Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşktan Bu Kadar
Eh, aşk üzerine düşeni yerine getirmede askeri bir disipline sahip olduğu için hemen her seferinde yıkar, doğurur, parçalar, birleştirir, çakı gibi birden çok işi yapar, hem de tek başına. Adonis, Sapho, Mascolo, Shakespeare, çağlardan beri sayısız sanatçı aşk için bir şeyler yaptı. Başka yazılarda da değindim, burada da değineyim, Barnes'ın 10½ Bölümde Dünya Tarihi adlı müstesna romanında yarım bölüm aşka ayrılmıştır, tamamlanmayan diğer yarımsa aşkın yokluğuna adanmıştır. Tufanla birdir aşkın varlığı/yokluğu, uygarlıklar için yıkımdır, insan için yaşamanın tek anlamı olabilir, yaşamı sona erdirmenin tek sebebi de olabilir. Şu bilinir ki aşk devrimcidir ve belirdiği andan itibaren kişinin kendisi de dahil olmak üzere bir daha hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktır. Aşktan Bu Kadar'da aşka rağmen dönüşüm geçirmeyen yaşamların yanında bütün hayatı değişen insanlar var, onlara aşk olsun! Alberoni'nin Aşık Olma ve Aşk'ını hatırlıyorum, ruhun sıkıntılarını gidermek için aşkın ortaya çıktığı söyleniyor. Özünüzde bir eksik, yaşamınızda özlemini çektiğiniz ve henüz tanımlayamadığınız bir gedik varsa bam! Aşk imdadınıza yetişir. Aşk, kitaptaki karakterlerin imdadına yetişmiştir, çatlaklar aşkla sıvanır, karakterlerin duygusal yaşamlarındaki eksikler yeni insanlarla kapatılır.

Biraz şey, Love Actually tarzı. Herkesin birbiriyle bir noktada bağı var. bu sayede farklı bir -veya iki- karaktere odaklanılan her bölümde meselenin karşı taraftaki boyutunu/etkisini görebiliyoruz. Yazar OULIPO'cu, metinle güzel güzel oynuyor. Bu anlatım şeklini karakterlerden birinin, Yves adlı yazarın kurguladığını görüyoruz. Abhaz Dominosu. Oyunun ilerleyen bölümlerinde, kullanılmış taşlar tekrar kullanılabiliyor ama sayıların tek veya çift olmasına göre belirleniyor bu. Aşktan Bu Kadar aynı teknikle yazılmış, bu güzel. Kitabın adı meselesi var, o da inceden sürprizli. İkincisi, anlatı sürerken sayfanın ikiye bölündüğünü düşünün, iki sütun. Sol sütunda Yves'in konferans sırasında yaptığı konuşma var, sağ sütundaysa Yves'in sevgilisinin kocası, Stan, bilincini sele çevirip barajları kaldırıyor. Eşinin o adamda ne bulduğu, kendisinin de okunan metni yazabilecek yeteneğe sahip olduğu, kullanılmayan yeteneğin köreldiği, sahip oldukları çocuklar, Yves'in kelliği, yaşlılığı, başka bir yerde olacağını söyleyen eşini Yves'in hemen önünde görmesi... Orijinal bir fikir bence, iki konuşma eş zamanlı olarak sürüyor. Biri bütün salona, biri sadece kendine.

Karakterler, her biri keşfedilmeyi bekleyen bir ada gibi. İlişkilere değinsem daha iyi, nerede başlayıp nerede bittikleri, ne şartlarda başladıkları ve nasıl sürdükleri önemli.

Le Tellier'nin kurduğu dünyada küçük ayrıntılar var, hikâyenin başında Anna'nın Yahudilikle ilgili küçük bir davranışı, sonlara doğru yapılan bir tartışmaya ışık tutabilir. Bu adamın romanları dikkatle okunmalı, detaylarda gizlenmiş başka anlatıları kaçırmamak için.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geliş
Sadece 15 öykü yazan Ted Chiang, insanoğlu için temel problemleri saptayıp BK'ye şahane yedirmiş. Safi BK demek de haksızlık olur, fantazyadan realist anlatıya pek çok türe sokulabilecek öyküler bunlar.

Öykülerin izleğini çember, kuyruğunu ısıran yılan, bir noktada buluşan iki nokta gibi üfürmeler olarak belirledim. Yola çıktığımız noktadan pek de uzakta değiliz kısacası, spiralin denk gelen noktalarını inceliyor Chiang. Tam bir tur boyunca algıladığımız/çözdüğümüzü sandığımız dünyanın meseleleriyle uğraşıyoruz. Bazıları neler bunların, bakalım:

Babil Kulesi: Yatay bir sonsuzluk, Borges'in düşündüğü buydu. Kule inşaatı için gereken her şey şehri ucu bucağı olmayacak şekilde yapılandırırken inşaat bir türlü bitmiyor. Kafkaesk bir yandan. Kulenin içinde kurulan yerleşimler fraktal geometriyi andırıyor, Mitik yapıda gerçek meskenler türetiliyor. Burada yaşayan insanlar Babil'i hiç görmemiş, sanki kalu beladan beri kule inşaatı devam ediyormuş da şehir sonradan etrafına kurulmuş gibi. Kozmoloji tamamen o zamanın bilgisiyle sınırlı; yedi kat göğe bloklar döşenecek ve kuleyle gökyüzü birleştirilecek. Tanrı'nın karşı çıktığı bir şey değil, en azından kule yıkılmadan önce böyle düşünüyor dönemin insanları. Sürpriz en sonda.

Sıfıra Bölünme: Bildiğiniz "Törless'in bunalımı" aslında ama temel fark şu: İrrasyonel sayılarla birlikte rasyonel sayılar da belli bir örüntüden muafsa, insanoğlunun kaos içinde tutunmaya çalışıp mihenk taşı olarak belirlediği matematiğin sabitliği -geçerliliği diyelim- ortadan kalkarsa hayatını matematiğe adamış kadına ne olur? Birin ikiye eşit olduğunu, farklılıkların ortadan kalktığını keşfeden kadın, düşünüş ve yaşayış biçimini, hayatını şekillendiren analitik zekasını, sayıları, her şeyi bir kenara atabilir mi? Matematik evrenin dilidir, Tanrı'nın dili olduğu da söylenir. Tanrı'dan koparılmaya, O'na inanıldığı halde merhametinden uzak tutulmaya benziyor bu.

Aralara serpiştirilmiş anekdotlardan bu sabitlik konusunda matematiğe pek de bel bağlanamayacağına meylediyoruz. Kadınla eşine de bolca üzülüyoruz; bu noktada Chiang'ın psikoloji yaratımındaki ustalığını da teslim etmek lazım ki iki insan arasındaki duyguların değişiminin böylesi ustalıkla anlatıldığı öykü pek yoktur. Belki vardır da ben bilmiyorum.

"Altı yıllık evliliklerinin ardından kadına duyduğu aşk sona ermişti. Böyle düşündüğü için kendinden nefret ediyordu, fakat gerçek şu ki kadın değişmişti ve artık onu ne anlayabiliyor ne de onun duygularını nasıl paylaşabileceğini biliyordu. Renee'nin entelektüel ve duygusal hayatı birbirlerine ayrılmaz bir biçimde bağlıydı ve ikincisi adamın ulaşabileceğinin ötesine geçmişti." (s. 99) Çiftlerin yarattığı üçüncü kişiliğin yıkılmasına anbean izliyoruz, mesnet noktalarımızın kaybolmamasını diliyoruz.

Okuyun, başka bir şey diyemiyorum.
Yanıtla
1
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taş Kavşak
"Harry Potter'dan önce Taş Kavşak vardı" demişler, ben de Titanic'ten önce Nuh'un Gemisi vardı diyerek bahsi artırıyorum. Sanırım bir çocuğun fantastik usullerle yetişmesini, görünen dünyanın ötesinde yer alan hayali organizasyonları falan düşünerek söylenmiş bir söz. Bu kadarlık bir benzerlikten köprü kurabiliyorsanız eyvallah, onun dışında kıyaslama kabul etmeyecek bir durum var ortada; Taş Kavşak'ın bilinen dünyaya yerleştirilmesi, içerdiği meseleler ve Daniel Pearse nam çocuğumuzun yaşadığı türlü hadise Harry Potter'ın dünyasından çok, çok uzakta. Adını Söylemeyin, Tokadı Basar gibi adamlar yok, fantezilerin diplerinden çekilip çıkarılmış yaratıklar yok, yok oğlu yok. Felsefe Taşı derseniz, eh, Taş Kavşak'ta bir kez adı geçiyor, o kadar. Bilemiyorum, pek alakalı işler diyemeyeceğim. Ön sözde Pynchon "büyücünün Bildungsroman'ı" demiş ama Daniel'ın büyücülükle pek bir ilgisi yok aslında, yani romanda bir büyü evreni, büyü sistemi yok. Doğu'nun kadim bilgeliklerinden esintiler var, ışınlanma gibi bir olay var ama bu sopa sallayıp sihir yapmaya benzemiyor, ilgisi yok. Büyü sistemi bağlamında düşünüyorum, hayır efendim, böyle bir dünya değil bu. Pynchon'ın dediği gibi son derece analog, AMO haricinde son derece gerçek. Işınlanmayı bu gerçeğin içine yerleştiriyorum, benim ışınlanmış arkadaşlarım var mesela. Haydi bakalım. Işınlanma diyorsam lafın gelişi, işin arkasında maddeyi manaya çevirecek zihinsel bir süreç var, muhteşem de anlatılmış açıkçası.

Jim Dodge'un üç romanı, bir şiir derlemesi dışında yazdığı bir şey olmamasına rağmen yarattığı orijinal dünyalar ses getirmiş, baş üstünde tutulmuş. Monokl diğer kitaplarını da basar umarım, zira Taş Kavşak çok başarılı bir roman. Diyaloglar mükemmel ki örneğine az rastlanır. Daniel'ın yolculuğu, tekamül süreci son derece iyi kurgulanmış. Maceralar çok iyi, günümüzde özellikle dizilerde kullanılan bir teknikle ilerliyor mevzu; sona kadar çözülmeyen bir düğüm ve Daniel'ın etrafında dönen daha küçük boyuttaki olaylar. Çok başarılı.

1966'da Daniel doğuyor ama önce annesinden bahsetmek lazım. Annalee tam bir özgür ruh; ıslahevinde kalırken yedi adamdan birinden hamile kalıyor ve iyi ki bütün rahibeler kafa attığı rahibeye benzemiyor da çocuğu doğurabiliyor. "'Bağışlayıcılık, ruhu boşa tüketmektir çünkü bağışlayacak bir şey yoktur. Başa gelen'in hikmetine ve hemen şimdi'nin gücüne inanıyorum.'" (s. 21) Sezgisel olarak yaşam bilgeliğine ulaşmış bir kadın konuşuyor, 16 yaşında. Çocuğu doğurduktan sonra kaçıyor ve Güleç Jack'in kamyonuna atlıyor. Şans, kader, her neyse, geri kalan kısmı bu karşılaşma belirleyecek.

