Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Roman okumak ve tarih bilinci
Orhan Pamuk’tan “Kar” adlı romanı okumayı planlamıştım. Fakat kısmette “Veba Geceleri” varmış.

Roman dili ile anlatım, edebi kurgu, her okurun ilgisini çekmeyebilir. Ayrıca roman okurları da çok seçicidir. Polisiye romanların dışına çıkmayanlar olduğu gibi, yalnızca tarihi roman okuyanları da var, her bulduğunu okuyanı da. Roman diliyle bilgi ve bilinç aktarımını elbette önemsiyorum. Fakat devamında diğer alanlara da yönelmeyi öneriyorum.

Ayrıca; tarihi gerçekleri edebiyata boğdurmamalı, bilgi kargaşası ile zihinleri yormamalı, ağdalı cümlelerle de anlam bütünlüğünü bozmamak gerekiyor. Yazar, giriş yazısında kitabını şöyle tanımlamaktadır: “Bu hem bir tarihi roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir.” 19. yüzyılda, Osmanlı döneminde, 29. Vilayeti olan Minger Adasında veba salgını yayılınca, dönemin yöneticileri ve halkı tarafından sürdürülen mücadeleyi konu edinmektedir. Minger Adasının da Arkaz şehrine bağlı, kurgusal bir coğrafya olduğunu belirtelim. Yerel bir tarihi olayın, 544 sayfalık, 79 bölümlük bir romanla anlatımını, çok fazla uzun bulsam da, tarihsel bilgiler ve detaylı betimlemeler; sayfalara çekicilik kattığından, akıcı cümleler sayfa sayısını unutturuyor. Anlatım ve bilgiler arasında mantıksal bağ kurmak için; çok dikkat ve iyi bir mantık donanımı gerekiyor. Anlaşılırlığı artırmak için kitabın girişine; yer adları ve roman kahramanlarıyla ilgili bir açıklama, kelime sözlüğü eklenebilirdi.

Romandaki tarihsel aktarımlar; II. Abdülhamid'in yeğeni Pakize Sultan'ın torunu Mina Mingerli'nin Hatice Sultan'a yazmış olduğu 113 adet mektubun içeriğinden alınmış. Yazar, eserini 35-40 yıl düşünüp, 5 yılda tamamlanmış bir roman olduğunu belirtiyor.
Siyasi, etnik, bölgesel sorunların da işlendiği romanda, komşu ülkelerle olan sürtüşmelerin arka planı da anlatılmaktadır. José Saramago’nun “Körlük” adlı romanıyla, vurgu ve kavrayış olarak benzerlikler bulunmaktadır. Günümüz Coronavirüs salgını açısından da sosyolojik veriler açısından benzeşmektedir.

Son olarak şunu belirteyim: Uzun ve anlaşılması zor bir roman. Yazardan okuyacağınız ilk kitap bu olursa, yanlış ve noksan bir izlenim edinebilirsiniz.

İyi okumalar.
Yanıtla
36
10
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sergey Grigoreviç Agacanov - Oğuzlar
Kitap hakkında bir şeyler karalamaya başlamadan hemen önce, çoğu kez yaptığım gibi, yazarı kısaca tanıtmanın önemli olduğu kanaatindeyim; böylece okuyucuyu kitabı almadan (ve okumadan) önce kısaca yazar ile tanıştırabileceğimi düşünüyorum. Agacanov 1928 yılında Türkistan’da dünyaya gelmiş, üniversite yıllarından itibaren “Oğuzlar” ve “Selçuklulara" karşı derin bir ilgi beslemiştir. 1954-76 yılları arasında “Aşkabat Tarih Enstitüsü” bölümünde çalışmış, 1976 yılında ise “Rusya Milletleri Tarihi” araştırma merkezini kurarak başına geçmiş, 1997 yılında vefat edene kadar da burada çalışmayı sürdürmüş, birçok önemli çalışmaya imza atmış mühim bir tarihçidir. Okuyucu kitabı edindikten sonra “Çevirmen Notu” adlı bölümde (s. 5-6) yazar hakkında daha farklı ve detaylı bilgilere de ulaşabilecektir.

Oğuzlar, haklarında en çok söz söylenen ancak belki de en az bilinen Türk boylarından biri olabilir. Üstelik bu bilinmezliği aşacak sayıda, ne batıda ne de doğuda, yeterince eser verilmiş de değildir (bildiğimiz kadarıyla). Sadece bu küçücük saptama bile elimizdeki kitabın önemi noktasında bize bazı ipuçları verebilir. Bugün ülkemizde, Oğuzlar hakkında okuma yapmak isteyen hemen herkes, yalnızca iki kitabın önerildiğini (belki de varlığını) duymuş olmalıdır. Bunlardan biri şu an naçizane bir çaba ile sunmaya çalışacağımız meşhur tarihçi Agacanov’un “Oğuzlar” adlı çalışması ile Faruk Sümer’in “Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri - Boy Teşkilatı – Destanları” adlı çalışmalarından başkaları da değildir kuşkusuz. Ne yazık ki, Faruk Sümer’in kitabının halihazırda baskısının olmadığı düşünülürse hemen hemen tek seçeneğimizin Agacanov olduğunu söylemek üzücü olduğu kadar elimizdekiler arasındaki en iyi seçenektir de. Umuyoruz ki, gelecekte konu hakkında daha fazla çalışma yapılabilecek ve biz de bunları okuyabileceğiz.

Kitabın içeriğine geçecek olursak; kitap yaklaşık olarak (“Çevirmen Notu” adlı bölümden “Dizine” kadar) 10 bölümden teşekküldür. Bölümlerin listesine “kitapyurdu” üzerinden ulaşılabildiği için burada ayrıyeten zikretmeye gerek yoktur; dileyenler “İç Sayfalara Gözat” sekmesinden bölüm başlıklarını inceleyebilirler. Kitabın muhtevasına gelecek olursak, bölüm özelinde yapılacak tekil yorumlar yazıyı korkunç derecede uzatacağından, genel hatlarıyla kısaca değinmenin siz kıymetli okuyucular için daha faydalı olacağını sanıyorum. Agacanov’un elimizdeki bu kitabı, Oğuzlar hakkında yalnızca tarihi bir anlatı sunuyor gibi görünüyor olsa da aslında içerisinde yadsınamayacak ölçüde coğrafya ve bilhassa tarihi coğrafyaya da yer verilmiştir (s. 67-127). Bu anlamıyla okuduğumuz metnin kuru bir siyasi tarih anlatısı olmadığını (olmayacağını) hemen söyleyebiliriz. Ayrıca sosyal (s. 127-181), ekonomik ve siyasi faaliyetlerin de (s. 241-311) kitapta çokça yer alması, Oğuzlar hakkında merak edilebilecek hemen her konuya temas edilmiş olmasından ötürü, son derece kıymetli bir hâl almaktadır. Agacanov, “Oğuzlar” ve “Oğuz Yabgu Devleti” adlı bölümlerden hemen sonra ise “Selçuklular”dan (s. 241-381) bahsetmeyi ihmal etmemiştir. Dolayısıyla, elimizdeki kitap yalnızca Oğuzların kökeni yahut tarihi olmaktan öte, vücut bulmasına önemli katkılar sundukları ve ülkemizde son derece popüler olarak çalışılan Selçuklular hakkında da mühim bir başvuru kaynağıdır demek herhalde yanlış olmayacaktır. Ayrıca kitabın sonunda bulunan geniş “Bibliyografya” (s. 381- 437) ve “Dizin” (s. 437-454) alana ilgi duyan araştırmacılar ve meraklı okurlar için iyi bir rehber niteliği taşımaktadır.

Kitabı genel olarak kullanışlı ve etkili bulduğumu belirtebilirim, ancak tam da bu noktada Oğuzlar hakkında okuduğum bu kitabın ilk derli toplu ve kapsamlı akademik kitap olduğunu da itiraf etmem gerekir. Dolayısıyla, yaptığım yorumları bu minvalde değerlendirmenizi rica ederim. Çalışmada birçok ana (birincil) kaynağın kullanımının yanı sıra birçok farklı dilde (Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça vs.) ikincil araştırmanın ve halk hikâyelerinin (destanların vb.) kullanıldığını da belirtelim ki, bu bile başlı başına muazzam bir emek ürünüdür. Elbette kitabın ilk kez basıldığı tarihten (1969) günümüze kadar tam tamına 52 yıl geçmiştir. Aradan geçen bu süre bilim camiası içerisinde çok uzun bir zaman dilimi olarak kabul edilebilir. Dolayısıyla, bazı iddiaların yenilenmesi gerektiği söylenebilir ki bu durum eserin değerine gölge düşürmediği gibi bilimin doğası da bunu zorunlu kılmaktadır. Kitap, bilhassa konu hakkında araştırma yapanlar için elzem olduğu kadar çeviri dili genel/meraklı okur için de kitabı okunabilir kılmış ki bu da son derece kıymetlidir. Çeviri orijinal dili olan Rusçadan yapılmış olduğundan kıyaslama şansım bulunmuyor, fakat dediğim gibi çeviride kullanılan Türkçenin son derece iyi ve akıcı olduğunu ifade edebilirim. Son olarak ise, gönül rahatlığı ile herkese tavsiye edebileceğim bu eser için başta Selenge Yayınları’na daha sonra ise kitapyurdu’na teşekkür ediyorum.

Herkese sağlıklı, bol kitaplı günler!
Yanıtla
36
5
Destekliyorum  2
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğu Avrupa'da Türklük
Oryantalistlerin, Doğulu kavimlerin tarihi ve kültürüne ilişkin çalışmaları fazlasıyla önemlidir. Şark’la uğraşan bu bilim adamları içinde bir zümre vardır ki yaptıkları çalışmalarla yetiştikleri kültür ortamının aksine aidiyetlik hissiyle hareket ederler. Macar şarkiyatçılar, Doğu’ya yönelmekle aslında kendi köklerine döndükleri için araştırmaları sadece Macarları değil, mensup olunan millet bağlamında bütün Türkleri ilgilendirir. Bu bağlamda Macar bilim adamı Laszlo Rasonyi’nin Türkoloji ilmine genel olarak Türk tarih ve kültürüne eşsiz katkıları vardır. Onun Doğu Avrupa Türk tarihi ile yaptığı çalışmalar her yönüyle takdire şayandır.

Laszlo Rasonyi, Türk tarihine yabancı olmadığı gibi Türkiye’ye de yabancı değildir. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde Atatürk’ün iltifatına mazhar olarak görev yapmıştır. İlgili fakültede Hungaroloji kürsüsünün başkanlığını yapmış, araştırmalarıyla göz doldurmuştur. Her biri ayrı bir kitap haline getirilebilecek makaleleri bu nedenle çok önemlidir.

“Doğu Avrupa’da Türklük” eseri Rasonyi’nin farklı zamanlarda yazmış olduğu makalelerin bir derlemesidir. Akademisyen Yusuf Gedikli tarafından tekrar gözden geçirilerek bir araya getirilen bu makaleler vasıtasıyla; Türk dili, kültürü ve tarihi ile ilgili müstesna bir eser tecessüm etmiştir. Makaleler genel olarak değerlendirildiğinde dil konusundaki çalışmaların ağırlıkta olduğu görülür. Zira Laszlo Rasonyi’nin yaşadığı dönem (1899-1984) ve üretken çağları düşünüldüğünde, Türk dili açısından çalışılmamış birçok mevzunun olduğu gözden kaçmaz. Özellikle Türk özel ad bilimi konusunda yapılan çalışmalar yok hükmündedir. Rasonyi’nin çabalarıyla Türk özel ad bilimi (onomalojisi) kurulur. İzleyen yıllarda yapılan bütün çalışmalar bu nedenle Rasonyi’den izler taşır.

Tarih anlatısı, günümüze geçmişte yaşanan birçok olayı getirdiği gibi isimleri de getirir. Bu isimlendirmelerin içerdiği anlamların etimolojik araştırmaları ise bize çok şey anlatır. Bu yüzden isim bilimi (Onomastik) araştırmacılar için çok önemlidir. Rasonyi ele aldığı Türklük coğrafyasında kullanılan isimlerin üzerine özel olarak eğilir. Bahsettiğimiz eseri bu nedenle çoğu zaman bir sözlük hüviyetine bürünür. Zira Türklere isim olmuş yüzlerce ad Rasonyi’nin titiz değerlendirmeleriyle okuruyla buluşur. Rasonyi, bir sözcüğü ele alırken o kelimenin geçtiği birincil kaynakları yılıyla zikreder. Kelimenin kullanımlarını günümüze gelinceye kadarki olası değişimlerini farklı kullanımları ile gözler önüne serer. Kelimelerin anlattıklarıyla beraber kazandığı yeni milli etiketi sayesinde kelimeyi bir millete mahirce kazandırır.

Rasonyi’nin özel isimlere dair yaptığı etimolojik incelemelerinin okurun tarihe yönelik ufkunu açacağına şüphe yoktur. Zira Rasonyi’nin Doğu Avrupa Türk topluluklarıyla ilgili verdiği tarihi bilgilerde de özel isimler vasıtasıyla ulaştığı veriler sürekli kullanılır. Tabii tarihi ilgilendiren makaleler sadece özel isimlerin referansıyla ortaya konulmaz. Avrupa’daki Türk toplulukları Avarlar, Macarlar, Kumanlar, Bulgarlar, Hunlar vs. Rasonyi tarafından mercek altına alınır. Verilen bilgilerin yazıldığı zamanda bayağı sükse yaptığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü Rasonyi’nin zengin bilgi birikiminin etkisiyle yazıldıkları satırlara yansır.

Yazarın tarihi bilgi sunumunda kendi tezlerini kullanması onun bilim adamı olarak belirli bir merhalenin üstünde konuştuğunun kanıtı gibidir. Elindeki materyali en rafine şekilde kullanan Rasonyi söyleyeceklerini kaynakları harmanlayarak ve eleştiri süzgecinden geçirerek netleştirir. Bazen yazılanlardan ve öne sürülen fikirlerden tarih havzası daha soluk mat bir renge bürünür. Oysa Rasonyi’nin elindeki kanıtlar görüntüyü olmadığı kadar net konuma getirir. Bunun sebebi Rasonyi’nin filolojik yetkinliğidir. Dilin değişken yapısından dolayı, günümüzden geçmişe doğru gidildikçe eldeki filolojik materyal sürekli başkalaşır. Rasonyi kelimeler vasıtasıyla topladığı ipuçlarından anlamlı bütünler meydana getirerek tarihi doğrulara ulaşır. Bundan dolayı Rasonyi tarafından öne sürülen tezler aksi söylenemeyecek tarzda bilimsel doğrular ile bağdaşır.

Rasonyi, Türk isimlerinin sadece etimolojik kökenine inmez. İsimlerin verilmesindeki amilleri de yetkin bir biçimde ortaya koyar. Türklerde isim verme geleneğinin kadim kökenlerinin okur için fazlasıyla ilgi çekici olduğunu düşünmek için sebep çoktur. Günümüzdeki isim verme anlayışıyla geçmiştekini karşılaştırma imkanının okuru yeni düşüncelere sevk edeceğini belirtmek gerekir. Bazen bir kelimenin bin satır düşüncenin teşekkülüne yol açacağını Rasonyi’nin eserinden anlamak mümkün.

Tabii Rasonyi sadece kelimelerin sırrını ortaya dökmez. Eserinde Türk tarihi ve kültürüyle, kaynak tahliliyle, aktüel ve güncel sorunlarla ilgili makaleler de mevcuttur. Misal “Türkiye’de Manevi Bilimlerin Geleceği” isimli makalesiyle samimi olarak bizi, içimizde olan biri olarak değerlendirir. Bilim sorunlarını geçmiş ve gelecek ekseninde kıyaslamaya olanak sağlayan mezkûr makale vasıtasıyla benzer sorunları geçmişte de yaşadığımız gerçeği öne sürülebilir. Yine Macar Bilimler Akademisini anlattığı makalesi vasıtasıyla Macaristan ve Türkiye’deki bilimsel anlayışı kıyaslamak mümkündür. Son olarak Rasonyi’nin Atatürk ve Millî Mücadele’yi hedef alan makalelerinden onun Türklüğe, Atatürk’e ve ülkemize verdiği ehemmiyeti saygıyı ve sevgiyi takdir etmek gerekir. Zira eserde yer alan Rasonyi ile yapılan söyleşi de okuyana çok şey anlatır.

Eserin zengin bir kaynakçadan teşekkül ettiği malumdur. Hatta kelime tahlillerine bakılacak olursa her bir kelime için hatırı sayılır bir kaynak zikredildiği dikkatten kaçmaz. Kelimelerin peşi sıra başka kelime ve kaynakları peşine takarak sürüklediği düşünülecek olursa, anlatılan durum gayet normaldir. Ayrıca eserin sonundaki yaklaşık altmış sayfalık dizin eserin ilmi gücünü kanıtlamaktadır. Her ne kadar makaleler uzun yıllar önce yazılmış olsa da günümüzün ilmi imkanlarına rağmen eserin üzerine pek fazla bir şey koyulduğu söylenemez. İhtisaslaşan bilim adamlarımızın çoğalması özellikle Rasonyi gibi bilim adamlarının özverili çalışmalarına ihtiyaç duyulduğu eserle aşikâr olmaktadır.

Sonuçta, ilmi ilerleme bir yerde taşların üst üste koyulmasıyla yükselen bir binayı andırır. Rasonyi Türk isim biliminin temelini attıktan sonra inşa sürecini de başlatmıştır. Her tahlil edilen kelime Türk isim bilimini zenginleştireceğinden hareketle, benzer çalışmaların artması temennidir. Türk tarihi geniş bir coğrafyaya yayılmakla isim havuzunu olmadığı kadar zenginleştirmiştir. Rasonyi bu okyanusu andıran havuzun sınırsız bileşenlerinden anlamlı bütünler ortaya koymaya çalışmıştır. Örnek olması dileğiyle…

Yanıtla
9
3
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gül Gibi Okuma
Umberto Eco'nun ilk romanı. "Ortaçağ estetiği ve göstergebilim dalının ustalarından olan yazarın yapıtı 'Gülün Adı'"nı çocukluğumdan beri okumak istiyordum. Hatta bu sebepten sinemasever biri olmama rağmen, 1986 yapımı olan ve başrollerini Sean Connery ve Christian Slater' ın paylaştığı kült filmi hala izlememişimdir. Çünkü bir film asla kitabının ruhunu veremez. Bu kararımda haklı olduğumu bir kez daha teyit ettim.

Eco, "Gülün Adı" ile bizi Ortaçağ'a götürüyor. Hem de yozlaşmış kilisenin acımasız uygulamalarının, insanların güce boyun eğmediklerinde nasıl cadılıkla suçlandıklarının, esas yakılması gerekenlerin gücü elinde tutanlar olması gerekirken masum ve zavallı insanların hunharca katledilmesinin çok çok iyi bir şekilde aktarıldığı bu eser, ciddi manada günümüz polisiyelerine de taş çıkartır. Gerilimin dozunu düşürmeden ve hiç sıkılmadan 700 sayfalık bir eseri okutabilmek bence büyük bir başarıdır.

Benim gibi tarihe tutkunsanız, e bir de kitaplara hayransanız bu muhteşem eseri mutlaka okumalısınız. O sebeple affınıza sığınarak kitaptan bir alıntıyla sözlerimi noktalarken, kitap sevgimi de biraz sergileyeyim istedim.

"Kitaplar çoğu kez başka kitaplardan söz ederler. Çoğu kez bir kitap, tehlikeli bir kitapta çiçeklenen zararsız bir tohum gibidir; ya da tam tersine, acı bir tohumun tatlı meyvesidir." (s.402)

Yanıtla
77
12
Destekliyorum  20
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sİddhartha
Budizm’e göre Siddhartha Gautama (gayesine ulaşan anlamında), her türlü imkâna sahip olmasına rağmen mutluluğu elde edemeyen, arayış içinde olan bir gençtir. Rahat hayatından uzaklaşıp, acı ve sıkıntılı hayatı da deneyen Siddhartha, bu yolun da doğru yol olmadığını anlar. İki yolu da deneyip başka bir “orta yol“ olması gerektiğine karar verir. “Orta Yol Doktrini“ veya “Sekiz Dilimli Yol” dediğimiz bir sonuca ulaşır. Bu yolu takip eden kişiler ise Nirvana’ya ulaşacaktır. Yazarın, Budizm öğretisi ile harmanladığı kitap, tüm inanış biçimlerinin ortak olan yönlerini tüm bireylerin benimseyeceği şekilde vermiştir.

Romanın kahramanı beni yolculuğu bakımından etkiledi. Bir Brahman oğlu olan Siddhartha, gönlündeki açlık ve susuzluğu dindiremeyince gerçek bilgiye ulaşmak için arkadaşı Govinda ile yolculuğa çıkar. Burada ailesini bırakan Siddhartha’nın babası ile olan iletişiminde kararlılığı dikkat çekiyor. Yolunu aramaya karar vermiş birinin önünde kimsenin duramayacağını görüyoruz. Samanaların hayatına dahil olan iki arkadaş burada da aradığını bulamaz. Budda adında birinin öğretisini duyarlar. Bizzat Budda’dan öğretisini dinlerler. Siddhartha’nın Brahman babasından, Samanalardan ve Budda’dan aldığı eğitim bazı şeyler kazandırmıştı. Ama yaşamın vereceği dersler daha fazlaydı. Onlar bir öğretmenden dinlenip, öğrenilemeyecek şeylerdi. O yüzden yollara düşmesi gerekti. Kamala’dan dünyalık hazları, Kamaswami’den ticareti öğrendi. Başlarda dünyaya kapılmadı Siddhartha. Dünyaya bağlanan insanlar ona komik geliyordu. Sonra ne oldu? Zamanla tüm bildikleri kırıntı haline gelinceye kadar yaşadı. Sonra bir yerde hiçbir şey fayda vermez oldu. Başka yola girme vaktiydi. Buradan sonrası kayıkçı Vasudeva ile karşılaşmasıdır. Vasudeva, kitapta verilmese de “ırmak tanrısı” anlamına gelir. Dikkat çeken şeylerden biri Budda’nın öğretisini beğenmesine rağmen kendi arayışına devam eden Siddhartha’nın, Vasudeva’nın yardımını kabul etmesidir. Bilmesi gereken şeyleri yaşayarak öğrenen Siddhartha, Vasudeva’nın yardımıyla artık hayatı ırmaktan öğrenir.

Budda’nın öğretisinden etkilenen Siddhartha, daha iyi bir öğreti bulmak için yola çıkmamıştı, hedefine tek başına ulaşmak için yapmıştı yolculuğunu. Bazı şeyleri öğrenmişti ama başkasına öğretilemeyeceğini de biliyordu. Kişi kendi çıkmalıydı bu yolculuğa, zaman geçmeden. Çünkü “Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır.” (s.139)

Kitap, Budizm temelli olsa da diğer dinlerde de olan ortak yönlere değindiği için evrensel dili yakalamış. Kişinin anne babasıyla olan iletişimi, insanın kendi çocuğu olduğunda ailesini daha iyi anlaması, arkadaşlar arasında yıllar geçse de devam eden dostluk insanın içini ısıtan şeylerdi. Son olarak insanı düşündüren ve okuru arayışa yönelten bir eser olduğunu söyleyebiliriz.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
54
7
Destekliyorum  3
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Stanley G. Weinbaum – Bir Mars Destanı
"Bir Mars Destanı", 33 yaşındayken kanserden ölen bilimkurgu yazarı Stanley G. Weinbaum’un öykülerinden oluşan bir seçki. Weinbaum’un genç yaştaki ölümü bugünkü az tanınırlığının sebebi kuşkusuz. Yine de 1934 yılında yayımlanan "Bir Mars Destanı" adlı öyküsüyle zamanında adeta bir patlama yapmış ve Asimov’un sözleriyle; “tek bir öyküyle dünyanın yaşayan en iyi bilimkurgu yazarı unvanını kazanmış”. Bununla birlikte kitaptaki öykülere bakıldığında Weinbaum’un saman alevi gibi parlayıp bir anda sönen bir yetenek olmadığı da açıkça görülüyor. Bu düşünceyi, kitabın başında yer alan ve bilimkurgunun ve önemli yazarların 20. yüzyılın başlarındaki durumunu anlatan Asimov’un önsözünde de görüyoruz (bu kısa önsözün Weinbaum’un değerini anlamak bakımından taşıdığı önemi ve kitaba konulmasının takdiri hak ettiğini belirtmek gerekir). Bilimkurgu yayımcılığının dergiler üzerinden yürüdüğü dönemde uzun yaşamış olsa Weinbaum’un bilimkurgu tarihini değiştirebileceğini ve ileriki yaşlarında en sevilen bilimkurgu yazarı olacağını iddia ediyor Asimov. Sürükleyici kurguları, şaşırtıcı buluşları, dozunda tutulan heyecanı ve yer yer nüktedan bir dille süslenmiş akıcı tarzı ile hızla okunan ve hoş bir tat bırakan öyküleri görünce Asimov’a hak vermemek imkânsız gibi. Her ne kadar "Bir Mars Destanı" öyküsü kitabın yıldızı gibi görünse de diğer öykülerin onun gölgesinde kaldığını söylemek güç. Hatta bazı noktalarda okurun diğer öyküleri daha çok beğenmesi de olası görünüyor.

Kitapta toplam yedi öykü var. İlk öykü, kitaba adını veren “Bir Mars Destanı”. İngilizce orijinalinde “Bir Mars Destanı ve Seçme Öyküler” şeklinde bir başlık kullanılmış olması da bu öykünün taşıdığı ünü göstermekte. İkinci öykü olan "Hayaller Vadisi" de "Bir Mars Destanı"nın devam öyküsü. Aslında ikisi birlikte tek bir öykü gibi de kabul edilebilir görülüyor. Bu öykülerde Dünya'dan Mars'a gönderilen ilk araştırma ekibinin karşılaştıkları şaşırtıcı olaylar anlatılır. Biyolog, mühendis, astronom ve kimyagerden oluşan dört kişilik bir ekip Mars'ın güç koşulları içinde araştırmalar yapmaktadır. "Bir Mars Destanı", yedek roketle bir keşif gezisine çıkan ve on gün boyunca kayıp olan kimyager Jarvis’in başından geçenleri konu alır. Jarvis bu süre zarfında çöl gezegeni Mars'ın garip bitki ve yaratıklarıyla karşılaşmış ve akıl almaz olaylara şahit olmuştur (Weinbaum Mars'ı, ince ancak solunabilir bir atmosfer ve çöl gezegenine uyum sağlamış yaratıklarla dolu olarak tasvir eder). Roketi arızalanan Jarvis, Mars'ın çorak toprakları ve garip bitki örtüsü içinden yürüyerek ana gemiye dönmeye çalışırken deve kuşuna benzeyen zeki bir yaratıkla karşılaşır. Zor durumdaki yaratığı kurtarmasıyla birlikte ilginç bir dostluk kurarlar. Çıkardığı seslerden yaratığın adının Tviil olduğunu düşünen Jarvis öykü boyunca bu canlıyı analiz eder. Weinbaum’un öyküsünün en dikkat çekici yönü bu dünya dışı zeki canlıya ilişkin tasvirlerdir. Zor da olsa konuşabilen bu canlı insandan farklı da olsa bir mantığa ve bazı açılardan insandan üstün kabul edilen bir kavrama yetisine sahiptir. Garip hareketleriyle bir hayvanı andırsa da gelişmiş bir uygarlıktan gelen dost canlısı bir yaratıktır bu. Bu bakımdan Tviil ve Jarvis’in ilişkisi insanın dünya dışı bir canlı ile kurduğu yakın ilişkinin ilk örneklerinden biri olarak sonradan E.T. gibi filmlere konu olacak olan fikrin temellerini atar. İnsanın anlayamayacağı bir mantık düzleminin var olabileceği Tviil ile ilgili tasvirlerdeki en çarpıcı yöndür (Weinbaum devam öyküsünde de bu türü incelemeye devam edecektir). İkili yolculukları süresince daha da garip yaratıklarla karşılaşır. Bu yaratıkların tasvirleri içinde telepatik ve sözlü iletişim, üreme biçimleri ve bireysel varoluşa ilişkin sorgulamalar yer alır. Weinbaum’un uzaylıları insanların güçlükle anlayabileceği yaşam döngülerine sahiptir. Bir yanda üstün bir teknolojik gelişimin ürünü olduğu düşünülen nesneler, diğer yanda bu teknolojiyi kendi başlarına keşfettiklerinden şüphe edilen canlılar görürüz. Olaylar heyecan verici şekilde gelişir ve öykünün sonuna doğru gerilim giderek artar. Mars'ın doğası dost ve zararsız canlılar kadar, zekâları ve aptallıklarıyla ciddi tehlikeler oluşturabilecek canlılara da kucak açar.

İkinci öykü olan “Hayaller Vadisi”nde, bu kez kimyager Jarvis ve biyolog Leroy birlikte bir keşif gezisine daha çıkıp önceki gezide bozulan gemide kalan fotoğrafları almak isterler. İkinci öykü, ilk öyküdeki canlılara ilişkin tahminleri derinleştirir. Daha önce Jarvis’in karşılaştığı yaratıklara tekrar göz atılır ve üzerlerinde kısa incelemeler yapılır. Bu sırada Tviil’in halkının yaşadığı bir zamanların görkemli şehirlerinden kalanlar görülür ve bu ırkın tarihi ve yaşam koşulları keşfedilmeye çalışılır. Burada özellikle insan ırkının tarihini de ilgilendiren inanılmaz bulgulara ulaşılır. Ayrıca Mars yaratıkları arasındaki bağlantılar ve bu yaratıkların hayvansal ve bitkisel özellikleri üzerinde durulur. Mars yaşamının gizemleri üzerine öngörülerle yüklü bu öyküde kahramanlarımız yine başlarını belaya sokacak ve ölümle burun buruna gelecektir.

“Uyumun Doruğu” adlı üçüncü öykü, “Dr. Jekyll – Mr. Hyde” ile “Frankenstein” arası bir olayı işler. Hastalıklarla baş etmenin vücudun uyum sağlaması ile ilgili olduğunu düşünen ve bu yöndeki çalışmalarıyla meyve sineklerinden bir serum yapan Dr. Scott, serumun hayvanlar üzerinde başarılı sonuçlar verdiğini ileri sürerek bir insan denek aramaya başlar. Duruma şüpheci yaklaşan iş arkadaşı Dr. Bach kabul etmek istemese de ölmek üzere olan bir genç kızda denemenin bir zararı olmayacağını düşünerek ikna olur. Tabi durum ikisinin de beklemediği şekilde gelişir ve ciddi bir sorunla yüz yüze gelirler. Öyküde uyum sağlamanın yalnızca hastalıklarla başa çıkma becerisi olarak değil, aynı zamanda insanın çevresiyle ilişkisinin temeli olduğu ileri sürülerek evrimin bir üst basamağında ortaya çıkan dehanın çevreye uymayı değil onu kontrol etmeye yöneleceği vurgulanır. İlginç olaylar heyecanlı bir gerilimle birleştirilmiştir.

Adını mitolojiden alan dördüncü öykü “Pygmalion’un Gözlüğü”, matrix filmini hatırlatan bir sanal gerçeklik öyküsü olması bakımından yazıldığı tarih açısından dikkat çekicidir (Pygmalion, mitolojide yaptığı heykele âşık olan bir heykeltıraştır). Nesnelerin yalnızca insan zihninde gerçek olabileceğini savunan Profesör Ludwig duyulara hitap ederek gerçeği yeniden yaratan bir alet icat etmiştir. Kahramanımız Dan’ın varlığına inanmadığı bu aleti denemek istemesiyle olaylar gelişir. Fantastik bir dünyada geçen etkileyici bir kurgu Dan için gerçeğin ta kendisi olacaktır. İlginç olduğu kadar kurgusal değer de taşıyan duygusal bir öykü.

Sonraki hikâye “Üşütük Ay”, Jüpiter’in uydusu IO’da değerli ferva yapraklarını yerli yaratıklardan toplamak için sözleşmeli tüccarlık yapan Grant Calthorpe’nın başından geçenleri konu alır. Ormandaki kulübesinde tek başına kalan ve dünyaya dönmek için gün sayan Grant, bir yandan zıpır adı verilen yarım akıllı yaratıklardan şeker karşılığı yaprak almaya çalışırken bir yandan da sıvışık denilen zeki, minik ancak baş belası yaratıklarla mücadele etmektedir. Ezberlediği sözleri Papağan gibi tekrar eden evcil hayvanı kerkedi Oliver ise onun tek eğlencesidir. Solunabilir bir atmosfere, bitki örtüsüne ve canlılara sahip olan IO’da yaygın olan beyaz humma hastalığı ile boğuşan Grant, duvarında fotoğrafı asılı olan Lee Neilan’ın ormanda aniden karşısına çıkmasıyla hastalığın ilerlediği düşüncesine kapılır. Karşılaştığı hayali ormanda bırakan Grant kulübesine dönerken içinde bulunduğu durumun farkına varır. Yer yer Gremlinler filmini (1984) ve Güliver'in Seyahatleri'ni hatırlatan öykü, heyecanlı bir mücadeleyi esprili bir dille süslenmiş.

Kitabın son iki öyküsünün kahramanları aynıdır. “Çılgın profesör” temasını işleyen bu iki öykü Profesör Manderpootz’un icatlarını kullanan, Dixon Wells’ın başından geçen olayları konu alır. İlk öykü olan “eğer dünyaları”nda geç kalma hastası olan Dixon’un, eski öğretmeni Profesör Manderpootz ile karşılaşması sonucu uçağını (uçan gemi) kaçırması ve binemediği uçağın kaza yapması anlatılır. Uçağın kendisi yüzünden kaza yapıp yapmadığı düşüncesi ile kıvranan Dixon çareyi Profesör Manderpootz’un garip aletinde arar. Profesör bir olaydaki farklı olasılıkların sonucunu gösteren bir alet yapmıştır. Uçağa zamanında yetişse neler olabileceğini görmek isteyen Dixon beklemediği bir sonuçla karşılaşır. Komedi oyunlarını hatırlatan karakterleri ve diyaloglarıyla eğlenceli bir öykü.

Son öykü, asabi Profesör Manderpootz ve Dixon Wells’i tekrar bir araya getirir. Dixon, profesörle yeni icadı olan kaba bir mekanik robot hakkında konuşur. Profesör uzay zaman ve düşünceler hakkındaki sohbetlerinin sonunda içine yerleştirmek istediği idealizör ile robotun bir çeşit yapay zekâya ulaşacağını anlatır. Düşüncelerin uzay ve zaman kadar gerçek olduğunu savunan profesör düşüncenin uzay ve zaman gibi en küçük birimlerine ayrılabileceğini ve bunun da ideal düşünce olacağını belirtir. Bu mantıkla prototipini yaptığı idealizör düşünceleri ideal haliyle göstermeye yaramaktadır. Önceki öyküde olduğu gibi bu aleti de deneyecek olan Dixon yine beklemediği sıkıntılar yaşayacaktır. İlk öykünün komik-hüzünlü yapısı burada da sürer.

Kitabı okuyunca Weinbaum’un zamansız kaybına üzülmemek elden gelmiyor. İlginç, heyecanlı ve eğlenceli olduğu kadar hüzünlü yanları olsa da öykülerinin genel olarak hep pozitif bir etkisi var. "Bir Mars Destanı" ve "Hayaller Vadisi" dışındaki öykülerin tümünde melankolik aşk temasının bulunması da dikkat çekici. Esprili anlatımları ile birlikte düşünüldüğünde yazarın duygusal bir ifade tarzını benimsediği söylenebilir. Bunu en açık şekilde “sempatik uzaylı” Tviil de de görürüz. Yazarın güneş sistemi içindeki gezegenlere ilişkin yanlış tahminleri öykülerin yazıldığı zaman ve kurgularının güzelliği düşünüldüğünde herhangi bir rahatsızlık oluşturmuyor. Genel olarak Weinbaum’un keyifli öykülerinin bilimkurgu edebiyatının gölgede kalmış yeteneklerinden biri ile tanışmak isteyenlere hoş bir fırsat sunduğu söylenebilir.

Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanın Binbir Hali
Tıp dünyasında sosyal bilimlere, edebiyata ve sanat gibi alanlara en yakın olan ve bütün bunlardan en çok beslenen disiplin psikiyatridir denebilir. Mesleki pratikleri gereği psikiyatristler, insanları ve onların acılarını anlamaya; onları teselli etmeye diğer branşlardan daha yatkındırlar. Bu, çoğu zaman, tıpla doğrudan ilişkisi olmayan bu alanlara ayrıca ilgisi olan hekimlerin branş seçerken psikiyatriyi tercih etmeleriyle de ilişkilidir.

Engin Hoca'nın vaktiyle geniş bir sosyal bilimler literatüründen beslendiğini ve bu birikimi klinik tecrübeleriyle ve keskin toplum gözlemciliğiyle birleştirip süzdüğünü görüyoruz bu eserinde. "İnsan Olmak"ı benzer iddiayı taşıyan diğer psikoloji/sosyoloji kitaplarından ayıran en önemli özellik de, anlatısının özellikle bizim toplumumuzun hususi özelliklerini taşıyan dinamiklerden yola çıkması. İnsanlar ruh bilimi öğretilerine göre benzer olaylara benzer tepkiler verse de, tepkilerinin en çok ayrıştığı noktada en önemli sebeplerden birisi olarak kültür farklılıklarını görürüz. Bu eserin de en önemli yanı evrensel genel kabulleriyle Türk toplumunun son yüzyıldaki serüvenini bir araya getirerek tutarlı bir sentez ortaya çıkarmış olmasıdır. Fakat ne kadar doğru tespitlere sahip olsa da kitabın kısıtlılıkları var; özetle anlattığı şeylerin aslında uçsuz bucaksız bilim sahalarının meseleleri oluşu sebebiyle bu sosyal bilim sahalarına giriş kitabı olmanın ötesine geçemiyor. Pek tabi bunu yazarın hatası yahut yetersizliği olarak göremeyiz. Bütün bu meseleleri küçük hacimli bir kitapta anlatmak başka türlü mümkün olmasa gerek. Fakat bilgiyi ilgili branşa mensup olmayan temel okur düzeyine çekerek verebilmenin en iyi yolu bulunmuş.

Kitabın kişisel olarak en hoş tarafı iddiasızlığa ve olabildiğince nesnelliğe dayanan nedenselliği oldu benim için. Muhtemel olayların mantık çerçevesinde muhtemel sonuçları gösteriliyor ve okura makul bir dille sunuluyor. Anlattıklarını kesinlemiyor, mutlaka bir yanılgı payı bırakıyor. "İnsan Olmak" ve diğer eserleriyle yerli ruh-bilimsel ve sosyolojik deneme literatürümüze Engin Hoca'nın çok önemli katkıları olmuştur ve umarım değişen dünya karşısında insan hallerini yeniden anlamlandırabilmemiz adına yol gösteren bu gibi eserleri daha çokça görürüz.
Yanıtla
44
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanı, insan yapan nedir?
“İnsanın Anlam Arayışı”; yaşadığımız ya da gelecekte yaşanılacak durumlara, hayat yolundaki yürüyüşümüzde karşılaşabileceğimiz çeşitli durumlara ışık tutan bir kitap. Kitapta anlatılan olaylar gerçek hayattan kesitlere yönelik şahitliklerdir. Bu şahitlikleri anlatan kitabın yazarı, ağır koşullarda sınanmış bir kişi. Bu nedenle yazarın tecrübesi; soyut değil, somut ve gerçeklere dayalıdır. Dolayısıyla bu kitap, okuyan kişi üzerinde etki bırakıyor. Yazarın kitapta yer alan şu cümlelerine atıf yapmakta yarar var:

“Nöroloji ve psikoloji gibi iki alanda çalışan bir profesör olarak, bir insanın biyolojik, ruhsal ve toplumsal koşullara ne ölçüde tabi olduğunun tam anlamıyla farkındayım. Ama ben iki alanda birden profesör oluşumun yanı sıra, dört kamptan -yani toplama kamplarından- sağ çıkmış ve bu nedenle insanın düşünülebilecek en kötü koşullara bile görülmemiş ölçüde direnip göğüs germe yetisine tanıklık etmiş bir insanım.”

Kamplar mı? Kampların adı “Auschwitz”. Bu kamplardaki koşullar çok kötü. Ne kadar mı? Kitabı okurken satırlarında bu sorunun açık bir cevabını bulacaksınız.

Bununla birlikte kitabı okudukça, kamplardaki ağır koşullarda, hayatla ölüm arasındaki ince çizgiyi de görebilirsiniz.

Kitaptan “Oturup Bavyera manzarasına, dikenli tel örgüleriyle çevrili uzaktaki mavi tepelerin çiçeklerle bezeli eteklerine bakıyordum. Özlem yüklü hayaller kuruyordum...” cümlelerini okuduğunuzda, kendi hayallerinize sürüklenip, kurduğunuz hayalleri ve umutlarınızı hatırlayabilirsiniz.

Yazarın özgürlüğe kavuştuktan birkaç gün sonrasına ait bir anlatımı ne güzel: “Aklımda tekrarlayıp durduğum tek bir cümle vardı: ‘Daracık hücremden Tanrı’ya yakardım, o da bana özgürlükle yanıt verdi.’”

Kitapta; özgürlüğüne kavuşan bir tutuklunun daha fazla ruhsal bakıma ihtiyaç duyduğu hatırlatması önemli bir hatırlatmadır.

Kitaptan “Evine dönen tutuklu için, yaşanan onca şeyden çıkarılan onurlu deneyim, çekilen önce acıdan sonra Tanrı’dan başka hiçbir şeyden korkmaması gerektiği yolundaki harika duyguydu.” cümlesini alıntılayarak, kitapta güçlü ifadelerin yer aldığını vurgulamak istiyorum.

Kitabı okuyacaklara şimdiden, iyi okumalar diliyorum.
Yanıtla
87
8
Destekliyorum  10
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayallerin büyüttüğü çocuk: Anne’ in romanı
Yetimhaneden kendilerine yardımcı olabilmesi için erkek evlat edinmek isteyen bir çiftin, bu taleplerini yanlış anlayıp, bir kız çocuğunu kendilerine gönderen aile dostlarının neden olduğu bu yanlışlığın üzerine gelişen bir roman: “Yeşilin Kızı Anne”.

Anne, dramatik bir hayat hikayesi ile yetimhanede kalmaya başlayan bir kız. Hayal dünyası alabildiğine geniş. Belki de kendisini küçük yaşta olgunlaştıran yaşadığı acılar. O’nu kurduğu ve çok boyutlu anlamlar yüklediği hayallerin yaşama tutundurduğunun farkında. “Hayal kuracaksan, zamanına değecek şeyler üretmelisin çünkü.”(s.21) der doğal olarak.

Evet, kitap dostları! Anne’i evlat edinen Marilla ve Matthew Cuthbert kardeşleri (çiftlikleri Green Gables’i), komşularını, Avonlea kasabasını sihirli hayalleri ile renklendiren ve sıradanlığına can suyu veren bu kızı evlat edindikleri için zaman geçtikçe büyük sevinçler yaşadıklarını üçüncü bir göz olarak her anına tanık olduğunuz, serüvenden kopamadığınız bir roman. “Kesin olan bir şey var ki onun içinde yaşadığı hiçbir ev sıkıcı olmayacaktır.”(s.116)

Romanı okurken başından sonuna değin sizi sarıp sarmalayacağını ifade etmek isterim. Kurgusu nedeniyle romanın sinemaya uyarlanmış olması şaşırtıcı değil.
“Eğer düzgün büyümezsem geriye dönüp baştan başlayamam.”(s.272)

Roman kahramanımız Anne Shirley, bu bilinçle hayatın tüm güçlüklerini aşarak amacına ulaşır. Bize anlamlı bir son söz bırakır.

“Doğuştan edindiği hayal kurma hakkını ya da düşlediği ideal dünyayı kimse elinden alamazdı.”(s.328)

İyi okumalar! Kitapla kalın efendim.
Yanıtla
10
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hepimiz doğru yaşamaya ve doğru sosyal ilişkiler kurmaya çalışıyoruz
İFA serisini, bir kişisel gelişim kitabı olarak değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bunun da üzerinde olan, biraz psikoloji, biraz sosyoloji, biraz bilim ve çokca biyoloji boyutundan, kadim bilgilerle harmanlanmış bir seri.

İşte bu noktada doğunun kadim bilgisiyle, batının yeni bilimini harmanlamış Sinan Canan'ın İFA serisinin ilişkiler ve stres içerikli ikinci kitabı; olumlu ve zengin sosyal ilişkiler boyutunda, diğer insanlar olmadan, sevmeden ve sevilmeden, güvenebileceğimiz insanlar olmadan, neden yaşayamıyoruzun ve bunların eksikliğinde neden ömrümüzün kısaldığının cevaplarını arıyor ve çözüm yollarını gösteriyor. Kitabın bence en önemli bölümü düşük stresli yaşam bölümü. Doğal ortamından koparak şehirlerde yaşamaya başlayan insanların, yeni stresler üreterek normalde doğada çok işimize yarayan stres sisteminin, nasıl bizi pençesine alarak öldürdüğünü gösterip, stresi yönetme farkındalığını oluşturuyor.

"Öleceğiz ve bunu biliyoruz! Ne kadar genç ve sağlıklı, ne kadar güçlü ve güvende olursak olalım hepimiz bu açık ve çıplak gerçekle karşılaşacağımızın farkındayız." (s.122) diyor varoluşsal kaygılarla. Bu kaygının kaynağının ise "insan zihninin şimdi de, şu an da uzun süre duramadığından" (s.120) kaynaklandığını vurguluyor Sinan Canan.

An farkındalığının önemini belirtirken "Anı yaşamakla anlık yaşamanın" (s.131) arasındaki farkı da gösteriyor Canan.

Mizahın etkilerini, erkekler ve kadınlar arasındaki komiklik farkını, sosyal medyanın beynimizdeki ve ilişkilerimizdeki tahribatını, fedakârlığın matematiğini, kaderi ve daha birçok konuyu Sinan Canan penceresinden bulabileceğiniz bu kitabı, şayet bu konulara ilgiliyseniz severek okuyacak ve güzel bir farkındalık yakalayacaksınız.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir