Onaylı Yorumlar

Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Masal ve Efsanelerinde Olağanüstü Güçler ve Varlıklar
Bazen insan duygularının mitolojiye yansıması korkunun ürünleri şeklinde tezahür eder. İnsan, korkusunu afişe etmek adına efsaneleri ve masalları diline pelesenk eder. Her efsane ve masal nesilden nesile dilden dile aktarılarak günümüze kadar gelir. İlk aşamada mitolojilerin içindeki ezoterik mesajlar merak edilir. Mesajlardan çıkarılacak dersler geçmişin deşifre edilmesini kolaylaştırırken, geleceğin nasıl bina edileceğine dair doneleri okuyana verir. Ama çoğu zaman masal ve efsane sathi değerlendirilerek, sıradan olarak yorumlanır. Fakat bazı eserler vardır ki mitolojik ürünlerin sadece basit bir çocuk eğlencesi olmadığını kanıtlar. İrfan Polat’ın Türk masal ve efsaneleri üzerinde detaylı çalışarak bina ettiği eseri; esatire hakkını verecek tarzda kaliteli bir çalışmadır.

Eserde ilk olarak masalları ve efsaneleri üreten beyinlerin ruhi potansiyeline yoğunlaşılır. Tabii eserin araştırma sahası düşünüldüğünde bunun eserin girişi için biraz farklı bir tarz olduğu düşünülebilir. Fakat kökeni aşikâr etmek için insan duygularının yapılanış şeklinin genel kaidelerle çizilmesi gerekmektedir. Bu yüzden Polat, korku ve insan ilişkisi üzerinden tespitlerini sunar. Bu yüzden eserin ilk kısmı korku, kaygı, anksiyete, korkuyla başa çıkma yolları, günlük hayatta korku gibi alt başlıkları içerir. Zira insan ruhunun dışa yansımasını ifade edebilmek için içe dönük bir yaklaşımla insan ele alınmalıdır.

Korkunun içten dışa doğru çıkan argümanları ise olağanüstü güç ve varlıklarla şekillenen söylencelerde ortaya çıkar. İnsan diş bileyemediği ve çekindiği her gücü dilinde efsaneleştirir. Artık merkezi korku olan insanın yüreğini titreten binlerce anlatı sözlü edebiyatımızdaki yerini almaya başlar. Yazar İrfan Polat burada devreye girer. Türk masal ve efsanelerindeki olağanüstü güç ve varlıkları isim isim tarayarak eserini oluşturur.

Türk edebiyatında böyle bir eserin boşluğunu yazar da hissetmiş olmalı ki kimsenin gözünün kesmeyeceği bu fazlasıyla güç çalışmayı kemale erdirmeyi amaç edinir. Zira yazılı metinlerin kontrolü bir yana binlerce sözlü anlatının taranması, söz varlıklarının kataloglanması ve takibi ziyadesiyle güç bir iştir. Özellikle kültür varlıklarının sözlü açıdan genişliği düşünülürse; yapılan işin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Yazarın da eserin birkaç yerinde belirttiği gibi yaklaşık incelenen ve taranan sözlü yazılı materyal sayısı on bini bulmaktadır. Bahsi geçen binlerce motifi tasnif etmek çoğu zaman ekip aracığıyla tamamlanan külfetli bir iş gibi durur.

Her ne kadar Türkiye sahasındaki demonolojik (insan ve Tanrı arasında iyisi kötüsü olabilen) ve diabolojik (şeytani) varlıklar hedeflenmişse de yazarın akademik dilinden anlaşıldığı kadarıyla daha geniş bir taramanın izleri belirgindir. Zira Anadolu sahasındaki olağanüstü bir varlık anlatılırken Türk mitolojisi ve dünya mitolojisindeki benzerlerinin izlerinden ortaya çıkan bulgularda yazar tarafından dile getirilir. Komşu kültürlerin etkileri ve Türkiye sahasının farklı noktalarında görülen benzerlikler bu açıdan fazlasıyla önemlidir. Zira eserde varlıklar ve söylenceleri arasındaki benzerlik ve farklılıklar da layıkıyla kritik edilir.

Yazar çoğu zaman ele aldığı varlığı özgün yönleriyle tanıtmaya gayret eder. Her varlık ve güç için ortaya koyulan özellikler, davranış şekilleri, korku argümanları, varlığın görüldüğü bölgeler, varlıkla insani mücadele öğeleri belirtilir. Bu sayede Türk halk kültürünün unsurları ortaya çıktığı gibi, evrensel manada insanoğlunun korku faktörüne karşı geliştirdiği yaklaşımlar da aşikâr olur. Ayrıca her varlığın isminin etimolojik çözümlemesinin yapılması, varlığın mitolojik kökenini daha da netleştirir.

Eser dört bölümden oluşur. İlk bölüm yukarıda izah edildiği gibi korkuya ayrılmıştır. İkinci bölümde ise varlıklar ve güçler ayrı başlıklar altında anlatılmıştır. Üçüncü ve dördüncü bölümler ise kataloglanmaya ayrılmıştır. Yani ilk aşamada varlıkla ilgili genel geçer bilgiler verilmiş, sonrasında katalogda ilgili başlık altında efsane ve masalda varlığın isminin geçtiği motif direkt özelliği üzerinden alıntılanmıştır. Kataloglanma sonucu elde edilen sayısal veriler, tabloyla sunulduğu gibi bazen eser içerisinde varlığın Türk efsane ve masallarında kaç kez geçtiği belirtilmiştir. Misal 10000’in üzerinde masal ve efsanede 4346 korku motifi tespit edilmiştir.

Eserin detaylı ve yoğun bir çalışmanın ürünü olması onun akademik açından kalibresini arttırmaktadır. Özellikle bundan sonra yapılacak olan çalışmalarda bunun etkisinin görülmesi, pek de sürpriz olmaz. Zira izah edilen varlıklarla ilgili eser referans kaynağı olarak kullanılabilir. Zaten yazarın doktora tezi olan eserinin, ön görülebilir bir şekilde alan dışı sahalarda da kaynak olarak kullanılabileceği uzak bir düşünce değildir. Yine eserin ilgili alanda yeni bir sahanın açılmasına vesile olacağı da savunulabilir. Çünkü diabolojik ve demonolojik varlıkların korku motiflerinin bu şekilde kataloglanması efsane ve masallarda geçen diğer öğelerin mercek altına alınması için tetikleyici bir unsurdur.

Ayrıca eserde sonuç kısmında ulaşılan neticeler fazlasıyla ilgi çekicidir. Zira korkuya dair efsane ve masallardan yola çıkan yazarın genel kaidelerle ulaştığı görülür. Buna göre masal ve efsanelerin insan ruhunun deşifre edilebilmesi için kullanılabileceği gerçeği su yüzüne çıkar. Çünkü zaman ve mekân ne kadar değişirse değişsin insan faktörü hep aynı şekilde kalır. Yazar bu açıdan hedefi ve amacı insan üzerine odaklayarak pragmatik davranır.

Sonuçta edebiyatın insan ürünü olması, ilk edebi örnekler diyebileceğimiz efsane ve masallara insan ruhunun katıksız olarak karışmasının da önünü açar. Bu yüzden masallara sadece masal diyemeyiz. Yazılı materyalle kültürü aktaramayan insanoğlu tarih öncesi dönemde nesilden nesile aktarımları için dili etkin bir şekilde kullanmıştır. İnsanoğlunun ilk varlığından bugüne kadar ürettiği kültür materyaline baktığımız zaman, sözlü kültürün hatırı sayılır bir kısmının tarih öncesi dönemde kaldığı görülür. Bu uzun tarih öncesi sürecin kültür birikimi insan duygularına karışmış bir şekilde günümüze kadar gelir. İyi tahlil edildiği takdirde zamanı ve mekânı aşan insanlığın geçmişine dair derin tespitler yapılabilir. Özele indirgersek bir milletin kültürel yapısı çözümlenir. Polat’ın çalışması bu açıdan düşünüldüğünde önemli bir kültür hizmetidir.

Yanıtla
10
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sağlık Olmadan Huzur, Huzur Olmadan Sağlık Olmaz. Bu Ne Yaman Çelişki Dünya.
Klasikleşmiş yazarlarımızı ve eserlerini okumaya bayılıyorum. Hele günümüzde yazılan kitapları ve cidden yazmayın diye yüzlerine yüzlerine bağırmak istediğim yazarımsıları gördükçe eski edebi eserlerimize daha bir bağlanmaktayım. Nitekim Ahmet Hamdi Tanpınar da bu değeri sonuna kadar hak ediyor. Kendisi Cumhuriyet tarihinin ilk öğretmenlerinden ve şiir, hikaye, roman, deneme, makale, edebiyat tarihi gibi birçok türde eser vermiş nadide edebiyatçılarımızdandır.

Tanpınar'ın Huzur'u bir aşk romanı gibi görünse de, aslında bir dönem tüm dünyanın huzurunu bozan 2. Dünya Savaşı'nın yarattığı buhran dönemi Türkiyesi'nin tam bir yansımasıydı diyebilirim. Bu minvalde doğu-batı çatışması ve bireysel özgürlüklerimizi kullanamayışımızın, içsel çatışmalarımızın hayatımızı nasıl zindan edebileceğini okuduğumuz eser; aslında bizi huzursuz etmeliydi. Ancak, Tanpınar'ın çarpıcı bir dille bize aksettirdiği cümlelerin içinde insan kendini hiç bitmesini istemediği bir müzik bestesini dinler gibi hissediyor. Ki eserde musiki özellikler ağır basıyor ve Mahur Beste'ye yapılan vurgular insanı derinden etkiliyor.

Genelde kitap okurken beni etkileyen ve dikkatimi çeken noktalardan biri de yalnızca yazıldığı dönemi değil, çağının çok ilerisini aydınlatabilmesidir. Sayfa 254'teki alıntı ile bunu size açıklayabilirim:

"Birtakım mekteplerimiz var; birçok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak... O zaman ne olacak? Kriz..."

Yanıtla
65
2
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenebilirsiniz?”
Naçizane yorumlarımı siz kıymetli okuyuculara sunmadan önce iki hatırlatma, yazarın hayatı üzerine birkaç satır (eminim birçoğumuz biliyordur) ve bir de tavsiyede bulunma cesaretini göstereceğimi ifade etmeliyim. Tavsiyeyi hemen buraya iliştireyim ki; doğrudan kitabın içeriğinden bahsettiğim kısımları okumak isteyenler için (fazla vakit almamak adına) üçüncü ve dördüncü paragraflara geçebileceklerini hatırlatmış olayım. Keyifli okumalar!

Öncelikle; çok çok sıkı bir edebiyat okuru olmadığımı ve psikoloji disiplinine (birkaç sözlük maddesi, birkaç kitap bölümü ve sinema/dizi dışında) son derece uzak olduğumu söylemem gerekir. Böylece yapacağım yanlış yorumlar yahut çıkarımlar için affınızı rica edebilirim. (Ne dâhiyane fikir ama!) Yazarımıza gelecek olursak, kendisi 1931 yılında Birleşik Devletler’de doğmuş ve hâlâ orada yaşayan, psikoloji disiplininde (psikoterapi ve psikanaliz alanlarında da) çalışmalar yürütmüş; bilimsel çalışmalarının yanı sıra edebiyat alanında da başarılar kazanmış son derece önemli bir bilim insanıdır.

Kitabı henüz (17.12.2021, 15:00) bitirmiş bulunuyorum ancak üzerine düşünmek için epey zamana ihtiyacım olduğuna neredeyse eminim. Son zamanlarda okuduğum en ‘etkileyici’ roman olduğunu da itiraf etmeliyim. Kitabı okumayı birkaç yıldır erteliyor ve kendime: “Popülizme kurban gitmiş bir roman” olduğu yönünde telkinlerde bulunuyordum. (Ne büyük yanılgı!) Artık kitaba gösterilen ilginin az bile olduğu kanaatinde olduğumu açıkça ifade edebilirim. Herhangi bir mecrada okunan hiçbir yorum (şu an satırlarını okuma nezaketi gösterdiğiniz ben de dahil olmak üzere) kitabı ve muhtevasını (içeriğinde neler barındırdığını) anlatamayacaktır. Okumaya ilk başladığımdan bitirmeme kadar geçen süre zarfında kitabı elimden hiç bırakmak istemedim, bazen öyle anlar oldu ki pratik hayatta yapmam gereken bazı işleri dahi ertelemek durumunda kaldım.

Romanımıza geçecek olursak (nihayet dediğinizi duyar gibiyim), kabaca; başta Josef Breuer ve Friedrich Nietzsche olmak üzere; Sigmund Freud, Lou Salomé, Anna O. (Bertha) ve Paul Rée arasında geçen bir olay örgüsüne sahip olduğunu söyleyebilirim. Kitap her ne kadar bir roman olsa da Irvin D. Yalom bu eserinde; yukarıda adı geçen isimlerin gerçek yaşamlarından ve bu isimlerin bazı çalışmalarından çokça beslenmiş kurguyu da bu minvalde inşa etmiştir. (Kitabın sonunda bu süreci anlatan bir bölüm okuyucuların dikkatine sunulmuştur.) 19. yüzyıl sonlarının Avrupası’ndan da harika kesitler sunan yazar; Yahudi düşmanlığı ve yaşanan gerilimlerden de bahsetmeyi ihmal etmemiştir. Kitabın -bana kalırsa- en etkileyici bölümleri; J. Breuer ile F. Nietzsche arasında geçen diyaloglardır. Bu diyaloglar sırasında kendinizi; kaskatı bir şekilde önünüzde durup, bıyıklarını tarayan Nietzsche’nin karşısında bulacak, sorduğu sorular ve düşün deneyleri ile rahatsız hissedeceksiniz. Hele bir de herhangi bir şeye karşı ‘ümit’ besliyorsanız, Nietzsche’nin: “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, işkenceyi uzatır,” fikri tarafından sarsılacaksanız. Kitabın özellikle ikinci kısmında sürekli artan bir gerilim deneyimlediğimi ve bu gerilimin, empati ile harmanlandığı bir anda, korkunç bir seviyeye ulaştığını ancak Irvin D. Yalom tarafından ustaca bir hamle ile yavaşça hafifletildiğine şahit olacak ve kısmen rahatlayacaksınız. Empati duygusu ve okuyucu ile kurulan ilişkinin bu denli yoğun hissedildiği bir başka roman daha okuduğumu zannetmiyorum (elbette bu eksiklik benden kaynaklı da olabilir). Bunun muhtemel sebebi, hemen hepimizin yaşadığı temel bir gerilim ile alakalı olmalıdır. Birileri (yahut aile, toplum) bize sürekli “şunu yap, bunu yap, buraya git, bu ol, onu yapma vb” gibi, çoğu zamanda kendilerinin yap(a)mamış olduğu, isteklerle bir şeyleri dayatıyor ve belki de bizde tüm bunlara kaçınılmaz olarak itaat ediyor, zamanla itaat ettiğimizin bile farkına varamaz hâle gelip 'kendi hayatımızı yaşayamaz' duruma geliyoruz. İşte bu kitap bize ‘özgür olabilmenin dehşetini’ ve belki de anahtarını sunuyor!

Sözlerimi sonlandırırken kitabın çevirmenine (Aysun Babacan’a), editörlere, Ayrıntı Yayınları’na ve kitapyurdu’na çok teşekkür ediyorum. Kitabı büyük bir zevkle okudum. Kitabın dili son derece akıcı ki bu noktada çevirmene bir kez daha teşekkür etmemiz gerekir. Orijinal dili ile karşılaştırma yapmadım; ancak kullanılan Türkçe o kadar lezzetli ki kitabın bir çeviri olduğunu unutmak dahi mümkündür.

Herkese sağlıklı, bol kitaplı günler!
Yanıtla
55
9
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vegan yaşamak için temel sorulara yanıt veriyor. Çoğu beslenme üzerine bu bilgilerin.
Yazarın Vejetaryenlik kitabını da okudum. Verdiği bilgiler ve tutarlılık açısından onu daha faydalı buldum. Burada savunulan düşünceye (objektif yaklaşımı öncelediğinden) yeteri kadar gerekçe sunulmuyor ve altı boş bir iddia gibi duruyor. Bir vegan olarak araştırmalar yaptığım için pek çoğunun aslında altının dolu olduğunu biliyorum. Vegan beslenmeye başladığımda bir beslenme uzmanına gittim ve ihtiyacım olan bilgileri aldım. Bir beslenme programı uyguladık ve gördük ki her vücudun besinlere tepkisi farklı. Vücudumun sistemini çok iyi bildiğim için bunu anlamam zor olmadı. Metabolizmam çok daha yavaş işliyor ve çalışma şeklimden dolayı daha az enerji harcıyorum. Dolayısıyla farklı dinamikler hesaba katılınca bu kitapta olduğu gibi güvenli bir mesafeden olaya yaklaşılmasını doğal buldum. Çünkü burada herkesi kesin sonuçlara ulaştıracak net bilgiler vermek imkansız.

Yazarın dili objektif. Sizi veganlığa ikna etmeye çalışmıyor. Sadece bilgileri aktarmaya çalışıyor ki bu da aslında olması gereken bana göre. Saldırgan yaklaşanların ve kavga eder gibi konuşanların işin mantığına aykırı davrandığını düşünüyorum. Eleştirilen davranışı sergilemek veganlığı itici hale getirebilir. Kitap hakkında "veganlığa ikna etmedi" şeklinde yorumlar okudum. Bu kitap ve diğer hiçbir şey sizi bir şeye ikna edemez. Siz doğru zamanda doğru olduğuna inandığınız şeyi yaparsınız. Sadece bilgileri zihninize depolayıp uygun zamanda kullanmanızı öneririm. Çünkü bu kitap size temel bilgileri zaten sağlıyor. Hangi besinden ne elde edebileceğinizi, vegan olduğunuzda üstesinden gelebileceğiniz veya önleyebileceğiniz hastalıkları, belli başlı riskleri ve alabileceğiniz önlemleri anlatıyor. Fazla kilo, hipertansiyon, şeker hastalığı, diş sağlığı gibi her bir detaya başlık açılmış. Bir kısmı yüzeysel olarak ele alınmış olsa da size bir çıkış noktası sunuyor. İleri okuma yapmak için kitabın sonunda bolca referans da mevcut.

Ayrıca kitap daha önce üzerinde düşünmediğim bazı konular için bana pencere açtı. Mesela salt bitkisel beslenmenin yaygınlaşmasıyla bu anlamda bir kıtlık yaşanabileceğini ve yeterli tarım alanının olmadığını ileri süren araştırmalar için de bir cevap var burada. Vejetaryenlik kitabında olduğu gibi burada da veganların da tam barışçıl sayılmayabileceği, nihayet bitkileri öldürdükleri kabul ediliyor. Burada esas olarak odaklanılması gereken doğaya ve diğer canlılara saygı duymak ve tüketimi en az zararı vererek gerçekleştirmek olmalı sanırım. Elbette kitap da buna bir yanıt veriyor. Diğer yandan frutaryenler sadece doğanın tüketim için sunduğu şeylerle beslendiği için aslında hiçbir canlıya zarar vermeden de yaşanabileceğini gösteriyor. Hayatının bir kısmını et tüketerek geçirmiş ve sonra vejetaryen beslenmeye geçen birinin bir süre sonra vegan beslenmeye geçmesi elbette pozitif bir adımdır. İyi bir adım atan birine karşı savunma "sen de bitkileri öldürüyorsun" olmamalı. Yaşam tarzında değişiklik yapacak kadar bir şeyi önemseyen birini görenler bunu kendilerine saldırı gibi algılamamalı. Yapıcı olmak, güzel diyaloglarla ilerlemek en güzeli. Unutmayalım ki o gün gelene kadar bizler de hayvansal gıda tüketiyor, farkında olarak veya olmayarak yaşamımızın birden fazla yerinde onlardan faydalanıyorduk. Nihayetinde bir gün bile beslenme şeklinde bu tarz bir değişikliğe giden kişiler zaten çok şey değiştirmiş oluyor. Kısmen vegan beslenen kişiler de en az tutarlı veganlar kadar saygıdeğer benim gözümde. Bu tarz bir yaşam seçmiş kişiler de karışık beslenenler de bunu bir kavgaya dönüştürmemeli.

Vejetaryen ile veganın ayırt edilemediği günlerden artık çok daha farklı bir döneme geçiyoruz ve bu kaynakların her biri çok değerli. Kimilerini ön yargılardan kurtaracak ve meseleye daha derinden bakabilecek fırsat tanıyacak bu kaynaklar. Burada sadece iki kavramı birbirinden ayırmakla kalmayıp kendi içinde de kategorize edildiklerini öğrenecekler. Yaşamın görünen ve görünmeyen yerlerinde bir şekilde kullanılan hayvansal ürünleri fark edebilecekler. Bu yüzden herkesin kitaplığında olması gereken bir kaynak olduğunu düşünüyorum.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okulun Tarihi - Antik Çağ’dan Günümüze
Bilginin ilk aktarımı genetik. Alet kullanmak ve tabii ki ölmemek sosyal öğrenme yoluyla gerçekleşti, işaret dili keza, yazının icadıyla birlikte örgün eğitimin ortaya çıktığını söylüyor Konrad. Günümüzdeki anlamıyla okul ilk olarak Eski Mısır’da ortaya çıkmış. Bir mezar taşında yazdığına göre gömülü kişi okula gitmiş her duacısına öbür tarafta yardım etmeye niyetli, “okul”un geçtiği ilk metin bu. Eğitim çok zor, en az dört yıl sürüyor ve yedi yüz resimsel sembolü öğrenmeyi gerektiriyor. Beş yaşından itibaren eğitim görmeye başlayan Mısırlılar sınıf ayrımı olmaksızın eğitim alabiliyorlar, esas mesleki eğitim bu okuldan mezun olduktan sonra usta-çırak eğitimi. Burada ayrım var, çiftçiler ve askerler bu eğitimi almıyorlar mesela. Büyük İskender’in Mısır’ı işgalinden sonra Yunan gymnasion‘una benzer kurumlar ortaya çıkıyor, Yunanca öğrenmek devlet memurları için önem kazanıyor. Bireysellik, eleştiri gibi insani değerler bu değişimden sonra Mısır’a uğruyor, tabii ortada Mısır diye bir şey kalmıyor artık. Atina’da sanatçıların ve filozofların döneminde “toplum yurttaşlaştı” ve başka beceriler önem kazanmaya başlıyor, MÖ 400’de ders içerikleri, öğretmen atamaları gibi eğitim sistemi kurallarını belirleyen bir kanun çıktıktan sonra Dil bilgisi dersleri öne çıkıyor. Temel müzik, dans gibi dersler de var, edebiyat derslerinde Homeros’un metinleri üzerine çalışılıyor. “İki didaktik, yöntemsel anlayış” mevcut, Platon’un MÖ 387’de kurduğu ilk felsefe akademisi modern ders kavramının ortaya çıktığı kurum olarak kabul ediliyor. Bu sistem kölelerin ve alt tabakadan insanların sağladıkları boş zaman sayesinde ortaya çıkıyor, eğitimcilerin sahip oldukları boş zamana scholé denmesi acayip manidar. Helenistik dönemde okula kadınların da özgürce erişebilmesi dönemin son önemli olayı.

Roma’da müzik ve dans eğitimi yok, felsefe de bir süre sonra hor görülüyor zaten. Bunlar hanım evlatları için, hali vakti yerinde olanlar retorik, mimarlık ve tıp eğitimini tercih ediyorlar. Başlangıçta ders içeriklerini küçümsedikleri Yunanlardan alsalar da bir süre sonra kendi içeriklerini oluşturuyorlar. “Trivium” adı verilen temel eğitim sisteminde dil bilgisi, retorik ve diyalektik üçlü bir yapı oluşturuyor, sonraları aritmetik, müzik teorisi, geometri ve astronomi karışımı olan bir dersle birlikte “Quadrivium” ortaya çıksa da ağırlıklı olarak Trivium öğretilmiş. “Yunanistan’dan farklı olarak Roma İmparatorluğu’nda öğretmenin belli bir saygınlığı vardı. Sezar’ın yönetiminde bu öğretmenlere, devlete daha sıkı bağlansınlar diye zahmetsizce vatandaşlık hakkı tanındı. Bahsi geçen Vespasianus’un öğretmen maaşlarını, devlet kaynaklarından karşılanacak şekilde düzenlemesiyle, fiilen bir devlet eğitim sisteminin kuruluşundan bahsedilebilecek duruma gelindi.” (s. 20)

Orta Çağ’da yeni dinlerin ortaya çıkmasıyla ortalık karışıyor, Hristiyanlıkla paganizmin çatışmaları ilk aşama. Özellikle Constantinus döneminde kiliselerin inşa edilmesiyle birlikte paganlık ortadan kalkmaya başlıyor, olimpiyat oyunlarının son defa yapıldığı yıl 394. Roma eğitim sistemi çöktükten sonra İncil’in öğretilmesine dayanan bir anlayış doğuyor, ilginçtir ki Hristiyanlık inananlardan okuma yazma beklemiyor. Hristiyanlığın bilimsel olarak da savunulmasını isteyen düşünürler katedral ve manastır okullarının müfredatına artes nam eğitimi sokuyorlar, maksat din adamı yetiştirmek. Retorik gücünü kaybetti ama güzel konuşmak hâlâ önemliydi, Romalı düşünürlerin metinleri sıklıkla kullanıldı.

12. ve 13. yüzyıllardan itibaren fizik, ekonomi, tarih gibi dersler önem kazanınca eğitimin laikleşmesi gerekti, bu da başka bir çatışma. Kilise’nin verdiği eğitim hızla değişen dünyanın ihtiyaçlarını karşılayamayınca alternatif okullar ortaya çıktı, hesap kitap işlerine ağırlık verildi. Uzmanlık alanları her bir okulun farklı dallarda tanınmasına yol açtı, iyi bir eğitim almak isteyenler birden çok okula gitmek zorunda kaldılar. Dinî eğitim veren okullar öğrencilerin üniversiteye hazırlandığı okullar haline geldi, Kilise’yle devlet arasındaki çatışmaların sonuçlarından biri bu. Konrad meseleyi Almanya üzerinden ele aldığı için okulların o civardaki seyrine odaklanıyor. Reform’a genişçe bir yer ayırmış. Kilise’nin okulları cortluyor tabii: “1525 yılında Almanya’nın güneyindeki bir şehir kroniğinde bu durumdan şöyle yakınılmıştır: ‘Artık neredeyse hiç kimse çocuklarını okula göndermek ve çocuklarının eğitim almasını istemiyordu çünkü insanlar Luther’in yazılarından, rahiplerin ve akademisyenlerin halkı alçakça kandırdığını öğrendiler.’” (s. 40) Protestan ülkelerde Latince eğitim sürdü, başlarda Almancaya yer verilmediyse de 1750’lerden itibaren eğitimin dili Almancaya döndü, her ülke kendi dilinde eğitim vermeye başladı. Liseden sonra üniversiteye devam edenler genellikle üst sınıftandı, daha sonraki yüzyıllarda eğitimli burjuvazinin temeli.

Son bölümlerde Hitler zamanının ve sonrasının eğitimine odaklanıyor Konrad, Almanya’nın bölünmesiyle birlikte ortaya çıkan iki anlayışı Werk ohne Autor‘da görebiliyoruz, şahane film. Hitler döneminde Kilise’nin okullarına dokunuluyor ama dokunulmuyor, denge politikası. Öğretmen alımları ve eğitim süreci muazzam ölçüde değişiyor, bir kere Nazi olmayan öğretmen olamıyor, halihazırda çalışan öğretmenlerden belli kurumlara üye olmayanlar meslekten bir şekilde uzaklaştırılıyor. Gençlik örgütüne üye olan öğrencilerin haftada birkaç gün izinleri var, okula gitmiyorlar. İspiyonculuk yüzünden öğretmen kalmayınca kurallar esnetiliyor ama savaşın son demleri zaten, bir süre sonra her şey yerle bir olacak. Birleşmeden sonra Doğu Almanya’nın eğitim kurumları Batı’dakilere entegre edilse de köklü bir değişimden bahsetmiyor Konrad, sonradan gerçekleşmiştir muhtemelen.

İyi bir kaynak, okulun ve eğitimin geçirdiği değişimleri görmek isteyenler kaçırmasınlar.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tutunamayanların Işığı Altında
"Tutunamayanlar" Türk edebiyatının ilk post-modern romanı olarak nitelendirilir. 1970 TRT Roman Ödülü'nü kazanmıştır. Çoğu yazar ve eleştirmene göre Türk edebiyatının dönüm noktası olarak kabul edilir. Kitapla ilgili söylenmiş sözler içerisinde en çok hoşuma giden Berna Moran'ın "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" sözü olmuştur.

"Tutunamayanlar" Oğuz Atay'ın ilk romanıdır. Otobiyografik özellikler taşıdığı söylenir. "Tutunamayanlar" romanını ithaf ettiklerinden biri olan Sevin Hanım, diğeri Ural Beydir. Ural Bey intihar eden bir arkadaşıdır ve Oğuz Atay'la yapılan bir röportajda; "Selim Işık kimdir?" sorusuna; "İntihar eden bir arkadaşım, Ural var (...). Belki ben varım. Adlarını yazmanın sakıncalı olacağı birkaç arkadaşım var." diyerek cevap vermiştir. Yazarın karakterlerine çoğu zaman etrafındaki insanlar ilham vermiştir.

"Tutunamayanlar" için üç grup okuyucu olduğu söylenir. İlk grupta kitabı duyan ama hiç okumayanlar; ikinci grupta kitaba başlayan ama bitiremeyenler ve üçüncü grupta kitabı okuyup bitirenler yer alır. Ben kitabı iki kez okuyan bir okur olarak üçüncü grupta yer alanlardanım. Kitabın hem kalınlığından hem de kulaktan dolma "okunması çok zor, anlaşılmaz, yazar aklına gelenleri yazarak kitap çıkarmış" benzeri yanlış bilgilerden ötürü çoğu insan ya kitaba hiç başlamak istemiyor ya da başlarda kitabı anlamayacağını düşünerek yarım bırakıyor. Tabii ki okunuşunun kolay olduğunu iddia etmiyorum. Özellikle noktalama işaretlerinin olmadığı bir bölüm var ki ilk bakışta "Ben ne yapacağım?" diyebiliyorsunuz. Ancak biraz okumaya başladıkça noktalamalar olmadan akıcı bir şekilde ilerleyebiliyorsunuz. Biraz sabrederek kitabı okumaya devam ederseniz, bitirdikten sonra hissedeceğiniz doyum duygusu çok yüksek olacaktır.

"Tutunamayanlar" günümüzde çok popüler bir romandır. Çoğu dizide, filmde, duvar yazılarında, sosyal medyada "Tutunamayanlar"a ve Oğuz Atay'ın diğer kitaplarına atıfta bulunulur. Kitabı okuyan insanlar bu sahnelere, paylaşımlara denk geldiklerinde ayrı bir mutluluk ve kitabı yeniden okumaya karşı bir özlem hisseder.

Son olarak kitabı okurken en etkilendiğim, en beğendiğim alıntılarımdan birkaçını paylaşarak yazımı sonlandırmak istiyorum.

"Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim" dedi: Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: "Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda..." (s.113)

"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." (s.425)

"Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım derdi."(s.460)

“…beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim…” (s.473)
Yanıtla
108
10
Destekliyorum  14
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayata güzellik katmak…
Kahramanımız artık genç kızlığa adım atmış. Öğretmen olmuş ve kasabasındaki okulun öğretmeni olarak atanmıştır. Hayallerini adım adım gerçekleştirerek büyümektedir. Akıcı, asla sizi bırakmayan ve okurken yaşadığınız ve kurguladığınız bir dünyayla karşı karşıyasınız. Betimlemeler ve romandaki harika sinematografi içselleştirerek yürüdüğünüz bir dünyayla buluşturuyor sizi.

Romanda ( kitabın devam romanı olduğunu hatırlatalım.) ayrılan karakterlerin yerlerine yeni karakterlerin eklendiğini ve metnin bunlarla zenginleştiğini ve renklendiğini gözlemliyorsunuz. Anne, kasaba okulunun öğretmenliğine talip olup ataması yapıldıktan sonra, öğrencileriyle kendine özgü iletişim yolları kurarak eğitim döneminde güzel sonuçlar alır. Başlangıçtaki yaşadığı tedirginlik sonraları özgüvene dönüşür.

“Bence öğretmenlikle ilgili en zor ve en ilginç şey, çocukların gerçek düşüncelerini sana söylemelerini sağlamak.” (s.96)

Kasaba gençlerinin büyüklerini ikna ederek yaşadıkları kasabayı yaşanılır kılma ve güzelleştirme çabaları sonuç verir. Bu dayanışma okul hayatlarını devam ettirme noktasında da romanın kendi akışı içinde gözlemlenir.

“Önlerindeki yıllar süresince hayatlarını iyi ve merhametli kişiler olarak geçirmeleri gerektiğini anlatmıştı. Doğru, saygı ve nezakete sıkı sıkı sarılıp yalan, acımasızlık ve kabalıktan uzak durmanın önemini vurgulamıştı." (s.268)

Bu içsel değerlendirmeyi yaparak Anne, üniversiteye kabul edildiği için öğretmenlik görevini sonlandırır. Ancak romanın son bölümlerinde gelişen sürpriz duygu yoğunluğu sizleri bekliyor diyerek noktayı koyalım.

Kitapla kalın. Hoşça kalın. İyi okumalar.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nürnberg Yargılamalarının Detaylarını Merak Edenler İçin
Yazar Annette Weinke’nin tarihçi ve gazeteci yönlerini araştırmacı/akademisyen kimliğiyle harmanlayıp ortaya koyduğu bu eser, sade ve öz anlatımıyla konu üzerine yazılmış “efrâdını câmi, ağyârını mâni” niteliğinde bir çalışma. Eser, yakın dönem tarihi ve özellikle 2. Dünya Savaşı meraklıları için önemli bilgiler içeriyor. Uluslararası hukuk gibi alanlarda çalışan ve Nürnberg yargılamaları üzerinde uzman olanlar için hacim olarak (124 sayfa) beklentileri karşılamayabilir. Eserin çevirisi, dili ve akıcılığı başarılı düzeyde. Yazar, kendinden beklenen akademik titizliğiyle konuyu, tüm yönleriyle yazmaya çalışmış, ama satır aralarında çokça eleştiri yapmayı ve çifte standart örneklerini göz önüne sermeyi ihmal etmemiş.

Nürnberg Yargılamaları, aslında iki başlık üzerinde yoğunlaşıyor. Bunlardan ilki, sinemaseverlerin çok iyi hatırlayacağı “Judgment at Nuremberg” (1961) ve “Nuremberg” (2000) filmlerine de konu edilen, savaş sonrası hayatta kalan ve yakalanan üst düzey Nazi yöneticilerinin yargılandığı ana dava, kitabın birinci yarısını oluşturuyor (s. 61’e kadar). Yargılamayı yürüten dört müttefik devletin, bu davada üzerinde uzlaştıkları sanık listesinde, Hermann Göring, Martin Bormann, Rudolf Hess, Wilhelm Keitel, Hans Frank, Karl Dönitz ve Albert Speer gibi (A) Takımı olarak nitelendirilen siyasetçi, asker ve ticaret erbabı, 24 isim yer alıyor. Sanık hakları gibi birçok yargı usulünün önemli ölçüde rafa kaldırılması, iddia ve savunma tarafları açısından yaşananlar, eksiklikler, zorluklar ve mahkeme heyetinin bunları nasıl değerlendirdiği konuları, eserde incelikle işlenmiş. Dört müttefikin hukuk delegasyonlarının, 26 Temmuz ve 8 Ağustos 1945 tarihleri arasında Londra’da buluşmasıyla başlayan süreçte, 30 Eylül-1 Ekim 1946’da ana dava hakkında hükmün verilmesiyle belki de en önemli aşama sonlanmıştır.

Eserin ağırlık verilen ikinci konusu ise ana davadan sonra görülen müteakip davalardan oluşuyor. 1’den 12’ye kadar numaralandırılan bu davalarda, yine Nazi yönetiminde önemli görevler ifa etmiş, Nazilere destek sağlamış, ordu-bakanlık-hükümet mensubu, hukukçu, doktor, SS ve polis teşkilatı üyesi, sanayici ve şirket yöneticisi toplam 185 kişi yargılanmıştır.

Eserin son kısımları ise yargılamaların, ikiye bölünmüş Alman toplumuna ve idari yapısına, müttefik devletlere (özellikle ABD’ye ve Rusya’ya) ve hepsinden önemlisi dünyada uluslararası hukukun şekillenmesini nasıl etkilediğine ayrılmış (s. 101-124).

Toplam 13 yargılamanın, ilan edilen Nürnberg İlkeleri’nin, adeta bir domino etkisi oluşturarak bugün daimi surette teşkil edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) giden süreci daha iyi anlamak için eseri okumanızda fayda var.

Yazarın atıf yaptığı ve Doğu Almanyalı Rolf Schneider’in tiyatro eserinde, başsavcı Jackson’a söylettiği bir cümleyle satırlarımızı sonlandıralım: “Bugün, bu sanıkları yargıladığımız hukuka göre yarın, biz de tarih önünde aynı ölçütlerle yargılanacağız.” (s.117)

İyi okumalar!
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ders kitabı olarak: Bu Ülke
Söz konusu kitapta bir derginin anatomisini de bulmak mümkün. Uzunca süre yayın yapan ve dönemin meşhur yazarlarının da kalem oynattığı dergiyi masaya yatırmıştır Cemil Meriç. İlk imtiyaz sahibinden, birkaç yıl sonra derginin el değiştirişinin ardından hızla yükselişine dikkat çeker. Elbette bunu yaparken “dergi” değil de, “mecmua” denmesinden yanadır. Bu kelimenin camiye, camiaya ve cemiyete yakınlığından dem vurarak söylenişi itibariyle daha edepli ve derli toplu bulmaktadır. Sıkı dergi okurlarının ve günümüz dergi yayıncılarının ufkunu genişletecek tespitlere rastlamaktayız.

Cemil Meriç, Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan’ın da önemli şahsiyetlerinden Ahmet Bey Ağaoğlu hakkında hayli ilginç malumatlar vermektedir. Ağaoğlu’nun “Üç Medeniyet” adlı eserini de etraflıca incelemiştir.

Meriç çalışmasında Kemal Tahir’den de söz eder. Hapishane hayatından önce Kemal Tahir çapkın bir İstanbul delikanlısıdır ve mahpusluk O’nu yetiştirmiştir. Yaptığı tespit, bu yüzden iyi bir kalem olduğu izlenimi vermektedir.

Bir ders kitabı niteliğindeki bu eserde, Said Nursi’den Hugo’ya, Balzac'tan Turgenyev’e, Tagore'dan Said Halim Paşa’ya dair yazarın okuma notları dikkat çekmektedir. Polemik kelimesinin Türkçeye girişinden divan edebiyatına kadar, yazmak ile ilgili notlarını da düşüren Meriç’in kronolojik hayat öyküsü de “Bu Ülke”de karşımızdadır.

Yanıtla
28
3
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dokuz Sekizlik roman
Ayfer Tunç’un okuduğum bu ikinci kitabını 2009 yılında ilk çıktığı aylarda alıp, isimlerin kalabalıklığı ve sayfaların adeta sonsuza uzanması nedeniyle ürkmüş, dev eseri bırakmıştım. Yazar gerçekten altından kalkmanın çok zor olduğu bir yöntemle adeta bir Türkiye romanı yazmış. Hayali bir Karadeniz şehrinde bir ruh hastalıkları hastanesinde yatan hastalar, hastanenin doktorları ve diğer hastane çalışanlarının zaman ve mekân olarak tee uzaklara gidip gidip gene hastaneye dönen hikâyeleriyle şahikalar mertebesinde bir roman ortaya çıkmış. Birçok yazarın böyle bir kitap yazdıktan sonra “Daha ne anlatayım?” diyerek roman nadasına girebileceğini düşündüm. Bir 14 Şubat sabahı başlayıp yılları ve yolları dolanıp, aynı güne birkaç kere daha uğrayıp gene aynı Sevgililer Günü ustaca bir finalle nihayete eriyor. Ayfer Tunç’un yapıtı beyaz bir kâğıdın üzerine rastgele yüzlerce nokta koyup onları bir çocuk rahatlığıyla daireler çizerek birleştirmeye, her noktanın üzerinden en az iki üç kere geçmeye ve sonunda kâğıdı kaldırıp baktığınızda birbiriyle iç içe geçmiş onlarca edebi daireden oluşan biraz komik, biraz melankolik karakalem resimle karşılaşmaya benziyor. Her ne kadar, mesela dört yüz sayfa olsaydı da değerinden bir şey kaybetmeyecek bu büyük hikâyedeki hiçbir karakter boşlukta sallanmıyor. Romanın adı çok güzel ama ona bir alternatif aramaya kalkacak olsaydık “Boynuz” dememiz yerinde olurdu. Neredeyse her karakter birilerini boynuzluyor, neredeyse her karakter biraz kötücül biraz saf, neredeyse her karakter bir bakıma deli. Evli olanların evliliğinin sürekli sallandığı, gençlerin, bekârların habire yolunu kaybettiği, boynuzların mütemadiyen tokuştuğu, bir Woody Allen senaryosunun yirmi kat büyütülmüşü gibi. 14 Şubat’ta başlayıp aynı gün bitmesi de bir mesaj elbette. Ağırlık libido mevzuları olsa da kafa sağlığı ve tee çocukluktan gelen travmaların hayatları şekillendirdiği acı bir karnaval. Kara komedi, ekşi panayır, kösnül belgesel. Bir erkek çorabı jartiyeri, bir ikona, bir Sadık Hidayet eseri, bir fotoğraf, bir makale, bir powerpoint sunumu, yazılamayan bir tarih, esrarlı bir kek tekrar tekrar başka zihinlerde devinerek bu romanın örgüsündeki sağlam tokalar oluyor. Yazar, kadına ve erkeğe eşit yaklaşıyor, bu takdire şayan. Her ne kadar son yüz sayfasında bazı kısımları atlayarak okusam da, finalden hemen önce hikâyenin sarkması emareleri görsem de toparlayan ve edebi olarak şık finaliyle tam dokuz sekizlik bir roman. Bu bir tiyatro eseri olsaydı, alkışlarken ayağa kalkardım.
Yanıtla
56
5
Destekliyorum  6
Bildir
Yanıtları Göster