Üç ana kanaldan akıyoruz, bir tanesi eğitimler. AMO adlı gizli bir organizasyon var, kanun kaçaklarını ve yetenekli insanları kollayan bir örgüt. Güleç Jack'in Annalee'yi ve Daniel'ı soktuğu mevzu bu. Bu örgütün önemli adamlarından Volta, Daniel'ın eğitimiyle ilgileniyor ve çocuğu yetişkinliğine kadar farklı insanların yanına yolluyor. Kilit açmadan kılık değiştirmeye, ışınlanmadan doğada yaşamaya kadar pek çok konuda uzmanlaşıyor Daniel, her bir hocayla ayrı bir hikâyesi var ve hepsi muazzam detaylı, iyi işlenmiş birçok bölümden oluşuyor. Hiç girmiyorum buralara.

Yetmişli yılların ortamında kanun kaçaklarının Beat şairleri olabildiği, Old Man River'ın terennüm edildiği bir güzel roman bu. Bütün her şeyin açıklaması şu aslında: "Yaşamı yaşa ve kaybettiklerini hatırla." (s. 399)
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kanguru Defteri
Tohumun adını bilmiyorum, şu mor çiçeklerin arasındaki, siyah. Çocukken bir tanesini yutmuştum, midemde kök salan ve gözlerimi çıkarıp dallarını büyüten ağacın kabuslarıyla uyuyamadığım geceler olmuştu.

The Evil Dead, Ash. Yabancı El Sendromu denen naneyle ilk karşılaştığım zaman ödümün kopuşunu hatırlıyorum, sonrasında Dr. Strangelove'da da gördüm. İnsanın kendi vücudu tarafından saldırıya uğraması, kendi vücuduna yabancılaşma kadar korkutan çok az şey vardır. Uykuda elim tarafından boğulmak, bıçaklanmak... Vücudun harekete geçip uyuyan bilinci yok etmesi, mesela.

Anlatıcının bacaklarında beliren turp filizlerini gördüğü an bütün kabuslarım, çocukluk ve yetişkinlik için ayrı ayrı, özenle kurduğum kabuslar geri döndü. Aynanın öbür tarafına iki günlük bir yolculuk; cehennemin katlarında Dante'nin bir parodisi, Kafka'nın çıkmaz sokakları, daha kimlerin neleri, hayır, Abe intiharından önce yazdığı bu son kitabında belki de ansızın beliriveren kanguru defteri fikrinin devamını gösteriyor. Pazarlama çalışanı fikir uydurmada başarılı, belki ilk kez üstlerinden övgü alıyor ve... Buna alışkın olmadığı için kendini kaybediyor olabilir mi? Belki karoşi öncesi muhteşem bir cinnet. Yediği yemek, içtiği bira, vücuduna aldığı herhangi bir şey halüsinojen bir etki yaratmıştır belki, kim bilir. Biz çıktığı yolculukta kendisini yalnız bırakmayacağız, karşılaştığı her abuk duruma hayatın sıradan bir gerçeği muamelesi yaparken kafayı kırmazsak. Olasılıklar olağanlıktan uzaklaştıkça gerçeklikten kopmama çabası zorlayıcı hale geliyor, okur oldukça zorlanacak.

Kutu Adam gibi emek isteyen bir okuma şart. Abe'nin son metni olduğunu söylemiştim, deli gibi yazarken neler olduğuna çokça dikkat ettiğini düşünüyorum. Anlatının random olaylardan oluştuğunu söyleyenler var ama karmaşanın kasıtlı olarak çıkarıldığını düşünüyorum, Abe çeşitli maddelerin etkisi altındayken -su, alkol, kesinlikle keyif verici madde- eklemli bir dünya yaratmış. Pink Floyd'un Marooned'u ve Echoes'u kendine yer bulur mesela, psychedelic ortamlara gidebilecek müthiş bir playlist.

Fikir kutusu, patronların yeni icadı. Anlatıcımız kanguru defteri diye bir şey uydurur, kutuya atar ve fikri en umut vadeden fikir seçilir. Kanguru defterinin açıklanması istenir...

"Çok korkmuş gibiydi.
Ben de en az onun kadar korkuyordum.
Korkunçtu." (s. 187)

Kutu Adam'a dönüşmüş olabilir mi?

Gazete haberiyle bitiyor anlatı, terk edilmiş tren istasyonunda bir ceset bulunmuş. Kaval kemiklerinde jilet kesikleri var. Yine bir kimliksizlik, ölünün kimliği bilinmiyor. Ölüm sebebi kesikler değil. Muhtemelen korkudan kaynaklanan şoktur, her şeyin farkına vardığı an ölmüştür. Belki.

Delirmek yirmi pare top atışıyla ve Kobo'yla kutlanmalıdır, bu akış çağında delirmeyenlerin sağlıklı olduğunu düşünmek mümkün değil. Delirmeye övgü diyesim geliyor, şahane bir anlatı.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bahar Yağmurları
"Norveç edebiyatıyla uluslararası edebiyat hakkında ve kendi kitabım üzerine konuştukça konuştum, amaçlarımdan söz ettim: Minimalistten maksimaliste kaçmak, güçlü, çarpıcı, barok, Moby Dick bir şey, ama epik değil; bir kişiyle ilgili, eylemlerin dışsal değil içsel olduğu minik bir romanı alıp epik biçeme genişletmeye çalıştım, anlatabiliyor muyum?" (s. 563)

Hmm, sanırım. Knausgaard'ın ne yapmaya çalıştığı üzerinde fikir yürütüyorum. Yazıp yok ettiği onca metni, sonradan ün kazanan yazar arkadaşlarının kendisine mesafeli, biraz tepeden bakan yaklaşımları,babanın ilgisizliği, annesinin kendi planlarıyla ilgilenmesi ve benzeri pek çok şeye bakarak kendine güveni olmayan bir adamın erginlenme ayini olarak gördüğü yazma eylemine sıkı sıkıya tutunmasını, içinde yetenek kırıntısı olmadığına inanmasına rağmen yazmaktan başka bir şey düşünmemesini kendini bir yere sabitleme ihtiyacına -sayfalar iyi bir yerdir, bu çabada sözcüklere ihtiyaç duyulur ama sözcükler yerlerinden sökülemez- bağlayabiliriz. Serinin önceki metinlerinde Knausgaard'ın büyüme serüvenini izlemiştik; davul çalan bir ergen, bulduğu her şeyi okuyan bir münzevi, kendisini çok ciddiye alan bir umutsuz. Sadece ileriye bakıyor ve kendisini var edecek edimlerden başka bir şey düşünmüyor. Yaşadığını bu şekilde hissedebiliyor ama yazın onun hayatının merkezinde gibi gözükse de aslında bir araç, dünyada bir yerde olduğunu ve yaşadığını söyleyebilmek için. Her zaman tedirgin, suçlu ve korkulu. Yazdıkları yeterince iyi değil, yaşamı ve kendisi de öyle, o zaman yapabildiği tek iyi işe odaklanmak zorunda ki onda bile iyi olmadığını düşünüyor, etrafındakiler iyi olmadığını düşündürüyorlar. Ego kaynaklı bir durum var ortada ama çevredeki insanların Knausgaard'a pek de yardımcı oldukları söylenemez. Sosyal ilişkilerde büyük mesafeler var, aşılacak gibi değil. Adamımızda Papinivari bir sıkıntının olduğunu söyleyebiliriz; sadece çabalamakla bir şeylerin değişebileceğini pek düşünmüyor. Güdüsel olarak yaptığı şey bu ama; öyküleri reddedilse de yazmaya devam ediyor, çok iyi giden ama iyi gitmesiyle yetinmediği ilişkisini bitirebiliyor, yaşamda doldurması gereken boşlukları dolduruyor kısaca. Alkolle doldurduğu da sıklıkla görülebilir, sarhoşluğunda yaptığı şeyler dudak uçuklatıcı ve asıl kişiliğini ortaya çıkarıyor, sıklıkla kendisiyle yüzleşmesine ve yüzleştiği şeyi pek sevmemesine yol açıyor. Knausgaard kendisini susturmuş durumda, en azından, "İyi gidiyorsun be oğlum," sözü hiç duyulmuyor, bazen çok derinlerden bir yerden yankısı gelse de yeterli değil. Kendisini susturmuş ama bunun farkında; metinde geçmiş zamanın içinde şimdiki zamanın sesini duyabiliyoruz, olayların analizi yapılmış ve değerlendirilmek üzere bir kenara konmuş. Bu büyük bir çaba istiyor, zaman katmanlarının seslerini birbirine karıştırmamak, o zamanı o zamanın Knausgaard'ının anlatması, bu zamanınkini bu Knausgaard'ın, büyük iş.

Serinin dördüncüsünde Karl Ove'un öğretmenlik macerasından sonra hızlandırılmış bir biçimde Bergen'e dönüşünü görüyorduk. Yolculuklara çıkıyor, aşık olacağı Ingvild'le tanışıyor ve memleketine dönünce başlayacağı yazarlık akademisini düşünüyor, 1988'de. 2002'ye kadar Bergen'de kaldığını söylüyor, ara ara başka ülkelere gidip oralarda yaşasa da on dört yıl boyunca bu kentte takılıyor. Bu metinde Bergen yıllarına odaklanmış Knausgaard, özellikle beş yıla. Yazarlığının başlangıcını, alkolle olan problemlerini ve inişli çıkışlı ilişkilerini görüyoruz. Arada bir günlük tutup yaktığını, fotoğraflardan ve mektuplardan başka bir şey kalmadığını söyledikten sonra ekliyor adamımız: "Mektupları şöyle bir karıştırdım, aralardan birkaç satır okudum ve her zamanki gibi kederlendim, ne korkunç bir dönemdi. Bilgisizdim, aşırı tutkuluydum, hiçbir şeyi başaramamıştım. Oysa oraya yerleşmeden önce nasıl da heyecanlıydım!" (s. 7) Arkadaşı Lars'la çıktığı Avrupa yolculuğundan dönüşte yaşadığı sıkıntılar heyecanını yitirmesine sebep olmuyor, gelecek parlak günler için ödenmesi gereken bir bedel varsa aç kaldığı, saatlerce otostop çektiği yollar bu bedelin ödendiğini söyleyebilir. İlk romanını yazmaya da bu dönemde başlıyor, Yunan adalarından birinde. Leonard Cohen'la aynı denize baktığını bilmek mutluluk verici bir şey, aynı şeyi yapmaya çalıştığını bilmek de. Tabii bu roman çalışması da denizin dibini boyluyor, ilk çalışmalarının tümü gibi. Knausgaard, Bernhard'ı pek sevdiği için ulaşılamayan yaratıyı ararken ve yazdıklarını yok ederken büyük yazarın çerçevesini çizdiği karakterlerden biri haline geliyor sanki. Her ne kadar kendisini parlak bir yazar olarak görmese de yok ettiği, yarım bıraktığı metinlerden -bunların bir kısmı sonlara doğru verilmiş- iyi bir yazar olduğu düşünülebilir. Zamanla olgunlaşan bir yeteneği var adamın, başlarda sadece parıltıları yakalamaya çalışırken sonradan sözcüklere parıltıları yerleştirmeyi öğreniyor ama öncesinde neyi nasıl yapacağını bilmediği için deniyor ve beceremiyor. "Dünya bomboştu, hiçbir şeydi, bir imgeydi ve ben bomboştum." (s. 20) Büyükbabasının yaşadığı yere yaptığı yolculuk da kendisine iyi gelmez, dağlarla denizden çok kente ihtiyacı vardır onun. Yeni ilişkiler kurabileceği, yenilgilerini yaşayabileceği bir kent. Bergen.

