Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Osman Bir Yitik Oğlan
Bizim kuşak için Osman, Barış Manço'nun "bir deli oğlan" diye nitelediği, "ay parçası Şerife'ye" aşık masumiyet timsali köy çocuğuydu. Ayfer Tunç'un Osman'ı ise kodları eksik yazılmış burjuvazimizin yitik oğlanı. Cumhuriyetle birlikte gelen aydın/elit seçkinci kuşağın çocuklarında adeta bir üretim hatası gibi vücut bulan amaçsızlık, Oblomovluk, oturmamışlık ve kaçınılmaz yitip gitme, kalabalıklar arasında yalnızlık Osman'ın içine doğduğu kitlenin kaderi. Osman da bu kaderi dibine kadar kendine yaşatanlardan. Burjuvanın üyelerinin temel ahlaki değerlerinde sınıf atlama içgüdüsü bir habis ur gibi yiyip bitirirken insanı, '80'lerde ilk gençliğini yaşayan kuşakta bu ura bir de "yırtma", "köşeyi dönme" kanseri eklenmişti. Osman da bu kansere doğuştan yakalananlardan.

Kendi günlüklerinde kendine bile yalan söyleyebilen bir adam Osman. İnsan kendine yalan söyleyemez denilir ama insan en çok kendine yalan söyler. Bir roman kahramanı (daha doğrusu anti-kahramanı) olarak Osman da bir yalanı çoğaltabilen ve kendi yalan dünyasını yaşayan burjuva çocuğu. Osman'ın belki de en doğru yaşamı Yeşil Peri Gecesi'nin bittiği yerden sonra sürdürdüğü yaşamı. Bir enstrüman çalabildiği için kendini müzisyen zanneden, ama sanatçı olmak için gereken oturmuş ruh ve karaktere sahip olamayan nicelerinden biri olarak, belki de yaşadığı tek gerçek an gece kulübünde piyanoyla farkında olmadan sunduğu resital. Tıpkı Şebnem gibi yaşamını başkalarının kötülüğüne dair bahanelere odaklayan, içe dönemeyen, kendi olmamışlığından nefret eden ancak olmamışlığını itiraf edemeyen bir karakter Osman. Ayfer Tunç'un üçlemesinde belki sadece Selda karakteri hariç tüm karakterler böyle. Cumhuriyetin, 12 Eylül'ün biçimlendirdiği, piyasa ekonomisinin yonttuğu üçüncü kuşağında bulunması gereken ne varsa Osmangillerde hepsi mevcut.

Osman, serinin en kolay okunan ve yine özdeşleşmeye izin vermeyen bölümü. Kurgu diğer iki romanda olduğu gibi Ayfer Tunç'un titizlikle ördüğü bir zaman çizgisi üzerinden ilerliyor. Ölmüş gitmiş bir adamın -ama sıradan bir adamın- hayatını kitaplaştırma gayretinde olan bir hayali yazarın, o sıradanlıkta ne aradığını anlamaya çalışıyorsunuz. Şebnem skandalının perde arkasıyla gölgelense de bir kuşağın doymazlığının ama neye aç olduğunu bilememesinin ibretlik vesikasını anlamaya. Belki de şükrediyorsunuz Osmanlardan biri olmadığınıza. Ayfer Tunç okura bir "ötekini deneyimleme" hologramı sunuyor. Bu seri burada bitmeli. Bir dördüncü romanda tekrara düşme riski çok büyük. Haliyle Osman, tam da bitmesi gereken yerde biten bir olmamışlık serüveni.
Yanıtla
28
5
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Kıştan sonra, her zaman ilkbahar gelir."
C. P. Estes, İsviçre Zürih’teki “Uluslararası Analitik Psikoloji Kurumu” tarafından ‘Jungcu Psikanalist Diplomatı’ seçilen bir psikanalist olmasının yanı sıra hem bir “cantadora” (öyküleri toplayan kişi) hem de bir şairdir. Tüm bunların yan sıra iyi bir okuyucu, alanında doktoralı bir araştırmacı ve özel olarak hasta tedavisi yapan bir psikanalist olduğunu da ekleyelim. Dolayısıyla incelemeye tabi tuttuğumuz bu kitap sıradan yahut popülist bir kaygı ile yazılıp; feminist kitleyi hedef alan ucuz bir kitap olmaktan çok ama çok uzaktır. Kitap, teknik sınırlılıklar haricinde, son derece bilimsel (20 yıl süren) bir çalışmanın tezahürüdür. Naçizane yorumumu yalnızca meraklı bir okurun kişisel tecrübesi olarak değerlendirmenizi rica ederim.

Daha önce “Deli Dumrul” ile alakalı benzer (yalnızca metot olarak) bir çalışmanın varlığından haberdar olmama karşın kitabın ismi, konusu ve iddiası kitabı okumak istememe neden olan en büyük etken oldu. Yazın dünyamızda (telif yahut çeviri) benzer bir çalışmanın olmadığını ya da çok çok az olduğunu da düşünürsek kitabın önemini daha iyi idrak edebiliriz sanıyorum.

“Kendini had safhada yavan, yorgun, kırılgan, çökkün, kafası karışık, suskun, dizginlenmiş, heyecansız hissetmek. Kendini korkmuş, aksak ya da zayıf, esinsiz, cansız, ruhsuz, anlamsız, utangaç, sürekli kızgın, hafif meşrep, sıkışıp kalmış, yaratıcılıktan uzak, bastırılmış, aklını yitirmiş, güçsüz, çekingen, uyuşuk, döngülere hapsolmuş hissetmek…” (s. 24-5). Yazarın, kadının içerisinde bulunduğu durumu anlatırken kullandığı ifadeler, gerçekten, çok sarsıcı. Satırları okurken hayatın içerisinde karşılaştığımız birçok olay netlik kazanmaya başlıyor ve ister istemez empati kurmaya başlayıp; gördüğünüz ancak üzerine çok fazla düşünmediğiniz şeyleri düşünmeye başlıyorsunuz. Her insan ayrı yaratılışta olsa dahi ortak nokta ruhtur (s. 28). Kadın, aslında vahşidir (bu ifade olumsuz anlamıyla düşünülmemeli, yukarıdaki anlatıya karşı geliştirildiği unutulmamalıdır) fakat zaman içerisinde tahakküm altına alınmış, baskılanmıştır. İşte kitabın bize özellikle değinmeye çalıştığı ve belki de ortaya çıkartıp farkındalık sağlamaya hevesli olduğu şey tam olarak budur. Bu farkındalık giriş metninden sonra hikayeler aracılığı ile sağlanmaya çalışılmıştır. Kitabın içerisinde onlarca farklı öykü olmakla beraber öykülerin sonunda öyküye dair çözümlemeler sunulmuştur. Yazar bu çözümlemeleri yaparken; “Olayları gereğinden fazla entelektüel bir zemine oturtmak, kadınların içgüdüsel doğasına ait örüntüleri gizleyebilir” (s. 39) fikrinden hareketle son derece rahat okunabilir bir metin ortaya çıkarmayı başarmıştır. Burada her öyküyü ayrı ayrı yorumlamak, ne yazık ki, teknik olarak mümkün değildir.

Kitabı, herkese şiddetle tavsiye ediyorum ancak özellikle “erkeklerin” okuması gerektiğini söyleyebilirim. Kadınlar, kitabı okurken -muhtemelen- içinde yaşadıkları hayatın (belki de esaretin) kağıda dökülmüş haliyle karşılaşacak fakat erkekler neredeyse tamamen habersiz oldukları (ve belki de nedeni oldukları) bir dünyaya giriş yapacak, empati kuracak ve yine belki de (eğer gerekliyse ve yapabiliyorsa) kendine çeki düzen verecektir. Kitabın çevirisini orijinal dili ile karşılaştırmadığım için değerlendirme şansım bulunmuyor ancak yine de kullanılan Türkçenin anlaşılabilir ve rahat bir okuma sunduğunu söyleyebilirim. Kitabı bir roman gibi hızlıca okumaya çalışmanızı tavsiye etmem. Yavaş yavaş, bölüm bölüm okumak çok daha mantıklı bir tercih olacaktır. Teknik boyuta gelecek olursak (ki bu bölüm aslında uzmanlık gerektireceğinden yapacağım yorumları, yukarıda da belirtmiş olduğum üzere, meraklı bir okurun söylemleri olarak değerlendirmenizi rica ederim) öykülerin ilk kez bu kadar anlamlı bir şekilde kullanıldığını, hatta halk biliminin ve yapılan çalışmaların (Türkiye’de bu çalışmalar daha çok -zaman zaman sadece- yöresel öykü toplama gibi bilim dışı bir şekilde cereyan ettiğinden) bekası için önemli olduğu kanaatindeyim. C. P Estes’in yaptığı gibi diğer bilimler yahut disiplinler de toplanan bu öyküleri bu şekilde işleyebilir, kullanabilir yahut değerlendirebilirse halk bilimcilerin yukarıda belirtmiş olduğum toplayıcılığı anlaşılabilir ve meşru olacaktır. Elbette konu eğer bilim ise bu öykülerin, doğası gereği, birçok problemi (ne kadarı günümüze kadar ulaştı, ne kadar değişime uğradı vb) beraberinde getirdiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla yapılan değerlendirmelerin doğruluğu “elimize ulaştığı” kadar ile sınırlı kalmak durumundadır. Neticede bilim “veri” ile ilerlediğinden ve elimizde de veri olduğundan yalnızca sınırlılıklara değinmek yeterli olmuştur sanıyorum. Tüm bunların haricinde, yaptığım tüm yorumların -ister istemez- bir erkeğin bakış açısı ile yazılmış olduğunu da itiraf etmek lazım gelir. Dolayısıyla bir hanımefendinin de kitap hakkındaki, görece hacimli, yorumlarını yine bu mecrada okumak isteriz. Son olarak kitabın çevirmeni Hakan Atalay’a, Ayrıntı Yayınları’na ve kitapyurdu’na teşekkürlerimi iletmek isterim.

Herkese sağlıklı, bol kitaplı günler!
Yanıtla
82
8
Destekliyorum  12
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ezber Bozan Bir Araştırma
Ignac Kunos’u özellikle Türk masalları kitabıyla tanıyoruz. Bunun dışında halk bilimi derleme çalışmalarına öncülük eden bir Türkolog olarak anılmaktadır. Yayınlamış olduğu eserler kendisinden sonraki birçok araştırmaya kaynaklık etmiştir. Eserleri bugün hala örnek gösterilmekte, temel çalışmalar arasında sayılmaktadır.

Melek Çolak’ın kitabında ise Ignac Kunos ile ilgili ezber bozan bilgiler yer almaktadır. Şimdiye kadar araştırmacılar Kunos’un eserlerini değerlendirirken, Çolak bu çalışmada Kunos’un defterlerini, arşivini ve mektuplarını incelemeyi tercih etmiştir. Eserleriyle özel arşivleri karşılaştırdığında çok önemli sonuçlara ulaşmıştır. Birçok bilginin farklı ve yanlış aktarıldığını belgelerle anlatmaktadır. 1885-1890 yılları arasında Adakale üzerinden İstanbul’a gelen Yahudi kökenli Macar Türkolog Kunos, hocası Budenz tarafından Türk halk edebiyatı ürünlerini derlemek ve dilbilimsel bazı veriler elde edebilmek için gönderilmiştir. Kunos’un eserlerine baktığımızda Anadolu’da halk ağzından masal, türkü, ninni gibi halk edebiyatı malzemeleri derleyerek, Köroğlu destanı ve Orta oyununu yazıya geçirmiştir. Bu anlamda folklor araştırmalarında bir ilk olduğu bilinmektedir. Ancak Kunos’un yapmış olduğu araştırma ve derleme çalışmaları hakkında yeterli akademik çalışma olmadığından, kazandırdığı eserlerin ne şekilde derlendiği hakkında kesin bir bilgiye ulaşılamamaktadır. Onun hakkında yapılan çoğu çalışmada onun çeviri eserlerinden faydalanılarak yapılmıştır. Ancak Melek Çolak’a ait olan bu çalışma, bahsi geçen boşluğu doldurarak, özel mektuplardaki izleri sürmüş ve Kunos’un yazdığı eserlerle karşılaştırıldığında bilinen birçok bilginin eksik veya yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.

Kunos’un hocası Budenz’e yazdığı mektuplarda verdiği bilgilerle, yayınlanan eserlerindeki bilgiler birbiriyle örtüşmemektedir. Özellikle Anadolu gezilerinde derlemelerle ilgili verdiği bilgiler, birbirlerinden çok farklıdır. Bu bilgiye göre, bire bir halk ağzından derlendiği sanılan derlemelerin, aslında bir kısmı o dönem yazılan halk hikâyelerinin taş baskılarından toplanmıştır. Yani aslında birer kopya metindir. Yazdığı mektuplardan Kunos’un Türkçeye hakimiyetinin de söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü yazdığına göre, gezilerde halktan duyduklarını anlamakta zorluk çekmektedir. Bu da “lehçelerine varıncaya kadar Türkçeye hakim olan Macar Türkolog” imajının doğru olmadığını ispatlamaktadır. Derlediği metinlerde kaynak kişilerin adlarını vermemesi önemli bir ayrıntıdır. Derlemeleri yanındaki yardımcıları ile Macarcaya çevirmiştir. Yine bilinenin aksine derlemeleri Anadolu’yu köy köy dolaşarak değil, İstanbul’da iken yapmıştır.

Melek Çolak, alanda yeterli akademik çalışma yapılmamış bir açığı bu kitabıyla tamamlamıştır denilebilir. Yeni tartışmalar doğuracak bir kitap olarak değerlendirilse bile, kişinin zihninde önemli bir soru işareti bırakmayı başarmaktadır. Benim fikrime göre, Melek Çolak’ın bu çalışması, doğru soruyu yakalamanın akademik bir çalışmada ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır.

Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan Olmak
“İçinde yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine, onu ve gerçekleri kabul ederek savaşmalıyız.” diyor Engin Geçtan.

“İnsan Olmak” iyi ki okuduğum dediğim kitaplardan biri oldu. Aslında bir yönüyle de okuma sürecinin yüzleşmeye döndüğünü söyleyebilirim. Yaklaşık 35 yıl öncesinden günümüze fısıldanan cümlelerin peşinde ilerlerken kendi hayatımdan izlerle karşılaştım. Davranışlarımızı şekillendiren dinamiklerden aile yapısının hayatımızı etkileyişine, kendimize yönelik dinmeyen öfkemizden kalabalığın içindeyken bile hissettiğimiz yalnızlık duygusuna kadar ulaşan bir yolculuk hali diyebilirim. Temelde oluşan kısırdöngüler ve yaşanabilecekken ertelenen ya da bastırılan hayatın çarpıcı bir itirafı. En güzel yanıysa öneriler üzerinden değil de sorgulama şekliyle ilerletmesi. Okurken kendimi sorguladığım, cevapsız kaldığım için eleştirdiğim epey nokta oldu. Çok geniş, belki yılların tecrübesiyle verilecek bir cevabın peşinde, güçlü bir soru: İnsan Olmak nedir? Ne kadar çok cümlenin altını çizdim bilmiyorum. İşte onlardan biri:

“Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir…”

Yanıtla
83
3
Destekliyorum  16
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gizemli Bir Kazı Hikayesi: Sutton Hoo
Eğer siz de “arkeoloji” denince akan suların durduğu meraklılardansanız, bu kitabı mutlaka okumalısınız.

İngiltere’nin doğu bölgesinde yer alan Suffolk toprakları, arkeolojik olarak önemli bir tarihe ev sahipliği yapıyor. Kitaba konu olan kazı da bu bölgede yer alıyor. Gerçek bir hikayeden, Sutton Hoo kazısından yola çıkıp yazılan bu roman kurgusal ögelerle tamamlanarak okuruna ulaşıyor.

Olaylar kronolojik bir sıralamada anlatıldığından takip etmesi kolay, okuması keyifli. Başlangıçta temposu biraz yavaş olsa da; kitap ilerledikçe anlatıcı değişimi romanın temposunu etkiliyor, gidişatına renk katıyor. Kitabı okurken, kazı sürecine farklı kişilerin gözünden şahitlik ediyorsunuz. Anlatım; arazinin sahibinin gözünden, kazıda yer alan arkeologların bakış açısına kadar uzanıyor. Sürükleyiciliğini kendi zamanında, ilerledikçe kazanan özgün bir roman. Ben sevdim.

Ayrıca Netflix yapımı filmi de olduğunu öğrenmiş oldum, ilk fırsatta izleyeceğim. Kitabı okurken genel olarak fikrim şu oldu: Sutton Hoo kazısı araştırılmaya ve öğrenilmeye değer.

Başından sonuna kadar, gerçekle harmanlanmış bir kazı sürecine dahil olmak isterseniz “Kazı” romanı sizleri bekliyor.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeşil Peri - Kara Melek
Türk tipi ya da alışıldık deyimle alaturka femme fatale öyküsü geliştirmenin yolu, her zaman hayatı baş kadın karaktere zehir eden öteki insanlara yüklenen anlamların toplamına bel bağlar. Yeşil Peri Gecesi'ndeki Şebnem gibi (Kapak Kızı'ndaki kimliksiz karakterimiz serinin bu devam romanında bu kez isimsizleştirilse de biz onun Şebnem olduğunu biliriz.) "pişmiş tavuktan beter" misali bir hayata mecbur olan kadınlar, alaturka femme fatale öykülerinde "öteki" karakterlerin anlamsız bir yıkım ekibiymiş gibi davrandıkları bir hayatın gecekondusudur.

Ayfer Tunç, üç farklı karakteri bir trende varlığıyla daha doğrusu pornografik fotoğraflarının getirdiği avatarıyla birbirine bağlayan Şebnem'in otopsisine girişiyor Yeşil Peri Gecesi'nde. Şebnem'i Şebnem yapan, onu sevgiye naçar derecede aç bir kız çocuğu kimliğinden alıp yıkıcı bir seks bombası haline getirirken tıpkı babasının çolak kalması gibi Şebnem'i de duygularından hem azade bırakıp sakatlıyor hem de tamamen doyurulmamış duygulardan ibaret hale getiriyor. Şebnem karakteri ne kadar havada kalmışsa, ne kadar inandırıcılıktan uzak ve özdeşleşmeye uzaksa diğer karakterler de bunun aksine net çizgilere sahip. Mutlak kötüler, asla değişmeyen erkekler, masalın mecburiyeti haline gelen beyaz atlı prens, kötü cadılar vs... Ayfer Tunç belki de Türk feminizminin zayıf noktası olan, sebepleri ortaya koymak yerine bahane üretme yolunu seçiyor. Asla kendi başına bir birey olma yolunda ilerlemeyen Şebnem'in kaçınılmaz sonu da bu ulusal aymazlığımıza yenik düşüyor. Bürokratların, yeteneksiz müzisyenlerin, ufku küçük kendi küçük iş adamlarının hüviyetlerine doğuştan yazılı zaafları konusundaki netlik, Şebnem söz konusu olduğunda afakileşiyor.

Meramını kurguda ileri atlama ve geri dönüşlerle anlatmaya çaba gösteren Ayfer Tunç, Şebnem'in çocukluk ve ilk gençlik günlerini birinci ağızdan kesintisiz paragraflarla anlatırken günümüze geldiği bölümlerde yine ilk ağızdan ama daha sisli ve kesintili anlatmayı tercih ediyor. Şık bir anlatım yolu bu. Şıklığı Şebnem'in ergenlikten çıkamamış dimağının o yıllara ait olduğu kısımda detaylara hakim olacak kadar başarılı olduğunu göstererek ve bugüne gelindiğinde Şebnem'in bir çocuk kapasitesiyle dolu olan düşünce ve duygularındaki belirsizliklere vurgu yaparak sistemlemesinde gizli. Bedeninden başka bir silahı olmayan Şebnem ve Şebnem'de vücut bulmuş binlerce kadına erkekler ve yaşlı kadınlar dünyasının bir savaş alanı olduğunu, yegane silahlarına ve cephanelerine iyi bakmaları gerektiğini öğütleyen kaotik bir dünyada roman silaha yani çekici bir bedene sahip olmayan kadınlara da belki de tek sahte olmayan karakteri olan Selda üzerinden yol gösteriyor. Silahlı kuvvet Şebnemlerin kıyametinde bedeninden başka silah da geliştirebilen, kaosa daha donanımlı adım atabilen kurtarıcı Selda oluyor. Ayfer Tunç bütün roman boyunca beyaz atlı prens gibi siste bekleyen Ali'ye kahramanlık fırsatı tanımayıp kurtarıcı rolüne "güçlü kadın" Selda'yı atayarak alkışları toplayabiliyor. Zor durumda kalan ve ölüm kalım meselesinde hayatta kalmasını bir başka kadına borçlu olan kadın kimliği üzerinden bütün roman boyunca her şeyin sebebi, her zulmün bahanesini yanlış yerlerde arayıp duran yazar nihayet son virajda direksiyon hakimiyetini geri alıp olması gerekende karar kılıyor.

Yeşil Peri Gecesi'ni kadın düzleminin dışında ele almak neredeyse imkansız ve bunu romanın bizzat kendisi istiyor. Dünya savaşları arasındaki bunalım yıllarında batıda doğan femme fatale kültürünü Türkiye'nin batılılaşma çağının sonundaki batıya açılma döneminin orta yerine koyan roman, içerdiği Şebnem karakterini "Öldüren Kadın" prototipinden daha zengin ama daha bilindik, klişe öğelerle harmanlıyor. Romanın belki de en iyi yanı, özdeşleşmeye izin vermeyip Yeşilçam'ın hatasına düşmemesi. Her kim ki bu romanı okurken Şebnem'e çok üzüldüğünü ya da ondan nefret ettiğini belirtiyorsa romanın meramından uzak kalmış demektir. Karakterle özdeşleşilemeyen her öykü, okuruna olaylar ve olgularla özdeşleşme imkanı sunar. Okur bu imkandan faydalanabilmeli zira bu tip romanlar nadiren yazılıyor.
Yanıtla
29
8
Destekliyorum  15
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İslamî açıdan hassas konularda yazılmış özel bir kitap çevirisi
Kitap, ilk olarak “How To Read The Qur'an?” adıyla basılmış (2007) ve Türkçe çevirisi de ilk baskıdan yıllar sonra “Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” başlığıyla kitapseverlere sunulmuş (Temmuz 2021). Daha sonra, aslından farklı olarak “Oryantalist Bakış Açısıyla Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” şeklinde bir ekleme yapılması tercih edilmiştir.

Edinburgh Üniversitesi'nde İslam ve Dinler Arası Çalışmalar Profesörü olan MONA SIDDIQUI, Pakistan-Karaçi asıllı, Müslüman bir akademisyen. Yazar, vatandaşı olduğu İngiltere’de çocukluğundan itibaren Müslümanların yaşadığı sıkıntıları bizzat tecrübe etmiş. Sadece bulunduğu ülkede değil, tüm Batı ülkelerinde yaşanan entegrasyon sorunlarını da gözlemleme fırsatı bulmuştur. İslam’ın gerektirdiği şekilde yaşamanın, Batı ülkelerinde ortaya çıkardığı sorunlar da SIDDIQUI için sorgulamaları arttıran bir neden olmuş görünmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla 11 Eylül’ün, “Şeytan Ayetleri” kitabının ve daha başka örneklerin beslediği tartışma ortamında, hata ya da sorun olarak değerlendirilen ve eleştiri kaynağı olan hususlarda, pürüzlerin İslam’dan mı yoksa Müslümanlardan mı çıktığını tahlil etmek için kalemini eline alıp bu eseri yazmaya başlamış. Kitabın ilk baskısının 2007 yılında yapılmış olduğu düşünülürse 2005’te Danimarka’da patlak veren karikatür krizinin de bu kitabın hazırlanmasında temel bir etki oluşturduğu varsayılabilir.

Yazar, kitabın, “okuyucunun Kur’an’a girmesini sağlamak, Kur’an’ın Müslüman toplumlar üzerindeki gücünü ve etkisini kavramak ve müminlerin nasıl ibadet ettiklerini ve belirli emirleri yerine getirmek için genelde ne şekilde mücadele ettiklerini göstermek” amacını taşıdığını, “bir akademisyen olarak sorguladığı inanca dair tefekkürünü” ifade ettiğini vurgulamaktadır. Çevirmen Süleyman Aydın, eserin hedef kitlesinin ilahiyatçı akademisyenler ve din adamları olmadığını, işlenen konuların felsefi bir yaklaşımla ele alındığını, dolayısıyla eserin, entelektüel merakı tatmin etmeyi hedeflediğini açıkça belirtmektedir. Kitap, bu yönleriyle alışılmış ilahiyatçı yazarların eserlerinden ayrı tutulmalıdır.

Eser, Ritüel Olarak İnanç, Namus ve Modernlik, Yasa ve Otorite ve Eleştirel Âlimliği Benimseme gibi başlıklarla ayrılmış 10 temel bölümden oluşmaktadır. Hacminin bilinçli olarak küçük tutulması, seçilen konuları detaylandırmayı ve başlıkları çoğaltmayı engellemiş görünmektedir.

“Müslümanlar Kur’an’ı bir merhamet ve adalet kitabı olarak yorumladıkları halde neden bu yorumlamanın sonuçları ortaçağvari, demode ve çağdaş demokratik değerlere aykırı görünmektedir?” türünden sorulara yer verilir. Modern dünyada Müslümanın, Kur’an’ı okumakla ve ezberlemekle yetinmeyip 7. asırdan bugüne ulaşmış bir kutsal kitapla bağlantı kurup onu anlamaya çalışmasının bir görev olduğu ifade edilir.

Medine Anayasası’na eserde çokça atıf yapılmaktadır. Bu vesileyle Hz. Muhammed’in, Müslümanlar, Yahudiler ve putperestler için din özgürlüğünü garanti altına almasına değinilir (622). SIDDIQUI, bu noktada şu görüşe yer verir: “Yedinci yüzyılın ve günümüzün Medine’si arasındaki siyasi ve toplumsal farklılıklara rağmen, Medine Anayasası’nın ruhu yeniden canlandırılmalıdır.” (s.70)

Yazar, İslam üzerine yapılan tartışmaların vazgeçilmez bir konusuna, İslami anlayışta kadın ve erkeğin konumlarına da yer vermiş: “Kur’an, temelde eşitlikçiliği teşvik eder, çünkü erken dönem İslam, ister camilerde ister eğitimde olsun, kadınların katılımını desteklemiştir, ancak bu olumlu tutumlar, kadınların özel ve kamusal yaşamda boyun eğdirilmesiyle zamanla ortadan kalkmıştır… İslamiyet yayıldıkça, dinî külliyat ve imparatorluk, kadının kendi kaderini tayin etmesini teşvik etmemiştir.” (s.73)

Kitabın satır aralarında verilen bazı dini bilgilerin, bir Müslüman için çok temel düzeyde kaldığı rahatlıkla görülür. Buradan hareketle yazarın, İslam dinine mensup olmayan okur kitlesini de hesaba katarak bunlara yer verdiği düşünülmektedir.

İçeriğine bakarak bu eser için tercih edilen “Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” başlığının, meramı karşılamadığı savunulabilir. Günümüzde çizilen sorunlu İslam ya da Müslüman imajı karşısında bir temel kaynak olarak “Kur’an'ı Nasıl Yorumlamalıyız?” şeklinde bir ifade, bu eser için daha uygun olabilirdi.

Kitapla ilgili aşağıdaki video adreslerini de not düşelim.
Yazar ile yapılmış bir söyleşi için bkz.: bit.ly/3EHFY4S
Çevirmen ile yapılan bir söyleşi için bkz.: bit.ly/3eUvtAN

İyi Okumalar!
Yanıtla
8
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Finans da Tekerrürden İbarettir
Bir Borsa Spekülatörünün Anıları, basıldığı ilk günden bu yana finans okuryazarlığını geliştirmek gayesiyle oluşturulan okuma listelerinin hep ilk sıralarında yer almış. Bu listelerdeki çoğu kitap zaman geçtikçe güncelliğini koruyamadığı için miadını doldursa da Livermore' un anıları hep güncelliğini korumuş. Genelde bir başlangıç kitabı olarak önerilir fakat okuyucunun kitaba yeteri kadar nüfuz edebilmesi için borsa tarihindeki bazı kavramlara hakim olması gerektiğini görüyoruz. Fakat günümüz şartlarında internette yapılacak kısa araştırmalarla bile kitaptan yeteri kadar verim alınabileceğini düşünüyorum.

Yatırım alanında, özellikle de bunun borsa ayağı için işin ehillerinin söylediği bir cümle vardır: "iktisat bilgisi, temel ve teknik analizler ne kadar önemliyse de bu işte sabırlı olmak ve soğukkanlı davranmak bütün bunlardan daha önemlidir." İnsan olarak biz, özellikle para ve yatırım söz konusu olduğunda çokça ders çıkarsak da yaptığımız hataları yineleme eğilimindeyiz. Üstelik bu hataları yinelemenin de çok yaygın bir durum olduğunu bildiğimiz halde. Fakat şunu da biliyoruz ki: büyük başarılara ancak yolunda çokça hatalar yaparak ulaşılabiliyor. Özellikle bu hatalarla başarıya ulaşma olgusu için en müşahhas örnekler yatırım alanında gözlemleniyor. Çünkü bu alanda başarının en kesin göstergesi zenginlik veya sürdürülebilir bir gelir, nakit akışı sağlamak. Dolayısıyla finans alanında öğretilerinin olmasından öte genel olarak hayata dair de güzel mesajları var Livermore'un borsa macerasının.

Borsa söz konusu olduğunda, ilk başta konuya çok yabancı bir okur olarak bu tür anlatıların hayatın dar bir alandaki modellemesi olabileceğini pek düşünmezdim. Fakat kazanma hırsı, kaybetme korkusu, insanın açgözlülüğü, kıskançlık gibi duyguların aslında hayatın en temel duyguları olduğunu ve finans hayatının çarklarının da bu duygular üzerinden döndüğünü görmüş oldum.

Livermore'un anlatısının bir klasiğe dönüşmesi de işte bu yüzden. İnsanın en temel ve değişmez gerçeklerinden bahsediyor oluşu muhtemelen bu kitabı yüzlerce yıl sonrasına da taşıyacaktır.

Bu tür yaşam öykülerinin bizzat yaşayan kişi değil de Lefevre gibi bir gazeteci-yazar tarafından kaleme alınması anlatıyı cazip kılıyor. Ekonomiye çok hafif düzeyde ilgi duyan birinin dahi sıkılmayacağı, akıcı bir anlatım tutturulmuş. Çeviriyi de genel olarak beğendim. Sadece borsa dünyasına dair bazı kavramların Türkçesinin olmayışı beni biraz üzdü. Belki Amerika'daki gibi bir borsa yapılanmasının bizde hiç olmayışı ve bu kavramların bize hiç uğramamış oluşu buna sebep olmuş olabilir.
Yanıtla
28
5
Destekliyorum  10
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İNCİ
Steinbeck, bu kitabında fakir bir inci avcısı olan Kino ve ailesini anlatır. Umudunu kaybettiği anda Dünya’nın Biricik İncisini bulan Kino, oğlunu tedavi ettirip hayallerini gerçekleştirmek ister. Ancak kıskançlığın ve hırsın bütün kötülükleri nasıl harekete geçirdiğini görmeye başlar. İşsizlik ve parasızlıkla mücadele eden, saz kulübelerde yaşayan Kino’nun haberi tüm kasabaya yayılır.

“Herkes Kino’nun incisi ile bir bağ kurmuştu birdenbire, Kino’nun incisi de herkesin düşlerine, yatırımlarına, düzenlerine, tasalarına, geleceğine, dileklerine, gereksinimlerine, tutkularına, açlığına katılıverdi, aradaki tek engel Kino’ydu.” (s.33)

Zenginliğinizin derecesine göre hizmet alabileceğiniz doktordan, incinin peşine düşen rahiplere kadar farklı sınıflardaki insanların para karşısında nasıl değiştiğini görüyoruz. Kino ve ailesinin yaşadıklarıyla adaletsizliği, haksızlığı dahası günümüzde de hala aynı örneklerini gördüğümüz insanoğlunun zalimliğinin farkına varıyoruz.

Steinbeck, bu eserinde insanın toplumla ve doğayla olan bağını bir kez daha bizlere gösteriyor. Bu sebeple “İnci”, ilgiyle okuduğum sürükleyici kitaplar arasında yerini aldı. Siz de incinin özü insanların özüyle karışınca ortaya neler çıktığını merak ediyorsanız bu kitabı okuma listenize ekleyebilirsiniz.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
16
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kapak Kızı
Amerika'da çıkan, Türk psycedelic müzik örneklerinden seçmeler içeren Love, Peace & Poetry adında bir plak var. Bu plağın 4 sayfalık kapak dizaynına Cheryl Shrode adlı eski bir go-go dansçısının fotoğrafları yerleştirilmiş. Bir plak koleksiyoneri olarak albümü dinlerken bu, dönemine göre hayli cesur ama bugün için fazla kapalı pozlara hep anlam veremediğim bir ilgi duyarım. Mesele sadece Shrode'nin güzelliği değil. Enteresan bir biçimde Shrode'nin yaşantısını da merak ettiren bir hava hakim bu fotoğraflarda. Bundan 30 yıl öncesinin kapak kızı Shrode bir plak kapağından fırlayıp kendi hayatını didiklememizi istiyor gibi.

Ayfer Tunç'un "Kapak Kızı" da erkek dergilerine poz veren Şebnem karakteri üzerinden bu pozların bir de arka metninin olduğuna dikkat çekiyor. Karşımızda yalnızca etini, kemiğini, yağını, bedenini değil bir hayatı da sunan yaban bir kızı. Yine ilginçtir, düşünmemizi istediği arka planın sahibi olan Şebnem'i bize anlatmayı başka bahara bırakıyor. '90'lı yıllarda ve 2004'te romanı ilk kez okuyan okurlar için bütün o arka plandaki fluluğun ortadan kalkması için Yeşil Peri Gecesi'nin de yazılması gerekiyor. Kapak Kızı'nda ise Şebnem'in etinin gerisindeki hayatta şöyle bir dokunup geçtiği ama dokunurken de ne kadar sağlam bir temasa neden olduğunun farkında olmadığı üç insan üzerinden "sıradan insanlar" ve "öteki insanlar" ele alınıyor. Romanda da bir yerde yüzeyselce değinilen sıradan insanların yaşamlarının sıradanlığının kanıtı oluyor Şebnem.

Roman, üç ana karakteri olmasına rağmen asıl karakterini Şebnem'de buluyor. Okurun özdeşleşmesini mümkün kılmayan Selda, Ersin ve Bünyamin'in zayıflığı ve bilerek zayıf çizilmesi kapak kızı, Ayın Kızı Şebnem'in bir karakter olarak çekicileşmesi için özel bir kurgu hesaplaması gibi. Aslında romanı biraz da sekteye uğratan bir yeknesaklığa sebep oluyor bu durum. Ana karakterler, belki Ersin hariç, o kadar yüzeysel ki Şebnem'in pozlarının onlara neden bu kadar dokunduğu bile anlaşılır hale gelemiyor. Sadece Ersin'in, Şebnem'e karşı kaçak bir aşk beslediği için doğrudan bir bağı olmasının haklı avantajı var. Bu da Ersin'in öyküsünü diğerlerinden daha sahici ve çekici kılıyor.

"Kapak Kızı" yekpare düşünüldüğünde bir ilk romanın bütün esküzlerini barındırıyor. Öte yandan üçlemenin bir parçası olarak değerlendirildiğinde çok iyi bir uzun romanın giriş bölümü olarak da görülebilir.
Yanıtla
18
8
Destekliyorum  2
Bildir