Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Avusturyalı Sigmund Freud, psikanalizin kurucusu olarak tarihe geçmiştir. Freud'un 8 bölümden oluşan ve toplamda 91 sayfa olan eseri #uygarlığınhuzursuzluğu Can İdemen çevirisi ile @cemyayinevi 'nden çıkarak okuyucusu ile buluşturulmuş.
.
Uygarlığın Huzursuzluğu, kişideki ben duygusunu, kişinin toplumla ve uygarlıkla ilişkisini incelerken sorgulamayı da ön plana çıkıyor. Mutluluğu sağlama noktasında mutsuzluğu bertaraf etmenin yattığını ifade etse de bu o kadar kolay olmasa gerek. İnsanoğlu, pek tabii uygarlıktan vazgeçemez ve nihayetinde bunun kaçınılmaz sonu huzursuzluğu da hayatına dahil etmiş olur.
.
Okuması kolay olmayan ancak, okudukça ve sorguladıkça zihninizdeki boşlukların dolduğunu hissedeceğiniz dolu dolu bir kitap.
Tüm kitap dostlarımı Freud'la yaptığım bu yolculuğa davet ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Bu Ülke”nin Hâli Pürmelali
Eser, Türkiye’nin -“Bu Ülke”nin- 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan Batılılaşma serüvenini tüm çıplaklığı ve çarpıklığı ile ele almakta; ayrıca sürece göz ardı edilemeyecek eleştiriler yöneltmektedir. Eserin kıymetini anlayabilmek için Cemil Meriç’in münekkit yönüne ışık tutmak gerekmektedir. Meriç’e göre eleştiride hakikat tüm çıplaklığı ile ortaya konulmalıdır. Bu noktada Dücane Cündioğlu’nun Cemil Meriç’in eleştiri anlayışı bağlamında yaptığı benzetmeyi hatırlatmadan geçemeyeceğim: “İnsandan bahsedeceğiz, Platon’un insanından. Ama Diyojen gibi. Bilirsiniz tabii, Platon ‘İnsan iki ayak üstünde duran tüysüz bir hayvandır.’ demiş. Diyojen hindiyi bağırta bağırta yolduktan sonra Atina meydanlarında ‘İşte Platon’un insanı!’ diye halka teşhir etmiş.” (Dücane Cündioğlu, Bir Mabed Savaşçısı Cemil Meriç, Etkileşim Yayınları, 2007, İstanbul, s. 68)

İşte Cemil Meriç de Diyojen gibi Batılılaşma serüvenimizin tüm gerçekliğini çelişki ve farklı değerlendirmeleriyle ortaya koymuştur. Bir bakıma eser Batılılaşma serüvenimizin muhasebesi niteliğindedir. Yazar adeta “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır” hassasiyetiyle konuya yaklaşmıştır. Tabii ki Batılılaşma meselesi bugün bile herkesin üzerinde görüş birliğinde olduğu bir husus değildir. Serdedilen düşüncelere katılmasak da bunları görmemezlikten gelemeyiz. Esasında münekkidin işlevi de bu noktada tebarüz etmektedir: Konulara farklı açılardan bakabilmek, bunları değerlendirebilmek ve terkibe, senteze varabilmek. Cemil Meriç bunu orijinal üslubuyla bihakkın yerine getirmiştir. Ancak eserde Cemil Meriç, oğlu Mahmut Ali Meriç’in deyimiyle “yalnız”, “tedirgin” ve “küstah” şekillerde karşımıza çıkabilmektedir. Yazılanların hakikat boyutu inkâr edilememekle birlikte dehalara özgü farklı hususiyetlerin olduğunu unutmamak gerekir.

Meriç, ülke gündemini yıllardır ve hâlâ meşgul eden konulardaki mitleri, algıları keskin üslubu ile kırabilmiş ve konunun nasıl ele alınması gerektiğiyle ilgili sağlıklı, sorgulamalara açık fikirlerini eserde belirtmiştir.

Cemil Meriç’in kendine has keskin ve akıcı üslubu dikkat çekicidir. Anlamak ve metne nüfuz edebilmek için kavramların bilinmesi, konuya tam odaklanılması ve bunun için temel kavramların, sosyokültürel yapının bilinmesi gerekir. Bu bağlamda Cemil Meriç’in entelektüel biyografisine ve eserin sonunda kavram ve kişiler lügatine yer verilmesi son derece isabetli olmuştur. Bunlara ilaveten eserin bir roman gibi değil, sindire sindire okunması gerektiğinin altını çizmeliyiz.

Eser, Doğu ve Batı düşüncesinin temel eserlerini değerlendirerek okurları son derece zengin bir okuma dünyasına sevk etmektedir.

Eser; “Bu Ülke”yi -Türkiye’yi- tanımak, kendini ve doğru olarak sunulan verileri, düşünceleri sorgulamak isteyen herkesin okuması ve faydalanması gereken bir yapıttır. Cemil Meriç, Doğu ve Batı düşüncesine hâkimiyetiyle özgün terkip ve değerlendirmelere ulaşması bakımından okunmayı fazlasıyla hak etmektedir.
Yanıtla
30
4
Destekliyorum  9
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Willie Thompson - İnsanlık Tarihinin Dönüştürücü Güçleri
Thompson büyük dönüşümlerin genel çerçevesi dahilinde tarihin nasıl ve neden belirli bir doğrultuda ilerleyip diğer olasılıkları devre dışı bıraktığını tartışıyor, Marx'ın tarihsel materyalizminin insanlık tarihini incelemek için en uygun yaklaşım olduğunu söyleyerek yöntemini açıklıyor. Karamsar değil ama geleceğe dair umudunu dile getirmekte gönülsüz olduğunu söyleyebiliriz. Bu metni okuduktan sonra Steven Pinker'ın Doğamızın İyilik Melekleri'nde öne sürdüğü optimist savları tekrar değerlendirmek gerekiyor açıkçası, özellikle Rusya'yla Ukrayna'nın savaşını düşününce. Pinker cephe savaşlarının artık kolay kolay çıkmayacağını söylüyor ama Thompson'ın belirttiği gibi 1960'larda nükleer silahları ateşlemeyi reddeden düşük rütbeli bir iki subayın emirlere itaatsizliklerini düşünürsek küresel felaketin bir adım, hatta verilen emirlere uyacak bir asker kadar uzakta olduğunu görürüz, ayrıca sömürü sadece biçim değiştirdiği için pamuk tarlalarındaki kölelerin beyaz yakalılara dönüştüğünü söylemeye gerek yok. Thompson Voltaire'den alıntı yaparak dünyanın cinayetler ve felaketler tablosundan ibaret olmayabileceğini söylese de direniş cılız, kazanım yetersiz ve tarihsel kayıtlar zaferleri de içermesine rağmen genelde pek parlak değil. Metinde her bir bölüm insanlığın yaşam pratiklerinin nasıl dönüştüğünü belli konular etrafında irdeliyor, daha sonra kronolojik bir düzenle konular açımlanıyor ve detaylandırılıyor, örneğin "İş" başlığı altında tarımsal üretimin ilk kez tesis edilmesinden itibaren insanlık tarihinin çeşitli biçimleriyle zorunlu emeğin tarihine dönüştüğüne değiniliyor, Thompson'ın sıklıkla alıntı yaptığı Michael Mann'ın kavramı olan "zorunlu işbirliği"nin nedenleri ve geçen zamanla birlikte kölelik, serflik ve ücretli emeğin ortaya çıkışının temelleri inceleniyor. Cinsellik hem iş hem de iktidarla ilgili olduğu için bu iki gücün biçimlediği anlamlarıyla ele alınıyor, kadın düşmanlığının ve erkek egemen dünyanın kadının emeğini nasıl sömürdüğünün hikâyesi binlerce yıldır hız kesmeden yazılıyor ne yazık ki. İktidar meselesinde şu alıntı yazarın niyetinin özeti: "Metin, iktidar ilişkilerine dair en mühim hususun, toplumun farklı düzeylerinde ve tarihin farklı dönemlerindeki seçkin grupların, günümüze kadar var olan hemen hemen tüm tarihsel toplumların asli unsuru olan temel üreticilerin ürünlerinin görece az veya çok bir kısmını zorla ele geçirmek için kullandığı yöntemler olduğu önermesinden hareket etmektedir. Çekirdek aile içerisindeki ilişkilerden, farklı karmaşıklık düzeyine sahip örgütlere kadar, iktidarın elbette başka boyutları da vardır." (s. 25) Bu bağlamda uygarlığın "ilerlemesinin" oldukça göreceli bir anlam içerdiği söylenebilir, onaylama ve olumlama bu kavrama içkinmiş gibi gelse de ilerlemenin bedeli genellikle ağırdır, uygarlık acı çeken insanların omuzlarında yükselmiştir denebilir.

Thompson ilk bölümde evreni, canlıları ve bilinci incelerken insanın soyut düşünme yeteneğinin ve başarıyla kurduğu sosyal ağların doğayı kontrol altına almada en başat etkenler olduğunu söylüyor. Bilince sahip olmanın götürüsünü düşündüğümüzde insanın varlığını sürdürmesi için başka bir yol bulamaması anlaşılabilir. Bilinç gerçekten de çok pahalıdır. Dil yeteneği başta olmak üzere kendini geliştirecek araçlar da bulmuştur, aslında kişilik algısından bilişsel savunma mekanizmalarına dek pek çok ögenin bilinci beslediğini söyleyebiliriz. İşbirliğine geliyoruz böylece, pişirilen ürünlerin daha kolay depolanabildiğini ve verdiği enerjinin arttığını keşfeden insan pişirilecek daha çok yiyeceği elde etmenin yolunun grup çalışması olduğunu da anlar, böylece ilk klanlar ortaya çıkar ve erginlik ayinlerinin eleyiciliğiyle klanlara sadece güçlü olanlar alınır. Yerleşik hayat, servet ve toplumsal farklılaşma için zemin hazırdır artık, James C. Scott'ın Tahıla Karşı'sında belirttiği gibi yerleşik hayata bir anda geçilmemiş, avcı-toplayıcı gruplar göçebe yaşam tarzını sürdürürlerken de tarımla uğraşırlar ama insanlık tarihinde devrim yapanlar yaşamlarını tarımsal faaliyetlerle yönlendirip yerleşik hayata geçenlerdir artık, dünyanın farklı bölgelerinde hemen hemen aynı zamanlarda ortaya çıkan tarım belli bir sistemle sürdürüldükçe üretilen artı değer korunur, korunması için ayrı iş kolları türer, ele geçirilmesi için de iş kolları türer, en önemlisi kadınlar da tarımla birlikte üretimde rol almaya başlarlar. Köylü kadınlar aristokrat kadınların gördüğü kadar sert muamele görmüyorlardı örneğin, ağır bedensel işleri başardıkları için üretim bağlamında daha değerliydiler ama kadınlar genel olarak toplumsal cinsiyet ilişkileri bağlamında dezavantajlıydı.

İyi avcılardan oluşan meritokrasiyi engellemek için eşitlikçi fikirlerin hızla ortaya çıktığına dair görüşler olsa da eşitliğin tahakküm karşısında direnemediğini anlıyoruz, bazı klanlar üstünlük iddiasıyla diğer klanlardan ayrılarak "iyiliğe iyilik" düsturunu benimsedi, haracını zamanında ödeyenler öldürülmüyordu. Şehirleşmeyle birlikte imtiyazlı olanların konumu meşruiyetini güçlendirdi, mülkiyet normalleşti, yazıyla birlikte okuma yazma bilenler gücü daha iyi kavradılar. Tabii teknik gelişmeler de aynı imtiyazlılara hizmet etti, yontulan taşlardan tunca geçiş askerî üstünlüğe yol açtı, tunçtan sonra demirin işlenmesi imparatorlukların ortaya çıkmasında en önemli olaylardan biri oldu. İlginçtir, "karanlık çağ" denen dönemden birkaç yüzyıl sonra tanrısal monarşiler çoğaldı, daha önce görülmemiş bir zorbalık peyda oldu ve kadın düşmanlığı eşzamanlı olarak arttı, kısa sürede büyük bir "ilerleme". Kast sistemi, onur ve utanç kavramlarının etkilediği toplumsal yaşam bu dönemde ortaya çıktı, sömürünün sistemleşmesi de yine bu dönemin ürünü. Sonradan çokça biçim değiştirecek olsa da süreğen ihlalin temellerini bugünden görmek mümkün, Thompson köleliğin ilk yazılı metinlerin ortaya çıkmasından çok önce var olduğunu belirtiyor, Roma İmparatorluğu'ndaki köleliğe değindikten sonra serfliğe geçişi ve değişen dünyanın emeğe yaklaşımını değerlendiriyor, günümüzdeki ücretli işçiliğin kazanımları için ne büyük mücadeleler verildiğini anlatıyor. Son bölümde geleceğimize dair sunduğu mütevazı değerlendirmede Elizabeth Ermarth'tan ödünç aldığı tanımla "aşırı nüfuslu, suyu yetersiz, ölümcül bir şekilde ısınan bir gezegen" için yapılabileceklere değiniyor. Küresel ısınmanın durdurulması için yapılması gerekenler belli, kaynakların tek bir toplumsal kutupta toplanmasını engellemek ve kadınlarla erkeklerin eşitliğini sağlamak için yapılması gerekenler de belli, önemli olan bunlar yapılabilecek mi? Kapitalizm en iyi senaryo olduğuna dair verdiği güveni istatistiklere göre yediremiyor artık, dünyada her gün daha fazla insan değişim istiyor. Hakkın alınacak bir şey olduğu tam olarak anlaşıldığı zaman değişimi, devrimi göreceğiz sanırım, Thompson seyrin pek de olumlu olmadığını söylese de umudunu koruyor.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
TOLSTOY
Prof. Andrei Zorin, bu eserinde tarihin büyük isimlerinden olan Tolstoy'u yakından tanımamıza yardımcı oluyor. Tolstoy biyografisi olan bu kitap dört bölümden oluşuyor. Küçük yaşta kaybettiği ailesinden başlayarak takıntısı haline gelen ölüme kadarki yolculuğu anlatılıyor. Tabii dönemin şartları, önemli olayları, eserleri ve en önemlisi eşi Sofya ile olan ilişkisi kendi yazdığı günlükler aracılığı ile bizlere aktarılıyor. Ayrıca devrin yazarları ile olan görüşmeleri ve yazışmalarına da değiniliyor. Benim için kitabın en güzel yanı Sofya ve Tolstoy’un günlüklerinden bölümler içermesi oldu. Tolstoy’un kendi dilinden hayatını anlatması bazı şeyleri (özellikle ailesini) daha net anlamamı sağladı.

Birçoğumuz Tolstoy’un büyük küçük çoğu eserinden haberdarız, okuyoruz. Bu eserlerin yazılış sürecini ve gerçek hayatla bağlantısını anlamanın Tolstoy’u anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle otobiyografik üçlemesi olan Çocukluk, İlkgençlik ve Gençlik eserleri hayatından ayrıntılarla, psikolojik zorluklarla doludur. Savaş ve Barış, Anna Karenina gibi büyük romanlarında da kullandığı isimlerden olaylara varıncaya kadar arka planı biraz olsun okumak benim için etkileyiciydi. Eşi Sofya ve kardeşi Tatyana‘nın romanlara etkisi ise bu eseri okuduktan sonra daha iyi anlaşılacaktır. Yine tanrı inancını ve egemen kilisenin dogmalarını reddedişini, toplumu harekete geçirmesi sebebiyle bilmek gerekiyor. Rusya’ya bakacak olursak, özellikle son büyük romanı Diriliş’te serflik temeli üzerine kurulmuş olduğunu, sadece soyluların toprak sahibi olabildiğini, köylülerin üzerinde sınırsız güce sahip olduklarını görüyoruz. Yazarın tüm bu tespitlerini okuduktan sonra açıkçası, bu çalışma beni hem Tolstoy hem de Rusya hakkında daha fazla araştırma yapmaya sevk etti.

Son olarak yazar, Tolstoy’un başarısız bir öğrencilikten mülkü harcanmış toprak sahibine, düşük rütbeli subaylıktan yazarlığa geçişini kısaca özetleyip resimlerle desteklemiştir. Sizler de Tolstoy hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, 2020 yılı Rusya hakkında yazılmış en iyi kitaba verilen Puşkin Ödülü’nün finalistleri arasında bulunan bu kitabı okuyabilirsiniz.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toplumsal gelişim, her bireyin ayrı ayrı ve ortak çabasıyla gerçekleşecektir
Tarih araştırmaları eserleriyle tanıdığımız yazar; bu defa karşımıza, bireysel ve toplumsal sorunlara çare olabilecek anlatımlarıyla çıkmıştır.

Milli değerlerin ön plana alındığı, maneviyat motifli, tarih bilinci aşılayan örnek olay ve hikayeler, okuruna bir kıyaslama imkânı sunuyor.

Genelde kişisel kişisel gelişim, motivasyon ve süreç iyileştirme kitaplarını çeviri eserlerden okumuşuzdur. Sıra dışı ve yararlı bilgiler edinsek de; dil/çeviri ve kültür farklılıklarından dolayı, anlama ve uygulamaya dönüştürme zorluklarıyla karşılaşırız. Yazar, kitabını hazırlarken 26 yerli yazarın kitaplarından alıntılar yaparak, kendi anlatımlarıyla konu bütünlüğü oluşturmuş. Bu tercih kitapta; akıcılığı, zihinsel kavrayışı, içselleştirmeyi, kabullenmeyi, dikkate değer bulmayı kolaylaştırmıştır.

Bu arada kitaba artı değer katabilecek bir öneri sunayım. Kitap içeriğinde geçen tarihi olay, hikâye, kıssa ve diğer tematik anlatımların, yararlanılan 26 kaynaktan hangisinden alıntı yapıldığı, sayfa sonunda en azından “1-2-3-4” gibi kaynak eser numarasıyla belirtilebilseydi, daha verimli/yöntemli bir çalışma olurdu.

Bir karar, kanı, tahmin, örnek ve proje geliştirirken; “geçmişte acaba bu konuda neler yapılmış, neler tartışılmış, neler söylenmiş” diye merak edip, kendi yöntemlerimizle kısa bir araştırma yaparız değil mi? İşte bundan dolayıdır ki, en fazla okuyup, araştırma yapan kişinin üretimi, daha özgün, daha verimli, daha faydalı olacaktır. Üretimin alanı ve konusu ne olursa olsun, her girişim için geçerlidir bu tespit. Kitapta yararlanılan kaynak eserlerin çoğunu daha önce okumuştum. Karşıma çıkan örnek anlatımlardan bunu hemen fark edebiliyorum. Bu örneklerin konularına göre harmanlanarak, bir araya getirilmesi ve yeni bir yorumla sunulması, kitaba farklı bir sosyal/kültürel nitelik kazandırmıştır.

Toplumsal huzur/güven/barış/uyum/dayanışma ve kaynaşmanın öznesi ve hücresi elbette bireylerdir. Bireyden, yurttaşlık bilincine geçiş de sorumluluk, görev ve haklarımızın ne olup olmadığının farkına varılmasıyla sağlanacaktır. Duygu ve düşünce, bilgi ve inanç; birbirlerini tamamlayan unsurlar olup, dayanışma içinde olup azim ve coşkuya dönüşmesi, bireysel bazda tamamen bizlerin tercih ve sorumluluğundadır. Bundan dolayıdır ki, bu tür eserlerin yaygınlaşmasını, pembe dizilerin yerini almasını, en az fantastik ve polisiye romanlar kadar okunmasını önemsiyor ve öneriyorum.

Önemli ve güncel bir ihtiyacın ilacı olabilecek kıvamda yazılan bu eserin, okuyacaklarınız arasında olmasını diliyor, yazarını da tebrik ediyorum.

Yanıtla
11
1
Destekliyorum  3
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türkistan'da Tarih ve Uygarlık
Tarih boyunca uygarlık, farklı coğrafyalarda zirveye erişerek değişik medeniyetlerin ev sahipliğinde gelişimini sürdürmüştür. Farklı bakış açılarıyla bazı toplumların geçmişine olduğundan fazla paye verilirken, bazıları sıradanlaştırılarak sanki hiç kültür ve medeniyet unsuru vücuda getirmemiş gibi bilim camiasında sunulmuştur. Oysaki sosyal tekâmül, coğrafyanın sağladığı olanaklar vesilesiyle her toplumun erişebileceği kadar basittir. Yani siyasi ve kültürel ortam müsaitse toplum terakki açısından kendisini belirli bir noktaya götürmeye eğilimlidir. Bu yüzden tarih boyunca milletlerin gelişim safhaları zamana ve mekâna göre değişim göstermiştir.

Dünya haritasına bakıldığında medeniyet bayrağının yükseldiği yerlerde bazı benzer özelliklerin olduğu dikkate değerdir. Misal büyük nehirlerin havzaları uygarlığın merkezleri olarak ön plana çıkar. Örneğin Nil, Fırat- Dicle ve Seyhun-Ceyhun Havzası medeniyetin güçlü dinamiklerle hız kazandığı yerlerdir. Mâverâünnehir diye bilinen Seyhun-Ceyhun Havzası ise Türk medeniyetinin zirve noktasına ulaştığı mekandır. Batılıların Orta Asya namıyla andıkları bu bölge nazarımızda Türkistan diye bilinmektedir. Fakat Türk namıyla anılmasından mıdır bilinmez; bazen medeniyet kelimesiyle beraber zikredilmez. Buna rağmen Batılı bazı bilim adamları araştırmalarını Asya üzerinde zenginleştirirken, haklıya hakkını layıkıyla vererek, medeniyet bayrağını gerçek sahiplerine teslim ederler. İşte bu bilim adamlarından birisi de Barthold’dur.

Vasily Vladimiroviç Barthold 1869 yılında Rusya- Petersburg’da dünyaya gelir. Lisans eğitimini Doğu dilleri üzerine aldıktan sonra çalışmalarını arkeoloji ve tarih üzerine yoğunlaştırır. Zamanla çalışma merkezi olarak kendisine Türkistan’ı belirleyen Barthold, yapmış olduğu saha çalışmalarıyla kalemi güçlü bir oryantaliste dönüşür. Orta Asya üzerine yaptığı araştırmalarla bilim dünyasında adından söz ettirmesi, Barthold’un Türkiye’de tanınmasının önünü açar. Barthold sayesinde Türk tarihi geçmişteki gibi bilinmezlerle dolu değildir. Öyle ki Barthold’un yaptığı çalışmalar ciltlerce kitaba tekabül etmektedir. Zamanla Türk ilim dünyası bu eserlere kayıtsız kalmaz ve müellifin çalışmaları Türkçeye de çevrilir.

Barthold’un Orta Asya coğrafyasını merkeze alan makaleleri güzel bir seçki oluşturularak, Ahsen Batur tarafından derlenip Orta Asya Tarih ve Uygarlık ismiyle Türkçeye kazandırılır. Mezkûr eser dört bölüm halinde tasarlanmış olup, ilk bölüm “Geçmişin İzleri” ismini taşımaktadır. Bu bölüm vasıtasıyla Türkistan ve Türkler hakkında genel geçer bilgiler sunulur. Ayrıca Barthold’un doktora tezi Türkistan’ın Hristiyanlıkla teması üzerinde özellikle durulur. Geçmişten günümüze Türkistan’ın genel panoramasının sunulduğu bu bölüm vasıtasıyla bölgenin geçmişine ilişkin hayali senaryoların ortadan kaldırıldığı görülür. Müellifin bölgeye ilişkin derinlemesine tespitleri adeta zamana ve mekâna bağlı kalmaksızın güçlü yorumlarla satırlarda kendisine yer bulur. Barthold; din, kültür, siyasi tarih, nümismatik, arkeoloji, etnoloji, iktisat gibi farklı disiplinlerden aldığı verilerle bölge tarihine ışık tutar.

İkinci bölümde coğrafya üzerindeki kavimler merkeze alınır. Usunlar, Karluklar, Türkler, Karahanlılar, Karakitaylar, Kalmıklar eldeki bilimsel materyalle tanıtılır. Tabii bu yapılırken yazılı bütün kayıtlar geniş bir bakış açısıyla sunulur. Bahsedilen konular genelde siyasi tarih anlatısı gibi algılansa da aslında bölgenin tarihine ilişkin kilit bilgileri içermektedir. Barthold çağdaşı olduğu bilim adamlarının da yorumlarını ve izahlarını değerlendirerek kendi bilgileriyle harmanlayarak satır aralarında tezlerini sunar. Günümüzde dahi bilimsel tartışmaların odağında olan bu konulara ilişkin tespitler, kafa karıştırıcı olmaktan ziyade okurun geçmişi daha net görmesini sağlar. Sadece anlatılanların netlik kazanması mevzu olmayıp, okurun yorum gücü kazanacağı onlarca bilgi okuyanın kalemini güçlendirir. Örneğin, bu bölümde Türklerin Müslümanlığı, kavimlerin Türklüğü, Türk medeniyetinin karakteristik güçlü özellikleri, dil ve kültür bağlantıları, coğrafya ve etnik unsur ilişkileri vb. konular hakkında fikir sahibi olmak mümkündür.

Eserin üçüncü bölümü ise; Türk tarihinin belirli bir zaman diliminde kavim bazında irdelenmesini içermektedir. Bu sayede Timuriler, Tacikler, Kırgızlar, Sartlar ve Türkmenler mercek altına alınmıştır. Özellikle Kırgızlar üzerine yazılan yaklaşık 80 sayfalık kısmın ayrı bir kitap hüviyetinde olduğunu belirtmek gerekir. Kırgız isminin ilk ortaya çıktığı dönemden başlayarak yapılan anlatım bir Türk boyunun tarihi üzerine yapılan örnek bir çalışma olarak ön plana çıkmaktadır. En eski kaynaklardan izleri sürülen mezkûr kavimlere ilişkin tespitler öylesine etkileyicidir ki her kaynakta bu tarz bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Zaten Barthold’un multilingual birikimi ve önemli kütüphanelerdeki kaynaklara ulaşması onun Türkiye’de fazla bilinmeyen eserlere vakıf olmasını sağlamaktadır. Örneğin üçüncü bölümün sonunda Zeyn’ul Ahbar (Gerdizi’nin eseri) isimli kısımda bölgeyi anlatan birinci el kaynaklardan elde edilen bilgiler sunulmaktadır. Bilgiler öylesine ilgi çekicidir ki Türk kavimlerinin mitoloji, folklor, din, sosyal yaşam vb. bağlamındaki farklı yaklaşımları adeta samanlıktaki iğne misali ortaya çıkarılmaktadır.

Eserin dördüncü bölümü ise; yazımızın başında belirttiğimiz Mâverâünnehir ve Horasan’ı merkezine almaktadır. Sır Derya (Seyhun) ve Amu Derya (Ceyhun) Nehirlerinin havzaları bu başlık altında detaylı bir incelemeye tabi tutulmuştur. Bu bölümde Barthold, coğrafya ve tarih ile ilgili bilgilerini mükemmel şekilde mezcetmiş, üstelik bununla da yetinmeyip bölgenin geçmişten günümüze gelişen topoğrafyasını tüm yönleriyle ortaya koymaya çalışmıştır. Geniş bir havzayı sulayan onlarca farklı kolla değişik bölgelere nüfuz eden nehirler düşünüldüğünde tarihi anlatımın daha zorlaşacağına şüphe yoktur. Zira değişen nehir yatakları, kaybolan şehirler ve köyler, devamlı göç, sonu gelmez savaşlar, bölgedeki etnik ve siyasi yapıyı sürekli değiştirir. Hatta nehir yatağının değişmesiyle coğrafyayı bile aynı şekilde bulmak mümkün değildir.

Barthold, ustalığını konuşturarak, bölgenin tarihini; bütün zaruri değişimleri dikkate alarak çizmeye çalışmaktadır. Misal insanın coğrafyaya olan tahakkümüne işaret eden nehirlerle bağlantı sağlayan su kanalları bile uzun tasvirlerle anlatılır. Bölgedeki köyler, kasabalar ve şehirler eski-yeni isimleriyle sunulur. Bu sayede bölgenin topoğrafyasıyla beraber toponomisini (yer adı bilimi) de görmek mümkün olur. Zaten isimlendirme hususunda muazzam hassasiyet gösteren Barthold, bölgenin kavimlerinin hakimiyetindeki idari ve siyasi sınırlarını isimlerle çizer. Bu sayede kavimler, yollar ve ülkeler netleşir.

Eserin çevirisinin Ahsen Batur tarafından layıkıyla yapıldığını belirtmek gerekmektedir. Açık ve sade bir dille birlikte çevirmenin Türk tarihine olan vukufiyeti onun Barthold’un yazdıklarına eleştirel yaklaşmasının önünü açar. Zira çevirmenin dipnotlarla esere müdahaleleri gayet yerinde olup, okurun konuya intibakını arttırmaktadır. Misal bazen ömrünü Türkistan’ın deşifre edilmesine vakfetmiş Barthold’un bile çelişkiye düştüğü yerlerde çevirmenin mahareti konuya netlik kazandırmaktadır.

Eserin kaynak değeri üzerinde özellikle durulmalıdır. Zira Türk tarihi ile ilgili yapılan çalışmaların halen istenilen boyutlara gelememesine karşın; Barthold tarzı bilim adamlarının Türk tarihine eşsiz hizmetler sunduğu dikkat çekmektedir. Bu nedenle yapılan yeni çalışmalar için Barthold, temel başvuru kaynağı olarak ön plana çıkmaktadır. Zaten ilgili alan ve literatürün önemli kitapları zikredildiğinde muhakkak Barthold’a dair eserlerin adı geçer. Üstelik yazarın metodolojik yaklaşımının bilgiye endeksli güçlü bir yorumla şekillenmesi, eserlerinin çağlara meydan okumasının önünü açar. Her şeyden önemlisi Barthold’un anlatımı ilk bakışta yanlı, saldırgan ve rahatsız edici olmayıp, bazı Batılı yazarlarınki gibi ön yargılı ve gerçekleri çarpıtmaya meyilli bir özellik göstermemektedir. Fikirlerini politize etmeden sadece bilime hizmet şiarıyla sunan Barthold, siyasi tartışmalardan ziyade ilmi tartışma ortamlarında kendisini gösterir. Bu nedenle bütün birikimine ve becerisine rağmen kendi bilimsel camiasıyla da ters düştüğü noktalar vakidir. Fakat onun tek başına bir enstitü gibi çalışmasına bakılırsa bu durum gayet normaldir.

Sonuçta; Barthold’un Türkler hakkındaki yorumları bir Rus’un yorumundan ziyade bir bilim adamının tasavvurlarına daha yakındır. Şayet eldeki metinden yazarın Rus, Hristiyan ve Ortodoks olduğu anlaşılmıyorsa ve kimliğinden yola çıkan karşı tarafa yönelen bir sataşmaya dair iz yoksa; okur metni daha güvenilir bir edayla sindirir. Bu açıdan Barthold’un yazdıkları Türk tarihi açısından önemli ve dikkate değerdir. Zaten Türk tarihine olan hizmeti dikkat çekmiş olacak ki 1926 İstanbul Üniversitesinin davetiyle Türkiye’de dersler vermiştir. Geriye dokuz cilt külliyat bırakan Bartold benzeri bir bilim adamına geçmişten günümüze rastlamak zor. Başta bilim camiamız olmak üzere Barthold’dan çok ders alınması şarttır.
Yanıtla
6
4
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sadako ve Turnalarının Gerçek Hikayesi
Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine yapılan ve dünya savaşını sonlandıran atom bombası saldırılarında, hayatta kalanlara Hibakuşa (被爆者 hibakusha) deniliyor. Bunlardan bir kısmı, bombanın etkilerine rağmen uzun süre hayatta kalmayı başardı. Bazıları, daha ilk haftalarda tedavi sırasında hayatlarını kaybetti. Bomba atıldığında henüz iki yaşında olan Sadako isimli masum kız çocuğu ise ancak 10 yıl hayatta kalabildi. Origamiden turnalarla bezenmiş hikayesi ise dilden dile dolaşarak dünya genelinde yaşıyor.

O’nun kısacık hayatını konu alan bu kitapta, Sadako’nun gerçek hikayesini bulacaksınız. Yazarlardan biri, Sadako’dan iki yaş büyük ağabeyi, Masahiro Sasaki. Bombanın atıldığı günden Sadako’nun son gününe kadar sürece bizzat şahitlik edenlerden olması, kitabı, Sadako’yu anlatan diğer kitaplardan ayıran en önemli unsur olsa gerek. Diğer yazar Sue Dicicco, bombayı atan ülkenin vatandaşı. İkisini bir araya getiren ise Sadako’nun hikayesini, uğradığı tahrifattan arındırarak tüm gerçekliğiyle dünyaya anlatma isteği.

Sadako’nun doğumu, bombanın patladığı gün ve sonrasında yaşananlar, kitapta akıcı ve ayrıntılı şekilde anlatılmış. Kitabın dili, çevirisi, baskısı, tasarımı ve mizanpajı çok başarılı. Eserde Sadako’ya ve ailesine ait çok sayıda fotoğraf da yer alıyor. İbretlik konusuyla her yaştan insanın rahatça okuyabileceği ve elden ele dolaştırabileceği bir kitap.

İnsanlığın nükleer silahlardan ders alıp almadığı tartışmalı bir konu. Atom bombası hakkında araştırma programı kurma talepleri, Başkan Roosevelt’e 1939 yılında içlerinde Einstein’ın da olduğu bir grup bilim insanı tarafından yapılmıştı. Pearl Harbor baskını (1941) sonrası ilk çalışmalar, gizlilikle yürütülen Manhattan projesiyle sürdürülmüş (1942) ve bombanın ilk denemesi, 16.07.1945’de New Mexico’da yapılmış, çok geçmeden Hiroşima ve Nagazaki’ye ilk bombalar atılmıştı (6-9 Ağustos 1945). Savaş defteri kapatılmış olsa da SSCB ve İngiltere, bombanın geliştirilmesi işini, ABD ile bir yarışa dönüştürmekte gecikmediler. ABD yönetimi, Japonya’ya devredeceği yıla kadar (1972) Okinawa’da nükleer silah depolamaya devam etti.

Günümüzde geliştirilen 100 megatonluk nükleer bombalardan birinin, ilk atılan “Little Boy” isimli bombanın 6666 katına denk geldiğini belirtmek gerekir. (Nagazaki ‘ye atılan “Fat Man” için bu rakam 5000 kattır.) Gelinen noktada, mesela Kuzey Kore’nin San Fransisco’ya ulaşabilen menzile sahip atom bombası ürettiği bilinmektedir.

Nükleer silah sahiplerinin rekabeti, yaşananlardan ders alınmamışçasına hiç ara vermeden sürüyor. Diğer yandan Sadako Sasaki ve turnalarının hikayesi, nükleer silahlara karşı verilen mücadelede bir bayrak misali dalgalanmaya devam ediyor.
Sadako’nun ağabeyi ile yapılan bir röportaj için bkz.: https://bit.ly/3CTq8Vw

İyi Okumalar!
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilimin Zaferi
Kitaba geçmeden önce Joe Miller’ı kısaca tanımak faydalı olur kanaatindeyim. Miller şu anda Financial Times bünyesinde Frankfurt muhabiri olarak çalışmaktadır. Daha önce BBC’nin Delhi, New York ve Berlin muhabirliğini yapmış deneyimli bir isimdir. Kitabı kısa süre içerisinde İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Macarca, Hintçe ve Türkçe gibi dillere çevrilmiştir.

Kitaba dönecek olursak kısaca anlatılmak istenenin “BioNTech Aşısı”nın öyküsü olduğunu ve bu minvalde inşa edilen kurgunun hikâyeleştirilmiş bir anlatıma sahip olduğunu söyleyebiliriz. Yani tatsız bir kitap okumayacağınızı en başta belirtmem gerek! Elbette bu yapılırken aşının mimarları olarak düşünebileceğimiz Özlem Türeci ile Uğur Şahin’in (aslında birçok başka isminde) anılarından çokça istifade edilmiştir. Yazarımız önsöz bölümünde kitabı yazarken “60 kişi ile söyleşi” yaptığını ve yaklaşık olarak “söyleşilerin 150 saati” bulduğunu ifade etmiştir. Aynı zamanda söyleşiler ve tanıklıklar birbiriyle kıyaslanmış olduğundan aradaki tutarsızlıklar da olabildiğince ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu durum kurguyu, meselenin merkezindeki insanlardan dinlememize de imkân tanıdığından, inanılmaz ölçüde zenginleştirmiştir. Ayrıca aşının neden Almanya merkezli BioNTech şirketi tarafından üretilebildiğini çok net bir şekilde anlayabiliyoruz. Öncelikle bürokratik süreçler diğer ülkelere nazaran daha farklı işliyor. BioNTech şirketi ise yaklaşık olarak 20 yıldır kanser tedavisinde kullanılmak üzere mRNA aşıları üzerinde çalışıyor. Öte yandan son 20 sene içerisinde lipidlerde (mRNA taşınması için kullanılan bir çeşit yağ zarfı) yaşanan gelişmeleri de es geçmemek gerek. Anlayabildiğim kadarıyla lipidler olmadan vücuda gönderilen mRNA moleküllerinin ömrü çok uzun olmuyor. Özetle, aşı her ne kadar 1 sene gibi kısa bir sürede üretilmiş gibi görünüyor olsa da aslında binlerce insanın yüzlerce (belki binlerce) saatlik deneyimi, gerekli teknolojik yatırımlar ve alt yapı imkanları ile yıllardır devam eden bilimsel araştırmaların sonucudur desek herhalde yanılmış olmayız.

İçinde yaşadığımız ve deneyimlediğimiz dünyada uzun süredir tüm insanlığı bu kadar yakından ilgilendiren bir başka virüs ile karşılaşmamış olduğumuz bir gerçekliktir. Tabii, insanlık günümüze kadar sayısız kez türünü tehdit eden salgınlar ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Dolayısıyla bu felaket ne ilk ne de sondur. Fakat daha önce insanlık hiçbir zaman, bu denli yüksek bir seviyede, sahip olmadığı bir silaha artık sahiptir; bilim! Peki, bilim (ve teknik) bu kadar gelişmeden önce durum nasıldı?

MS 565 yılında yaşanan "Justinianus Vebası" ile alakalı klasik metin anlatılarına kısaca bakacak olursak; Ioannes Malalas: “ölen insanları taşıyacak kadar dahi insanın kalmadığını” söyler. (Bonn XVIII, s. 482, str. 4-11; The Chronicle of John Malalas, XVIII 92, s.287)
Prokopios ise yaşanan veba salgınını: “insanlığı neredeyse yok ediyordu” şeklinde ifade eder. (II; 22, 1-2)

Yukarıdaki anlatıların sayısı epey arttırılabilir ancak bu kadarı yeterli olur sanıyorum. Yine hepimizin az çok bildiği “14. Yüzyıl Vebası” yahut “Kara Veba” olarak bilinen salgın da Geç Orta Çağ dünyasını yerinden oynatmış ve milyonların ölümüne neden olmuştur. Burada sayamayacağımız birçok başka salgınların yaşandığı da, yine tarihi kayıtların şahitliğinde, bir vakıadır. Tabii bu anlatıların dönemin yazın tarzı ve metnin yazarları tarafından abartıldığı varsayılabilir. Ancak kesin olarak söyleyebileceğimiz şey; bu salgınlardan kaçmanın yahut korunmanın (en azından 18. yüzyıla kadar) mümkün olmadığıdır.

Aynı veba salgınları gibi 2019-2020 yılı itibariyle gündemimize giren “Covid-19” da insanlığa saldırmış (bu ifadenin doğruluğu tartışılabilir, neticede virüs de hayatta kalmaya çalışmaktadır), birçok insanın hayatını kaybetmesine neden olmuş, ekonomileri daraltmış, sosyal yaşamı sekteye uğratmış ve ciddi psikolojik rahatsızlıklara neden olmuş, fakat kısa süre içerisinde insanlık bağışıklığını aşılar vasıtasıyla tahkim edecek bir yol geliştirmeyi başardığından salgında gerilemiştir. İşte “AŞI: BioNThec Aşısına Giden Yol ve Geleceğin Tıbbı” bu başarının öyküsüdür.

Sonuç olarak kitabı büyük bir beğeniyle okudum. Salgın başladığından beri “Salgınların Tarihi” konusu hakkında kitaplar okumayı alışkanlık haline getirmiştim ve halihazırda yaptırmış olduğum aşının macerasını okumak da kendi adıma son derece faydalı oldu. Bu minvalde düşünenlerin kitabı okuması aşı yaptırma eylemini daha anlamlı bir zemine oturtacaktır. Elbette aşı karşıtlığı içinde olanların da kitabı okumasını şiddetle tavsiye ederim. Medya unsurları vasıtasıyla düşün dünyamızı kirleten unsurlardansa daha kaliteli işlerin tüketilmesini faydalı buluyorum. Ayrıca, naçizane bir biçimde, aşı karşıtlığını bilim karşıtlığı olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyim. Aşılar hakkında şüphe duymak son derece bilimsel bir yaklaşımdır ve bu konuda herhangi bir sıkıntı yoktur. Sıkıntılı olan durum kulaktan dolma bilgilerle yahut asılsız iddialarla “bilimsel şüpheciliğin” ideolojik bir fanatizme dönüştürülmesidir. Eğer bir şüphe varsa doğru bilgiye ulaşma kanalları devreye sokulmalı ve ilgili yayınlar takip edilmelidir. Bu araştırma süreci ilgili kişiyi tatmin etmiyorsa elbette kişisel bir tercih olarak aşı yaptırmama kararı alınabilir. Bu konuda da herhangi bir beis yoktur. Ancak yaptırmama kararının toplum içerisinde popülize edilmeye çalışılması anlaşılması güç ve tehlikeli bir durumdur. Aşıların tarihsel süreci takip edildiğinde aşılar vasıtasıyla ortadan kaybolan hastalıkların olduğu bilinen bir gerçekliktir. Eğer aynı karşıtlık bu aşılar içinde geçerli olsaydı, belki de ne ben bu satırları yazıyor olabilirdim ne de siz bu satırları okuyor olabilirdiniz.

Kitabın çevirisini orijinal metin ile kıyaslamadım ancak kullanılan Türkçenin okumayı engelleyen bir tarafının olmadığını, son derece anlaşılır ve akıcı olduğunu söyleyebilirim. Bunun için çevirmen Kemal Atakay’a çevirisi için, Kronik Kitap’a ise kitabı Türk okuruna sunmasından ötürü ve kitapyurdu’na da kitabı bizlere ulaştırdığından çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
9
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Mokümanter Roman
Bir mokümanter (sahte belgesel / mockumentary) sanılanın aksine bir dokümanter (belgesel / documentary) yazmaktan daha zordur zira dokümanterde olaylar gerçekten yaşanmıştır ve olayın absürt yanlarından tutun da sıkıcı aşamaları da dahil olmak üzere yazarın kabahati değildir. Olay öyle yaşanmıştır. Okur buna katlanmak durumundadır. Oysa mokümanter hayali bir öyküleme gerektirir. Olmayan bir ada, olmayan bir ahali, olmayan önderler, olmayan bir salgın yetkin bir yazarın elinde olmuşçasına anlatılır.

Hayali karakterlerin yüzeyselliği, atmosfer oluşturamama, hiçbir alt öyküye yeteri kadar eğilememe gibi aksaklıklar bu tür romanlarda okura odaklanma sorunu hediye edebilir. Abdülhamit dönemi Ege adası Minger'in haritasının detayları için gösterilen çabayı bir romanın üç olmazsa olmazına; karakter-olay-olgu üçlüsünde görmeyi bekliyorsunuz. Romanın olumlu yanları da var elbette. İstanbul'da, V. Murat'ın zindan hayatı ve onun Abdülhamit'le olan karmaşık bağı okur için yerinde bir sadeleştirmeyle ve dramatik yapıyla sunulmuş. Sonuç olarak Minger adasının mokümanterik bağımsızlık hikayesi, veba ortamı ya da çok kültürlülüğün sancılarını çeken ada ahalisinin yaşamını anlatan bu romanı okumanın kararını okura bırakalım.
Yanıtla
14
15
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Etkili Bir Kitap: Atomik Alışkanlıklar
Uzun süredir çevremden hep övgüyle duyduğum ve sürekli tavsiye edilen bu kitabı sonunda okudum. Sıradan bir kişisel gelişim kitabı olmadığını en başta söyleyeyim. Ayırdığınız vakte, ödediğiniz paraya değecek ve alışkanlıklarınızı dönüştürmenize yarayacak bir kitap bu.

Atomik Alışkanlıklar kitabı ne anlatıyor, anlatılanlar pratikte ne işe yarayabilir genel hatlarıyla bakalım:
Bir yerden başlamak istiyorum ama “ama”ları bir türlü aşamıyorum diyorsanız, bu kitap size tüm bahanelerinizi ortadan kaldırabileceğiniz ve gerçekten “başlayabileceğiniz” bir ortam vadediyor.
Hedef odaklılığı bırakıp sistemlere yönelerek başarıya ulaşabileceğiniz programları oluşturmanıza zemin hazırlıyor. Bir yerde düşüncenizi ve bakış açınızı yeniden programlamayı öğreniyorsunuz.
İyi alışkanlık oluşturmak veya kötüleri bırakmak gibi konuların yanı sıra otopilottaki gündelik işleri sorgulayıp gözden geçirmenize ve onları fark etmenize yardımcı oluyor. Dönüşüm de burada başlıyor. Alışkanlıkların kimliğimizi inşa eden unsurlar olduğunu görmemiz onları dönüştürmek için çaba sarf etmeyi daha kolay ve mümkün kılıyor. Nasıl biri olmak istediğinizi bilirseniz veya keşfedebilirseniz o zaman bir alışkanlığı sürdürmek nefes almak kadar çabasız olacaktır. Kitap sizi bu çabasızlığa ulaştıracak yollardan bahsediyor.

Alışkanlığın anatomisi: Atomik Alışkanlıklar, alışkanlığın anatomisini ele alıyor. Alışkanlıkların gerekçelerini bütünüyle ifşa ediyor. Alışkanlık nedir, nasıl işler, nasıl iyileşir gibi konuları merak ediyorsanız bu kitap size fayda sağlayacaktır.
Karar anları, arzular, erteleme, sorumluluk alma, rutinler, motivasyonlar, kaygılar, tepkiler, pekiştirme yöntemleri, derinlerde saklı sebepler, ortamın ve gördüklerimizin önemi ve daha nice konu bilimsel yaklaşımlar eşliğinde ele alınıyor bu kitapta.
Atomik Alışkanlıklar; size başlamayı öğretmenin yanı sıra başladığınız şeyi sürdürülebilir kılmanın basit ama çok etkili yöntemlerini de aktarıyor.

Kitabın yazarı James Clear, içerikte bahsettiği her konuyu gerçek deneyimlerinden yola çıkarak harmanlamış ve okuruna aktarmış. Kitabı diğer kişisel gelişim kitaplarından sıyıran da bahsedilenlerin havada kalmaması. Gerçek anlamda uygulanabilir, tekrarı kolay ve etkileyici bir içeriğe sahip. Öğreneceğiniz yöntemleri çevrenizdekilere anlatmak için sabırsızlanabilirsiniz.

James Clear’in alışkanlıklara bakışını etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. Psikoloji, nörobilim, sosyoloji, gündelik bilgiler harmanlanmış; herkese hitap eden kullanışlı bir rehber ortaya çıkmış bence. Bu kitaptan sonra yazarın blogunu da takip etmeye karar verdim. Meraklısına tavsiye edeceğim bir kitap Atomik Alışkanlıklar. Şimdiden keyifli okumalar.
Yanıtla
147
22
Destekliyorum  30
Bildir
Yanıtları Göster