İzlanda yıllarında Björk'ün evinde takıldığı zamanlar eğlencelidir çünkü müzikal anlamda bir iddiası yoktur. Birkaç grupta davulcu olarak yer alır, kendine güvensizliği yine zirvededir ama çalabiliyordur, dahi olmasına gerek yoktur. Ünlü olabileceklerken zamanlarını müziğe ayırmazlar ve grup dağılır, küçük zaferler yetmiştir. Bu yüzden ünlü müzisyenler adamımızı severler, birlikte güzel zamanlar geçirirler ama aynı şeyi yazarlar için söylemek mümkün değil. Karl Ove'un ruhunu adadığı iştir yazmak, özellikle iyi yazmak. Bu yüzden kitapları birer birer basılmaya başlanan arkadaşlarını kıskanır, onlarla mesafeli ilişkisini sürdürür. Çok okuyan, çok bilen tiplerin yancısı gibi hisseder, hiçbir zaman rahat etmez çünkü yetersizlik duygusu onu ele geçirmiştir. Gecesini gündüzünü okumaya ayırır ama yetmez, her zaman okunmamış bir şeyler kalacaktır ve bu bile ona acı verir. Daha çok çabalar, daha çok çabaladıkça alkole daha sık sarılır. Kavgalar, kontrolsüz ilişkiler, yıkımlar arka arkaya gelir. Yıpratıcı bir döngüdür bu, yıllar boyunca devam eder, Karl Ove Bergen'i terk edene kadar. Çok detaylı ve derinlikli olaylar, bunlara girmiyorum.

Şöyle; geçen sene bu zamanlarda, belki biraz daha öncesinde dördüncü kitabı bitirdiğim sırada hayat berbat gidiyordu ve sonraki sene her şeyin düzelmiş olacağını, beşinci kitabı büyük bir mutlulukla okuyacağımı düşünüyordum. Eh, her şey bambaşka bir şekilde düzeldi ve kitabı büyük bir mutlulukla okudum.Okumayan varsa da seriyi, bir şey demiyorum. Okumalısınız diyorum.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kumların Kadın
Beton Ada'nın kaçışsız köşelerinde bir adam duvarlara adını yazıp birileri tarafından görülmeyi umuyor, yerleşmemiş toprağın kaymasıyla tırmandığı doruktan aşağı düşüyor ve düştüğü yerde geçmişini tekrar tekrar kurgulayıp çıkmasını sağlayacak bir güç bulmaya çalışıyor. Kişinin kendisini yenmesini sağlayacak bir süreç için nelerden vazgeçilebilir? Alışkanlıklar? Bilinenin konforu? Yaşamın biçimlenebileceği sayısız olasılıktan korkmak doğal bir şey, şehir değiştirmek gibi. Üstesinden gelinebilir, eğer bırakıp gitme özgürlüğü orada bir yerde duruyorsa. Nöbetteyiz, önümüzde bomboş bozkır uzanıyor, daha da iki saat dikileceğiz orada. Bir nimettir; görevin yerine getirilmesinin saadeti günlerin aynılığını katlanılır hale getirir. Kapanmaz bir yaradır; insan kendiyle kalamadığı için, istediği zaman gidemeyeceği için elindeki silahta mermi olmasını umar. Gidememeye yol açan şu duvar, şu dikenli teller, şu erk sahipleri namlunun ucuna yakışır. Bundan sonra kalmak isteyenlerin huzuruna göz dikilir. Kabullendikleri için aşağılıklaşırlar, birkaç kurşun onlara. Gidenlere de tabii. Tellerin ardındaki otoyoldan hızla geçen arabalar kaza yapsın, yukarılardaki uçak düşsün, dünyayı döndüren her şey dursun, burada unutulmuş bir acı çekiliyor ve bu acı dünyanın tamamını kapsıyor, her şey her yerle bir oluyor, bu nasıl oluyor? Durduğum yerde kalbim sökülüyor ve onca şeyin bundan haberi yok, bir tek şu ağaç biliyor, bastığım toprak biliyor, otobanın arasında kalmış beton ada biliyor, kendine sığıştırmak isteyen kumlar biliyor. Onların bildiğini bildiğimiz sürece, başka bir kendiliğe yürüyemediğimiz sürece kurtulamayacağız.

"Cezası olmadıkça, kaçmanın da zevki olmaz."

Epigraf. Ölüme varacak bir kapalı devre. Bilinmeyenin korkusu, kaçmanın/gitmenin cazibesiyle çatışır. Bir daha gidemeyecek olmanın korkusu daha büyük, ölümden önce son bir çıkış olmayabilir. Kafka'nın karanlığındaki her boşluğu kumlar doldurmuş. Tırnak aralarını temizlemek, bütün bir köyü kumdan temizlemek kadar büyük bir iş, büyük olduğu kadar anlamsız. Yaşam ne kadar kapansak da bir çatlak buluyor ve içeride birikiyor. Kendiliğin sonsuz çeşidinden ve dışarıdaki fırtınadan hiçbir zaman kurtulamayacağız. Kumlar bunu çok iyi biliyor, bütün açıklarımızın farkında.

Kumla şekillenmiş bir yaşam. Köyde bir an bile boş durmak yok, bir gün temizlenen onca kum ertesi gün rüzgarla tekrar geliyor ve bu temizlik her gün, her gün yapılıyor. Kumun üzerinde yüzen gemi imgesi beliriyor adamın kafasında, evler de kumda yüzebilir, hiçbir şey sabit kalmak zorunda değil, her şey hareket edebilir, değişebilir, yok olabilir ve yeniden belirebilir. "Akan evler, şekli olmayan köy ve kasabalar." (s. 36) Bu akışkanlık kendini konumlandırmaya çabalayan insan için büyük işkence.

Son. "Buradan nasıl kaçacağını ertesi gün de düşünebilirdi." (s. 172) Biraz araştırdım, Ballard'ın Abe'den esinlendiği birçok kaynakta söyleniyor. Maitland'ın son düşüncelerinin adamımızınkilere benzemesi anlaşılabilir hatta denebilir ki Ballard, Abe'nin anlatısını Londra'ya uyarlamıştır.

Kobo Abe'nin bütün kitapları Türkçeye çevrilmeli.
Yanıtla
3
10
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tüylü Bir Şeydir Şu Yas
Depresyona kapı aralayan bir yasın iki yönlü etkisinden biri, çok iyi bir yas tutucu olarak söyleyebilirim ki dönüşebileceğim ve olduğum her beni aynı ana tıkması. Sanki tek bir yas varmış da yaşamıma yayılmış oncasını birleştiriyormuş gibi, oradayız, sayısız parça -travma, nevroz, melankoli, ne varsa- halinde yere dökülebiliriz ve toparlanmak yerine öylece kalmak daha az çaba gerektirir. İkinci etki, parçaların birbirine dönüşebilmesi. Kolektif bir yasta daha belirgindir bu. Kimlikler değişir, zamanlar içindeki benler onlarca role bürünür; baba ben/çocuk ben/eş ben ve diğerleri. İçsel bir bölünme bu, bir de kişiler arasında yaşananı mevcuttur, ilişkileri yeniden yapılandırır. Çocuğun kendi anne veya babası olması mümkündür. Kaybettiklerimizin ardından kim olduğumuzu tekrar ve tekrar buluruz, belki de bulamayız ve ben bambaşka birine çıkar. Yıkıcı, buruk.

Zezé'nin arkadaşlarını, özellikle kurbağasını hatırlıyorum. Mekan değişimi sonucunda ortaya çıkıyordu ama asıl olay bir şeyleri geride bırakmaya yardımcı olmaktı, aynı şekilde geleceğin getireceklerine karşı da. Çocuk büyüyünce, kişiliği geliştikçe arka planda kalıyor ve ortadan kayboluyordu. Bir aşama olarak erginlik, zorlu bir yolun sonunda. Yas süreç olarak buna benziyor biraz, hatta bizim Karga da. Anne düşüyor, başını vuruyor ve ölüyor. Baba iki çocuğuyla kalıyor, bir de karga ekleniyor aralarına. Çat kapı. Kurbağayla aynı muhabbet; kendisine ihtiyaç duyulmayana kadar orada duracak. Baba zannediyorum edebiyat araştırmacısı, Ted Hughes'un şiirleri hakkında Karga adlı bir araştırma üzerinde çalışıyor. Kuzgun da olabilir, bilemedim şimdi. Bu araştırma bitene kadar Karga orada. Kargayla birlikte temsil ettiği, çağrıştırdığı, imlediği her şey de orada. Mitik anlatılar, duygular, takıldığı bir iki şairden birinin melankolik şiiri de dahil. Yüzleştirecek, koruyacak, acı verecek ve mutlu edecek, annenin ölümüyle kopup giden yaşam geri gelene ya da doldurulana kadar bir replika olarak ailenin yanında kalacak. Karga yaşamın bir metaforu, ölümün de. Her şeyin.

Anlatı parçalara ayrılmış durumda, anlatıcı Karga, Baba ve Çocuklar arasında gidip geliyor. Karga'nın monologları başlarda son derece dağınık, çağlayan bir bilincin ürünü ama sonradan bunun bilinçli bir tercih olduğunu görüyoruz, Baba'nın yaşama uyum sağlama aşamasında ihtiyaç duyduğu biçem bu.

Her bir anlatıcı bir diğerini kendine veya diğer anlatıcının rolüne bürüyor. Oyunculluğuyla, metaforlarıyla muhteşem bir kitap.

"Birçok insan, aslında Shakespeare'e, İbn Arabî'ye, Şostakoviç'e, Howlin'e Wolf'a ihtiyacım varken, 'Zamana ihtiyacın var,' dedi." (s. 48)
Yanıtla
3
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sabahtan Akşama
Poe'nun bir öyküsünde sahibi tarafından çağrılan uşak odaya girer. Ölü olmasına rağmen. Alışkanlık.
Öte geçenin bilinmezliği hayal gücüyle tamamlanıyor, bu novella da mütevazı bir katkı. Norveç'in denizlerinin ve ağaçlarının arasında bir yaşam, sona erme biçimi yaşama dahil. Sabahtan sabaha aslında, ölümü bir başka sabah olarak düşünmek hoşuma gidiyor. Akşam faslı yokluğun ele alınış biçimiyle ortaya çıkıyor. Tanrı ve Şeytan çekişiyor, düalist mantığın işlerlik kazandığı yerde Tanrı'dan gelenle Şeytan'ın eziyeti birbirine karışıyor. Hiçlik, doğanın eninde sonunda bizi yüzleştireceği gerçek. Her şeye gücü yetmeyen Tanrı fikriyle insanın acizliği birleştiği zaman hiçliği sezmek olası. Olai bu orta noktayı oğlu Johannes doğarken saptıyor; Tanrı'nın hem çok uzakta hem de çok yakında olması insanın yalnızlığını artırıyor, insan pek umursanan bir varlık değil çünkü. Doğum da bu umursanmamanın acısını katlayan bir şey, zira Tanrı'nın bir hediyesi. Var olduğu varsayılan Tanrı'nın. Neyse, çocuk doğacak birazdan.
İki bölüm, ilkinde doğum ve Olai'nin sorgulamaları var. Fedakarlık, ceza, cılız bir, "Eli! Eli!" ünlemesi birbirine karışıyor, Johannes'in babası ilahi bir sorumluluğu da yüklenmiş oluyor böylece. Bebeğin feryadı bütün o seslere, seslerin kaosuna katılıyor. Birlik yok, her şey dağınık, dingin bir coğrafyanın boğucu sessizliğinde sezilmesi zor olan bir karmaşanın adı bir türlü konamıyor, sadece uyumsuz sesler var.

İkinci bölümde Johannes uyanıyor, olağanın aksine ağrısı sızısı yok. Her şey olup biterken virgülden başka bir noktalama işareti yok, hayatın akışını bölmek mümkün değil. Akşama kadar bu minvalde ilerleyen hikâyenin sonunda Peter arkadaşını hazırlar, birlikte bir sandala(?) binerler, sandal gemiye dönüşür ve bir tek düşüncenin kaldığı o son anda beyaz bir dünyanın içinde bulurlar kendilerini. Bu gemiyle geçiş hadisesi de son derece mitik, Tolkien'ın dünyasından Kharon'a seksen çeşit örneği mevcut. Neyse, böyle bir son. Johannes'in cenaze töreninde gökyüzünde beyaz bulutlar vardır, güneş batmaya yakındır, yaşam göçmeye müsaittir. Ne güzel! Alışkanlıkların ölümden sonra da sürdüğünü görürüz, dostluklar sürer, her şey varlığını sürdürür, kişi kendinden başka bir şeye tutunmaz.
Yanıtla
4
10
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlıkta Dans
"Bir sigara daha yaktım. Acelem yoktu, yetişmem gereken bir yer ya da görüşmem gereken kimsem yoktu." (s. 7)

Boşluğu bilirseniz sigara yakıyorsunuz, bilmezseniz ne yapmanız gerekiyorsa onun peşinden gidiyorsunuz. Ben vapurun gitmesini bekliyorum, iskele boş kalıyor. İnsanlar dışarıda bekliyor, deniz şu aralar turkuvaz. Eve gelip bir şarkı üzerinde çalışmak, bir şeyler yazmak istiyorum. Vapur geliyor, biniyorum. Kitabı açıyorum, Karl Ove benzer şeyleri düşünüyor. Yaşıyor da; öğretmenlik için Zonguldak'a yaptığım yolculuğun ve orada geçen iki yılımın yankısını Karl Ove'da görüyorum. Knasugaard'un yaptığı şey bizi kendi düşüncelerimizden, kendimizden kaçamayacağımıza inandıran bir anlatı sunması. Düşüncelerimiz neyse oyuz, Karl Ove da öyle, o zaman mutlak bir koşutluk sağlanıyor ve yaşanılanlar ne kadar farklı olursa olsun, kişilikler sayısız olasılığın katkısıyla ne kadar farklı biçimlenirse biçimlensin, değişmeyen iç sesin karşılığı bir yüzleşme olarak ortaya çıkıyor ve okuru çekiyor.

Salt bir otobiyografi değil, kuru bir anlatıda yer almayan birçok öğe mevcut. Yazar Karl Ove/anlatıcı Karl Ove/karakter Karl Ove arasındaki geçişler bir anlatım tekniği olarak kurmacanın enstrümanlarını oluşturuyor, bu bir. İkincisi de zaman sıçrayışları. Üçüncü kitapta Karl Ove'un -yanılmıyorsam- lise dönemlerini ve babasının estirdiği terörü görmüştük. İlk kitapta arkadaşlarıyla verdiği rezalet konser ve babasının ölümünün ardından uğradığı yıkım vardı. Buradaysa liseyi bitiren ve on sekiz yaşında öğretmenlik yapmak için Kuzey Norveç'e giden bir Karl Ove var, hiç bilmediği bir yerde ayakta kalma çabasından liseyi bitireceği yıla bir sıçrama yapıyoruz ve doğrusal bir zeminde hareket ederek ileri ve geri sıçrayışlarla, bazen oldukça derinleşen hikâyelerle çemberi tamamlayıp öğretmenlik günlerine geri dönüyoruz. Kargaşaya yol açacak bir anlatı yok, belirli izleklerle -baba, cinsellik, alkol, yazma güdüsü vs.- bağlantılar kuruluyor.

Bukowski, Bauer, Kerouac. "Toplumda yerini bulamayan ve hayatın getirdiği rutinden fazlasını isteyen, hayatın onlara armağan ettiği bir aileden fazlasını isteyen, kısacası burjuva toplumundan nefret etmiş, özgürlük arayan genç adamlar." (s. 9) Karl Ove onlardan biri olmak istiyor ve yolculuğa çıkıyor, kendi evi olacak ve durmadan yazacak.

"Zil çaldıktan sonra odadan çıkarken yorgunluktan bitmiştim. Savuşturulacak çok fazla şey, tolere edilecek çok fazla şey, görmezden gelinecek çok fazla şey, bastırılacak çok fazla şey vardı." (s. 53) Karar mekanizmasının sürekli, her an çalışmasının sebep olduğu zihinsel yorgunluk tam bir kabus, onlarca insanla uğraşmak gerçekten zor. Ne olursa olsun Karl Ove öğretmenliğe katlanabilir, yaşadığı küçücük yere katlanabilir, yazması yeterli.

Bir günde bitti, son iki kitap. Üzülüyorum, siz de üzülmez miydiniz?
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölümü Düşünmek
Ölümü sezeriz, bildiğimiz her şeyin ortadan kaybolacağı o anı, durumu veya olayı. İnsanın kontrolünün dışındadır, kimi bundan korkar. Onca birikimi bir anda yok eder; anlamlandırılamayanları, düşünceleri, duyguları toza çevirir. Kiminin korkusu toza dönüşmektir. Yarım kalacaktır insan, yaşanacak çok şey varken biri fişi çeker ve aydınlık, karanlık, cennet, başka bir yaşam, her neyse o, her şey haline gelir. Zeigarnik etkisi insanın baş belasıdır, ölürken bile kurtuluş yok mu bundan? Ölüm tam olarak budur işte. Başka bir şeyin başlangıcı olması değildir, bilinenlerin sonu olduğunun verdiği dehşetin ötesine geçemez insan. Kaybedeceği çok şey vardır. Kaybetmekten korkmayanlar, kaybedecek çok şeyi olmayanlar ölümü metanetle beklerler, sanki hiç gelmeyecekmiş gibi. Bir sabah uyanmayacakmış gibi. Dingin adamlardır, parıldadıklarını görürsünüz. Neyse, ölüm.
Söyleşilerden oluşuyor. "O öyle sordu, Jan böyle dedi" diye can çekişmeyeceğim, direkt Jan olup yazacağım. Kitaplardan anlamama kimliğim saklıdır.

Ölüm hakkında felsefe yapılabilir, aslında her şey hakkında felsefe yapılabilir. Felsefe o kadar da faydalı olmayan şeyler yapmaktır. Ölüm, ölümün karşılanma biçimi bunlardan bazılarıdır. Ölüm, kendi türünde biricik bir kişisel trajedidir. Herkes kendi ölümünü kendi yaşayacaktır. Ebeveynlerimizin ölümü bizim için trajedirir. İki açıdan; birincisinde yoksunluk vardır, ikincisinde biyolojik duvar ortadan kalkar. Onlardan sonra sırada biz varız. Hoş bir duygu değil.

Doğum ve ölüm simetrik değildirler. Simetri uzamsaldır. zamansal değildir. Geçmiş ve gelecek, şimdiki zamanın iki ucu değildir. Süregiden bir şimdiki zaman vardır. Geçmiş burada erir, gelecek buradan başlar. Augustinusçu bu zaman, Tanrı'nın zamanıdır. Zamanı bu şekilde algılamak, ölümü şimdi yaşamaktır. Hayatı da öyle. İkisini birbirinin içine geçiririz ve nur topu gibi bir kafa rahatlığına kavuşuruz. Evet.

Ölüm yaşamı kısıtlar mı? Bergson'a başvuruyorum ve gözün hem görmemizi sağlayan, hem de görmemizi kısıtlayan bir organ olduğu fikrini alıyorum. Gözümüz kadar görürüz. Legolas bizimle dalga geçebilir, Tanrı Legolas'la dalga geçebilir. Aklıma çok güzel bir şiir geldi, yapıştırıyorum.

"A rabbit in his meadow lair
Imagines none to see him there.
But aided by a looking lens
A man with eager diligence
Inspects the tiny long-eared gnome
From a convenient near-by dome.
Yet him surveys, or so we learn
A god from far off, mild and stern."

Christian Morgenstern

Diyorum ki ölüm için de bu geçerlidir, hayatı kısıtlayan ama çekici, heyecanlı kılan bir mevzudur. Varoluşun temel duygulanımı ve oluşun geri döndürülemezliği ölüme yaklaşmaktır. Hayatın kısıtlılığı giderek öteleniyor, insan ömrü uzuyor ama bu ikisinin ağırlığı her zaman yorucudur. Biyolojik olarak yaşlanmanın yanında metafizik yaşlanma da vardır, yorucu olan budur. Var oluşunun bilincine varan insanın taşıması gereken en ağır yüktür. Bu yük geçici olarak hafifletilebilir; tıp, dini inanç vs. unutturur sonu. Korunma isteğidir bu, insan öleceğini bilir ama buna inanmaz. Ölene kadar.

Çilecilik, ölümü öğrenmek için faydalı bir şey değildir. Ölüm öğrenilebilir değildir, "Bu yüzden, deneyimlerin de gösterdiği gibi en fazla çalışmış olanlar hep en çaresizlerdir ve en az çaresiz olanlar ise ölümü asla düşünmemiş olanlardır." (s. 29) Ölümü düşünen varlık bir paradokstur, o hem bir fikir üretir, hem de yok olur. Düşüncelerin ölümsüz olması bir yana, bir düşünene de ihtiyaçları vardır. Pisagor, teoremini üreterek onu biçimlendirmiş, ona ad vermiş oldu ama doğa kurallarının varlığı bundan bağımsızdır, sadece ortaya çıkarılmaları gerekir. Bu kurallar sır halinde bekler, ölümse gizemdir. Çözülecek, ortaya çıkarılacak bir durum içinde değildir. Kimse ölümün ne olduğunu ölmeden bilemez. Ölümsüzlük istenci -bu noktaya varılır, ölmek dışında bir yol olmaksızın kimsenin ölümle ilgili bir bilgiye erişmek istediğini sanmıyorum- ve yaşama şevki bir araya gelemez, insan ölçeğinden öte bir toplamadır bu.

İkinci söyleşi en kısa olanı ama beni en çok rahatsız edeni. Kafamı kurcaladı. Ölümün din açısından yorumlanması üzerine.

Felsefeyle dinin etkileşimi sonucu melez inanışlar, ussal dinler belirmiş ve öte dünya sembolleştirilmiştir. İnançlı biri için öte dünya varoluşsal bir değere sahiptir, dolayısıyla bu sembolleştirmeler bir dine mensup olanların açlığını ve susuzluğunu dindirmez.

Son olarak, inançlı veya inançsız, insanlar bahis tutuyor. İnançlıların ölüme ciddiyetsiz bir anlam katma tehlikesinin yanında benim inançsızlığım da ölümden hiçbir şey götürmüyor, ölüme hiçbir şey vermiyor. Ölüme inanmıyorum, öleceğimi biliyorum ve ölümü düşündükçe ölümün dışındayım. Bir su damlası beni boğabilir, evrene karşı güçsüzüm ama varlığımın-ölümün farkındayım, bu farkındalık beni ölümün dışında tutar, beni evrene karşı güçlü-haklı kılar, kılabilir.

Bir söyleşi de ötanaziyle ilgili, onu da siz okuyun. Allah Allah.

Ölüme kafa yoranlar, yormayanlar, edinin bir tane bundan.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir