dolaşmalarını anlattığı bu giriş kısımlarına bayıldım. Ezber dışı büyütülen çocukların nasıl bambaşka insanlar olabileceklerine ve o hatıraların insanı nasıl biçimlendirebileceğine dair öğreneceğimiz çok şey var bence bu kısımlardan.

Hayatının bir noktasında yazar, gezgin ve fotoğrafçı Nicolas Bouvier’in işleriyle tanışıyor Thobois ve bu kendisi için bir dönüm noktası oluyor. Ondan aldığı ilhamla düşüyor aslında yollara fakat aradan yıllar geçtikten sonra aslında ilham perisini yanlış anladığını fark ediyor ki bu akıl yürütmeleri ve çıkarsamaları da çok çok ilginçti.

Afganistan’da, Hindistan’da yaşadığı yılların ardından yolunun İstanbul’a düşmesinin de bir sebebi var: demiryolu işçisi olan büyük büyük büyük dedesinin burada yaşamış olması. Buraya yerleşince, ailesinden dinlediği bu hikâyenin de izini sürüyor ve işin gerçeğinin bambaşka olduğunu keşfediyor - İstanbul’da öğretmenlik yapan ve birkaç kitap dahi yayımlamış bir dedeyle karşılaşıyor.

Minicik ama son derece doyurucu bir deneme Yolculuğun Sonu - yolculuğun İstanbul’da bitmesi de bu kentte yaşayan okurlara ayrı bir haz verecektir kanımca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fernando Pessoa'nın Son Üç Günü
“Öyle demeyin, diye karşılık verdi Bernando Soares, gün gelecek yüce bir ruha sahip bütün insanlar dizelerinizi bütün dillerde ezbere bilecekler, hem ayrıca Sebastiao’da insan ruhu var, papağan değil o, kâhin, onda Pythia’nın ruhunun yaşadığından eminim, geleceği önceden sezdiğini duyumsuyorum.”

İtalyan yazar Antonio Tabucchi ile tanışma kitabım oldu Fernando Pessoa’nın Son Üç Günü. Kendisinin edebiyatını doğru yansıtan bir metin değil şüphesiz zira meselesi tamamen Pessoa ama Tabucchi’nin de Pessoa’dan epey etkilendiğini biliyoruz, dolayısıyla neden olmasın dedim ve bu minik novellayı aldım elime.

Çok tatlı, çok hüzünlü bir metin bu. Adından anlaşılacağı gibi Fernando Pessoa’nın son üç gününü hayal ediyor yazar. Karaciğeri artık iflas eden Pessoa hastaneye yatıyor ve o son üç günde yarattığı heteronimler kendisini ziyaret ediyorlar.

Pessoa’nın her biri ayrı birer hayat hikâyesine sahip, her biri bir sebeple ortaya çıkmış heteronimleri malumunuz. Bazı metinlerini sadece o heteronimlerin yazabileceğini söylüyor kendisi de, onlar o yüzden varlar. Yazarın bu çoklu kişilikleri edebiyata çok ilham verdi, vermeye devam ediyor. Bu heteronimlerin başka edebiyat eserlerinde karşımıza çıktığına çok şahit oluyoruz ki ben bunun Pessoa’nın anısına saygı göstermenin çok incelikli ve asil bir yolu olduğunu düşünüyorum.

İşte burada da o heteronimler birer birer beliriyor, Pessoa ile vedalaşıyorlar. Aralarındaki veda diyalogları çok güzel yazılmış, hem her birinin öyküsünü kısaca dinliyoruz, hem de Pessoa’nın dünyasında neyi temsil ettiklerini öğreniyoruz.

Yazarlar ölür, geride eserleri kalır. Peki Pessoa gibi istisnai bir figür ölünce onun kendinden doğurduğu diğer yazarlara ne olur, ölür mü onlar da? Bu soru üzerinden yola çıkan çok nazik bir minik novella bu. Çok severek okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir