Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurumsalcıları ve İsyancıları Anlamak İsteyenler İçin Önemli Bir Eser
Ethan Zuckerman, Trump’ın reality show sunduğu dönemlerde yazmaya başladığı bu kitabında, uzun yıllara dayanan gözlemlerini ve tecrübelerini esas alarak kurumsalcıların ve isyancıların hikâyesini kaleme alıyor. Akademide yazılmış eserlerle birçok tezi okurla paylaşıyor. Ağırlıklı olarak ABD’de yaşanan örneklerle ve dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan gelişmelerle konuları zenginleştiriyor. İsyancılığı ciddiye alan bir anlayışa sahip olduğunu satır aralarında açıkça ifade ediyor.

Kurumsalcılar, bir ülkenin sorunlarının çözümündeki kilit unsurun mevcut iktidar organlarına, yani kongrelere ve parlamentolara, siyasi partilere ve sendikalara, iş dünyası ve sivil toplum örgütlerine zindelik ve güç kazandırılması olduğuna inanan gruptur. İsyancılar ise mevcut sistemlerin hileli, başarısız ve tamamen bozuk olduğuna, değişimin mevcut sistemlerin yıkılıp yerlerine yenilerinin kurulmasıyla ya da belki de yerlerine herhangi bir sistemin kurulmamasıyla geleceğine inanan gruptur. (s. 25) Bu iki grubun da ortak düşmanı, kurumlara güvensizlik arttıkça insanların, isyancı olmak yerine toplumsal hayatın dışına çıkması ihtimalidir. Her iki grubun da üzerinde uzlaştıkları konu, değişimin mümkün olduğu ve değişim için çabalamanın zaman kaybı olmadığı inancıdır. (s. 38) Kurumsalcılar, değişim yaratmanın en iyi yolunun mevcut kurumlar içinde çalışmak olduğuna inanırlar. Bu insanlar, (...) değişim yaratma yeteneklerine güvenirler. İsyancılar da (...) bir hareketi nasıl örgütleyip inşa edeceklerini bilirler ama dış etkinlik hisleri zayıftır, yani sistemlerin anlamlı değişimlere direneceğine inanırlar. (s. 229)

Toplumda güven ortamı kalmadığında ne olur? Bu noktada Zuckerman, Diego Gambetta’nın Sicilya Mafyası eserine atıf yapıyor. O’na göre, devletin zaaflarına ve bireyler arasındaki güven sorunlarına bir çözüm olarak Sicilyalıların mafyayı yaratması etkileyicidir. Mafyayı ayakta tutan, resmi kurumların güven vermediği ekonomilerde güven ortamı oluşturmaktır. Mafyanın asıl işlevi, uyuşturucu ticareti ya da kaçakçılık faaliyetleri “yürütmekten” ziyade piyasalara çeki düzen vermek, yaptıkları işin kendisi yasadışı olduğu için polise gidemeyen insanlar arasındaki ihtilafları çözmektir. (s. 73) Zuckerman, nihayetinde bir sonuca ulaşır: Güvensizlik, beraberinde kamusal fonksiyonların özel aktörlere devrini de getirir. İyi işlemeyen bir devlette koruma sağlama işi bir ticari fırsata dönüşür. COVID sürecinde, Brezilya’da devlet başkanı Jair Bolsonaro virüsü ciddiye almayınca Rio’daki Kızıl Komuta çetesinin, kendi favelasında salgının yayılmasına tedbir olarak geceleri sokağa çıkma yasağı uygulaması gibi uç sayılabilecek örneklere de rastlanır. (s. 75-76)

Zuckerman, Lawrence Lessig’in “Kod” eserine de yer verir. Lessig’in kurduğu sistemde dört güç, her türlü davranışa nizam verir: hukuk, kod, normlar ve piyasalar. Bu dört güç, değişim sağlamak için dayanılabilecek dört kaldıraç haline gelir. (s. 114 vd) “İnsanlar, en aşina oldukları, kullanımı en kolay araçları tercih ederler. Daha önemlisi, harekete geçirebildiklerini düşündükleri kaldıraçlara yönelirler. Günümüzde gerçekleşen toplumsal değişimlerde kilit unsur etkinlik, yani kişisel olarak dünyaya etki edebileceğiniz hissidir.” (s. 138)

Kitapta, madalyonun diğer tarafındaki kurumsalcılara ve tezlerine de geniş yer ayrılmış. Bunlardan biri, Jennifer Pahlka, Code of America’nın kurucusu. Kurduğu sistem, teknolojiyi, devletin ve yerel yönetimlerin sunduğu hizmetlerin kalitesini arttırmakta kullanılmış. Teknoloji meraklısı gönüllülerin eğitilmesi ve gönüllü paydaşlar olarak bu projede çalışması sayesinde yerel yönetim kurumlarına teknoloji projelerini değerlendirme ve uygulama noktasında destek olmuş. Pahlka’ya göre bozuk sistemlerin onarılmasına katkı sunmak en az üç fayda üretir: “Hükümete güveni artırır, bu sürece dâhil olan teknoloji meraklılarının dönüştürmek istedikleri sistemleri derinlemesine anlamasını sağlar ve büyük tasarruf sağlar.” (s. 142)

Facebook üzerinden St. Petersburg merkezli bir reklam kampanyası ile 2016 ABD başkanlık seçimlerine müdahale edilmesi, Facebook şirketinin bunun sonrasında şeffaflık yönünde attığı adımlar, şeffaflaşmayla birlikte Ukrayna’da yaşananlar (2016), Arap Baharı, Occupy Wall Street, Gezi Parkı protestoları, MeToo hareketi, halkla ilişkiler yöntemleriyle oluşturulan illüzyonlar, Hindistan’da Jignesh Mevani’nin çalışmaları, Suffolk İdari Bölge savcılarından Adam Foss’un ceza sistemini yeniden yorumlaması, ABD’deki tuhaf seçim sistemi, ABD’deki ırkçı ve cinsiyetçi uygulamalar, sistemin dışında olup da iktidardakileri izleyen baskılayan insanların karşı demokrasi faaliyetleri, yurttaş gözetiminin demokrasiye katkıları (örneğin, Vaat Takipçisi programı), Bryan Stevenson’ın öncülük ettiği Eşit Adalet İnsiyatifi (EJI), Uber ve Airbnb gibi uygulamaların ortaya çıkışı, Tayvan’daki Ayçiçeği Hareketi, Bit Coin’den mülhem Bit Nation ve daha nice örnekler, bu kitapta detaylı şekilde işlenmiş.

Güvenilir kurumlar inşa etme konusunda değişim meraklıları için dikkat çekici bir eser.

İyi okumalar!
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Kimlik Arayışının Romanı: Karanlık Dükkânlar Sokağı
Geçmişine dair hiçbir şey hatırlamayan, işin enteresan kısmı bir süre bu şekilde yaşamış olsa da artık bunu sürdürmek istemeyen birinin romanı bu ve “Ben bir hiçim.” cümlesiyle başlıyor.

Başlarda ne olduğunu anlamak zor; çünkü okuru da kendi belirsizlikleri uğruna peşinde sürükleyen ve kimliğini bulmaya çalışan bir kahramanımız var. Vardığı her yeni bilgide yer yer biraz daha açmaza giriyor, bir şeyleri anımsıyor gibi oluyor ve sonra yine o üç beş belirsiz parçayı belleğin güvenilir olmayan bölgelerinde yitiriyor.

Bu romanı bu kadar özel kılan biraz da insanı çabasızca sürükleyişi. Özellikle başlarda metni diyaloglar ilerletiyor. Hikâye ilerledikçe direksiyonun başına anlatıcı geçiyor, sayfaları çevirdikçe parçalar biraz daha birleşir hâle geliyor. Her daim sisli puslu ve tekinsiz havasıyla okuyana bazen; toplumsal yıkımların bireylerde kendini gösteren psikolojik tortularından başka bir şey, bir olay ya da sonuç vermeyecekmiş gibi hissettiriyor. Bu durum herkesin hoşuna gitmeyebilir; fakat dördüncü çeyreğinde okurun sabırsızlığını ve merakını giderecek detaylar görmeye başlıyoruz. Geç ama uğruna sabredilmesi gerektiğini düşündüğüm detaylar bunlar.

Yakalamakta zorlandığım tek kısım karakterlerin isimleri oldu. Akışta çözülen (ve metnin ilerleyişine katkıda bulunacak olanlar) çözülüyor zaten. Bu sebepten karakterleri yakalayamamanın çok da can sıkıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Elbette çok kişisel bir yorum bu. Fakat ben anlatıcıyla yazılmış olan bu romanda olay örgüsünü bir sonraki aşamaya taşıyacak kişi hep anlatıcımız ve onun çıkarımları olduğundan, geride kalan her kişi ve mekân yalnızca onun kendini bulmasına vesile olacak figüranlar ve detaylarmış gibi hissettiriyor.

Roman, bir türlü netleyemeyen bir fotoğraf makinesine benziyor. Olayı da bu sanki, uzun bir süre geçmişin didiklenmiş parçaları bir kenarda kırkyama yapılmayı bekliyor. Yine de kahramanın, kimliğini arama yolculuğunda geçmişte yaşananları adım adım keşfetmesi, okura da büyükçe bir gizemler yumağını çözdürerek farklı bir tatmin yaşatıyor.

İnsanın bu belirsizlikler romanını bitirdikten sonra başa dönüp bu dairesel bilmeceyi tamamlayası geliyor. Evet belki yer yer çok soğuk ve çok gri bir metin fakat kelimelerin okuruna toslamak ve onu düşündürmek için rengarenk olmasına da gerek yok diye düşünüyorum.

Nobel ödüllü yazar Patrick Modiano diğer kitaplarını da kesinlikle okumak istediğim bir yazar. Bir insan böyle sade ve çabasız yazarak ancak bu kadar etkileyici olabilirdi. Yazar, belirsizliği sürdürebildiği yere kadar götürüyor. Bu roman bana Daniel Kehlmann - Gitmeliydin romanını çağrıştırdı. Kurguda mekân(lar) etkisini bir kez daha sorgulatmaları bakımından değerlendirilebilir.

Ayrıca gördüğüm kadarıyla Karanlık Dükkânlar Sokağı, okuru tarafından ya çok seviliyor ya da pek hazzedilmiyor. Zaten insanları birbirinden ayıran şeylerin başında -kitap boyunca da tanıklık ettiğimiz gibi- sınırlar, bilinmeyenler, travmalar ve arayışlar gelmiyor mu?
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barış için geç değil.
Macar yazar Ferenc Molnar'ın, 30 yaşında yazdığı ve ünlenmesine büyük katkı sağlayan bu çocuk romanını neden küçükken okumadım diye hayıflananlar arasına ben de girdim sonunda. Tabii okumanın yaşı yoktur. O yüzden pişman olmadan, geç de olsa okuduğum bu eser, yani "Pal Sokağı Çocukları" bence ebeveynlerin mutlaka çocuklarına okutması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Dünyanın içinden geçtiği zor dönemlerin hiç bitmediği, savaşların sona ermediği ve hastalıkların yaşamı daha zor hale getirdiği bir gerçekle yüzleşirken, okuduğunuz bir çocuk romanıyla kendinizi birden büyülü bir dünyada hissedebiliyorsunuz. Bu bağlamda oldukça gerçekçi bir kurgu olan "Pal Sokağı Çocukları", benim gibi sizleri de çocukların büyülü dünyasına sokmayı başarabilir.

Çocuk gözüyle görebilmeyi bilmek, o dürüst kalplerin hissettiklerini hissedebilmeyi başarmak aslında hiç de zor değil. Dönem dönem siyasi ve toplumsal çalkantıların yaşandığı şu zavallı dünyanın oldukça başarılı şekilde yansıtıldığı böyle bir eseri bence herkes okuyabilmeli. Kim bilir belki katılaşmış yürekler çocukken hissettiklerini hatırlar ve dünya daha iyi bir yer olur.

Sayfa 103'ten paylaştığım alıntı her ne kadar 'vatan, millet, sakarya' tarzını yansıtsa da, bence artık 'hep ben' demeyi bırakmalı ve bu dünyanın hepimizin vatanı olduğunu unutmamalıyız.

"Arsa'daki çocukların hiçbir şeyden haberleri yoktu. Bu Arsa'nın, bu bir avuç toprak parçasının belki artık ellerinden alınacağını da bilmiyorlardı. Onlar için sabahları Amerikan bozkırı, öğleden sonra Macar ovası olan, yağmur yağarken deniz, kış aylarında kuzey kutbu haline gelen, onların çocuk ruhları için sonsuzlukla, özgürlükle, coşkuyla eşanlamlı olan, onları eğlendirmek için kılıktan kılığa giren bu dost toprak parçasını, yani iki evin arasına sıkışan bu ufacık engebeli Arsa'yı belki artık sonsuza dek yitirmişlerdi."
Yanıtla
70
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Breuer'in Gözyaşları
Merhaba sevgili kitap dostları;

Bu yazımda size Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında isimli romanını yorumlamaya çalışacağım. Yalom yarı gerçek, yarı kurgu olarak yazdığı bu kitabında deha filozof Friedrich Nietzsche ile Psikanalizm’in kurucusu Sigmund Freud’un yakın arkadaşı ve hocası olan Josef Breuer’in karşılaşmasını ve birbirlerine konuşma terapisi yolu ile yardım etmelerini anlatıyor.

Bu kitabından evvel Yalom’un “Günübirlik Hayatlar” ve “Divan” kitaplarını okumuştum. "Divan" kitabını hem konusu hem de işleniş biçimi olarak daha çok beğendiğimi ifade etmeliyim. Buna rağmen böyle bir kurguyu düşünmüş olması bile “Nietzsche Ağladığında” kitabını okumak için gayet yeterli bir sebeptir.

Kitap 19. yüzyılın son dönemlerinde Viyana'da geçiyor. İşinde başarılı bir doktor olan Josef Breuer buna rağmen evde mutsuzdur. Eşiyle arası gittikçe açılmaktadır. Kendini işine daha fazla vermeye ve evden daha fazla uzaklaşmaya başlamıştır. Yakın dönemde hastası Bertha P. ile yakından ilgilenmesi ve karısının buna tepki göstermesi doktoru yeni bir sıkıntıya sokmuştur. Öte yandan Friedrich Nietzsche ise tamamen başka sebeplerden ötürü bir bunalım içerisindedir. Nietzsche’nin arkadaşı olan ve bazı sebeplerle filozofun yaşadığı bunalımın nedenlerinden biri olan Lou Salomé’nin Dr. Josef Beuer ile buluşmasıyla hikaye başlar. İsminden dolayı hikayenin Friedrich Nietzsche'yi anlattığını düşünürken sayfalar ilerledikçe Breuer'in de gözyaşları olduğu anlaşılır.

Varoluşçu bir psikoterapist olan Irvin Yalom kitabını da bu bakış açısı ile kaleme almıştır. Yaşamın anlamlandırılması, bireyin yalnızlığı, kendi var oluşunu bulma gibi konuları kitabında ustaca işlediğini söyleyebilirim. Özellikle Josef Breuer’in Friedrich Nietzsche ile yaptığı sohbetlerde kendini bulma arayışını anlattığı kısımları ve diyalogları çok beğendim. Kitabın sonlarına doğru Doktor Josef Beuer ile karısı Mathilde arasında geçen diyaloğun bir kısmını özellikle beğendim. Çok fazla detaya girip de kitabı henüz okumamış olan okuyucuların tadını kaçırmak istemiyorum ama bahsettiğim kısımda eşi Mathilde’nin Josef Breuer’e verdiği cevapları iyi analiz etmenizi öneririm. Ayrıca Friedrich Nietzsche’nin ağzından anlatılan kısımlarda filozofa ait aforizmaların ve sözlerin bir kısmı etkileyici ve düşünmeye sevk edici türdendi. Üslup olarak da kitap sade ve akıcı bir dile sahip.

Yukarıdaki paragrafta kitapla ilgili olumlu görüşlerime yer verdim. Bu kısımda ise olumsuz görüşlerimi paylaşacağım. Çoğunuzun bildiği üzere Friedrich Nietzsche tanrıtanımaz bir filozoftur. Tanrı’yı öldürmüş ve kişisel kurtuluşuna bu yolla ulaşmaya çalışmış biridir. Yahudi kökenli olmasına rağmen Irvin Yalom’un da tanrıtanımaz olduğu bilinmektedir. Yazarın önceki kitaplarında görmediğim bir şekilde bu kitabında tanrıtanımazlığa yönelik alttan alta bir övgü olduğunu sezinledim. Yazarın bu durumu hayatı anlamlı kılmak, dinin boyunduruğundan kurtulmak, yaşamdan keyif almak vb. için ödenmesi gereken bir bedel olarak gördüğünü düşündüm ve bu düşünce şekli beni rahatsız etti. İnsanın dini bütün bir şekilde de hayatını anlamlı kılabileceğini, yaşamdan keyif alabileceğini, kendini gerçekleştirebileceğini düşünüyorum. Ayrıca Friedrich Nietzsche’nin yaşadığı bunalımda Tanrı’yı reddetmesinin ciddi bir payı olduğu fikrindeyim.

Yazımı tamamlamadan evvel son olarak kitaptan altını çizdiğim sözlerden bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum.

“Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.” (s.103)

“İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesidir.” (s.156)

“İnsan ruhu, yaptığı seçimlerle belirlenir!” (s.255)

Keyifli okumalar..
Yanıtla
102
5
Destekliyorum  7
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanların on üç bin yıllık kısa tarihinin oldukça uzun ve detaylı anlatımı...
Yazar kitabında insanlığın son buzul çağından sonraki yaklaşık 13 bin yıllık dönemdeki gelişmesini farklı birçok açıdan ele alarak dünyanın hangi bölgelerinin hangi koşullar altında geliştiğini bilimsel verilerle açıklamaya çalışıyor.

Kitabın ilk bölümlerinde yazar, dünyada insanların ilk var oldukları dönemden yerleşik düzene geçmeye başladıkları döneme kadar olan kısmı özetliyor ve daha sonra yiyecek üretiminin ve dolayısıyla yerleşik düzenin başladığı dönemlerden başlayıp, Dünya üzerindeki farklı bölgelerde yaşayan insanların birbirinden oldukça bağımsız olarak nasıl geliştiğini anlatıyor. Yerleşik düzen, tarım ve hayvancılık gibi insanların gelişimini doğrudan etkileyen alanlarda farklı kıtalardaki farklı toplulukların gelişimlerini kıyaslayıp, bunlar arasındaki ilerleme hızlarının neden farklı olduğunu bilimsel kanıtlarla açıklamaya çalışıyor.

İnsanların kıtalar arası yolculuklar yapmaya başlaması ile ortaya çıkan egemenlik savaşlarına etki eden icatlar, tarımsal üretim kapasiteleri ve mikroplar gibi etkenlerin doğurduğu sonuçlardan bahsediyor. Yazının bulunmasının ve dolayısıyla topluluklar arasında bilgi ve teknoloji paylaşımının kolaylaşmasının etkilerini ortaya koyuyor.

İnsanlığın ilerlemesine ve nüfusun artmasına bağlı olarak küçük topluluklardan büyük devletlere geçiş dönemlerini; iklim, bilim, coğrafya, din ve farklı yönetim sistemlerinin bu geçişlerdeki rollerini anlatıyor.

Yazarın kitabı hazırlarken ne kadar çok çalıştığını ve oldukça detaylı araştırmalar yaptığını kitapta verdiği örneklerden, araştırma sonuçlarından ve sayısal bilgilerden anlıyorsunuz. Gerçekten üzerinde çok emek vermiş olduğunu ve insanların yerleşik hayata geçişten günümüze kadar ki hikayesini çok kapsamlı bir şekilde okuyucuya aktarabildiğini görüyorsunuz.

Konusu ve yazarın detaylı anlatım tarzı nedeniyle kitabı okuması biraz zor olsa da okudukça hem geçmişi hem de günümüzü anlamak adına çok şey kazanıyorsunuz.

"Önceleri yeryüzündeki bütün insan toplulukları yabani hayvan ve bitkilerle geçiniyorlardı. Peki durup dururken ne diye bu topluluklardan biri yiyecek üretimine geçti? Bunun bir nedeni olmalı, peki niçin Bereketli Hilal adı verilen Akdeniz yerleşim yerlerindeki insanlar MÖ yaklaşık 8500 yılında geçti de iklim ve yapı bakımından benzerlik taşıyan Güneybatı Avrupa'nın Akdeniz kıyısındakiler 3000 yıl sonra geçti...." (s.115)
Yanıtla
23
7
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İran Tarihi
Dünyanın önemli kavşak noktaları vardır. Bu kavşak noktaları kültür ve medeniyetin önemli geçiş yolları üzerindedir. Esasında dünya haritasına bakıldığında en köklü medeniyetlerin bazılarının bu kadim coğrafyalarda kurulduğu görülür. İnsanlık tarihi ele alınacağı zaman illaki ayrı başlık altında değerlendirilmesi gereken bu bölgelerin tarihi, insanlığın geçmişinde önemli bir kalemdir. İran da geçmişten günümüze ehemmiyetli bir coğrafya olup tarihçiler nazarında her türlü ilgiyi hak edecek kadar önemlidir.

İran tarihi üzerine günümüze gelinceye kadar birçok eser kaleme alınmıştır. Birden fazla medeniyete, etnik yapıya ve kültüre mekân olan bir coğrafyaya olan bu ilgi gayet normaldir. Rus akademisi, Rus devletinin güneye olan yayılımına bağlı olarak Doğu’nun bu kadim memleketini tarih disiplini manasında deşifre etmeye çalışmıştır. Bu amaçla Rus akademisyenler İran tarihini derli toplu ele alarak lisans düzeyinde öğretim veren kurumların ihtiyaç duyacağı bahsedeceğimiz ders kitabını ortaya çıkarmıştır.

Eser esasında bir ders kitabı olarak tasarlanmış olsa da zengin içeriğiyle genel okur kitlesinin de ilgisini çekmeye matuftur. İran’da kurulan her bir medeniyet üzerine ciltlerce kitap yazıldığı düşünülürse; bilginin tam yekunundan ziyade zenginleştirilmiş bir özetine ulaşmak günümüz insanının tercihleri arasındadır. Bu açıdan Rus ilim adamları önemli bir coğrafyayı ülkelerinde daha bilinir kılma amacını taşımaktadırlar.

Eser altı Rus bilim adamının (birinin muhtemel etnik kökeni Rus değil) ortak bir çalışması olup, her bir bilim adamı genel olarak Doğu, özel olarak İran tarihine dair uzun süre dirsek çürütmüştür. İran’ın eski çağlardan başlayarak yirminci yüzyıla kadarki serüveni yazarların ihtisas alanları paralelinde yazıya dökülmüştür. Eser 32 bölüm halinde tasarlanmıştır. Eserin tanziminde kronolojik bir sıralama esas alınmış olup, ilgili bölümler de kendi içerisinde Antik Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ diye tasnif edilmiştir. Her çağ kısmının altında 32 bölüm medeniyetlerin, hanedanların ve önemli siyasi olayların ekseninde sınıflandırılmıştır.

Bölümlendirmede dikkat çeken hususlardan birisi de İran tarihinin 19. ve 20. yüzyıllarına dair kısmının diğer dönemlere nazaran sayfa bakımından ağırlıkta olmasıdır. Bu tarz akademik eserlerde bölümler arasında dengenin olması beklenirken, son dönemlere bu kadar yoğunlaşılmasının sebebi Rus kamuoyunun ilgisine, İran-Rus ilişkilerinin artmasına bağlanabileceği gibi eserin yazarlarının ideolojik ve politik açıdan doygun görüşlerinin son dönemlere dair olduğu fikrini de ortaya çıkarabilir. Ya da okur beklentisinin yazarların tarzında belirleyici unsur olabileceği akla gelebilir.

Aslında eserin zengin içeriğine bakılırsa, Rus akademisinin komşu ülkelerle ilgili önemli çalışmaları olduğu izlenimini edinmek mümkündür. Türkiye bazında düşünüldüğü takdirde ülkemizde benzer çalışmaların daha spesifik ve yetersiz kaldığı savunulabilir. Ama Rus bilim adamlarının başka bir medeniyetin tarihine bu denli vakıf olması Rusya’daki bilimsel anlayışın gelişmişlik düzeyi hakkında fikir verebilir. Bu sayede Avrupa’daki Oryantalist eğilimlerin Rusya’da karşılık bulduğu sonucuna ulaşılabilir. Zaten yazarların biyografilerinde geçen Rusya’da bulunan Doğu Bilimleri Enstitüsü bile Rus akademisinin Doğu’ya olan ilgisini kanıtlamaktadır.

Her tarih eseri yazarının ideolojik ve siyasi yönelimini az veya çok yansıtmaktadır. İran Tarihi eseri de mezkûr tespitten beri değildir. İran tarihinin İlk, Orta, Yeni Çağlardaki anlatısı göz ardı edilecek olursa özellikle son kısımlarında yazarların politik yaklaşımları eserde yer yer kendisini göstermektedir. Hatta eserin ilk bölümlerinde dahi Karl Marx’a ve Friedrich Engels’e ait görüşlerin konuyla az çok ilintili şekilde servis edilmesi bile yazarların dünya görüşünü kanıtlamaktadır. Sık sık Marksist terminolojinin önemli kelimeleri satırlar arasında zuhur eder. Üstelik bu yanlı tutum tarih yazınına da yansır ki çevirmen ara sıra devreye girerek dipnotlar vasıtasıyla okuru yönlendirme gereği duyar. Misal eserin yazarlarından İlya Pavloviç Petruşevkiy’in Türkçe yerine kullandığı Azerbaycanca tabiri çevirmenin dikkatinden kaçmaz ve tabirin yanlışlığına vurgu yapılır. Yine Akhunların etnik kökeninin bilinmediği bilgisine istinaden çevirmen haklı olarak Akhunların Türk olduklarını belirtir.

Yine sosyal sınıfların Marksizm’deki önemi malumdur. Yazarlar, siyasi tarihi sosyal sınıfların mücadelesi vurgusuna yer vererek servis ederler. Bu yüzden sosyal sınıfların ve halk tabakalarının reaksiyonları siyasi tarihin anlatısının baş köşesine oturur. Özellikle halk ve işçi tabakasındaki isyan hareketleri diğer eserlere nazaran çok iyi şekilde tahlil edilir. Tabii bu yazarların bakış açısını yansıtmakla beraber zımnen sunulan teorilere alternatif analizlerin olduğu bilinmektedir. Bu yönden eserin tek yönlü bakış açısından fazlasını yansıtması beklenti dahilindedir. Çünkü eserde tarafsızlığının hissedildiği kısımların okuru daha çok cezbettiği söylenebilir.

Tabii eserin ideolojik yönelimi bir tarafa bırakılırsa İran tarihinin önemli köşe taşları eksiksiz zengin bir anlatıyla satırlara yansır. İran tarihine damga vuran Ahamenişler, Selevkoslar, Partlar, Sasaniler, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Safeviler medeniyet bağlamında zengin siyasi anlatıyla detaylandırılır. Adı geçen medeniyetlerin siyasi tarihi tüm yönleriyle anlatılırken, sosyo-kültürel, iktisadi hayatları gibi bilgiler ayrı başlıklar altında söz fazla uzatmadan verilir. Aslında bu bir eksiklik olarak algılansa da köklü bir medeniyet düşünüldüğünde kitabın çapını açacak bir bilgi yoğunluğunun oluşabileceğine binaen yazarların tavrı normaldir.

Yine eserin İran tarihini yirminci yüzyıla kadar ele almasına karşın kitabın yazıldığı tarih 1976’dır. Bu nedenle İran tarihinin 1976 yılından sonraki olaylarına değinilmez. İran tarihinin dönüm noktalarının bu tarihten sonra olduğu düşünülürse eserin güncellenme ihtiyacı ortaya çıkar. Özellikle İran’ın yaklaşık son elli yıllık sürecinin esere eklenmesinin eserin kıymetine kıymet katacağına şüphe yoktur.

Klasik çağlarda verilen bilgilerle birlikte özellikle Safevilerden sonra İran’ın yöneten hanedanların tarihi üzerinde durulur. Özellikle Afşar ve Kaçar gibi Türk soylu hanedanların yönetimindeki İran’ın önemli siyasi olayları detaylı bir anlatıyla sunulur. Tabii yirminci yüzyılda hız kazanan emperyalizm ekseninde bölgeyi ele geçirmeye çalışan ülkelerin siyasi entrikaları sayfalara çok iyi yansır. Özellikle birçok Orta Doğu devletinin yaşadığı bu sürecin ibret dolu hikayesi, sömürgeciliğin zalimane ve insafsız tutumuna ışık tutacak şekilde anlatılır. Tabii Ruslarla İngilizlerin benzer sömürgecilik faaliyetine rağmen hatta Çarlık Rusya’sına sömürgeci sıfatı verilmesine rağmen, eserde Sovyet Rusya’nın İran’a olan yaklaşımı sömürü tavrı olarak nitelendirilmez.

Eserin gayet iyi bir çevirisinin olduğunu söylemek gerekir. Eserin akademik hüviyetine halel getirmeyecek derecede anlaşılır ve yalın bir dille çevrilen eserin bu sayede okurun ufkunu açacağına şüphe yoktur. Özellikle yazarların bazen sıkıcı gelebilecek Marksist jargonu dahi çevirinin gücü sayesinde silikleşmektedir. Zira her daim Marksist tarih söyleminin sıkıcı anlatımının satırlara yansıdığını söylemek güçtür. Ama buna rağmen gözden kaçan yazım yanlışları azımsanmayacak kadar fazladır (Örneğin 19. yüzyıl anlatılırken başlıkta Sasaniler kelimesi kullanılmıştır). Tabii kitabın çapı düşünüldüğünde bu durumun göz ardı edilebilir. Yine eserde yerinde kullanılan resimlerin, kronoloji ve dizin kısmının eseri zenginleştirdiği bir gerçektir.

İran’la ilgili akademik camiamızın ürettiği kaynaklar kadar yabancı tarihçilerin yazdığı kaynaklarda kıymetlidir. Ülkemizdeki çeviri faaliyetleri bu yüzden mümkün mertebe artmalıdır. İran tarihine dair ülkemizde yazılan kaynakçanın bu sayede daha fazla zenginleşeceği malumdur. Her ne kadar eserde Türklerle İran’ın ilişkisine dair vurgular az olsa da Türkler için İran coğrafyası çok önemlidir. İran’da imparatorluk serencamına sahip Akhunlar, Selçuklular, Safeviler gibi devletler Türkler tarafından kurulmuştur. Yine bölgeyi uzun yıllar yöneten Kaçarlar ve Avşarlar gibi hanedanlar Türk soyludur. İran coğrafyasının ana insan kitlesinin büyük bir kısmını uzun süre Türkler oluşturur. Bütün bu bilgiler bile kitabın nazarımızda ne kadar kıymetli olduğunun kanıtı gibidir. Bir nevi İran tarihine hâkim olmak, Türk tarihine hâkim olmaktır. Bu yüzden eserin yüksek önemi haizdir.
Yanıtla
11
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Willie Thompson - İnsanlık Tarihinin Dönüştürücü Güçleri
Naçizane fikirlerimi sunmadan önce birkaç hatırlatma yapmayı (her zamanki gibi) faydalı buluyorum. Öncelikle kitabın içeriği hakkında yorum yapabilmenin çok ciddi bir “yeterlilik” gerektirdiği kanaatindeyim. Ayrıca kitap konu itibarıyla çok geniş olduğundan ve her bir bölümü ayrı ayrı incelemek okunabilirliği ciddi oranda düşüreceğinden yalnızca genel bir yorum yapmayı tercih ediyorum. Bunların haricinde mevzu bahis olan kitabın zaman, mekân ve uzmanlık skalası son derece geniş, içeriği ise doğası gereği kısa zaman aralıklarında revize edilmeye (s. 49) muhtaç; dolayısıyla az sonra okuyacağınız yorumları meraklı bir okurun (çoğunlukla) hatalı olabilecek bir denemesi olarak değerlendirmenizi rica ederim.

Willie Thompson 1939 yılında Edinburgh şehrinde doğmuş, Aberdeen Üniversitesinden 1962 yılında mezun olmuş ve kısa süre sonra Komünist Parti’ye katılmıştır. 1966-9 yılları arasında Strathclyde Üniversitesinde doktorasını tamamlamış ve daha sonrasında Teknoloji Okullarında dersler vermiştir. 2001 yılına gelindiğinde ise “çağdaş tarih profesörü” olarak emekli olmuş fakat misafir profesör statüsüyle ders vermeye devam etmiştir.

Kitap kabaca 17 bölümden oluşmakla birlikte son derece tematik ve kronolojik bir yapı arz ediyor. Elbette bu tematik yapı yer yer tekrarlamaları zorunlu kılmakta fakat okuyucu için bu durum konuyu daha iyi anlamasına yardımcı olmaktadır. Yukarıda da bahsedilmiş olduğu üzere, kitap; doğası gereği (genişliğinden ötürü) birçok olguyu ya da olayı es geçmek zorunda kalmıştır. Ancak şüphesiz ki bunu bir eksiklik olarak görmemek gerekir. Zira, kitabın başlangıcında temel problematiği işaret eden kavramlar açıklanmış (s. 19-26) daha sonrasında ise insanlığın evrendeki yerinden, evrimsel biyolojiye ve oradan da büyük (devrimsel) yenilikler yoluyla günümüze kadar getirilen bir insanlık tarihi anlatısı ile karşı karşıya olduğumuzu ifade edebilirim. Yazar, temel bileşeni “iş” olan “iktisadi faaliyeti” diğer her şeyin temeline koyar (s. 23). Bu nokta önemlidir çünkü kitabın genel içeriği bu teorik alt yapı ekseninde işlenmiştir. Bu tercihin yazarın Komünist Parti geçmişi ile alakalı olduğu kanaatindeyim çünkü hemen her bölümde benzer ifadeler görmek mümkündür. Elbette Komünizmin fikir babalarından olan K. Marx ile F. Engels’in (belki diğerlerinin de) ortaya koymuş olduğu “artı değer” kavramı, tarihe bakışı ciddi anlamda etkilemiştir. Kuşkusuz ki “artı değer” kavramı geçmişi anlamada son derece önemli bir yer tutar. Özellikle insanlığın ilk dönemlerinde; büyük siyasi, askeri ve ekonomik organizasyonların temelinde “ihtiyaç fazlası buğday” yattığını söylemek çok da yanlış olmayabilir. Tüm bunların haricinde kitap paleolitik, mezolitik ve neolitik dönem insanları hakkında okuyucuyu ciddi anlamda düşünmeye itiyor. Bununla da yetinmeyip “göçebelik” ve “tarım devrimi” hakkında (s. 60-3) önemli sorgulamalar yapıyor ki bu bölümlerden çok istifade ettiğimi belirtmem gerek. Yazar “gerekli şartlar sağlandıktan sonra gelişim kaçınılmaz” fikrini (s. 64) ileri sürerek, zaman zaman çokça kutsadığımız ve şaşkına döndüğümüz bazı gelişmelerin aslında sanıldığı kadar da sürpriz olmadığını ifade ediyor. Bu ifadede (ve genel olarak kitabın diğer bölümlerinde karşımıza çıkan) “gelişmişlik” meselesi tartışmaya açık olsa da kitabın hedef kitlesi ve anlatmak istediği ile çelişmediği, eğer bu mesele illaki soruşturulacaksa yapılan ya da yapılacak olan her çalışma doğası gereği benzeri metodolojik problemler ile karşılaşmak zorunda kalacaktır.

Kitabı genel olarak değerlendirecek olursam; her bölümde ayrı ayrı “şaşkına” döndüğümü, bazı konuları “bir de böyle düşüneyim” dediğimi ve çokça not aldığımı ifade etmeliyim. Elbette bu şaşkınlık şahsi bilgi yetersizliğimden kaynaklanmış olabilir ki bu kendi açımdan son derece makul görünüyor. Harari’nin kitaplarını okuyan arkadaşların bu kitabı da seveceğini düşünmekle beraber kitabın bir miktar daha dikkatli okunması kanaatindeyim. Dili son derece anlaşılabilir ve akıcı buldum. Kitabın baskısı ise son derece iyi. Runik Kitap birkaç senedir çok büyük işler ortaya çıkardı ve bence bu kitap da onlardan biridir. Benzeri konuları merkeze alan kitapların güncelliği meselesi son derece önemlidir. Elimizdeki kitabın ilk kez yayınlanış tarihi 2015 olarak görülüyor, yayın dünyamızı düşünürsek, görece güncel bir kitap olduğunu belirtebiliriz. Son olarak kitapyurdu’na teşekkürlerimi sunarım.

Herkese sağlıklı, bol kitaplı günler!
Yanıtla
7
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beynin Deşifresi: Incognito
Incognito - Beynin Gizli Hayatı; her şeyden önce anlaşılabilir ve okunması kolay. Yazarı David Eagleman ise Stanford Üniversitesinde çalışmalarını sürdüren bir nörobilim uzmanı. Dolayısıyla bu kitaptaki her şey bilimle ilişkilendirilmiş durumda.

Incognito, nörobilimi gündelik hayatımızla kaynaştıran, akıcı ve okunduğu süre boyunca epey merak uyandıran bir kitap. İnsanların kendilerini anlamlandırma isteklerini fazlasıyla karşılamış olacak ki 20 dilde yayımlanmış. Yalnızca arka kapağındaki övgüleri bile sonuna kadar hak ettiğini söylemek yanlış olmaz. Okuyanın bakış açısını dönüştürebilecek bir potansiyele sahip.

Kitabı merak eden herkese yoğun bir biçimde tavsiye etmekle beraber, en başta nörolojiyle ilgilenenlerin kesinlikle okuması gerektiğini düşünüyorum. Incognito, Oliver Sacks kitaplarından aşina olduğum tadı her bir sayfasında verdi. Beynin işleyişine, çalışma disiplinine ve zihnin karmaşık yapısına ışık tutan bilime dayalı bir kaynak. Ayrıca beyni deşifre ederken korkuları, suçları, bağımlılıkları, rahatsızlıkları, açmazları vb. çeşitli değişkenlerle mümkün olduğunca kapsayıcı şekilde ele alıyor. Kitaptaki deneyler ve diğer örnekler de bu şekilde sunulmuş.

Özgür iradeyi kurcalayan; hormonların, genlerin, çevrenin, deneyimlerin ve pek çok iç ve dış faktörün insanların karar, davranış ve değişimlerini nasıl etkilediğini ilgi çekici örneklerle okuruna sunan başka bir kitap daha okumadım açıkçası. Siz de, neden bazı insanlar şöyleyken bazıları böyle diye merak ediyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.

Incognito, sebep ve sonuçlar arasındaki örüntüleri kurmanıza yardımcı olan, belki de aklınıza bile gelmeyecek boşlukları gösterip sonra da dolduran çok doyurucu, dönüştürücü ve keyifli bir kitap.
Yanıtla
14
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
YAHUDİ MESELESİNE TARİHİ BAKIŞ
Müellifinin Arap olması çalışmayı gayet orijinal kılmaktadır. Öte yandan eser akademik bir çalışma olmamasına rağmen çevirmen tarafından hak ettiği ilgiyi görmesi gerektiği notu da önemle düşülmüştür.

Öncelikle çalışma Filistin bölgesinin tarihi geçmişi anlatılarak başlamaktadır. Fenikelilerden başlayan anlatımda bölgenin coğrafi bilgilerinin yanı sıra burada teşkil edilen çeşitli devletlere de yer verilmiştir. Çalışmanın bu şekilde başlaması bölgedeki meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır.

Örneğin Filistin’in bilinen ilk yerleşimcilerinin Fenikeliler olduğunu biliyoruz. Bu toplulukta Ege adalarından bölgeye denizden ve karadan gelmiştir. Günümüzde kimi iddialara göre Filistinlilerin aslen Egeli yani Fenikeli olduğu da rivayet edilir. İşte bu mesele, söz konusu kitapta tane tane anlatılmasıyla dikkat çekiyor. Sadece bu değil, buna benzer çeşitli hadiseler ve kişilerde çalışmada yer almıştır.

Dikkat çeken bir diğer hususta bölgeyle alakalı Tevrat’ta sözü edilenleri müellif açıklama yoluna da gitmiş. Tevrat’ın kimi bölümlerine reddiye sunan ve şerhler düşen müellif bununla okuru az veya çok teatik düşünmeye de sevk etmektedir.

Yahudi meselesini dolayısıyla İsrail-Filistin sorununu temelde anlamak adına çalışmayı kıymetli görmekteyiz. Müslümanların konuyla ilgili çalışmaları daha çok Batılıların kaleminden okuduklarından burada yazılanların birçoğu okura gerçekten ilginç gelecektir.

Hz. İsa’dan Romalılara, Abbasi Halifesi Harun Reşid’e, Hazarlara ve Fatimilere kadar ilginç konular çalışmada yer almaktadır. Yahudilerin uygarlıklarla temasları da hayli dolu dolu anlatılmaya çalışılmış. Amerika kıtasının keşfine kadar bölgenin neden ve nasıl önemli merkez olduğu anlatılırken günümüze sirayet eden ve şiddetli çatışmalara zemin hazırlayan hadiseler zinciri okurun ilgisine bırakılmış. Farklı bakış açısıyla Yahudilerin sosyal, siyasi ve iktisadi hayatlarıyla dolu çalışmayı konunun ilgilisine şiddetle tavsiye ediyoruz.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zaman, büyülü parmağıyla sayfayı çevirdiğinde..
“Yeşilin Kızı Anne” in üçüncü kitabı “Ada”yı sizinle kısaca paylaşmak istiyorum bu kez. Şu an için bu serinin son kitabı.

Kahraman(lar)ımız artık büyüdüler ve gençlik dönemindeler. Üniversite öğrenimleri için kasabalarından ayrıldıklarında yeni bir hayatın ve deneyimin içinde buluyorlar kendilerini. Serinin bu kitabında da hayatın gerçeklikleri kahraman(lar)ımızın doğal olarak peşini bırakmaz. Çok sevdikleri arkadaşların ölümü, kimilerinin aşkları, düğünler, doğan çocuklar, küçüklerin büyümesi, büyüklerin yaşlanmaları, hayatlarına giren yeni arkadaşlar… “Ah, insanların büyümek, evlenmek ve değişmek zorunda kalmaları ne korkunç! (s.202)”

Sonuçta ilk kitapla başlayan isminin sonunda “E” bulunan Anne’in serüvenini okumanızı öneririm. Üç kitaptan oluşan serinin sonunda umutlarını ve hayallerini yitirmeyen bir genç kızın öyküsünü okumuş olacaksınız. Bu sizin de hayata bakışınıza bir anlam katacak. İlkin tuhaf karşılanan, sonraları kucaklanan ve başarılarıyla gurur duyulan bir çocuğun yaşamına dair satır aralarında hepimiz için çıkarılacak dersleri olan bir roman diyebilirim.

İyi okumalar.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir