Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hazarların sonu Rusya’nın başlangıcıdır
En başından söylemek gerekirse, müellifinin Sovyet Rusya vatandaşı olması söz konusu çalışmada “oryantalist bakış açısı” tesirinin olup olmadığı yönünde okurda merak uyandırabilir. Hiç tereddüt etmeden bu kitaba zaman ayırıp okuyabilirsiniz. Müellifin Hazar tarihi ile ilgili çalışmaları Bolşevik Moskova’yı rahatsız ediyordu. Hatta bir makalesine 30’lu yıllarda Pravda gazetesi reddiye vermişti. Neyse ki araya 2. Dünya Savaşı’nın girmesiyle beraber müellif Artamonov rejimle normal bir süre geçirmiştir. Çeyrek asırda hazırladığı bu çalışma 1962 yılında tamamlanmıştır. Sanırız Stalin’in ölümünden sonra daha da yoğunlaşarak çalışmayı muazzam hale getirmiştir. Öte yandan çalışmanın baskıya hazır hale getirilmesinde Gumilev’in de büyük katkıları var. Artamonov, devamlı Bolşeviklerle, yani rejimle sorun yaşayan hatta hapis bile yatan Gumilev’in hamisi idi. İlkin dediğimiz gibi her iki ilim adamı da Sovyet rejimi ile sorunluydu zira yeni ve doğru şeyler söylemekteydiler.

Kitap hayli uzun olmasına rağmen oldukça merak uyandıran ve sürükleyici yanı okuru sıkmayacağını düşünmekteyiz. 19. Yüzyılda merak edilmeye ve ortaya çıkarılmaya çalışılan Hazar tarihi daha çok Musevilik bakımından ele alınmıştır. Rusya’daki Bolşevik devrim sonrası yeniden ele alınan Rus tarih yazımında ise Hazar tarihi en başta olması da hayli ilginç. Bununla ilgili kitapta Rus devlet yapısının Hazarlardan örnek alındı iddiasından tutunda sahadaki Türklerin birbirleriyle olan didişmeleri de yer almaktadır.

Çalışma Doğu Avrupa’daki Türk kavimleriyle başlıyor, Hunların Roma’yı zayıflatmasıyla devam ediyor. Kavimler Göçü esnasında antik çağda köleliğin silindiğine şahitlik ederken, Hazarlarda kölelik kavramının olmadığını da büyük bir merakla okuyabilirsiniz. Diğer yandan İslam fetihlerine karşı amansız mücadeleye girişen Hazarların Roma’nın yıkılışını da geciktirmişlerdir diyebiliriz. Çalışmayı okurken bölgenin 1000 yıllık dönemi hakkında da az çok bilgi sahibi olunabiliyor. Dünyanın ilk en kapsamlı Hazar tarihi çalışması olan bu eser bölgedeki Museviliği de irdelerken Rusların nasıl ortaya çıkıp devletleşmeye gittiklerini de anlatmaktadır. Hazarların Araplarla olan münasebetleri de ayrı bir bölümde anlatılırken, bölgedeki diğer Türk kavimleri de çalışmada yer bulmuştur.

Hazarların Museviliğinin yanı sıra diğer özelliklerinin de anlatıldığı bu çalışmada, günümüzde cereyan eden Rusya-Ukrayna krizinin tarihi geçmişini de bulabilirsiniz. Müellifinin teknik olarak karşılaştırmalı tarih metodunu da kullandığını kimi sayfalarda görmekteyiz.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Mülteci Gözüyle Yıllar Sonra Bulgaristan
Bulgaristan, tarihten bugüne, yoğun ilişkilerimiz olan bir komşu ülke. 1393’te Süleyman Çelebi kumandasındaki kuvvetlerin, Bulgar Çarlığı'na son vermesi ve Çar Şişman Ivan’ı esir almasıyla başlayan 500 yıllık Osmanlı egemenliğinde ve sonrasında, iki milletin tarihinin, kaderinin kesiştiği yerler oldukça fazla.

Bulgaristan, ülkemizde “muhacir” olarak isimlendirdiğimiz Balkan göçmenleri için daha da özel bir ülke. Todor Jivkov dönemini, Belene Kampı’nı, Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye kaçışını, sınırların açılıp da binlerce soydaşımızın ülkeye akın akın giriş yaptığı dönemi hatırlayanlar için o günler gerçekten ilginçti. 1989 yazında 350 bin mülteci, 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan en büyük kitlesel göçü gerçekleştirmişti. Bulgaristan’da o dönemde yaşananları, çoğumuz, bizzat muhacirlerin ağzından dinledik. Bu göçlerin tarihi, Osmanlı’nın son dönemindeki isyanlara, Balkan topraklarının kaybına, özellikle 93 Harbi’ne kadar gidiyor… Yazar Kapka Kassabova da Türk asıllı olmadığı halde genç yaşında ailesiyle birlikte ülkesinden ayrılmak durumunda kalan yaklaşık bir milyon Bulgar vatandaşından biri.

Konunun, göçlerle ilgili kısmı, resmin sadece bir parçası. Kapka Kassabova, ilk baskısı 2008’de yapılan İsimsiz Sokak kitabıyla okura, bir Bulgar gözüyle -çocukluğuna ve ergenliğine rastlayan- komünizmin alacakaranlık döneminde yaşadıklarını, Yeni Zelanda’ya adeta kaçmalarıyla noktalanan Sofya günlerini anlatıyor.

Kitap, ülkeden ayrılmasından 16 yıl sonra, Sofya’da, Gençlik-3’teki evlerine geri dönmesiyle başlıyor. Sonra kendinizi bir anda soğuk savaşın kasvetli günlerinde 70’lerde buluyorsunuz. Kassabova’nın yaşı ilerliyor, beraber 81 Numaralı okula ve Keti Marçinkova’dan aldığı piyano derslerine gidiyorsunuz, tatillerde akrabalarına yaptığı seyahatlerde O’nunla yol alıyorsunuz, yaşanan siyasi gelişmeleri O’nun gözünden izliyorsunuz… Mesela 1986’da Çernobil Faciası yaşanıyor. Bulgaristan’da felaket haberlerinin sansürlenmesi ve ardından yaşanan sağlık sorunları O’nun ifadeleriyle hayat buluyor: “Küçük ve büyük yalanlar, hayatlarımızın kumaşını güve gibi kemiriyordu.” (s. 94)

Dış dünyayla ilk teması, 9 yaşında Makedonya’daki akrabalarını ziyaretle oluyor. İki sene sonra ailece gezmeye, Doğu Berlin’e gidiyor, Duvarı görüyor. Ardından babasının 6 aylığına araştırma amaçlı olarak Hollanda’ya gidip gelmesi, duvarın arkasındakilere bakışına tesir ediyor: “…diğer taraftaki insanlar, bu kadar cana yakınsa o zaman Duvar bizi tam olarak neye karşı koruyor düşüncesinden de tedirgindim. Daha sonra anlaşıldığı üzere, Duvar bizi kendimizden koruyordu.” (s. 77) Nihayetinde, babasının kazandığı eğitim bursuyla, ailece İngiltere’ye gidince kendisi için hayatın gidişatı tamamıyla değişir. (s. 128 vd.)

Kassabova, Yeniden Canlandırma Süreci’yle Türk azınlık üzerinde uygulanan isim ve din değiştirme baskılarına, adetleri unutturma çabalarına da yeri geldikçe değiniyor: “Ahmet, Bulgarca adının Assen, Ayşe de kendininkinin Ana olduğunu hatırladı.” (s. 118) “Annemle babam gibi insanlar Türk kökenlilerin başına korkunç şeyler geldiğinden şüpheleniyordu ama ortada dedikodudan başka bir şey yoktu. Devlet basını kontrol ediyor, basın da bizim cehaletimizi yönetiyordu.” (s. 119) “Vatandaşlar, ülkeden kendi istekleriyle ayrılmıştı, tıpkı isimlerini ve dinlerini kendi istekleriyle değiştirdikleri gibi.” (s. 121) “Devletin amacı, Bulgaristan’ın Müslüman geçmişinin, şimdiki zamanının ve geleceğinin bütün izlerini silmekti.” (s. 247)

Kassabova, kendisiyle yaşıt olanlar için tanıdık gelecek anılarına da yer veriyor: “Ne zaman onlara gitsem çift renkli kek yiyip küçük fincanlarda Türk kahvesi içer, sonra da fincanları ters çevirip kapatırdık…” (s. 40) “Bütün ülke, 1976 tarihli bir Brezilya pembe dizisi olan Köle Isaura’nın çektiklerine kapılıp gidiyordu… Ama Isaura’nın kapitalist-emperyalist zincirlerinden kurtulması için ayların, yılların, bütün çocukluğumun geçmesi gerekir.” (s. 42). “Tam o sıralarda Star Wars çılgınlığının da pençesine düşmüştük… Turbo cikletlerinin ambalajlarının değiş-tokuş edilmesi işi almış yürümüştü…” (s. 62)
Kitabın ikinci bölümünde (s. 143-318 arasında) yazar, yıllar sonra geri döndüğü Bulgaristan’ı, kendi ifadesiyle saat yönünün tersi istikametinde bir baştan bir başa geziyor ve okurlarına da gezdiriyor. “Bulgaristan haritası, yere serilmiş bir hayvan postuna benzer, başı Avrupa’ya bakar, arka tarafıysa Karadeniz’e dayanmıştır… Balkan Dağları omurgadır.”(s. 197)

AB üyesi olmuş, köprünün altından çok sular akmış bu ülkede adım adım dolaşıyor. Bireysel ve sosyal değişimleri gözlemliyor. Gezi rotasına ait coğrafi bilgilere ilave olarak Bulgar, Trak, Roma ve Osmanlı tarihine ilişkin detaylar sunuyor. Büyük Bulgaristan hayallerinin ailesindeki insanlara yansıması, SSCB, Yugoslavya ve Romanya ile ilişkiler, Balkanların Che Guevara’sı Sandanski, Osmanlılara karşı Nisan Ayaklanması’na liderlik eden Vasil Levski ve aynı ayaklanmanın sembol isimlerinden Baba Tonka, 1. Bulgar Krallığı’nın başkenti Veliki Preslav, 93 Harbi’nde Şipka Tepesi’nde yaşananlar, Şumnu’da yer alan Balkanların en büyük camii: Tombul Cami, Majeste II. Simeon’un ülkeye dönüp başbakan oluşu, Mithat Paşa’nın ve Elias Canetti’nin Rusçuk günleri, Belene Kampı’ndaki 1643 tutsak bebek, Vidin’de padişaha başkaldırıp kendi yönetimini ilan eden Pazvantoğlu Osman (1795-1802) ve Kırcalılar dönemi, Belgradcık’taki Hacı Hüseyin Camii’nin hikayesi (1751), Jivkov’un konut olarak kullandığı şimdinin Ulusal Tarih Müzesi (Boyana), Sofya’nın kaderine terk edilmiş mekanlarından Çanlar Parkı…

Kitabın hemen başında, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Orta Dünya haritasını andıran ve gezi rotasındaki şehirlerin tümünün yer aldığı bir Bulgaristan haritası yer alıyor.

Yazar, Yeni Zelanda ve İngiltere günlerine ise bu eserde hiç yer vermiyor.

Yayınevinin eseri ülkemize kazandırması ve çevirmenin başarısı, takdire şayan.

Yazarın şahsi web sayfasını incelemek isterseniz not edelim: kapka-kassabova.net

İyi okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çayın öyküsü sıcaklığıyla sizi saracak…
Yaşamımızın önemli ve ayrılmaz parçası olan bir bitki ve ondan oluşan içecekten söz edeceğim bu kez. Önümüze demlenmeye hazır paketlenmiş veya dökme şeklinde gelen bu bitki: Çay. Ülkemizde çok sevilen ve Karadeniz Bölgemizde yetişen çay sıcakkanlı bir dostumuz. Hatta magazinel bir anlatımla renklendirelim; bir dizide yer alan Çaycı Hüseyin karakterinin dillerimize yapışmış seslenişiyle: “Çaylarrrr!”

Onun asıl anavatanı ve keşfedildiği bölgeler Asya’da yer alıyor. Yetişmesi, işlenmesi, çeşitliliği, iklim ve rakımına göre oluşan lezzet değişikliği; nihayetinde törensel bir seremoniyle demlenişi… Geçmişten günümüze çayın serüveni Peter Rohrsen’in bu çalışmasında sizi sıkmayan anlatımıyla, vurucu anekdotlarla çay hakkındaki bilgileri önünüze seriyor. Kişisel olarak bu bilgileri edinmekten çok keyif aldım.

Avrupa’da kurulan şirketler, çayın ticari üretimi ve yaygınlaşması, lojistik ve ticari transferi olağan sonuç olarak ticari rekabeti getirmiştir. Bu ticari rekabet çayın taşındığı gemiler arasında bir spor müsabakasına dönüşmüş ve “çay yarışları” başlamış (s.74). Tazelik ve ilk ürün gibi özelliklerle edinilerek servisi yapılan “çay partileri” zenginler arasında itibar göstergesi haline dönüşmüş.

Kitabın sonunda “ek okuma önerileri” başlığında zengin bir kaynakça sunulmuş. Rohrsen’in bu bilgileri derlerken, çay üretim merkezlerinden uzmanlarla birebir iletişim içinde olduğunu görüyoruz. Bu kitabın sizi etkilemesinde çok önemli bir etken. Çinli bilge Ti’en Yiheng’in sözleri ile çayın serüvenine tanıklık etmeye davet ediyorum: ”Çay, dünyanın gürültüsünü unutmak için içilir.”(s.118). Güzel bir çeviriyle dilimize kazandırılmış, bardağımızdaki sıcak dostumuzun öyküsünün derli toplu yer aldığı bu eseri öneriyorum.

İyi okumalar dileğimle…
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçmişini arayan bir adamın hikayesi...
Karanlık Dükkanlar Sokağı, hatırlayamadığı bir nedenle hafızasını kaybeden bir adamın kim olduğunu bulmak için verdiği uğraşı ve bu dönemdeki psikolojik durumunu anlatıyor. Hafızasını kaybeden Guy on yıl boyunca bir özel dedektifin yanında çalıştıktan sonra geçmişte kim olduğunu bulmak için elde ettiği bir ipucundan yola çıkarak araştırmalara başlıyor. Adım adım ilerledikçe geçmişinden parça parça hatıralarını anımsamaya başlıyor. Kitap ana karakterin geçmişte yaşadıkları ile günümüzde araştırmalarına devam ettiği dönemler arasında geçişlerle ilerliyor.

2. Dünya Savaşı'nın bittiği dönemde doğmuş olan yazar, romanın bazı bölümlerinde savaşın insanlarda yarattığı psikolojik etkileri de okuyucuya aktarıyor.

Genel olarak sade bir dille yazılmış olan kitap bana göre, ana karakterin geçmişini hatırladığı bölümler ile günümüzde anlatılan bölümler arasındaki geçişleri tam olarak yapamadığı için yeterli akıcılığa sahip değil. Romanın sonunda sorular genel olarak cevap bulmuş olsa da bana göre cevapsız kalan bazı konular var. Bu da romanın yarıda bırakılmış, kısa kesilmiş veya devamı olması gerektiği izlenimi veriyor. Yazarı 2014 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan bu kitabı edebi anlamda çok etkileyici bulmadım. Ancak Mondiano, romanlarının genel karakteristiği olan kimlik sorgulaması ve geçmişin izleri üzerinden varoluşun kanıtlarını takip ederek bu izlerin derinliklerine iner. Bu tarzı sevenler tercih edebilir.

"Sis bulutu dağılmıştı, hem yumuşak hem de buz gibi olan sisi içinize çekince ciğerlerinizi öyle bir serinlik kaplıyordu ki havada uçuyor hissine kapılıyordunuz." (s.40)
Yanıtla
3
1
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orta Çağımız yoktu fakat neyimiz vardı ve bugüne ne kadarını taşıyabildik?

“Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?” haklı sorusu; İslam coğrafyasına ve İslam inancına gönül verenlere geçici bir özgüven ve tarihi gurur yaşatsa da devam eden süreçte, yeni bir çağa ayak uydurulamadığı, Orta Çağ’ı kapatıp, yeni bir çağı açan Fatih Sultan Mehmet döneminin devamında da her yönden kayıplara sürüklendiği ortadadır. Demek ki, bir devri “açmak” veya “kapatmakla” istenilen sonuç alınamıyormuş.

El Kindî, İbn Rüşd, İbn Haldun, Farabi, İbni Sina, Hârezmî vd. İslam düşünürleri; yaşadığı döneme, felsefe ve fen bilimleri alanında büyük katkılar sağlamış, eserleri diğer Avrupa dillerine de çevrilerek üniversitelerde okutulmuştur. Fakat düşünce ve çalışmaları; bazı din alimleri tarafından, dine aykırı/sakıncalı bulunarak, küfürle itham edilmişlerdir. Gözü kör edilen, canından olanların da olduğu bu devirde; büyük bir kırılma yaşanmış, bilim, düşünce, kültür ve sanat çalışmaları gerilemiştir. Yakılan orijinal kitapların ancak Avrupa’da yabancı dillerdeki nüshalarına ulaşılabilmiştir. Bu da gösteriyor ki; Avrupa Orta Çağı terk etmiş, bizler de gönüllü olarak kabul etmişiz. Aralarındaki din, mezhep, güç ve iktidar kavgaları, orta çağ zihniyetinin ürünüydü. Savaşarak, öldürerek, dışlayarak birbirlerini yenemeyeceklerinin farkına vardıklarında; sorunu Avrupa Birliği organizasyonuyla çözmüşlerdir. Devamında Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Savaş Suçları Mahkemesi ve BM teşkilatıyla; bilim, felsefe, demokrasi ve hukukun üstünlüğü; evrensellik, toplumsallık, resmiyet ve meşruiyet kazanmıştır.

İslam alemi, Orta Doğu ve bir kısım Asya ülkeleri; bu tür girişimleri gerçekleştirecek ortak bir bilince ulaşamadıklarından; adeta Orta Çağ’dan kalan düşünce mirasını bile paylaşmakta ayrışıyorlar. Bundan dolayıdır ki; slogan, kavram ve tarihi gerçekler; günümüze neyi taşıdığıyla anılır, anlam bulur.
Yaşantımıza, kazanımlarımıza, birikimimize, güvenlik ve refahımıza kattığıyla gözlemlenir ve tartılır. “Bizim İnancımızda Orta Çağ yoktu” gerçeğine sığınmak, bizi sorumluluk ve sosyal ödevlerimizden muaf tutmuyor. “Yoktuysa o zaman ne vardı, bugüne ne taşıdı” diye sorulduğunda, göğsümüzü gere gere cevap veremiyorsak, hatalıyız, ihmalkârız, kusurluyuz demektir.

İşte bu 162 sayfalık, 2. Baskısını yapmış olan kitap; Alman asıllı, Prof. Dr. Thomas Bauer tarafından yazılmıştır. Arap dili ve edebiyatı, İslam tarihi alanlarındaki akademik araştırmalarını sürdürmektedir. Kitabında bu konuları, derinlemesine irdelemiştir.

“Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?” sorusunun cevabı olarak; kitabın 143. sayfasında, 7 neden şöyle açıklanmıştır. Genel olarak "Orta Çağ", özel olarak da "İslami Orta Çağ" terimlerinin kullanılmasından neden kaçınılması gerektiğine dair yedi neden belirtilmiştir: "İslami Orta Çağ" terimi: (1) belirsizdir, (2) hatalı çıkarımlara teşvik eder, (3) olumsuz çağrışımlarından sıyrılamaz ve bu nedenle sıklıkla karalayıcı olarak kullanılır, (4) İslam dünyasını egzotikleştirir, (5) ve aynı zamanda onu sömürerek tahakküm altına alır, (6) Nesnel bir temeli yoktur, çünkü Avrupa ve Ön Asya'da Geç Antik Çağ’daki dönüşüm süreçleri oldukça farklı ve çoğu zaman tutarsızdır, ve (7) çağların gerçek sınırlarını görmeyi engeller.

Bu anlatımların gerek ve gerçeklerini kitapta detaylı okuduktan sonra; yeni bir yol haritası çizmemiz, herkesin kabulleneceği bir melodi notası yazmamız kaçınılmazdır. Bu tür eserler; gözümüzün içine baka baka, bize çok önemli uyarılar yapıyor.

Okuyup, anlayanı, anlatanı, uygulayanı bol olsun diliyorum.



Yanıtla
45
31
Destekliyorum  7
Bildir
Yanıtları Göster
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan Irklarının Eşitsizliği
Avrupa, aydınlanmayla birlikte birçok fikir akımının merkezi haline gelir. Özellikle hümanizma fikrinin hız kazanmasıyla birlikte insanı ön plana çıkaran, insanın sosyal sorunlarına derman olmak isteyen fikir adamları düşüncelerini serdederler. Hümanizmanın etkisiyle insanlar arasındaki eşitsizlikler de fikir adamlarının dikkatini çeker. Hatta J.J. Rousseau bu eşitsizliklerin kaynakları üzerine bir kitap yazar. Rousseau’ya göre bir insan kendini yeterince tanıyorsa eşitsizliğin kaynağını fark eder. Yani eşitsizliğin kaynağı Rousseau’ya göre insan ve insanın faaliyetleridir. İnsanlar tarafından yaratılmış maddi ve manevi eşitsizlikler sosyal sorunlara neden olur. Sonuç olarak eşitsizlik doğanın meydana getirdiği cinsiyet, yaş, zekâ, sağlık vb. değilse; sonradan ortaya çıkar.

19. yüzyılın ortalarında ise eşitsizliğin kazanılmış hali değil de doğal halinin altı irdelenmeye başlanır. Yani deyim yerindeyse bazılarının ırkî genleri sayesinde doğuştan eşit olmadığı fikri ortaya çıkar. Fikrin babası 1816 yılında dünyaya gelen Fransız düşünür Joseph Arthur de Gobineau’dur. Geliştirdiği ırkçı teoriyi tez şeklinde sunan Gobineau, “İnsan Irklarının Eşitsizliği” isimli bahsedilen kitap sayesinde Avrupa’da isminden söz ettirir. Hatta kendisiyle çağdaş ya da sonra yaşamış birçok fikir adamını etkileyen Gobineau bu da yetmezmiş gibi Nazilerin ırkçı fikirlerine kaynaklık eder.

Tabiî Gobineau’nun fikirleri aniden ortaya çıkmaz. Öncelikle aristokrat bir aileye mensup olması, üst düzey bir diplomat olarak ülkesi namına uzun seyahatler yapması, onun fikirlerinin olgunlaşmasına neden olur. İlk aşamada kullandığı gözlemleri kaba tespitlerle şekillense de tezini bilimsel bir tabana oturtma gayreti yazdıklarından kolaylıkla anlaşılır. Öncelikle ırkların ve farklı milletlerin kültürel özellikleri Gobineau’nun dikkatini çeker. Zira Avrupalılar 19. yüzyılda Doğuya hiç olmadığı ölçüde ilgi gösterir ve Oryantalist akım bilim dünyasında kendisini gösterir. Gobineau da Oryantalizmin etkisiyle Doğuyu tanırken ırkî nazariyesini kültürel öğelerden yola çıkarak konumlandırır. Irkın ve kültürün farklı havzalardan beslendiği düşünülürse ırkın gözlem üstü bir tahlile muhtaç olduğu tahmin edilir. Fakat günümüzdeki genetik çalışmalarının ortaya çıkardığı güçlü teamüllerden kolayca anlaşılabileceği gibi ırk, sathi değerlendirmelerle tespiti yapılacak kadar basit bir mevzu değildir. Üstelik ırkın komplike ve kolay anlaşılmaz hali Gobineau’nun yaşadığı dönem için bile savunulabilir. Belki Gobineau da bunun farkındadır. Ama Beyaz ve Fransız olmanın ayrıcalığını keşfetme çabası içerisindedir.

Gobineau’nun ırkî kimliği önceleyen fikirleri beyazların üstünlüğünü savunanların ve kölelik yanlılarının dikkatini çeker. Özellikle ırkî karışım sayesinde ortaya çıkan -genlerdeki bozulmaya bağlı olan- soysuzlaşmayı eserindeki tezlerinin merkezine yerleştirir. Yani üstün Batı ırkları Doğu ile karışan genleri sayesinde saflıklarını yitirir ve dejenere olurlar. Bunun aksine Doğu ırkları Batılı genlerin sayesinde medeniyette merhale kat ederler. Gobineau’nun bu fikirleri, kendisini ırkçılığın peygamberi olarak anılmasına neden olurken, medeniyet ve kültüre farklı bir kaynak arayışını da gösterir. Zaten Gobineau’nun, eserini, medeniyetin ve yüksek kültürün temelindeki ırkî faktörlerin etkisini göstermek kastıyla yazmış olduğu rahatlıkla savunulabilir.

Gobineau, fikirlerini serdederken etimoloji, tarih, antropoloji, folklor vb. ilimlere sık sık başvurur. Tezini temellendireceği devrinin önemli kaynaklarına müracaat eder. Doğu kaynaklarına yabancı olmadığı yazdıklarından kolaylıkla anlaşılır. Ama Batılı bakış açısıyla yazmasından mütevellit olacak ki Batıya yani kendince güçlü olan ırklara dair bilgileri daha fazla detaylandırır. İlk aşamada beyaz ırkı analiz eder, elde ettiği bulgularla Batılıların Doğululara karşı üstünlüklerini karşılaştırmalı kanıtlamaya gayret gösterir. Tabiî bu noktada tarihi verilere fazlasıyla müracaat ettiği dikkatten kaçmaz. Kendi deyimiyle:” İnsanın genel özellikleri hakkında akıl ve mantık ilkelerine uygun biçimde karar verebilecek bir tek mahkeme vardır; o da amansız yargıç olan tarihtir (s.23).” Oysa ki tarihi bilgilerdeki zenginlik düşünüldüğünde en basit fikirlere bile dayanak olabilecek binlerce veri bulunması ihtimal dahilindedir.

Yazar tarihi bilginin aktarımı yönünde sadece fikirlerine dayanak sağlayacağına inandığı bilgileri kullanmış; aksini anlatan tarihi olay ve olguları es geçmiştir. Bu nedenle fikirlerdeki gevşek zemin ilk bakışta göze çarpar. Fakat bununla beraber klasik Orta Çağ düşüncesini tanımlayan günümüz için çağ dışı denebilecek fikirleri de çürütmeye gayret gösteren Gobineau, bilimsel olmayan teziyle düşüncesindeki skolastik zihniyetin izlerini silmeye çalışır. Misal medeniyetlerin yok olmasını ırkî sebeplere bağlarken ulusların çöküşünü kadınsı davranışlara bağlayan Orta Çağ teorisini yıkmak ister.

Döneminde devletlerin ve milletlerin yok olmasının sebeplerine ilgi gösteren Gobineau, ilk aşamada olası sebepleri tarihten örneklerle elemine eder. 16 bölüm halinde şekillenen eserin her bir bölümünde ortaya sürülen yeni bir fikre ve buna ilişkin teze rastlanırken bazen karşıt fikrin çözülmesi için çaba sarf edildiği dikkatten kaçmaz. Bu aşamada uzun bölüm başlıkları her biri ayrı bir kitabın konusu olacak derecede fikri münakaşalara sebebiyet verecek kadar derindir.

Tabiî ırkçılık söz konusu olunca “kafatasçılık” teriminin de anıldığı bilinen bir gerçektir. Gobineau, eserine bilimsel bir hava katmak için kafatası ölçümlerini ve bununla ilgili antropolojik verileri satırlarına taşır. 19. yüzyıl düşünüldüğünde fazlasıyla ehemmiyet verilmiş bu çalışmaları görmek okur için fazlasıyla şaşırtıcıdır. Misal kendisiyle çağdaş olan bilim adamları tarafından yapılan kafatası deneylerine eserde yer verilir. Günümüz için çağdışı denilebilecek bu deneylerle Gobineau, fikrine dayanak oluşturmak ister.

Gobineau’nun Türklerle ilgili fikirleri de ilginçtir. Türk ırkını Fin menşeili bir ırk olarak tanımlayan Gobineau, Doğulu yazarların Türk tanımlamasından (genellikle güzel ve alımlı); Türklerin sarı ırkla olan bağlantısına şüpheyle yaklaşır. İskitleri Moğol sınıfına koyan Gobineau, Oğuzların Fin lehçesi konuştuklarını ve Ari ırka mensup olduklarını düşünür. Tabiî fikirlerini şekillendirirken basit örneklerden yola çıkar. Misal Seyyah Rubruck’un notlarında, Moğol prensini Avrupalıya benzetmesini, Moğol- Türk akrabalığı üzerinden dolaylı ve değişik bir tespitle kanıtlamaya gayret eder. Yine sonuç olarak Türklerdeki medeni gelişimi Avrupalı kanın karışımıyla açıklayan Gobineau, eserin başından beri yinelediği görüşlerini yeni bir dayanakla tekrarlar.

Eserin gayet iyi bir çevirisinin olduğuna şüphe yoktur. Müellifin tercihen uzun cümleler kurarak fikirlerini aktarması ve devri için akademik sayılabilecek entelektüel bir donanıma sahip olması dilinin ağır olmasını ortaya çıkarmaktadır. Her şeye rağmen çevirmenin ehil bir elle anlaşılmaz olanı anlaşılabilir kıldığı eserde fark edilir. Tabiî beklentisi fazla yalınlıktan yana olan okur için kitabın biraz ağır gelebileceğini tahmin etmek güç değildir.

Gobineau, eseriyle bütün ırkları (beyaz, sarı, siyah) masaya yatırıp her birini ayrı ayrı sınava tabi tutar. Tahlil edilen ırklar eşit değildir. Zira Gobineau’nun elindeki veriler yanlıdır. Ya da Gobineau bilerek ve isteyerek yanlı verileri kullanmakta diretir. Misal meydana getirilen medeniyet ve kültür öğesi sadece ve sadece Batı kaynaklıdır. Doğu şayet bir şey üretmişse bu da dolaylı yoldan ırkî açıdan Batıyla ilintilidir. Balta girmemiş ormanlarda medeniyet husule getirmediği için Kızılderili kabileleri geridir ve hatta aşağılıktır. Beyaz, sarı ve siyah diye nitelendirdiği sınıflandırmanın en alt basamağı olan siyahi insanlar Gobineau tarafından acımasızca yerilir. Gariptir, Gobineau’nun bu fikirleri günümüzün realitelerini ve insan haklarını dikkate almayanlar için halen geçerlidir. Irkçılığın fikri bir hastalık olduğu düşünülürse marazi kaynaklarından birinin Gobineau olduğu düşünülebilir. Gobineau’nun fikirlerinden yola çıkılırsa günümüzde kullanılan ırkçı yaftasının bazen haksız yere kullanıldığı da ortaya çıkar. Zira ırkçı diye etiketlenen bazı insanlar Gobineau kadar marjinal ve uçta değildir. Gerçek ırkçılığın ne olduğunun anlaşılabilmesi için de eserin bir misyonu olduğu, bu nedenle savunulabilir.


Yanıtla
13
4
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hayatın akışında dikkatten kaçan konuların yeniden gündeme getirilmesi açısından harika bir kaynak
Kumkurdu her çocuğun yalnız dünyasındaki hayali arkadaşı diyebiliriz. Baskıladığı veya baskılanan düşüncelerin sığınma noktası, ses alanı, yaşam merkezi... Büyüdükten sonra hemen hemen hepimizin çok pis bir huyu var: çocuk olmayı unutmak. Bizler çocukken neyde ne kadar bocaladığımızı, bazı soruları sormayı neden ve nasıl bıraktığımızı unutmuş gibi yaşıyoruz ve bu da tıpkı Kumkurdu'nun dönüşüm hikayesinde olduğu gibi her seferinde başka bir şeye evriliyor. Yani önce dağa dönüşen Kumkurdu, volkana dönüştüğü zaman bir dağ gibi davranamıyor artık. Bizler dahi okuyucu olarak Kumkurdu'nu kumkurdu olduktan sonra tanıdığımız için dağ olarak hayal edemiyoruz.

Geleceğin temeli atılıyor çocuk eğitiminde. Bencil kararlarla hayata dahil edilen çocukları öylece kendi haline bıraktığımızda, nelerle boğuştuğunu görmemiz açısından fena bir örnek sayılmaz aslında bu kitaplar. Elbette eleştirel düşünceye teşvik eden ve çocuklara arkadaşlık edecek bir seri aynı zamanda. Bu anlamda alınması ve hediye edilmesi kesinlikle tavsiye edilebilir. Hatta çocukları düşünmeye zorlayan kitaplar tercih edin ki tek başına broşür dahi okusa alt metnini görebilsin.

Yetişkinler olarak sırtımızda geleceğin sorumluluğunu taşıyoruz. Çocukların sorularına verdiğimiz cevaplar onlarda bir iz olarak kalıyor. Eksiklikler kimi zaman derin travmalara neden olabiliyor. Özellikle ebeveynler çocukların onları ebeveyn dışında bir kimlikle göremediğini bilmeli. Yoğun çalışıyorsanız "yoğunum, çalışmam lazım" demek yeterli değil. Çünkü çocuğun dünyasında bunun bir karşılığı yok. Çalışmanın farklı motivasyonları olduğunu veya paraya ihtiyaç duyduğunuzu, her şeyden evvel paranın dünyadaki yerinin farkında değil. Onu hayatınızın içine gerçek anlamda alıp ebeveyn değilken neler yaptığınızı göstermelisiniz. O zaman bunun kendisiyle ilgili bir mesele olmadığını ve hayatın içinde bunun dışında da var olduğunuzu görecektir. Kendinize sorun. Ebeveynlerinizin anne veya baba -veya her ne konumdaysalar- ilk kez ne zaman bir insan olduğunu, hatalarıyla doğrularıyla belli bir yaşam tarzı benimsediğini ve hatta aslında bu kaynaktan gelen her bilginin doğru olmayabileceğini ilk ne zaman fark ettiniz? Buradan pay biçin. Ne kadar erken görülürse o kadar iyi. Çocuklar yetişkin hayatında bu duruma dahil olunca büyük fedakarlıklar yapıp ona iyilik yapmış olmuyoruz. Çocuklar er ya da geç bunu öğreniyor. Geçişin çok sert olmaması için ilk andan "nasılsa çocuk" mantığıyla hareket etmemek gerektiğini düşünüyorum. Çocuğun düşünebilen, karar alabilen ve en önemlisi hayatına şekil verip bir kalıp yaratan bireyler olduğunu hatırlayın. Kitapta da olduğu gibi çocukları sorularla baş başa bırakmamalı. Eğer kendinize zaman ayırmaya ihtiyaç duyuyorsanız çocuğunuza bunu verebiliyor olmanız lazım. Birey olarak sizi görmesini sağlayın. O zaman bu kitaptaki çoğu konuda bir Kumkurdu'na ihtiyacı kalmaz. Eminim ki bu kitabı okuyup da çocuklarını ne derin bir yalnızlığa mahkum ettiklerini görenler en az benim kadar üzülecekler. Çözüm hem de söylediğim kadar basitken...

Bu kitapta hem çocuğa hem de yetişkine dışarıdan bakma fırsatı bulabiliyorsunuz. Öz eleştiri yapılırsa pek çok şeyi değiştirme, güzelleştirme, ruhu özgürleştirme gücü var bu serinin. Çocuklara verdiğiniz cevaplar sizin açınızdan yeterli gibi görünebilir. Ancak onun sizin sahip olduğunuz yaşanmışlığa sahip olmadığına dair bir aydınlanmaya ihtiyacınız oluyor her zaman. Hayatın akışında unutuverdiğimiz o soruları belki yetişkin olarak kendimize sormak ve vazgeçtiğimiz sorulara yanıt bulmak bizim de hoşumuza gider. Zıt kavramlar üzerine yeniden düşünmek hayatta pek çok şeye yeniden bakmaya, bazı şeyleri daha net görmeye neden olabilir. Aşk, ölüm, ikili ilişkiler gibi yetişkinken bile içinde kaybolduğumuz soyut kavramları bir çocuk gözüyle yeniden görmek içinizdeki çocuğa dokunuyor.

Kumkurdu Zackarina'yı hayata hazırlayan sensai, bir bilge rehber edasıyla sakince pencere açıyor ona. Yalnız burada ufak bir uyarı yapmak isterim. Ben Kumkurdu'nun dominantlığının Zackarina'nın kendini tanımasına, olayları kavrama noktasında sesini bulmasına engel olduğunu düşündüm çok kez. Yani çocuğunuzla sesli okuma yapıp bölüm sonlarında sorular sorarak o Kumkurdu olsaydı nasıl cevap verirdi, Zackarina gibi merak ettiği şeyler var mı gibi sorularla tek yönlü düşünceyi benimsemeyi, karar aşamasında birine bağlı olma eğilimini bir nebze de olsa engellemiş olursunuz. Bu, gözlem yapmak ve unutulan, hayatın akışında dikkatten kaçan konuların yeniden gündeme getirilmesi, farkındalık yaratılması açısından harika bir kaynak ama düşünce meselesi biraz tehlikeli. Dışa bağımlı olması özgürleşmenin önünde engel.

Kapak tasarımı inanılmaz çekici, zengin. Zaten orijinalinden birebir alınmış. Bu anlamda eleştirim doğrudan oraya olacak. Şimdi böyle zengin bir kapak sizi karşılayınca içinde de böyle bir görsel destek bekliyorsunuz. Düşünmeye zorlayacak, merak uyandıracak detaylar bekledim. Durağan andan birkaç kesit gibi daha çok. Soyut düşüncelerin konuşulduğu, derin mevzulara girildiği yerde görsel enstrümanların etkisi epey yüksek olurdu. Ufku genişletecek ve saatlerce baksan her seferinde seni başka başka cevaplara götürecek görseller yakışırdı. Ayrıca ciltli kitaplarda çocukların elinde çabucak yıpranma görülebilir. Bana biraz hassas geldi. Epey nazik davrandım okurken. Ancak boyut açısından çocuk için de yetişkin için de ideal. Okuması çok keyifliydi. Çeviri oldukça kaliteli. Kesinlikle alınca üzmeyecek cinsten bir seri.
Yanıtla
14
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İdil-Ural sahasını yeniden tanımak ve Türklere dair
Moğol saldırılarının bölgeye düzenledikleri akınlar demografik yapıyı değiştirirken ardından birkaç asır sonra yine bölgede Rus hâkimiyetinin başlamasıyla Başkurt sahasında, yani İdil-Ural yöresinde demografik yapı daha bir karışık gelmiş ve bunun çözülmesi ise onlarca yıl sürmüştür. Burada çözülmesi diyoruz ki bunu da söz konusu bu eserde öyle gördüğümüz içindir. Stalin sonrası telif edilen eser muhteviyatı bakımından kıymetlidir. Bu arada Stalin döneminde bu tür eserlerin yahut çalışmaların yapay olduğunu da hatırlamakta fayda var. Çalışma, Başkurt ve Macar soylarının aynı soydan olup olmadığının analiziyle başlamaktadır.

Dominiken rahiplerinin Macaristan’dan bölgeye gelip atalarını arayışlarına yer verilirken, İdil-Ural sahasında 13. yüzyılda Macarca konuşan bir topluluktan bahsedilmiştir. 9. yüzyılın başlarında Macarların, İdil-Ural’dan Macaristan’a nasıl gittiği de zikredilirken bu sahada yaşayanların atalarının, nereden geldikleri ile nereye gittikleri de çeşitli belgelerle anlatılma yoluna gidilen eserde Moğol ve Rus tesiri de kaleme alınmıştır.

Müellif Başkurtların çeşitli gruplara ayrıldığından bahisle halkın sosyolojik ve kültürel özelliklerini de incelemiştir. Belgeler çeşitli kroniklerin yanı sıra Arap coğrafyacıların ve Kaşgarlı Mahmut’un bölgeyle ilgili tespitlerini de kapsamaktadır. 1950’li yılların ortalarından itibaren çeyrek asra yakın bir zaman diliminde yapılan çalışma sonrası telif edilen bu eserde bölgedeki Türklere “Tatar” denmesinin yanlış olduğu da vurgulanmıştır.

İdil-Ural sahasının asıl sahipleri Türklerin yüzyıllar boyunca nasıl bir dönüşüme uğradığına okuyucunun şaşırıp kalacağını öngörmekteyiz. Bununla beraber çalışmada adı geçen kimi topluluklar ise şöyle: Alanlar, Sarmatlar, Hunlar, Fin, Ugor, Kıpçak, Moğol. Bu arada ünlü tarihçi Heredot’un bölgedeki Türkleri tarif etmesi de çalışmada yer bulmuştur.

Kıpçak etkisinin de anlatılmaya çalışıldığı bu eser konuya yabancı okura ilk başta sıkıcı gelebilir. Çalışmanın giriş bölümü tamamıyla ve sindire sindire okunduğunda geriye kalan metinler su niyetine içilebilir.

Bölgeyle alakalı kimi galat-ı meşhurları önleme adına olsun, tarih meraklılarına, tarih öğrencilerine faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Huzursuz Bir Ruhtan Huzursuz Hikayeler
Modern İran edebiyatının güçlü kalemi ve bir o kadar da karamsar yazarı. Huzursuz bir ruhun cümlelere dökülmüş sekiz öyküsü.

Aylak bir köpekle başlar her şey, köpek "pat" sahipsizdir artık. "Pat, sahipsiz nasıl yapabilir, Tanrısız nasıl yapabilirdi? Çünkü onun için sahibi Tanrı hükmündeydi" (s.11) bu hikayeyle sokakta kalan bir köpeğin ruh halini duyumsayacaksınız.

Kerec Don Juanı öyküsü ile bir acayip karşılaşmaya tanık olacak, Don Juan'ın, Hasan'ın sevgilisi ile yan yana otobüste gidişini okuyacaksınız.

Çıkmaz'da; bir evladın ölümünün, babasıyla aynı olabileceğini ve buna tanık olan eski bir dosta üzülecek; Katya ile bir aşk hikayesi yaşayacak; Taht-ı Ebu Nasr'da kadim zamanlardan gelen bir mumyanın aşkının, küle dönüşünü izleyeceksiniz.

"Dünyada sadece başkalarının bedbahtlıklarından ve avareliğinden mutluluk duyan kötü niyetli insanlar bolca bulunur" (s.75) derken yazar, belki de Tecelli hikayesinde kendi çevrenizden örnekler bulacaksınız.

Lakin şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki; Karanlık Oda beni en çok etkileyen hikaye idi, sanırım bunda da hikayenin konusuyla birlikte şu cümle etkili oldu: " Kış uykusuna yatan hayvanlar gibi bir deliğe girmek, kendi karanlığıma dalıp kendimde demlenmek istiyordum. İnsanın içindeki latif ve gizli olan şey, hayat mücadelesi, gürültüsü ve aydınlığında boğulup ölüyor."(s.85)

Son olarak Vatanperver hikayesiyle bir politikacının ihtirasına kurban giden ve korkularının kurbanı olan Seyit Nasrullah Veli'nin ölümüne tanık olacaksınız.

Az biraz karamsar öyküler seviyorsanız, Sadık Hidayet size hitap edecektir. 112 sayfalık 8 öykülük bu kitabı bir çırpıda okuyacağınızdan şüphem yok.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
KUMKURDU
Şehirden uzak deniz kıyısında bir ev hayal edin. Küçük bir çocuksunuz. En yakın arkadaşınız ise her şeyi bilen Kumkurdu. Düşünün doğayla iç içe yaşamanın, doğanın sesini duymanın şansını.

Zackarina ve Kumkurdu’nun arkadaşlığının anlatıldığı kitapta, hayata çocukların gözünden bakmayı öğreniyoruz. Yazar, Zackarina’nın büyürken yaşadığı şeyleri hem çocukların hem de yetişkinlerin okuyabileceği şekilde üstelik iki tarafa da dersler vererek yazmış. Ben okurken çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Hatta boyamak istediğim yerler bile oldu.

Kitabın içeriği ile ilgili bilgi verme açısından bir bölümü ele almak istiyorum. Çocuklar büyürken koşar, oynar, zıplar, hareket etmeden duramazlar. O yüzden anne babaların durmalarını istedikleri zamanlar olur. Ancak onlar ayaklarına söz geçiremez. Bizse hiç çocuk olmamış gibi unuturuz bu hallerimizi. Kumkurdu hatırlatır bizlere büyürken vücudun patlayan mısır taneleri gibi kıpır kıpır olduğunu. Yine çocukların yetişkinlere cevaplaması zor sorular sorduğu zamanlar olur. İşte Kumkurdu için o zor soruların da ele alındığı bir seri diyebiliriz. Ölüm, aşk, evren, zaman gibi. Bazen çocukların yetişkinlerin dilini anlamadığı da olur. Bu kitap çocukların da bir dilinin olduğunu ne yazık ki bazen anne babaların bu dili anlayamadığını gösteriyor. Aslında yazar, yetişkinlerin dünyasında yaşanan her şeyin çocuklara da onların diliyle anlatılabileceğini gösteriyor.

Her bölümde ayrı bir konunun ele alındığı bu seride okurken yüzümüzü gülümsetecek aynı zamanda hepimizi düşündürecek şeyler yazılmış. Üstelik yazar her kitabın başında Zackarina ve Kumkurdu’nu tanıttığı için üç kitaplık serinin üçünü de ayrı ayrı alıp okuyabilirsiniz.

Eleştirilecek yer ise -sizlerin de okurken dikkatini çekebilir- az da olsa seride geçen bazı kelimeler. Acaba kullanılmasa daha mı iyi olur dediğim yerler oldu. Zannediyorum yazar, yetişkinlerin de çocukların da gerçek hayatta bu kelimeleri kullandığını bildiği için yazmaktan çekinmemiş.

Son olarak kitabı okuyacak çocukların yaş aralığına gelecek olursak, okumayı öğrenen çocuklarla birlikte okuyup üzerine konuşabilirsiniz. Hatta bazı bölümlerin sonunda oynanan oyunların aynısını veya benzerlerini kurabilirsiniz. 6-7 yaş öncesine ise ailesi okuyabilir. Ancak bu yaş grubu daha çok resimli kitapları kendi yorumlayarak okumayı sevdiği için belki bu seri -her çocuk için değil- onlara henüz ilgi çekici gelmeyebilir. Bu konuda kitabı yeni alacak kişilere hızlı bilgi vermesi açısından sizler de bu yorumun altına kitabı okuyan çocukların yaş aralığını ve etkisini yazarsanız herkese faydalı olacağını düşünüyorum.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir