Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazının Tarihi
Mezopotamya'daki mal listeleri ve takas kayıtlarının yer aldığı en eski kil tabletler MÖ 3200'e dayanıyor, Haarmann'ı okuyana kadar dünyadaki en eski yazılı kayıtların bunlar olduğunu biliyordum ama geçtiğimiz yıllarda Mısır ve Avrupa'da daha eski kayıtlar çıkmış ortaya, Tuna'daki uygarlığın kalıntıları MÖ 5300 civarına aitmiş. Sözlü geleneğin uzmanları Batı Afrika'da asırlık soyağacını ezberden okuyabilirdi, Kalevala'nın binlerce kıtasını okuyan Karelya ozanları belleğin sınırlarını genişletmişti, yazının icadından sonra da gelenek sürmüş olabilir ama birikim taşlara, parşömenlere, kâğıtlara ve diğer malzemelere aktarıldıktan sonra bellek işçileri marjinal hale geldi. Bugün de yazıdan bihaber topluluklar var, Malezya'nın yağmur ormanlarından Brezilya'nın cangıllarına dek yayılan pek çok mitin kaydını yazıya dayanmadan tutuyorlar. Nesnelerden yardım alanları var gerçi, Navahoların törensel kum resimleri ve Zulu kabilesinin renkli inci takılarında resimli hikâyeler yer alıyor, halkların tarihi bu dayanıksız materyallere işlenmiş. Kızılderililerle soluk benizliler arasında yapılan bir anlaşma hoş, William Penn daha sonra "Pensilvanya" adı verilecek toprakları alabilmek için Delaware Kızılderilileri ile pazarlık yaparken İngilizceyle yazılmış sözleşmenin yerliler için hiçbir anlam ifade etmeyeceğini düşünmüyor, o bölgede kullanılan işlemeli kuşakların kullanıldığını görünce hemen üç kuşak hazırlıyorlar. "'Walam Olum' da her bir resim motifinin manası, anlatı içeriğinin dilbilgisel olarak cümlelerin her birine karşılık geldiği fikir demetleridir. Resimlerin bilgi içeriği bir yandan çok yoğundur, diğer yandan ise resimlerin dilbilimsel ifade şekilleriyle bağlantısı epey muğlak görünür." (s. 15) El ele tutuşan iki adamın yer aldığı kuşak kolay anlaşılıyor, diğer ikisindeki simetrik desenleri çözmek için işin uzmanına başvurmak lazım. Bu iletişim tekniği pek çok medeniyette kullanılmış, benim aklıma Deliliğin Dağları'ndaki manzara geldi. İki araştırmacı dağların ardına gizlenmiş kadim şehri bulurlar, derinliklere doğru ilerlerken duvarlardaki hikâyeyi "okumaya" başlarlar. Çok eski bir uygarlık Dünya'ya gelmiştir, onlardan daha eski başka bir uygarlık tebelleş olunca yok olurlar falan, Lovecraft esin kaynağını geçmişteki tahkiye resimlerinde bulmuş.Haarmann daha çok Minos uygarlığı, Miken kültürü ve Klasik Yunan dönemindeki geometrik semboller üzerinden yaklaşıyor meseleye, geometrik üslup ve vazo süslemeciliği Yunanlara sonradan ulaşmış gibi gözüküyor. Fenike alfabesiyle Yunan alfabesinin benzerliklerine değiniler de var, sanki bütün kuzenler bir araya gelip Voltron'u oluşturmuşlar.

Mezopotamya ve Mısır'da yazının işlevine bakalım, erken dönemde Sümer yazısı tapınak yönetiminin elinde. Vergi kayıtları, vatandaşın denetlenmesi gibi işler aynı şekilde Mısır'da da yazıyla ortaya çıkıyor. Elam çivi yazısı Sümer piktografisinin gelişimiyle ortaya çıkıyor, aslında çivi yazısının bir dönemin en popüler yazı biçimi olduğu söylenebilir. Araştırmacılar yazının tek bir kökenden geldiğini iddia ederlerken farklı bölgelere yayılan yazı çeşitlerini ele alsalar da muhalif araştırmacılar çok kökenli bir dağılımın da mümkün olduğunu söylüyorlar. Bilimsel icatlardan yola çıkarak akıl yürütünce dillerin aynı zamanlarda farklı bölgelerde ortaya çıktığını düşünmek çok mantıksız gelmiyor açıkçası. Neyse, Çinlilerden önce Sümerlerde logografinin yarattığı ikilik ortaya çıkıyor, biçimlerin sesletimiyle bağlamları arasındaki ilişki logografiyle fonografi arasındaki ilişkiyi ele almayı gerektiriyor ki Haarmann'ın uzun uzadıya anlattığı mesele bu. Yazıyla dil arasındaki uyum ve çatışmayla ilgili şu bölüm iyi: "Yazı işaretlerinin bir sisteme entegre edilme yöntemi, yerel dilin hece veya satır düzenine ya da dilbilgisel yapılarına değil, mevcut kültür sembollerine bağlıdır. Yazının erken aşaması, bilgileri yeniden kullanılabilir şekilde biriktirmek suretiyle gelişen bir medeniyetin ihtiyaçları tarafından güdülenen, soyut düşünme kabiliyetiyle ilgili bir mücadele evresidir." (s. 45) Yazılan dil ses yapısına dayanan bir yazım yöntemini ilk planda desteklemiyor, sesin ve yazının birebir benzeşmesi idealine yaklaşan yazı sistemleri istisnai. Çincede olduğu gibi metnin bağlamının bilinmesiyle anlam kazanan ideografik yapılar da mevcut, örneğin binlerce sözcükbirim eş sesli olduğu için ya ayırıcı işaretler kullanılmalı ya da ses tonu anlama göre ayarlanmalı.

Yazı yazma teknikleriyle yazı yazma araçlarına da yer verilmiş, bazı materyaller şaşırtıcı. Papirüs en çok bilinen malzemelerden biri, Mısırlılar kullanıyorlar, Papalık da 11. yüzyıla kadar resmî belgelerde papirüs kullanmış. Ahşap ve ağaç kabuğu Paskalya Adası'ndaki mağaralarda ve Çin'de bulunmuş, organik maddenin çabuk bozulması yüzünden kaybolan kayıtları düşünürken fenalıklar bastı beni. Palmiye yaprakları da Doğu Asya'da kullanılmış, Tibet'teki manastırların arşivlerinde bozulmadan duran birkaç örnek varmış. Deri Batı âlemine literature sözcüğünü hediye etmiş. Antik Yunanlar keçi derisi, diphtera kullanırlarmış, bu sözcük Etrüskler aracılığıyla İtalya'ya geçmiş, Romalılar littera demişler. Gerisi malum. Parşömenin ortaya çıkmasında Mısırlıların ihracat yasağının etkisi var, adamlar papirüs ihracatını yasaklayınca Pergamon'dakiler hemen alternatifini üretmişler. Parşömen değerli metinlerin çoğaltılmasında kullanılırken daha basit ya da az önemli metinlerde papirüsten yararlanılmış. Kâğıdın hikâyesinin yer aldığı kitaplar var, onları tavsiye ederim. Kısaca değineyim yine, ilk kez Çin'de kâğıt üretimi deneniyor, Araplar üretimi mükemmelleştirip Mısır'a yayıyorlar ve papirüs sektörünün çanına ot tıkıyorlar, sonra Avrupalılar bu süper icadı hemen kıtalarına götürüp kültürel devrimin materyali olarak kullanıyorlar. Kâğıt sayesinde Reform yapılıyor, Rönesans biçimleniyor, bir dünya olay. Dijital yazı ve kaligrafi de bu bölümde işlenen diğer konular.

Avrupa ve Asya'da ortaya çıkan yalıtık alfabeler, Gürcüce ve Ermenice alfabelerin hikâyeleri hoş, Slavların eski yazı sistemlerinin ele alındığı bölüm güzel, kısacası insanı bilgi kumkuması yapan bir araştırma bu, ilgilisi kaçırmasın.
Yanıtla
4
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlber Hoca İmbiği
“Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” hayli iddialı bir başlık. İlber Hoca, Türkiye’de yaşantısı hakkında “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” başlığı atılabilecek çok az sayıdaki donanımlı ve tecrübeli entelektüelden biri. Fakat yine de her ömrün biricik olduğunu ve de olması gerektiğini, bu nedenle de nasıl yaşanacağı konusunda tavsiye almaya pek uygun bir alan olmadığını düşünürüm ben. Dikkat çekmesi ve çok satması amacıyla konulmuş bir başlık belli ki. Zira içeriğinde mütevazı bir İlber Hoca görüyoruz. Nitekim kitap da epeyce baskı yaptı ve okundu.

Günlük hayatta çeşitli alanlarda yol almış, zirveye ulaşmış; uzmanlık, hocalık payeleri almış şahsiyetlerin “herkes” için paylaştıkları asgari yaşam tavsiyelerini sıkça duymuşuzdur. “İşte efendim İstanbul’da yaşıyorum diyebilmeniz için şuralara gitmiş olmalı, şu deneyimleri yaşamış olmalı, şu şu kitapları okumuş olmalısınız.”, ya da: “Her insanın illa ki şunlar şunları yapması, okuması, çalışması, deneyimlemesi gerekir.” deyip de oluşturulan tavsiye listeleri. Bu bana oldum olası tuhaf gelir. Hayatın her branşı hakkında asgari-ortalama birikime ulaşabilmek için edinilmesi gereken deneyimler her biri sırayla ve ardı ardına yapıldığında insan bir değil 3 adet ömre sahip olsa yine de yetişemeyeceği kadar çoktur. Binlerce yıldır dünyada var olan insanlık, her bireyinin ömründe çok azını deneyimleyebildiği ve farklı yetkinliklere sahip olduğu binlerce disiplin üretti. Her şeyden sadece bir şey bilmek bile imkansız hale gelmişti zaten bundan asırlar evvel. Dolayısıyla bu uzman şahsiyetlerin kendi kişisel deneyimlerinden oluşan dayatmaları yaparken biraz daha ölçülü olmalarını; gençlerin de her şeyden önce kendilerini tanımalarını, ona göre seçimler yapmalarını öneririm. Sekteye uğratmadıkça, üstünü kapatmadıkça merak duyguları; kendilerini tanımaları ve bağımsız bir birey oluşları onlara yeterince kılavuzluk edecektir.

Ayrıca sevmediğim bir eleştiri daha var. O da günümüz insanının herhangi bir özel alanda uzmanlaştıkça bütünü kaçırdığı, genele hakim olmayı bıraktığı eleştirisi. Her alanda bilgi üretimi inanılmaz bir hızla artıyor. İnsan baktığı ufacık bir konuyu binbir parsele ayırsa, küçülttüğü parçalardan sadece birini eline alıp baktığında orada yeni bir dünya buluyor. Hal böyleyken çokça zikredilen “bütüne” hakim olabilmek ne kadar mümkün? Bunu 21. Yüzyıl insanının hatası değil mecburiyeti yahut kısıtlılığı olarak görmek gerekir. İşte bu eserde görmekten hoşnut olduğum bir husus da bu: İlber Hoca’dan kimi yerlerde ne kadar didaktik bir üslup görsek de bu yanılgıya –bana göre yanılgı- düşmüyor. Çağın her gün daha da hızlanan kaotik bilgi üretim ve hızlı değişim buhranında insanın yolunu kaybetmeden ilerleyebilmesinin ne kadar zor olduğunun farkında. Tarihi birçoğumuzdan iyi bildiği için de aslında nesillerin huylarının değişmediğinin, insanın, toplumların belli açılardan her dönem benzer özellikler taşıdığının da farkında.

Çoğunlukla bilgi birikiminin, uzmanlık alanının ve medyatik kişiliğinin çok büyük bir yer tutmasından dolayı İlber Hoca’nın da bir gündelik hayatının oluşu, “insan tarafı” dikkatlerimizden kaçıyor. Bu kitapta İlber Hoca’nın artık aşina olduğumuz yönlerinin haricinde yaşadığı gündelik hayatını da bir parça olsun görebiliyoruz: Dostlukları, ahbaplıkları, zevkleri, gezileri, tanıklıkları, aktüel konulara dair fikirleri vs. İlber Hoca’nın çalışmalarının dışında kişiliği hakkında da bir şeyler öğrenmek isteyen okurlar için iyi bir söyleşi çıkmış ortaya. Son dönemlerde bazı konularda gündem olan sözleri, düşünceleri –örneğin yeni evlenen çiftlere mobilyacı gezmek yerine dünyayı gezmeyi tavsiye ettiği konuşması- kitapta biraz daha geniş yer bulabilmiş. Açıkçası açıklamalarıyla, seyahatname kitaplarıyla ve entelektüel duruşuyla tarih okurları dışındaki kamuoyunun da ilgisini çekmeyi başarmış olan İlber Hoca’dan böyle bir eser ne zamandır bekleniyordu. Birçok okurun İlber Ortaylı bir yaşantı kitabı yazsa da okusak dediğine şahitim. İsabet oldu ve şaşırtmadı

Bilimler, kendi iç disiplinleri ve sistematikleri sonucu mensupları olan bilim insanlarına: hayata, topluma, insana dair daha geniş perspektiften bakabilme yetisi kazandırabiliyor. Özellikle tarih bilimi tarihçilere belki bu konuda en geniş perspektifi sağlayan alandır. Bu yüzden İlber Hoca gibi şahsiyetlerin yaşam tecrübeleri; yaşadıkları topluma, o toplumun insanlarına dair gözlemleri ve bunların sonucunda imbikten süzülürcesine ortaya çıkan tespitler muhakkak çok değerli. Nitekim Oktay Sinanoğlu, Doğan Cüceloğlu, Ali Fuat Başgil gibi ve daha buraya yazmadığımız nice değerli ilim insanları da İlber Hoca gibi yaşantılarına yahut hayatta ne yapılması gerektiğine dair eserler ortaya koydular. Aynı konuda her birinin birbirinden farklı ve karşıt görüşleri vardı belki. Belki bu insanların bazı konulardaki fikirleri yanlış görünüyor. Fakat işte yaşamsal zenginlik bu şekilde oluşuyor. Yeni ufuklar edinebilmenin yolu bu tür farklı fikirlere evvela değer verip onları birbiriyle yeri geldiğinde savaştırıp, yeri geldiğinde uzlaştırmaktan ve ortaya şahsi bir sentez çıkarabilmekten geçiyor.

Okurken karşılıklı bir sohbet havası hissettim ve bu sohbetin didaktik tarafları bana hiç sıkıcı gelmedi. Hocanın bizzat yaşadığı şeyleri anlattığından emindim. Ve bizzat yaşadığı ve inandığı şeyleri anlattığı için son derece samimi ve yapmacıksız buldum. İlber Hoca’ ya çalışmalarından ve donanımından ötürü hayranlık duyardım. Şimdi bundan da öte onun insan tarafına, tabir yerindeyse “İlber Amca’ya” sevgi ve yakınlık da duymaya başladım. İyi ki var İlber Hoca. Umarım daha nice yıllar ondan öğrenmeye devam ederiz.

Kitabı okurken birçok konuda İlber Hoca’dan kanaat olarak ayrı düştüm. Birçok konuda zevklerimizin farklı olduğunu fark ettim. Ancak şunu gördüm ki: İlber Hoca çalışırken de, gezerken de, müzik dinlerken de, film izlerken de anı yaşamaya odaklanmış ve yaşadığı o anın güzel ve verimli olması için emek vermiş. Ortaya dolu dolu, zengin ve çok renkli bir yaşam öyküsü çıkmış. Hemfikir olduğum konulardan en önemlisi olduğunu düşündüğüm çıkarımım şu oldu: “iyi yaşanmış bir hayat iyi olmasına “emek” verilmiş olan hayattır.”

Söyleşiyi hazırlayan, soruları soran Yenal Bilgici’ye de buradan takdirlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Tam olarak amacına uygun, literatür bilgisine dalmadan yaşantıya özgü bir anlatım ortaya konması sağlanmış. Günümüz gazeteciliğinden çok ötede takdire şayan bir söyleşi yapılmış. Aklımızdan geçip de “Bir de İlber Hoca ne düşünüyor?” diye merak ettiğimiz birçok mesele sorulmuş. Keşke daha nice meseleler konuşulabilseymiş.
Yanıtla
35
5
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Günümüze Kazandırılmış Tarihî Bir Eser
Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerin hayatına ilişkin yerli ve yabancı dilde İslamî kaynaklara dayanarak yazılmış onlarca, hatta yüzlerce eserin olduğu malumdur. Bunlar arasında Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Asım Köksal, Mustafa Necati Bursalı gibi birçok tanınmış yazarın eserleri, yıllardır elden ele dolaşır. 2020 yılına kadar bunların arasında maalesef Arâis’ul Kur’ân bulunmuyordu. Zira Latin harflerine çevrilmemişti. Arapça ve Osmanlıca bilenlere hizmet vermekle sınırlı olmak üzere, eserin az sayıda nüshası, İstanbul Beyazıt ve Süleymaniye, Kayseri Raşid Efendi, Mısır Timur Paşa Kütüphanelerinde okurların erişimine açıktı. Yıllar önce, Tercüman’ın “1001 Temel Eser” serisinde yayınlamak isteyen Kemal Ilıcak’ın da o günlerde çevirisini yapacak bir kişi bulamadığı için bu eseri, okurlarla buluşturamadığı kayıtlarda geçmektedir.

Eserin önemi, yazarından ve dolayısıyla tarihî bir miras olmasından ileri gelmektedir. Vânî Mehmet Efendi, Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmet Paşa vesilesiyle Padişah 4. Mehmet’in yakınında bulunmuş, Hünkâr Vaizliği ve Hâce-i Sultanîlik yapmış bir şahsiyet. İkinci Viyana Seferi’ne (1683) katılmış ve savaş mağlubiyetinin bir faturası da kendisine kesilerek Bursa/Kestel’e sürgün edilmiş, 1685’te orada vefat etmiştir. İstanbul’un boğaza nazır güzel semtlerinden Vaniköy, adını Vânî Mehmet Efendi’den almaktadır.

Arâis’ul Kur’ân tefsirini çeviren ve dipnotlarla zenginleştiren D. Ahsen Batur, çalışmasını, eserin 3 nüshasını esas alarak ve dolayısıyla karşılaştırma yapmak suretiyle iki yılda bitirebilmiş. Bu noktada, eserin tamamının kitapta yer almadığını belirtmek gerekir. Şöyle ki eserin aslı, normalde iki kısımdan oluşmaktadır: İlk kısmı, mevcut çevirinin kapsamını oluşturan ve Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerin kıssalarının geçtiği ayetlerin tefsiri, ikinci kısmı ise Siyer-i Nebi’dir. Batur, çalışmasında, sadece ilk kısmı kitaplaştırmış, burada da Arap dilinin inceliklerini bilmeyi gerektiren açıklamaları eleyerek eseri, okurun daha iyi anlayabileceği bir hale getirmiştir. Eserin başında yer alan ve kâinatın yaratılmasını anlatan kısım ile asıl metindeki şiirler de çeviriye dâhil edilmemiştir.

Arâis’ul Kur’ân çevirisi, titizlikle hazırlanmış, üzerinde ciddi gayret sarf edilmiş bir tefsir çalışmasıdır. Dili oldukça sâdedir ve kolay okunmaktadır. 626 sayfalık uzun bir yolculuk için bu, önemli bir detay olsa gerektir. Yazıldığı dönem şartlarındaki bir akademik eserin nasıl ve ne uslüpla yazıldığını çok iyi yansıtmaktadır. Bugün geçerli olduğu gibi o günlerde de “intihal” olmaması için Vânî Mehmet Efendi’nin, kullandığı tüm kaynakları (atıf yaparak) tek tek belirtmesi dikkat çekicidir. Buna bir de çevirenin dipnotları eşlik ettiği için eser, kaynak açısından daha sağlam ve güncel bir hale gelmiş durumdadır. Ayrıca eserde, yeri geldikçe râvileri de verilerek Hz Muhammed'in hadis-i şeriflerine ve uygulamalarına da atıf yapılmıştır. Örneğin Hz. İbrahim'in hac ibadetini ifa etmesi konusuna değinildikten hemen sonra Hz. Muhammed'in hac ibadetini nasıl ifa ettiği uzun uzun anlatılmıştır. (s. 136-142)

Sistematik olarak öncelikle bahse konu edilen peygamber hakkında hangi sûrede kaç ayetin yer aldığı bilgisi verildikten sonra, sırasıyla bu ayetler tefsir edilmektedir. Her ayette geçen cümleler, ayrı ayrı açıklanmakta ve yeri geldikçe kelimelerin özelinde detaylara girilmektedir. Örneğin, "Salih Peygamber Kıssası" başlığı altında öncelikle, bu kıssanın, A'raf suresinde geçen 7 ayette anlatıldığı bilgisi verilir. İlgili ayetlerden biri, "Bunun üzerine, onları şiddetli sarsıntı yakaladı ve evlerinde diz üstü çöktüler." 78. Ayet, Arapça metniyle verildikten sonra, bu ayette geçen sarsıntıyı karşılayan "recfe" kelimesinin izahı yapılır: "Âyette geçen 'recfe' Cebrail'in haykırmasından kaynaklanan zelzele demektir. Çünkü normalde yeryüzü şiddetle sarsıldığında bir gürültü çıkar..."(s. 96) Ardından konu hakkında eser vermiş Ebu Talha, Muhammed bin İshak, Vehb, İbni Umran gibi isimlerin yazdıklarına yapılan atıflarla konu nihayete erer.

Şunu önemle belirtmek gerekir ki bir konu üzerine okuma yaparken, aynı konuda yazılmış başka eserlere de bakma ihtiyacı, bu eser için de mevcuttur. Ciddi bir okumaya vakit ayırabilenler için, anlatılanları tüm yönüyle kavramak adına bu, vazgeçilmez bir yöntemdir. Tercih ya da üslûp gereği bir yazarın bir konuyu daha detaylı işlerken, başka bir yazarın, aynı konuya kısaca yer vermesi gayet tabiidir. Bu eserde de mesela, Hz. İbrahim’in Mısır’da geçirdiği günlere ilişkin çok detay verilmediği, buna dair sadece eşi Hz. Sâre’nin Firavun’la yaşadıklarından ibaret bir paragrafla yetinildiği görülmektedir (s. 124-125). M. Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi adlı eserinde ise Mısır günlerine daha fazla yer verilmiştir.(s. 161-166, 2013 baskısı)

İyi okumalar!
Yanıtla
16
1
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kur’an Ahlâkını özümseyebilmek için, önce onu anlamak gerek
Farklı zamanlarda okuduğum, meal, tefsir ve makaleleri zihnimden geçirdiğimde; en metodik, sistematik anlatımı bu eserde bulduğumu söyleyebilirim. Yılların emeği, gözlemi, birikimi buluşmuş bize hakikat dünyasından damlalar sunuyor. Eser fiziki olarak, baskı, cilt, sayfa tasarımı, en ideal düzeyde.

Sunuş yazısında ise bizi şu anlamlı cümle karşılıyor: “Dünyada en çok okunan kitap, elbette Kur’an’dır fakat en az anlaşılan ve düşünülen kitap da maalesef yine Kur’an’dır.” Belki de bu sebepten dolayı Rahmetli Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç: “Müslümanlar Kur’an’ın hayata nasıl uygulanacağı sorusundan kaçmak için Kur’an’ın nasıl okunması gerektiği konusunda geniş bir ilim ürettiler.” diye yakınıyordu.

“Kur’an’ın iniş sebebi, insanı inşa etmektir. Kur’an okumak ve üzerinde düşünmek, aslında Allah ile irtibata geçmektir.”

Önsöz yazısının başında ise, Mehmet Akif Ersoy’un, Safahat’taki uyarısıyla karşılaşıyoruz:

“İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa hiç maksat aranmaz mı bu ayetlerde?
Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur'ân'ın:
Çünkü kaydın da değil, hiçbirimiz mâ'nanın.
Ya açar Nazm-ı Celil'in bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur'ân şunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”

Tüm bu vurgu, ihtar, hatırlatma ve açıklamaların amacı; bizi Kur’an’ın, hitap ettiği insan ve çevresine nasıl yansıması gerektiğidir. Öncelikle akıl, mantık ve muhakeme yetisi gerektiğinden, bilgiden önce insanda olması gereken donanım budur. Okuyacağınız eserde, yaşamını bu kutsal hakikatlere adamış akademisyen ve yazarın, anlama ve anlam arayışımıza, özverili katkılarını hissedeceksiniz.

Bu eser ve okuduğum benzer çalışmalardan anladığım şudur ki, Kur’an-ı Kerim’in insana mesajı, özet olarak:
-Yaratanı tanımayı, mesajına ve elçisine uymayı, “adaletli, dosdoğru, dürüst, merhametli, bağışlayıcı, saygılı, ölçülü, bilgili, paylaşımcı, sorgulamacı ve sorgulanmaya açık olmayı, istişareyi, şükreden, üreten, sabreden, düşünceli, mücadeleci, barışçı, ahlaklı, insaflı, sevecen, mütevazı, farklılıklara eşit mesafeli, güvenilir, cemiyetçi, ümitli, fani, beklentisiz, vicdanlı, alçak gönüllü, edepli, helalinden beslenen, ibadetle meşgul, gıybet etmeyen, zulme boyun eğmeyen, haddi aşmayan” bir şahsiyet olmayı, öğütlüyor, öneriyor, emrediyor… Tercihi ise insanlara bırakıyor, mükafat ve cezayı da açıkça vurguluyor. Bunları anlayıp yaşamak, yaşatmak için de, derin alim, hoca, şeyh, efendi, bilim adamı olmak gerekmediği de anlaşılıyor.

Akıl, vicdan, tefekkür, sorgulama, mukayese yeteneği olan her insan bu mesajları, rahatlıkla anlayıp rehber edinebilir. İhtilaflı konular zaten güzel ahlakın gündemi değil. Gerektiğinde kaynaklara ve bilirkişilere danışabiliriz. Yürüdüğümüz yolun, girdiğimiz kapının, beklediğimiz durağın, gönlümüzdeki grafiğin ana ilkelerle ne kadar bütünleştiğini mukayese etmekte fayda var.

Bu ahlak ve anlayış üzerine yaşam kurgusunu şekillendirmiş olana kim nasıl ve ne kadar zarar verebilir ki? Suları ıslatabilir misiniz? Yananı bir daha yakabilir misiniz? Özgürlüğü bir kavanoza hapsedebilir misiniz? Kar yağmış dağları, tekrar dondurabilir misiniz?

Dünyalık yolculuğunda, tekamülden kemalâta erişmiş insan, geri dönüp de günah ve sevap defterini incelemeye ihtiyaç duymaz.

Konu Kur'an Ahlakı olunca, pekiştirmek için, bazı ayet meallerini sıralayarak, bu açıklamamızı daha belirgin hale getirelim.
"İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm, 53/39)
"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? " Kesinlikle yalnızca temiz akıl sahipleri öğüt alırlar." (Zümer, 39/9)
"Haksızlık edenlere eğilim göstermeyin; ateş size de dokunur. Allah'ın peşi sıra dostlarınız (da) olmaz. Sonra size yardım da edilmez." (Hud, 11/113)
"(Kişiler) kendilerindekini değiştirinceye kadar Allah hiçbir toplumu değiştirmez." (Rad, 13/11)

Devamında diğer ayetlerin duygu ve düşüncelerimizi yenileme ve geliştirmesini arzu ediyorsak, özel bir vakit ayırıp 604 sayfalık kitabı, günde 20 sayfa okusak, 30 günde tamamlarız.

İyi okumalar...




Yanıtla
30
4
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sâdık Hidâyet candır! Farkında bile olmadığınız o genel mutsuzluğunuzun sebebini en basit haliyle size sunacak çünkü.
Sanırım kitapla ilgili söylenmesi gereken en önemli şey, karamsar bir ruh halindeyken okunmaması gerektiği. Sekiz öyküden ilki bir köpek üzerinden toplum eleştirisi yapıyor. Ancak bunu yaparken öyle cesur bir dili var ki kendi karakteri dışına çıkarak, kalemi engel olmadan toplumun en acımasız yönlerini sunabiliyor. Öyle ki durup izliyor oluşuna kızarken buluyorsunuz kendinizi. Aslında tam da bu yüzden etkisi büyük. Aylak Köpek öyküsü de dahil olmak üzere pek çok öyküde, çözümden ziyade tatsız durumların çıkmazlığına yaptığı vurgu insanı melankoliye terk ediyor. Yine de hayata tam olması gereken yerden, doğrudan yaşayanın gözünden bakma zorunluluğu sunan diline hayran olmamak mümkün değil. Bir okuma süreci boyunca köpek olma şansı sunulan okurun, sokakta karşılaştığı bir köpeğe bir daha aynı gözle bakamayacağını düşünüyorum. Yanından geçip gittiğimiz çoğu şeye karşı bir farkındalık oluşturuyor. İnsanın kendi yalnızlığını ve ruhunu başka bir bedende görmesi uykuda olan ve hatta belki de öldüğü düşünülen pek çok düşünceyi, duyguyu ayağa kaldırıyor. Beslenen kötü duygulara konu ettiği öyküleri öyle sıradan bir cümlelerle bitiyor ki bu da bana kötünün normalleştirildiği ve bu konuda bir farkındalık yaratılabileceğine dair yazarın da umudunun kalmadığını, toplumun çoktan razı geldiği ruh yalnızlığına artık itiraz edecek gücünün olmadığını düşündürüyor.

Sâdık Hidâyet, zaten Vejetaryenliğin Yararları kitabında da böyle iz bırakmıştı. Bu sekiz öykünün her birine bakınca toplumun öğrettiği, bir gen gibi nesilden nesile aktardığı için normal gibi düşünülen, kiminin sorgulamayı dahi düşünmediği ve doğrudan kabul edip üstelik kendi değerini bu dayatmalarla belirlediği noktalara eleştiriler görmek mümkün. Ancak bir an bir adım geri çekilip de olan bitene dışarıdan bakabilenlerin hissettiği çaresizliği, çabaları da var bu satırların arasında. İnzivaya çekilip toplumdan uzaklaşarak kendini uyuşturma, korumaya alma, ailenin tamamen bencil nedenlerle dünyaya getirdiği çocukları daha fazla mutsuzluğa iterken bunu normalleştirmesine karşı duruş ve beklentilerin karşılanmadığına aşılanan utanç hisleri, okurun yüreğini de zihnini de karman çorman ediyor.

Tüm okurlara tavsiyem şudur, bu yazarın kitaplarından herhangi birini okumadan evvel kendinize güvenli bir alan seçin. Çünkü dünyayı artık başka bir pencereden göreceksiniz. Herkese ve her şeye bakışınızı değiştirecek. Çünkü eleştirilerini didaktik olarak değil, doğrudan kişiler veya şeyler üzerindeki etkisiyle aktarıyor ki bunun usul usul kana karışan bir etkisi var.

Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Umutlu Ol, Umut Ol.”
Çocuklara yönelik yazılmış kitaplara kendi özelimde ilgi duyuyor, olabildiğince izlemeye çaba gösteriyorum. İçlerinden eleyerek çocuğuma kendisine ait ilk kitaplarından oluşan rafine bir kitaplığa önayak olmak amacım. Kitapları sevmesi ve onlarla büyümesi… Elbette, büyüdüğünde kendi kitaplığını oluşturacağını umuyorum. Bu yolculukta rastladığım kitaplardan birisini sizinle paylaşmak istiyorum: Anıl Basılı’nın “Nohut Adam” adlı hikaye kitabı.

Hepimizin doğal olarak geçtiği çocukluk dönemi ve bu dönemde yaşadıklarımız, yaşamımızın sonraki dönemlerinde hatırladığımız ve unutamadığımız anılarla dolu… Kurduğumuz hayaller, bu hayallerle beslediğimiz dünya(ları)mız. Hele hele, günümüzün sağladığı imkanların çocuklarımızın üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini gördüğümüzde hayallerin ne kadar önemli olduğunu fark ediyoruz. Yararlandığımız birçok buluşun arkasında bir çocuğun hayallerinin yattığını unutmayalım. Bu temel noktayı çok çok önemli olan insani değerlerle bezediğimizde; bu çabanın sonucunda insanlık için yararlı çocuklar yetiştirdiğimize tanık olabileceğiz.

Hikaye, hayalleri olan ancak görünümünden dolayı dışlanan Nohut’un bu olumsuzluklara aldırmayarak umudunu koruması, akranlarının çekememezlik ve kıskançlıklarına muhatap olmasına, yalnızlığa terkedilmesine karşın dostluğunu sürdürmeye çalışması üzerine kurulu. Sonuçta “İyiliğin” ve “doğru davranışın” kazandığı bir hikaye. Hikayedeki önemli obje “Şapka”. Tam burada mesajımızı vererek noktayı koyalım: ”O, sadece bir şapka. Kusur olarak gördüklerimizi örter, onları düzeltmez.” (s.57)

Size çocuğunuzla (6-10 yaş) birlikte okuyacağınız, sonraları çocuğunuzun kendisi ve arkadaşlarıyla okuyacağı güzel bir kitabı: “Nohut Adam”ı öneriyorum.
Yanıtla
54
11
Destekliyorum  6
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
BAŞARI MADALYONLARININ ARKA YÜZÜ
Kitap ilk bakışta isminden ötürü, başarılı insanlar hakkında yazılmış bilindik kitapların herkesin ezberden söyleyebileceği savlarını anlatıyor sanılabilir. Evet, tüm başarıların ardında ezberden söyleyebileceğimiz: çok çalışma, yeteneğini doğru kullanma, yılmama vs. gibi unsurlar muhakkak yer alıyor. Fakat çokça ihmal edilen, belki de bilinçli olarak ihmal ettiğimiz başkaca şeyler de var.

Hayatta sıfırdan başlayıp, bir şeyler için didinip başarı elde etme hikayeleri; -hatta işi biraz zor getirelim- bir şeyler için didinip de başaramadıktan sonra yılmayıp tekrar didinip başarı elde etme hikayeleri; -yetti mi yetmedi biraz daha çetrefilli olsun- didinip başaramayıp yenilmek, biraz daha didinip yine yenilip ama daha güzel yenilip bir daha didinip çok daha güzel yenilme hikayeleri hep tatlı gelir. Hepimiz bu hikayelerle büyüdük, hepimize genellikle çabanın tek başına yeterli olduğu hikayeler anlatıldı motive olmamız için. Tabii çabanın kutsanmasının kapitalist propaganda öğretisi olarak da ayrı bir yeri muhakkak var, ancak buna bu yorumda girmeyeceğim. Öğretmen öğrencisini, patron işçisini, arkadaş arkadaşını, TED konuşmacısı üniversite mezunu işsizleri bu hikayelerle motive etmeyi denedi bunca zaman. Bunlar elbette ki iyi niyetli anlatılardı. Azimli olmaya teşvik etmek elbette güzel ve de olmazsa olmazdır. Fakat bir yerde gerçekçi olmak gerek. Dünyada yüzbinlerce insan çocukluktan itibaren “çizginin dışındakilerden” olabilmek için didiniyor fakat bu payeyi alabilmiş olanların sayısı çok çok az. Senenin hangi ayında, hatta doğduğunuz ayın hangi gününde doğduğunuz, IQ puanınızın sayıca kaçın üstünde olduğu ve hatta kaç puanın altında olduğu (belli bir puanın altında olması da kitapta anlatılan hikayeye göre avantaj teşkil edebiliyor), ailenizin mensup olduğu sosyo-ekonomik sınıf, kültürel kökenleriniz, doğmuş olduğunuz yüzyılın hangi çeyreğinde gençliğinizi yaşadığınız vs. birçok etken, en az gösterdiğiniz çaba kadar “çizginin dışında” olabilme ihtimalinizi etkiliyor. Ayrıca yaşadığımız çağda artık bu tek başına çabayı kutsayan hikayelerin motivasyondan ziyade insanda yetersizlik psikolojisini tetiklediğini görür olduk. Bu kitap, işte başarı konusunda madalyonun arka yüzünü göstermeyi hedefliyor ve büyük ölçüde başarıyor. Başarı, aslında ihmal ettiğimiz çokça diğer etmenlerin de içinde bulunduğu bir bileşim. Yazar, kitapta bu tanımdan öte bir mesaj kaygısı gütmeksizin dengeli bir anlatım yoluna gitmiş. Bu eser ne başarısızlığa dair bir olumlama, ne de çizginin dışındaki insanların başarılarına dair bir küçümseme içeriyor. Sadece realiteleri ortaya koyuyor. Herhangi bir didaktisizm ve mesaj kaygısı yok. Çıkarılması gereken bir ders varsa onu da okura bırakıyor. En çok da bu yanını sevdim. Ve okumanın bana kazandırdığı en güzel şeylerden biri: kendimi yeterliliklerim konusunda değerlendirirken daha gerçekçi ve ölçülü olmam gerektiğini anlamam oldu. Kitabın doğrudan mesaj vermemesi, didaktik olmaması ama dersler çıkarma adına çokça malzeme sunması da okura ihtiyacı olan şeyi kendi kendine bulma özgürlüğü veriyor.

Yazarın anlattığı her bir faktör için seçtiği insanlar ve hayatlar çok isabetli olmuş. Bunların ayrıca birbirinden çok farklı alanlarda uğraşlar vermiş kişiler olması anlatıma büyük ölçüde zenginlik katmış. Çok incelikli bir derleme. Ayrıca birbiriyle çok benzer şeyleri anlatmasına rağmen üslubu sıkmıyor, tekdüze gitmiyor: bu, bu türden metinler için önemli bir yazar başarısıdır. Çeviriyi de ayrıca güzel buldum. Yalnızca yayınevinin kitabın yazı boyutunu biraz daha büyük olarak basmasını dilerdim.

Başarı konusunda saplantıları olduğunu düşünen yahut kendisini yetersiz bulmaya meyilli olan kimselerin, hatta herkesin bu kitabı en az bir kere okumasını öneririm. Ayrıca kitaba giriş kısmında anlatılan Roseto hikayesi de çok etkileyici. Kitabın ana fikrinden bağımsız ama çarpıcı ve dost meclislerinde anlatıldığında güzel bir etki uyandıracak ve dikkatleri üzerinize çekecek bir hikaye. Kitabı beğenmeseydim bile sırf o hikayeye rastlamam “kitabı iyi ki okumuşum” diyebilmem için yeterli olurdu. Gladwell bu kitabında herkesin kanıksadığı bazı meselelere, tabir yerindeyse “galat-ı meşhur olgulara” biraz daha yukarıdan ve geniş perspektiften bakabildiğini ortaya koymuş. Eminim ki birçok okurda da diğer kitaplarına dair bir tecessüs uyandıracaktır bende uyandırdığı gibi.
Yanıtla
59
4
Destekliyorum  7
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dracula Hayatı ve Efsaneleri
İlk bölümde Vlad Drăculea'nın yaşamını hurafelerden arındırarak anlatıyor Haumann, hurafeli halini şu filmde (Dracula:Başlangıç) görebilirsiniz. II. Mehmed'i Dominic Cooper abimiz oynuyor, padişahın sarayda beraber büyüdüğü Vlad'la karşı karşıya gelmesi yüksek ihtimaldi, gerçekleşti. Öncesine bakalım, Vlad 1431 doğumlu, Sighişoara'da doğduğu söylense de Nürnberg'de de doğmuş olabilir, kendisiyle aynı ada sahip babası o sırada hamile eşiyle birlikte kutsal bir meclisin açılışına katılmak için şehirdeymiş, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun o dönemki kralı Sigismund'un davetlileri arasında olduğu bu mecliste Kilise'ye kafa tutan Hussitlere karşı mücadele yöntemleri tartışılmış. Kral Sigismund'un Vlad'ı çağırtma sebeplerinden biri Osmanlı'nın ilerleyişiymiş, Papa'nın iteklemesiyle kurulan zayıf ordu bir de doğunun ateş çocuklarından tokat yemesin diye Vlad'ı kullanmak istemişler. Ejderha Tarikatı'nın şövalyesi yapılan Vlad'a "Drakul" lakabı verilmiş, o sıralarda yeni doğmuş oğluna da "Drăculea" demişler, ismin temeli bu. Söylendiği gibi "Şeytan" anlamına gelmiyormuş bu lakap, Vlad kendisini asla bu şekilde adlandırmazmış... "Küçük bir prensliğin voyvodası olarak onu dünyanın en kuvvetli imparatorluklarından birine kafa tutmaya yönlendiren neydi? Vlad, Mehmed'i şahsen tanıyordu. Vlad'ın 'Güzel' (cel Frumos) lakabıyla tanınan kardeşi Radu ile eşcinsel bir ilişki içine girmesinden ötürü onu hakir görüyor olabilir miydi? Ama bunu yapmasının ardındaki en önemli itici güç, Vlad'ın mutlak hükümdar olmak yolundaki arzusuydu." (s. 31) Sonrasında Fatih Sultan Mehmed sefere çıkar, yanına müstakbel voyvoda Radu'yu da alarak Vlad'ı kovalamaya başlar... Vlad iki yıl hapis yatıp çıktıktan sonra Osmanlı'yla savaşmaya devam etse de rakiplerinden biri Eflak'ın iyice zayıfladığını görünce şehre saldırır, Vlad savaşta öldürülür. Söylentilere göre bedeni Snagov Katedrali'ne defnedildi, 1980'lerde Vlad'a ait olduğu düşünülen mezar açıldığında mezarın boş olduğu görüldü. Neden, çünkü adamı vampir yaptılar... Vlad'ın kan lüplettiğine dair resmi bir kayıt yok, cezalandırma yöntemini sıra dışı biliyorduk ama binlerce yıldır kullanılan bir işkence yöntemiymiş meğerse, bu adamın anormalliğinin kaynağı ne o zaman? Vampirlerin tarihine dair malumat veriyor Haumann, o kısma hiç girmeden dönemin siyasi atmosferine bakmalı. Batı, Eflak'a göre Daha Da Batı kazık olaylarından ötürü dehşete düşmüş gibi görünse de çok daha beterlerini yapmışlar, Vlad krallarla arayı biraz bozduğu için daha ipe sapa gelmez bilgilerin yer aldığı bildiriler dolaşmaya başlamış ortalıkta. Hemen hepsi Matthias Corvinus'un eseri: "Vlad'ın sözde ihaneti ve yaptığı zalimlikler, kısa bir süre önce 'Türklere' karşı önemli askerî zaferler elde etmiş olmasına rağmen, Hristiyan ordusunun başına neden onun değil de Macar kralının geçirilmesi gerektiğini de açıklıyordu. Matthias, aynı gerekçeleri III. Friedrich ve Papa II. Pius'a da sunuyordu. İnsanları böylesine acılar çektirerek öldürmekten zevk alan biri, batı dünyasının temsilcisi olamazdı." (s. 48) "Kana susamış kazıklı voyvoda" imgesi patlıyor o dönem, hatta bazı resimlerde ve oymalarda Vlad'ın yüzünü Türk savaşçılarının yüzü olarak görmek mümkün.

Dalga bir kez yükseldikten sonra inmek bilmiyor, Vlad'ın yüzünü 1400'lü yılların ortalarından itibaren İsa'nın çarmıha gerilişini gösteren resimlerde bile görmeye başlıyoruz. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Rusya'ya da ulaşan hikâyeler... Hristiyan çocukların kanını içen Yahudilerle bir tutulan Vlad'ın itibarı yerle bir, 19. yüzyılda Romen milliyetçiliği Vlad'ı bağrına bastığında da o kan emici despotu lider olarak görmek istemeyenler var. "Aydınlanmış" Batı'nın mutlak monarşileri huzursuzluk yaratan her türlü inanca karşı saldırıya geçtiğinde halkın elinde bu inançlardan başka hiçbir şey yoktu, Haumann'a göre kontrol edilemeyenin sınırında olmak isteyenler için batıl inançlar kurtuluş demekti. Katoliklerin Ortodokslara çıkışmasının sebebi aforoz edilenlerin cennete gidemeyeceklerine dair Ortodoks inancı. Şeytan bu bedenleri ele geçirip kötü şeyler yaptırabilirmiş, Batı'ya göre bir sürü zırva. Batı'nın Doğu'yu hakir görmesinin başlangıcına tarihlenebilir bunlar, "medeniyetin merkezi" olan Batı için Rusların sözde barbarlığı, Doğu'nun gelişmemişliği, Balkanların ne işe yaradığının bilinmemesi falan, keskin ayrım "öteki Avrupa"yı çemberin dışına atmak istediği için vampir mitosunu fiştekliyor bir güzel. İlginç, 1991'de Yahudi cemaatlerinden birinin başkanının altmış yıllık mezarına iki metreden uzun bir kazık çakılmış, ölülerin geri gelmesini engellemek isteyenler bu tür uç önlemler almayı sürdürüyor.

Son bölümlerde Dracula'nın popüler kültürdeki hallerini görüyoruz, kült filmlerin yanında Alacakaranlık da inceleniyor ki vampirlerin nereden gelip nereye gittikleri, huyları suyları anlaşılsın. Grimm Kardeşler'den bahsedip bitireyim, masal yazmaya başlamadan önce ülkelerinde yayımlanan bir mizah dergisinde vampirlerle Yahudileri bir tutan çizimler yapmışlar, o dönemde kara propaganda çok tesirli. "Son olarak, Dracula figürünün o anki tasarımı, zamanın ruhunu ifade edebilir: Aynı anda hem bir çağın yaydığı dehşeti hem bir başkasının coşkulu kaygısızlığını hem de bir diğerinin tıkanmışlığını ve alternatif yaşam biçimlerine yönelik özlemini temsil edebilir." (s. 119)

İlgilisi için iyi bir kaynak.

Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yüreklerimize dokunan bir metindir “Uzun Hikaye”
“Uzun Hikaye”, bizleri uzun bir hikaye serüvenine doğru sürüklerken, daha önce yaşanmışlıkların bir daha asla ve asla tekrar etmeyeceğini hatırlatıyor. Kelimelerden hüzünler dökülürken, günümüzde yağ tenekelerine çiçek dikme ihtimalinin ortadan kalktığına da işaret eder. Sosyalizmin ne olduğunu bilmeden sosyalistçe yaşayan ve adı bu yüzden Sosyalist Ali’ye çıkan bir baba ile oğulun hikayesidir karşımızda duran. Ali’nin günümüzde bilinen manasıyla sosyalist olmadığını da belirtelim. Yazar bu eserinde sosyal adalete de dikkat çekmektedir. Haksızlığa ve zulme karşı direnen Ali ile asıl memleketinin neresi olduğunu, hangi şehirden, hangi kasabadan, hangi köyden olduğunu çocukluğundan itibaren sorgulayan oğlunun anlatıldığı hikayede masum bir aşkı okurken aile kavramının ne kadar kıymetli olduğu okura sunulmaktadır. Bulgaristan’dan birlikte geldiği dedesiyle İstanbul’da hayata tutunma mücadelesi veren Ali, Eyüp’ün güzel kızlarından birine sevdalanmasıyla gelişen hadiseler sonrası Anadolu’nun ücra köşelerinde bitmek bilmeyen bir azimle hayat mücadelesine çekirdek ailesiyle devam eder. Oğlunun hafızasından ve dilinden yüreklerimize dokunan bir metindir “Uzun Hikaye”.
Yanıtla
27
2
Destekliyorum  2
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türkler Hakkında
Türkler hakkında çok şey söylenir ve yazılır. Tarih boyunca Türkler, temasta oldukları her coğrafyada derin izler bırakarak adlarından söz ettirirler. Bu nedenle geçmişte yazılmış tarih kaynaklarının büyük bir kısmı Türklere yer verir. El- Ömeri’nin Mesaliku’l Ebsar isimli eseri de Türklere hatırı sayılır şekilde yer ayıran eserlerden birisidir.

Ömeri, Memluklu Devletinde görev yapmış, önemli bir edebiyatçı, fakih, devlet adamı ve bürokrattır. 14. yüzyılın başında Şam’da dünyaya gelen, iyi bir eğitim alan, İbn Fazlullah olarak anılan Ömeri; nisbesini soyunun Hz. Ömer’e dayanmasına istinaden almıştır. Orta Çağ’da önemli bir görev olan sır katipliğini babasından devralarak yapmıştır. Devletin önemli kademelerinde görev yapması, edebi kimliğinin olması, devrin kaynaklarına kolay ulaşması; onun kalemine güvenilir bir tarihçi hüviyetine bürünmesine neden olmuştur.

İbn Fazlullah’ın en önemli eseri 27 ciltlik Mesaliku’l Ebsar’dır. Ele aldığımız eser; Mesaliku’l Ebsar’da Türklerin anlatıldığı üçüncü cildinin tercümesidir. İbn Fazlullah dönemin tarih anlayışına binaen yazdıklarını okudukları, duydukları ve birebir gördükleriyle inşa etmektedir. Fakat Ömeri eserini kaleme alırken kendisine gelen bilgileri olduğu gibi satırlara geçirmek yerine, elindeki malumatı diğer kaynaklarla karşılaştırarak doğruladıktan sonra kullanmaktadır. Ömeri’nin bu titiz anlayışı, devrinin bazı kaynaklarına nazaran onun daha güvenilir olmasını sağlamaktadır.

İbn Fazlullah yaşamı boyunca Mısır ve Suriye dışına çıkmamıştır. Ama devrinin önemli kalemlerini okumuş, mensup olduğu devletteki görevi gereği döneminin güncel siyasi olaylarını takip etmiş ve bölgesine gelen insanlardan dinlediklerini ince eleyip sık dokuyarak eserine yansıtmıştır.

Orta Çağ’ın meşhur tarihçileri gibi Ömeri de öncelikle bölgenin coğrafi ve mimari yapılarını anlatır. Genel bilgilendirmelerden sonra özele yönelir. Anlatımında coğrafi bir bölümlemeye gider. Bu sayede Hindistan, Harezm, Gazne, Türkistan, Deşt-i Kıpçak, Anadolu gibi bölgelerin tarihi hakkında bilgiler verir. Harzemşahlar, Gazneliler, Anadolu Türk Beylikleri, Selçuklular ve Selçuklu Atabeylikleri gibi Türk devlet ve devletçikleri hakkında kıymetli bilgiler bu şekilde satırlar arasında zuhur eder.

Ömeri’nin bu genel anlatımının en büyük özelliği dönemin hikayeci anlatım özelliğine binaen yorum içermemesidir. Olaylar direkt dile getirildiği için neden-sonuç ilişkisi gibi modern tarih anlatımının özelliklerine anlatımda rastlanmaz. Zaten eserin yarısından fazlasında kronolojik bir anlatım söz konusu olup (İslam Tarihinde Türkler kısmı), önemli olaylar yıl yıl ayrılarak verilir. Her yılın önemli siyasi ve askeri olayları bazen en ince detaylarına varıncaya kadar verilir. Tabii her ne kadar siyasi ve askeri olaylar ağırlıkta olsa da Ömeri açısından diğer önemli olaylar da es geçilmez. Misal büyük Türk filozofu Farabi’nin vefatı, depremler, salgınlar vs. anlatıda kendisine yer bulur.

Ömeri’nin en önemli özelliklerinden birisi dilinin fazlasıyla tarafsız oluşudur. Ele aldığı olaylardaki kavim ve milletlere karşı dili objektiftir. Hatta Suriye, Irak ve Anadolu’yu talan eden Haçlılar ve Moğollara karşı bile nefret söylevinde bulunmaz. Bu yüzden yazdıklarından bazen onun etnik kimliği kolaylıkla fark edilmez. Eserin yazıldığı dönem düşünülecek olursa, din ve mezhep taassubunun fazla olduğu hesap edilirse yazarın sadece bilgilendirmeyi amaç edindiği ortaya çıkar.

Olaylar önce televizyondaki haber bültenlerinde olduğu gibi kısa ve öz sunulur. Dönemin önemli karakterleri üzerinde ayrıca durulur. Beyliklerin ve devletlerin yöneticilerinin faaliyetleri aktarılır. Şayet önemli birisi anlatılan yıl içinde hayatını kaybetmiş ise; bu vefatiyat haberi sonrası ölen kişi hakkında bilgilendirme yapılır. Özellikle Mısır, Anadolu, Suriye, Irak, Deşt-i Kıpçak ve Türkistan bölgesi paralelinde kronolojik olarak sunulan bilgiler vasıtasıyla Eyyübiler, Memluklar, Selçuklular, Harzemşahlar, Haçlılar ve Moğollar gibi büyük devletler ve bu devletlerin parçalanmasıyla ortaya çıkan küçük devletçiklerin birbirleriyle olan mücadelesi bazen küçük askeri çatışmalara varıncaya kadar verilir. Hatta sosyal hayat, etnik toplulukların birbirlerine karşı algıları, yönetici halk ilişkisi gibi farklı konulara da yer yer değinilir.

Türkleri merkeze almakla birlikte Türk tarihinde kıyıda köşede kalmış diye izah edebileceğimiz bazı bilgilere rastlanması, eserin üst düzey bir referans kaynağı itibarı görmesine neden olmaktadır. Misal Moğol istilası sonrası Anadolu’da ortaya çıkan beylikler hakkında kıymetli bilgiler verilir. Misal Osmanoğulları Beyliği Bursa başlığı altında ele alınır. Verilen bilgiler ilginçtir: “(Bursa Beyi’nin) Atların üzerindeki bileğine sağlam süvarileri ruhları avlarlar. Askerlerinin fakir olmasının sebebi reayanın dürüst insanlar olmamasından, komşularının ona karşı engeller çıkarmasından kaynaklanmaktadır. Derler ki, onun (Orhan b. Osman) halkının kalbi kötüdür ve hilekardır; sarıkları hile ve desise üzerine üç kat sarılmıştır (s.165).” Yine Hindistan Türk medeniyeti ve bölgede kurulan Türk devletleri hakkında verilen bilgilerin tarih anlatımızda geri planda kaldığı malumdur. Ömeri verdiği bilgilerle Hindistan’daki Türk asırlarının sergüzeştini gayet iyi ifade eder. Bu açıdan eserin Hindistan’daki Türk varlığının önemini vurguladığı söylenebilir.

Bir Orta Çağ birinci el kaynağı için fazlasıyla doyurucu olan eserin çevirisi gayet iyidir. Zaten çeviriyi yapan Ahsen Batur’un bu konudaki maharetine diyecek yoktur. Eser içinde sıkça dipnot ve bilgilendirmelerle muallakta kalan noktalar çevirmen maharetiyle ortadan kaldırılır. Bazen bir iki sayfayı bulan notların anlatılan olaylara önemli dayanak noktaları oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir. Zaten çevirinin sadece tercüme boyutunda kalmadığı eserin sonunda verilen faydalanılan eserlerden anlaşılmaktadır.

Türkler hakkında yazılanlar Türk tarihinin şekillenmesinde önemli bir kalemdir. Özellikle etnik taassuptan uzak sadece bilgi kazandırmayı temel hedef edinmiş Orta Çağ kaynaklarının dilimize kazandırılması okurun temennisidir. Ele aldığımız esere benzer kaynaklar Türk tarihinin Arap coğrafyasındaki serencamını netleştirir. Türk tarihinin külliyetli bir yekûn tutması daha çok kaynağın dilimize kazandırılmasını gerektirmektedir. Bu tarz eserlerle tarih anlatımızın zenginleşeceğine şüphe yoktur. Bu zorlu çeviriler verilen emek bağlamından düşünüldüğünde kesinlikle okunmalı kaynak olarak kullanılmalıdır.
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  2
Bildir