Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğal, insani ve yiğit bir yaşam mücadelesi
Yaşar Kemal’den daha önceleri 294 sayfalık, “Binbir Çiçekli Bahçe” adlı kitabını okuyunca hayran kalmıştım.

Birinci cildi 436 sayfa, dört cildin tamamı ise (436+459+629+639): 2163 sayfa olunca, çok arzu etmeme rağmen, “İnce Memed” adlı romanı okumayı ertelemiştim. Sonunda bir başlangıç yaptık.

32 yılda tamamlanabilen bir eserin tüm ciltlerini, sanırım ancak iki ayda okuyup yorumlayabiliriz. Okuduğum ilk ciltten nasıl bir toplumsal kazanım edindiğimi aktarmaya çalışayım.

Romanın kurgusundan, içeriğinden, diyaloglardan bahsedip, alıntı yapacak değilim. Amaçlanan, hedeflenen, verilmek istenen ana tema üzerine odaklanacağım.

“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” der dururuz ama yaşam sürecimizin bir döneminde, bazen kanunsuz, bazen yasal nitelikte haksızlıklara, modern eşkıyalıklara maruz kalırız. “İstemediğiniz ot burnunuzun dibinde biter” misali, siz ne kadar uzak durmaya çalışsanız da, bela geliyorum demez, size bulaşmaya çalışır. Bu durumda karar vermek çok zordur. Uzak dursanız; “korktu kaçtı” derler. Aynı cinsten karşı koysanız, kuralların/yasaların dışına çıkmak zorunda kalırsınız. İlkelerinizle çelişirsiniz.

En tehlikeli/gereksiz mücadele ise, kaybedecek bir şeyi olmayan şahsiyetlerle yapılandır.

Cumhuriyet döneminden önce geçtiği anlaşılan, Çukurova bölgesinde yaşanan; ağalık, derebeylik türü sömürü ve işkence çarkının nasıl döndüğü betimleniyor romanda. Bir kurgu olduğunu bile bile, anlatıma kendinizi kaptırıyor, hüzünleniyor ve hiddetleniyorsunuz. Anlatım dilinin asıl başarısı da burada aslında. Coğrafi konum tasvirleri; okuru o an orada yaşamışlık doyum ve duygusuna ulaştırıyor.

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” denir ya hani, eşkıyalığın kimsenin yanına kâr kalmadığını görüyor ve “adalet yerini buldu” diyorsunuz.

Her şey zıttı ile bilinir ve mukayese edilir. Roman kurgularındaki yaşamdan daha iyi haldeysek, şükür makamında yaşarız. Elimizdekilerin kıymetini biliriz. Anlatılanlara denk bir ortam ve zamanda yaşıyorsak, en azından verilen mücadeleden ders alır, rol çalmaya çalışırız.

Gözyaşı, kan ve alın terinin birbirine karıştığı, heyecan veren, yüreğime dokunan, yaşamın gerçeğini önümüze seren bir romandı. İnce Memed yani başkahramanımızın diğer ciltlerde eşkıyalığa karşı nasıl bir mücadele verdiğini merakla okuyacağım.
Yanıtla
67
7
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gürcü Seyyahlar Dile Geldi
Anadolu’nun kuzeydoğusunda Türklerle uzun yıllar komşuluk etmiş kendi halinde hayatını idame ettiren bir kavim olan Gürcüler yaşar. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde birçok halkla olduğu gibi Gürcülerle de kültürel etkileşim içine girmişlerdir. Türklerle Gürcülerin birlikte yaşam tecrübesi her ne kadar kuzeyde uzun yılları kapsasa da kavimlerin birbirlerini tanıma ve etkileşim sürecinin geniş zamana yayılmış olduğu vakidir. Hatta geçmiş dönemde kaleme alınan Türklerle Gürcülerin iletişim tecrübelerini anlatan yazınlardan tanıma sürecinin devamlılık arz ettiği görülür. Özellikle seyahatnameler vasıtasıyla Gürcülerin güneydeki komşuları hakkında düşündükleri ilgi çekicidir. Oysa dilimizde Gürcülerin Türkler hakkında düşündüklerini içeren anlatılara pek rastlanmaz. Bu yüzden Harun Çimke’nin çevirerek dilimize kazandırdığı beş Gürcü seyyahın 18 ve 19. yüzyıllarda Anadolu ve Türkler hakkındaki notlarını içeren seyahatnameler fazlasıyla önemlidir.

Eserin mütercimi Harun Çimke’nin uzun yıllar Gürcü Dili ve Edebiyatı alanında mütehassıs durumunda olması eserin edebi gücünü arttıran özelliklerin başındadır. Zaten yabancı seyyahların notları, farklı coğrafya ve kültür ortamında yetişen insanların kültürümüze dışarıdan bakışlarını içerdiğinden iyi bir tercümeyi hak eder. Sadece basit çeviri metoduyla değil, adeta yabancı kavim mensubunun gözünden bakarak anlatım sağlamak; tercümeye fazlasıyla artı özellik kazandırır. Harun Çimke bu açıdan anlaşılır çevirisiyle görevini iyi bir şekilde ifa ederek, eser vasıtasıyla Gürcülerin Türk algısını layıkıyla yansıtır.

Her ne kadar hedef alınan konu itibariyle, Türklerle ilgili fikirlere odaklanılan bir girişle yazımıza başlamış olsak da eserde sadece Türkler ve Anadolu yoktur. Gürcü seyyahlar, 18 ve 19. yüzyılda Avrupa, Afrika ve Ortadoğu gibi coğrafyaların önemli merkezlerinde kendilerini gösterirler. Seyyahların geniş bir coğrafyada mekik dokumuş olmaları; onların birden fazla halk ve kültür ile karşılaşmalarının önünü açmaktadır. Bunun en büyük avantajı; okura geniş bir vizyon kazandırarak, karşılaştırma olanağını sunmasıdır. Zira farklı kent ve kültürdeki benzer statüye sahip insanların duruşu, devrine göre en çok merak edilen tarihi verilerdendir.

Tabii her seyyahın biyografisi irdelendiğinde; onun kendine has biçimde diline yansıyan kişisel tutumunun kökleri de aşikar olmaktadır. Çünkü yetişilen kültür insanın ruhuna işleyerek müellifin kaleminin yazdığı rengin içine kadar nüfuz eder. Bu açıdan seyyahın biyografik bilgisi önemlidir. Çevirmen de bunun önemini fark etmiş olacak ki her seyahatnamenin başında seyyahın kısa biyografisini verir. Bu biyografilerden edinilen ilk izlenim seyyahların dini bir misyonun temsilcileri olduğudur. Hatta Giorgio Ersitavi isimli seyyah hariç her bir Gürcü seyyah dini bir temsilci olarak seyahat eder.

Seyyahların dini bir yönelime sahip olmaları onların kalemine de yansımaktadır. İlk bakışta seyahat notları, dini bir rehber hüviyetine bürünüyor gibi görünse de arada bir ortaya çıkan ilginç nüanslar okurun ilgisini çekebilecek düzeydedir. Uzun kilise tasvirleri, istisnasız gezilen dini mekanlar, İslami anlayış tarzında menkıbevi ve efsanevi anlatımlar, dini şahsiyet biyografilerinin arasında sosyal yaşama dair değerlendirmeler kendisini gösterir ki bu da ilgiyi yer yer başka alanlara kanalize eder. Zaten seyahatnamelerin bariz özelliklerinden birisi de anlatım yoğunluğunun merkezinde ne olursa olsun yer yer farklı bir alana temayül edebilmeleridir. Misal satırlarca yazarın genel tutumuna binaen dini bir anlatıyla karşılaşmak mümkündür. Ama birden yüzlerce kitapta bulunmayacak bir bilgi okurun önünde arzı endam eder. Misal Gürcü seyyah Orbeliani birçok kilise tasvirinden sonra şeker kamışından nasıl şeker imal edildiğini anlatır (s.75). Üstelik bu tarz faklı anlatımları diğer seyyahlarda da görmek olasıdır.

Bazı Gürcü seyyahların dini misyonlarına ek olarak diplomatik itibara mazhar olmaları onların önemli şahıslarla bir araya gelmelerinin önünü de açmıştır. Misal seyyah Orbeliani Vatikan’da Papa ile görüşmüş, Roma ve Merkez kilise ile ilintili birçok anlatıyı okuruyla paylaşmıştır. Yine seyyah Avalişvili tarihimizin önemli bir figürü olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla Mısır’da bir araya gelmiş, önemli sayılabilecek detaylara matuf bir şekilde konuşmuştur.

Gürcü seyyahların bazen yaşadıklarını hatırat şeklinde okura ulaştırmak amacına binaen hareket ettikleri görülmekle birlikte; yoğun bir anlatıyla deyim yerindeyse dini bir Hac bülteni hazırlamak gayesi güttükleri vakidir. Özellikle din adamı payesine sahip seyyahların kutsal mekanları gözyaşları içinde dini duygularla ziyaret ettikleri, kendilerinden sonra bu bölgelere gelecekleri ehil bir şekilde yönlendirdikleri dikkatten kaçmaz. Vatikan, Roma, Kudüs ve Aynaroz (Kutsal Dağ-Yunanistan sınırları içerisinde) gibi kutsal mekanların tasvirleri sadece sıradan okur için değil; din tarihi konusunda ihtisaslaşan araştırmacı kitlesi için de bu nedenle fazlasıyla önemlidir.

Her ne kadar Anadolu içindeki -özellikle İstanbul’daki- dini mekanlar Gürcü seyyahların algıda seçici bir şekilde ilgilerine matuf olsa da diğer mekanların ve Anadolu insanının tasvirleri fazlasıyla cezbedicidir. Özellikle sosyal tarih açısından merak edilen sorulara, satır arasında sıkışmış şekilde cevaplar alınabilmektedir. Zaten iki yüzyıl öncesinin sosyal hayatının ilgi çekmeyeceğini söylemek mümkün değildir. Ayrıca seyyahların dilinin doğal olarak bazen Türklere karşı sertleştiği de görülmektedir. Ancak bunun bazı seyahatnamelerde görülen hakaretamiz havaya bürünmediğini de belirtmek gerekir. Bu arada seyyahların bazen Türklerin hataları konusunda pek de yanlış düşündüklerini söyleyemeyiz. Misal rüşveti yaşam biçimine çevirmiş, boş gezenin boş kalfası olmuş bazı tiplemelerin anlatıldığı satırlarda seyyaha hak vermemek mümkün değildir. Zira evrensel manadaki yanlışların herkesin tepkisini çekeceği aşikardır.

Seyahatnamelerin çok yönlü anlatısı olduğundan hareketle yazarın psikolojik durumunun ve şahsi yaşamının da bazen satırlara yansıdığı görülür. Bu bir seyahatnamenin verdiği farklı lezzetlerin okunmaya değer yönleri olarak kendisini gösterir. Misal Seyyah Avalişvili seyahati esnasında Tarsus’ta Sofia isimli bir kıza âşık olur, satırlar boyu süren bu umutsuz aşk hikayesi dini sakıncalara binaen biter. Bu aşk hikayesi bile emsali olan birçok seyahatnamede pek görülmez. Seyahatnamelerde böyle sürprizlerin görüldüğü de olur. Sırf bu yüzden bile seyahatnameler okunmaya değerdir. Zira yolculukların zorluğu ve ölüm tehlikesi bazen bir seyahatnameyi macera romanına çevirir ki bunun da altının çizilmesi lazım. Hele günümüzde birçok insanın macera hayranı olduğunu düşünürsek; seyahatnamelerde her okur için bir şeyler olduğu savunulabilir.

Son olarak bazı seyyahların bir mimar hüviyetine bürünüp ele aldıkları kilise tasvirlerinin sanat tarihi alanında ihtisas yapacaklar için muazzam bir rehbere dönüştüğünü belirtmek gerekir. Zira ele alınan mekanların yapı malzemesine varıncaya değin tüm ayrıntıları ile tasvir edilmesi, günümüzde bu mekanlar üzerinde araştırma yapacaklar için eşsiz bir hazine hükmündedir.

Velhasıl okurken farklılık arayanlara, seyyahla maceradan maceraya koşmak isteyenlere, geçmiş zamanın sosyal hayatını ve fikir dünyasını merak edenlere, satır aralarında görülmemiş ezber bozan bilgilerle karşılaşmayı umanlara seyahatnameler iyi bir okuma önerisidir. Zira yukarıda sıralamaya çalıştığımız ama sadece küçük bir kısmından bahsedebildiğimiz sayısız ayrıntı seyahatnamelerde mevcuttur. Okumak bu yüzden keşfetmektir…

Yanıtla
11
2
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Unutulmayacak Bir Roman
Uzun ve enteresan ismiyle, ziyadesiyle merak uyandıran bu 515 sayfalık muhteşem romanı bir çırpıda okudum, tadı damağımda kaldı.

Ayfer Tunç; seyrine doyum olmayan bir dünyaya davet ettiği okurundan, film gibi akan güzel bir manzarayı asla esirgemiyor. Fakat kitabın merkezinde yer alan, denize sırtı dönük hafif kasvetli mekanımız Ruh Sağlığı Hastanesi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Olaylar; dönüp dolaşıp yine bu hastaneye, her şeyin başladığı bu ana mekana geliyor. Burada başlayıp Türkiye’nin çok sayıda şehrine uzanan sayısız yolculuğu okuyacak olmanın başlarda (bunca kişiyi nasıl hatırlayacağım, olayları nasıl yakalayacağım kaygısıyla) biraz tedirginlik verdiğini itiraf etmeliyim. Çünkü kitabın derinlikli karakterleri sayı bakımından da alışılmışın dışında bir zenginliğe sahip. Emek yoğun kurgusu ve hiç aksamayan ritmi sayesinde, baştan sona değin hissedilen kelebek etkisi dokunuşlara sahip bu zekice ve özenle tasarlanmış evrene girdikten sonra, her şey kendi akışında ilerliyor.

Romanda adı ilk defa geçen her karakter, kalın yazı tipiyle vurgulanarak dikkatleri üzerine çekiyor. Bir karakterin hikayesi bitmeden bir diğerininki başlıyor ve olaylar tıpkı domino taşları gibi birbiri üstüne devrilerek ilerliyor. Muazzam bir temposu var, öyle sürükleyici ki bırakmak mümkün olmuyor. Karakterlerimizin neredeyse tamamı hayatın sillesinden bolca nasipleniyor. Trajikomik, şaşırtıcı, sahici, lafını sakınmayan bu kitap bağlantılı olayları ve kişileriyle okurunu kıymetli kurgusunun inceliklerine doyuruyor.

Ayfer Tunç; insanı, psikolojiyi, yaşadığımız coğrafyanın kültürünü, tarihini ve politikasını ne kadar iyi tanıdığını, özümsediğini bu özgün yapıtıyla bir kez daha ortaya koyuyor.

Beklentilerimi fazlasıyla karşılayan ve iyi ki okumuşum dediğim bu kitabın son sayfalarında bir de kendine özgü bir sözlüğü var.

“Yüzyıllık Yalnızlık”, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” gibi çok karakterli ve geniş bir zamana yayılan romanları okuyup beğendiyseniz; “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” de epey hoşunuza gidecektir diye düşünüyorum.
Yanıtla
23
6
Destekliyorum  3
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eğer hayatınızın bir noktasında aldığınız yanlış bir kararı değiştirebilseydiniz...
Son zamanlarda sıkıntılı günler yaşayan Nora işten kovulup üstüne kedisinin de ölmesi sonucu artık yaşamak için bir nedeni kalmadığını düşünüp intihar ediyor ve kendini Gece Yarısı Kütüphanesi olarak adlandırılan bir yerde buluyor. Burada, kendisine yardımcı olacak rehberi olan Bayan Elm ile karşılaşıyor.

Gece Yarısı Kütüphanesi'nde gördüğü sonsuz sayıdaki kitabın, yaşadığı sonsuz sayıdaki hayatları anlatan kitaplar olduğunu ve bir adet de pişmanlıklarının yazılı olduğu bir kitap olduğunu öğrenen Nora, pişmanlıklarından yola çıkarak hayatının dönüm noktası olduğunu düşündüğü anlarda aldığı veya alamadığı kararlar sonucu yaşadığı farklı hayatlara gidiyor. Kendi hayatının farklı versiyonları arasında gezen Nora, bu hayatları kısa süreli de olsa yaşayıp aldığı veya alamadığı kararların hayatını ve çevresindeki insanları nasıl etkilediğini gözlemliyor.

İçine daldığı her hayatında aldığı kararların hem iyi hem de kötü sonuçları olduğunu, o hayatında bazı şeyleri çok severek yaşarken bazı konularda da yine bedel ödediğini görüyor ve her seferinde en uygun hayatın o olmadığına karar vererek kütüphaneye geri dönüyor.

Kitapta bolca felsefi söz ve alıntı bulunuyor.

Yazar romanda "eğer hayatınızın bazı noktalarında aldığınız ve sonradan geriye dönüp baktığınızda yanlış olduğunu düşündüğünüz kararları değiştirme imkanınız olsaydı, hayatınız nasıl değişirdi?" sorusuna biraz gerçeküstü biraz felsefe içerikli bir anlatımla cevap arıyor.

Kitabın sonu ise biraz "olumlu düşün, olumlu olsun" mantığında bir önermeyle bitiyor. İlgiyle ve sıkılmadan okunabilecek, akıcı anlatıma sahip bir roman.

"Nora sosyal medya hesaplarına göz attı. Ne bir mesaj ne yorum, ne yeni takipçi ne de arkadaşlık isteği. Kendine acıyabilen bir antimaddeydi işte." (s. 21)

"Nasıl bi hayat istersen iste. Büyük düşün... istediğin her şey olabilirsin. Çünkü hayatlarından birinde zaten olmuştun." (s. 149)



Yanıtla
393
269
Destekliyorum  48
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Frank Herbert – Dune
Naçizane yorumumu yapmadan hemen önce, her zaman yapmış olduğum gibi, yazacağım yorum hakkında bir ön bilgilendirmeyi siz kıymetli okuyuculara borç biliyorum. Öncelikle çok sıkı bir bilimkurgu (ve fantastik kitap) okuyucusu olmadığımı süratle söylemem gerek; böylece yapmış olduğum yorumun yalnızca meraklı bir okurun klavyesinden çıkmış olduğunu da hatırlatmış olurum. Ayrıca elimden geldiğince “spoiler” vermeden bir anlatı sunmaya çalışacağımı da hemen belirtmeliyim ki, bu durum yazının bir miktar sığ olmasına sebebiyet verecektir. Elbette bunu gelebilecek eleştirilere karşı bir ön “apologia” olarak da değerlendirebilirsiniz ki pek de yanılmış olmazsınız.

Gelelim Dune’a!

Nereden başlayacağım hakkında emin olmasam da, okuduğum en sıkı bilimkurgu romanı olduğunu söylerken herhangi bir tereddüt yaşamıyorum. Kurguya hayat verilirken çok ciddi bir ön hazırlık yapıldığı son derece açık bir şekilde görülüyor. Yaratılan evren, yaşanabilir gezegenler, uzay-zaman arasında yapılan yolculuklar, kudretli hanedanlar, imparatorluk ve muhteşem bir ekolojiye sahip, baharatı ile meşhur, Arrakis (namı diyar Dune gezegeni)! Tüm bu mekânlar ciddi bir siyasi, dini, felsefi, ekonomik ve askeri kurgu ile birbirine bağlanmış. Aynı zamanda yazarın tüm bunları yaparken klasik Yunan, Roma ve biraz da Arap mirasından etkilendiğini söyleyebiliriz ki bu yapıtı çok daha etkileyici bir hâle getirmiş durumdadır. Özellikle Latince ve Arapça tabirler ile anlatı çok güçlendirilmiştir. Kurgu her ne kadar 10.191 yılında başlıyor olsa da, henüz ilk kitapta tam olarak anlatılmayan bazı gelişmelerden ötürü (Hanedan ve Cihat üçlemesini okumadım ancak anladığım kadarıyla Dune’da anlatılardan öncesini konu ediniyorlar), makineler (yapay zekâ) ve insanlar arasında yaşanan savaşın sonunda insanlık makineleri kalıcı olarak yenilgiye uğratmıştır. Bu zafer sonrasında ise insanlık, görece ilkel denebilecek bir biçimde (imparatorluklar, hanedanlıklar, batıl inançlar, kılıçlar ve uzay gemileri!) yaşamaya başlamış fakat zihinsel bazı yeteneklerini de geliştirmeyi ihmal etmemiştir.

Kitabı genel olarak çok sürükleyici bulduğumu belirtebilirim. Ancak kitabın ilk yarısı, son kısmına nazaran bir miktar daha durağan gelebilir bu durağanlığa çok aldanmayın; fırtına öncesi sessizlik! Yazar birçok kavram yahut terim ürettiğinden ilk bakışta bu yeniden üretimler zorlayıcı olabilir fakat bu zorluk kitabın sonuna eklenmiş olan terminoloji sözlüğü sayesinde kolayca aşılabiliyor. Elbette yazarın, yukarıda da bahsetmiş olduğumuz üzere, Arapçadan da etkilendiğini ve Fremen adlı topluluğun isimlendirilmesinde özellikle bu etkiyi göreceğinizi de belirtelim. Dune serisinin dilimizde birkaç farklı çevirisi daha bulunmakta ve bu çevirilerde bazı kavramlar yahut terimler elimizdeki kitaptan bir miktar farklı çevrilmiş olabilir. Benim bu noktada dikkatimi çeken ilk fark; “Prophet” kelimesinin bir çeviride “Kâhin”, İthaki çevirisinde ise “Peygamber” olarak tercih edilmiş olmasıdır. Açıkçası bana “Kâhin” daha doğru bir çeviri gibi geldi, ancak bu konuyu işin uzmanlarına bırakmakta fayda vardır. Dolayısıyla elinizde farklı yayınevlerinden çıkan çeviriler varsa aynı yayınevinden devam etmenizi tavsiye ederim. Kitabın, elimizdeki çevirisi son derece iyi, mizanpaj kusursuz ve cilt harika. 700 sayfalık bir kitap olmasına karşın hiçbir sıkıntı olmadan kolayca ve hasarsız bir şekilde okunması mümkün. İthaki’ye bizi yeniden Dune ile buluşturduğundan, kitapyurduna ise bu buluşmayı ayarlamasındaki incelik için teşekkür ederiz.

Son olarak yakın zamanda gösterime girmiş olan: “Dune: Çöl Gezegeni” adlı filmi de hatırlatmalıyım. Okumaya başlamam ile filmin gösterime girdiği tarihin birbirine çok yakın olması benim için harika bir tesadüf oldu. Okuduktan hemen sonra (yaklaşık 1.5 yıldır gitmediğim) sinemaya giderek bu muhteşem filmi izleme ayrıcalığına da sahip oldum. Filmin kesinlikle saçma sapan bir romantizme kurban gitmemiş olduğunu ve kitabı (elbette bazı eksiklerle) çok iyi bir şekilde yansıtmış olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Hans Zimmer tarafından hazırlanan müzikler tek kelime ile muhteşemdi! Bence hâlâ daha vakit varken önce kitabı okuyup (ilk 400-420 sayfa) sonra da filmi izlemek harika bir tercih olacaktır. Bence acele edin!

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
171
16
Destekliyorum  3
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kelt Sanatı
Runik Kitap'ın bastığı Keltlerle ilgili üçüncü kitap. Keltlerin tarihini derleyip toparlarken sanat eserlerinin tarihsel yorumuyla Avrupa'da yerleştikleri noktaları da belirliyor. Keltlerin savaşçı bir millet olduklarını mezarlarından çıkarılan kılıç ve kalkan gibi eşyalardan biliyoruz, paralı askerlik yaptıkları da malum. Keltler savaşçı oldukları kadar sanatçı bir halktır aynı zamanda, pek hoş eserler ortaya koymuşlardır. Helen kültüründen etkilendikleri malum, Etrüskleri darmaduman etmeleriyle birlikte Yunan uygarlığıyla münasebet kurmuşlar, Büyük İskender'e elçi yollamışlar ve Roma'yla zaman zaman savaşıp zaman zaman dostluk kurmuşlar, bulundukları civarda etkilenebilecekleri her milletten etkilendikleri söylenebilir. Müller'e göre bazı araştırmacılar Kelt sanatında dinî içeriklerin yer aldığına inanıyorlar ama bunun kanıtlanması oldukça zor, bir tek Keltlerin tarih sahnesinde etkin biçimde son kez yer aldıkları MS 300'lü yıllarda tanrıçaları Epona'nın yer aldığı heykelcikten bahsedilebilir. "Model teşkil eden Yunan yapıtları söz konusu olduğunda, bu örneklerin ne zaman ve nasıl benimsendiği veya uyarlandığı gibi sorular da ortaya çıkmaktadır. Bu sanat eserleri toplumun hangi kesiminde ne tür bir işleve sahipti ve bu yapıtlar Kelt kimliğini ne derece yansıtıyordu? Örneğin kılıç kınlarının Güney İngiltere'den Macar ovalarına kadar aynı bezeme ile süslenmesi neden önemliydi?" (s. 7) Müller arkeolojik araştırmaların sürdüğünü ve belli başlı bazı soruların yeni buluntularla cevaplanabileceğini söylüyor. "Keltleri anlamak ne kadar zor ise, onların sanatını anlamak da o kadar zordur. Dahası Keltler, kültürlerini bize kendi bakış açılarından aktarabilecek bir tarih yazımından da mahrumlardı." (s. 10) Yunan ve Roma kaynaklarında bazı bilgiler yer alsa da bu medeniyetler Keltleri barbar olarak gördükleri için kültürlerine değer vermemişler, mutlak düşman imgesiyle yaklaştıkları Keltlerin savaşçılıklarına odaklanmışlar. Üstelik farklı kaynaklarda yer alan Galli/Kelt olarak adlandırılan toplulukların birbirlerinin devamı olduklarına dair kesin kanıtlar yok, ilk kez Sezar'ın Germenlerden ayrı bir halk olduğunu söylediği Keltler diğer topluluklardan ayrışmış olsalar da Sezar'ın "Akitanyalılar", "Belgalar" ve "Keltler" adlarıyla üçe ayırdığı toplulukların aynı kökenden gelip gelmediklerine dair bir bilgi yok, Sezar'ın Celtae ve Heredot'un Keltoi olarak isimlendirdiği toplulukların aynı topluluk olmaması mümkün, Antik Çağ'da ilk kez kullanılan sözcüğün anlamı Roma döneminde değişmiş. Sonuç olarak "Kelt" sanatı yerine "La Tene Kültürü"nü kullanıyor Müller, gruplandırmayı bölgeye göre uyguluyor ve kronolojik sıralamayı gözetiyor: Erken Evre, Waldalgesheim Evresi ve Geç Evre. Geç Evre de ikiye ayrılıyor, Plastik Üslup ve Kılıç Üslubu.

Erken Evre'nin ilk eserlerinden itibaren özenli bir çalışmadan söz edilebilir, eserlerdeki detaylar belli bir seviyeye erişildiğini gösteriyor. Belli başlı eserlerin fotoğrafları kitapta var, anlatılanı doğrudan eserin üzerinde görebiliyorsunuz, Müller bilgileri santimi santimine verdiği için karşılaştırma yapabilmek iyi.

Plastik üslubu doğulu Keltlerin bulduğu kabul ediliyor, İrlanda'da örnekleri görülen tomurcuk ve sarmallar Avrupa anakarasında ortaya çıkmış. Mekân geniş, hektarlarca alanı kaplayan bir anıt mezardan çıkarılan eserler çok ses getirmiş. İstisna tabii, o büyüklükte bir gömüte pek rastlanmamış. Kharon'un ücretini Keltlerin nasıl adlandırdığını merak ediyor Müller, bilgi yok. Bu dönemde Bulgaristan sınırları içinde kalan bölgenin eserleri öne çıkıyor, kazandan aynaya kadar pek çok eser üretilmiş ve süslenmiş. "Demir işçiliği yüksek düzeydeydi. Metal işleyen diğer zanaatkârlar gibi, demir ustaları da dökümcülük dışında çeşitli işleme yöntemlerine hâkimdiler. Demirin örs üzerinde ağır çekiçlerle dövüldüğü düşünüldüğünde haddeleme, eğme, perçinleme, bükme, bölme, kaynak yapma gibi bilindik uygulamalara ek olarak, yaratıcı bir biçimde şekil verme de zaman zaman etkileyicidir." (s. 89) Soylu müşterilerin verdiği siparişler çeşitlilik gösteriyor, seramik işlemeciliği alıp başını gidiyor, heykeller stilistik biçimlere kavuşuyor, takılar üzerinde uğraşma dönemi bitiyor çünkü iş zanaata dönmüş biraz, seri üretime geçilmiş.

Sonrasında Gallo-Roma denen bir üslup ortaya çıkıyor, Kelt sanatı Roma sanatıyla bütünleşiyor ve karakteristik özellikleri yavaş yavaş kalkıyor ortadan. Felix Müller bu süreci de anlattıktan sonra noktayı koyuyor, ilgilenen okurlara ise okumak kalıyor.
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ay Zalim Bir Sevgilidir
Isaac Asimov, bilimkurgunun aniden parlayan yıldızlarından (nova) bahsettiği yazısında (bkz. Bir Mars Destanı’nın önsözü) Heinlein’ın 1940’larda “yaşayan en büyük bilimkurgu yazarı olduğunun açıkça anlaşıldığını” ifade eder. Bugün de kendisinin Asimov ve A.C. Clarke ile birlikte bilimkurgunun üç büyük isminden biri olduğu kabul edilir. “Ay zalim bir sevgilidir” ise kimilerine göre onun en önemli romanı (yıldız gemisi askerleri ile sıklıkla yarıştırılır) ve Amerikan halkının en sevdiği bilimkurgu eserlerinden biri olarak bir klasik konumuna yükselmiş.

Eserin teması bir bağımsızlık mücadelesi ve eserin içinde de sıklıkla belirtildiği gibi Amerikan bağımsızlık savaşı ile ciddi benzerlikler işleyen bir öykü (Amerikan halkının eseri sevmesinde önemli etkenlerden birisi de bu olabilir). Çoğunlukla “muhafazakâr” olarak tanımlanan Heinlein’ın eserde işlediği çeşitli konular bu tanımlamanın yerinde olup olmadığını sıklıkla sorgulatmakta. Üç bölümden oluşan romanda olayların arka planı ise şu şekilde; uzak olmayan bir gelecekte Ay (Luna), dünyadaki mahkûmların sürgün yeri haline gelmiştir. Cezasını tamamlayan mahkûmlar ayda gelişmiş olan sosyal yaşama dâhil olurlar. Düşük yer çekiminin insan vücuduna kalıcı etkileri sebebiyle mahkûmların bir daha dünyaya dönme şansı kalmamaktadır. Böylece eski mahkûmların çocukları, torunları ile yeni mahkûmlardan oluşan bir toplum ortaya çıkar. Yer altındaki tünellerde yaşayan toplum burada birkaç tane büyük şehir oluşturmuş ve nüfus milyonlarla ifade edilmeye başlamıştır. Kaya zeminin kazılması ile oluşan boşluklarda çiftlikler kurulmuş ve tahıl üretimi yapılmaktadır. Ayrıca su ve hava kaynağı açısından buz madenciliği önemli bir uğraştır. Bunlar dışında toplum hayatını sürdürmeye yetecek diğer meslekler de oluşmuştur. Üretim yapan herkes ürününü tekel konumunda olan ve tepesinde başgardiyan olarak adlandırdıkları, dünya tarafından görevlendirilmiş bir kişi bulunan yönetime (otorite) satmakta, karşılığında su, hava gibi temel ihtiyaçları yine aynı idareden satın almaktadır. Ay yönetimi esas olarak bir sebepten ötürü vardır: dünyaya tahıl göndermek. Gelecekte dünya büyük bir kıtlık içerisindedir ve ay da bir mahkûm kolonisinden çok bir üretim kolonisine dönüştürülmüştür.

Özünde anarşist bir toplum olan ve kendilerine aykırılar diyen Ay sakinleri genelde kanun ve düzene alışık değildir. Başgardiyanın işlerini yürütenler dışında kanun ve devlet denetimi yoktur, polis bulunmaz. Bununla birlikte toplumsal mutabakata dayanan yazılı olmayan kurallar toplumun devamını sağlamaktadır. Böylece sivri uçların törpülendiği ve nispeten dengede olan bir toplum kurulmuştur. Aykırılar genel olarak apolitiktir. Gündelik yaşamları, bira ve bahis dışında önemsedikleri pek bir şey yoktur. Tabi bir de kadınlardan söz etmek gerekir. Bir mahkûm kolonisi olarak ortaya çıkan ayda baştan itibaren kadın sayısı çok azdır. Bu da toplumun anaerkil bir yapıya bürünmesine ve kadınlara yüksek değer verilmesine yol açar. Kadın erkek eşitsizliği, toplumdaki cinsel rekabeti azaltmak ve hayatta kalmanın işbirliğine dayandığı bir ortamda daha güçlü aile yapıları kurabilmek için sıra ya da grup evliliği adı verilen sosyal yapılar oluşturmuştur. Liderin kadın olduğu bu büyük aile modellerinde aynı ailedeki kadın ve erkeklerin birden fazla eşi vardır. Ahlaki yapı buna göre şekillenmiştir. Paralel olarak aykırılar dini açıdan da farklı inanışlara sahiptir. Dünyadaki dinlerin yanı sıra bunların yerel versiyonları ya da aya özgü inanış biçimleri de vardır. Kısaca, toplumu kapsayacak ölçüde herhangi bir politik, dini ya da ahlaki ideali olmayan, alıştıkları yaşam devam ettiği sürece işlerin nasıl yürüdüğü ile pek ilgilenmeyen kendi halinde bir toplum görülmektedir (böyle bir toplumda devrim fikri gülünç durur). Öte yandan toplum yaşamına doğrudan karışmasa da hiç sevilmeyen bir başgardiyanları vardır (siğil mort) ve emeklerinin sömürüldüğünü düşünen belli başlı gruplar herhangi bir planları olmasa da gizli bir direniş örgütlemeye çalışmaktadır. Tabi, “tehlikeli” fikirleri olsa da son derece etkisiz ve kendi içlerinde bile birlik olamamış küçük gruplar ciddi bir tehdit olarak görülmez.

Hikâyemizin ana kahramanı Manuel (Man) bir bilgisayar teknisyenidir. Ayın tüm altyapısı (elektrik, su, hava, ulaşım, haberleşme) ve idari işlemler (maaşlar, yazışmalar, gazeteler, ilanlar) bir süper bilgisayar tarafından kontrol edilirken arızalar konusunda tek başvurulan kişi Man’dır. Sahip olduğu muazzam kaynak ve analiz yetisi ile bir noktada kendisinin farkına varan süper bilgisayar, tıpkı bir bebeğin gelişimi gibi yavaş yavaş insan duygu ve düşüncelerini çözmeye başlamış ve arkadaşlık edebileceği tek kişi olarak karşısında ona Mike adını takmış olan Man’ı bulmuştur. Hikâyenin diğer iki önemli karakteri devrimci hareketlerde önde yer alan ve güzelliği ile herkesin dikkatini çeken Wyoming ve uzun süre önce dünyadan siyasi bir mahkûm olarak sürülmüş olan, Man’ın eski öğretmeni profesör de La paz’dır. Her şeyi kontrol eden ve muazzam bir öngörü gücüne sahip süper bilgisayar Mike, onun en iyi arkadaşı teknisyen Man, heyecanlı bir aktivist Wyoming ve anarşist bir profesörün bir araya gelmesi benzeri görülmemiş olaylara sebep olacaktır.

Ay zalim bir sevgilidir, çok katmanlı bir roman olarak farklı açılardan ele alınabilir. Yapay zekânın sınırları ve “tehlikesi”, dünya dışı kolonileşme ve geleceğin teknik imkânları gibi bilimkurgunun belli başlı temaları yanında devlet ve politik düzeninin tartışılmasına önemli bir yer ayrılmıştır. Devletin, yasanın, yasamanın ve bunlar karşısındaki insan davranışlarının doğası tartışılmıştır. Kapitalizm, sosyalizm hatta anarşizm sorgulanırken ideal düzen diye bir şeyin var olup olmadığı da sorulur. Demokrasinin işlevselliği tartışılırken “her kafadan bir sesin çıktığı” durumdaki kilitlenmeler, seçimlerin aslında ne kadar temsil sağladığı ve kitlelerin nasıl maniple edilebileceği gösterilir. Birilerinin kontrol edeceği bir sistemin eninde sonunda yozlaşmaya açık olduğu ima edilir. Toplumların dünyalarını kendi şartlarına göre yaratması, dilde, gündelik yaşamda ve geleneklerde ortaya çıkan değişimler göze çarpan diğer konulardır. Ahlaki yargılardaki farklılaşmanın altı özellikle çizilmiş ve ahlak, aslında şartların belirlediği bir olgu olarak tanımlanmıştır.

Ay zalim bir sevgilidir, Heinlein külliyatının olduğu kadar bilimkurgu dünyasının da önemli eserlerinden biri. Yer yer ağır yürüyen 450 sayfalık öykü uzun soluklu bir okuma gerektirse de politik tahlilleri, devrim planları, entrikaları ve savaş gerilimi ile heyecan ve merak uyandırmayı da başarıyor. Yazılmasının üzerinden yarım asır (1966) geçen eser gerek kendisini klasik konumuna getiren etki gücüyle gerekse güncelliğini koruyan temalarıyla bilimkurgu severlerin okunacaklar listesindeki öncelikli yerini hak ediyor.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yamuk Bakan Öyküler
Dört öykü var, seçki. Üçünü okumuşsunuzdur bir yerlerde. Üçü BK, diğeri Sherlock Holmes. Neden böyle bir şey, bence Zizek. Yayınevinin Zizek'e duyduğu ilgi. Konferans için davet etmişler falan. Zizek her bir öykü için bir cümlelik açıklama yapmış, arka kapakta bulabilirsiniz onları. Tematik bir mevzu da var işin içinde; Yamuk Bakan Öyküler aslında gerçekliğin yorumlanışı üzerine eğilen dört öyküyü içerdiği için belli bir konseptte oluşturulmuş bir kitap. Dolayısıyla öykülerin janrı -hep bunu yazmak istemişimdir- değil de içerikleri açısından. Olunca yani bir mantıklı geldi.

Dünyalar Deposu: Robert Sheckley'nin. Distopik bir ortamda, bir iğne yardımıyla çok istenen bir hayatı yaşamak. Sonsuz ihtimaller arasında bilinçaltının yönlendirdiğine gitmek, kişinin kendini ne kadar tanıdığıyla ilgili olarak şaşırtıcı sonuçlara yol açabiliyor, ölümü isteyen çıkabiliyormuş mesela. Geçici bir süreç bu istenilen yere gitmek, bir de karakterin 10 yıllık birikimine mal olacak kadar pahalı. Neyse, beyimiz geçmişe dönüp ailesiyle birlikte mutlu mesut yaşıyor bir yıl boyunca. Uyandığı zaman doğruca sığınağa gitmek zorunda. Gayger sayacının uyarılarıyla, bir zamanlar insan eti ve kemiği olan beyaz zeminin üzerinde. Zizek'in yorumu: "Özne ancak fantazi yoluyla arzulayan özne olarak kurulur."

Şakacı: Asimov'un. Fıkraların kaynağını bulmak, Meyerhof için bir takıntı haline gelir. Süper bilgisayar Multivac'in yardımıyla gizlice cevabı arar ve uzaylılar için esprilerin, fıkraların falan bir deney olduğu sonucuna varır. Bilgiye eriştiği anda deney sona erer, insanların mizah duyguları kaybolur. Zizek'in yorumu: "Başkasının Başkası tam da paranoyanın Başkası'dır."

Tanrı'nın Dokuz Milyar İsmi: Arthur C. Clarke'ın. Tibet manastırına satılan bir süper bilgisayar, Tanrı'nın bütün isimlerini aramaktadır. İnsan ırkı bu yüzden yaratılmıştır, bütün isimleri bilmek için. Bu gerçekleştiğinde her şey yok olacaktır, fiş çekilecektir yani. Bilgisayarla birlikte Tibet'e giden mühendisler mevzuyu öğrenince bilgisayarı yavaşlatırlar ve kendileri için bir kaçış süresi ayarlarlar. Son an gelince geriye dönüp bakarlar ve yıldızların yavaş yavaş söndüğünü görürler. Zizek'in yorumu: "Dünyanın kendisi, 'gerçeklik' her zaman bir semptomdur."

Kızıl Saçlılar Derneği: Bir gerçekliğin ardından bir başkasının ortaya çıkarılması, tipik bir Holmes öyküsü. Zizek'in yorumu: "Yanlış çözüm yapısal bir zorunluluktur... doğrudan doğruya hakikate çıkan bir yol yoktur."

Güzel, alınabilir, hediye edilebilir.
Yanıtla
3
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çocukluk Adası
Anıların işlenmeden aktarılması zor. Bilincin parladığı anın biricik peteğine sıkışmış olanlar haricinde anılar olabildiğince kurgulanır, hikâyeleştirilir ve paketlenir, sonrasında bir uyarıcıyla birlikte ortaya çıkacak biçimde depoya kaldırılır. Bir şarkı, bir koku, algıların anahtarları her türlü kodu çözer ve yıllar bir anda aşılabilecek mesafeler haline gelir.

Aynı mevzuyla alakalı Hafızadan Kurtulmanın Beş Kadim Yolu diye bir öykü yazıyordum, adam kitabını yazmış. Ben bitireyim de dergiler yine basmasın. Knausgaard'ın üçüncü kuşatması tamamen çocukluğundan ibaret. Bir bölümü olduğu gibi çocukluk, şu parıltılı anlar, diğer bölümler çocukluğun yetişkin yorumlaması şeklinde okunabilir.

Yeni bir mahalleye taşınan ailenin küçük çocuğu, manzarayı hiç unutmayacağı şekilde zihnine kazıyor. Küçük Karl Ove, çocukluğundan bir anda yetişkinliğe adım atıyor ve geçen zamanla birlikte kişiliğinin nasıl değiştiğini, nasıl değişebileceğini merak ediyor. Kitabın yazıldığı ana kadar böyle pek çok an yaşanmış, çoğu hatırlanıyor ve zamanın henüz işlenmemiş bölümü bir bilinmez olarak ortaya çıkıyor. Çocukluk, ölüme dair sahte anılar yaratabilir. Cenaze evinde masaya yatırılan bedenle yeni mahallesini keşfedilmiş bir dünya gibi inceleyen aynı: Karl Ove.

"Bellek, yaşam için güvenilir boyutlarda değil. Üstelik belleğin gerçeğe öncelik vermemesi gibi basit bir nedeni yok bunun. Belleğin bir olayı doğru veya yanlış hatırlamasını gerçeklik gereksinimi belirlemiyor hiçbir zaman. Öz çıkarlar belirliyor bunu." (s. 21)
Bazen karıştırıyorsunuz; anıların anlatıcısı hafıza kodlarını bu çıkarların peşinde çözüyor gibi görünürken çocukluğun doğal anıları bir anda ortaya çıkıyor, karma bir yapı oluşuyor. Güzel bir şey bu, çok katmanlı yapıyı kendiniz aralamalısınız. Hemingway'in buzdağı metaforunu anımsarsanız daha derinlere inebilirsiniz.

İnsanın söylemedikleri olduğunu kim söylemişti?

Tek bir sözcük olsun israf edildiğini düşünmüyorum, Knausgaard okuruna sunduğu şemada anılarının yazınını nasıl etkilediğini anlatıyor aslında. Bu yüzden uzun uzun anlatılan ve anlamsız/değersiz görünen bölümler bile bir amaç uğruna yazılmış. Fark edersiniz ki büyük bir felaketin öncesi ve sonrası uzun uzun anlatılmıştır, zira felaket unutulsa bile ardılı ve öncüsü asla unutulmaz, hafıza eklektik bir şekilde çalışır ve bazı parçaları daha çok parlatır. Bu parlamalardan sıkça görürüz, zira Karl Ove'ın babası, özellikle ilk kitapta ölümünün ardında bıraktığı boşluğa düştüğümüz adam, tam bir sığır olduğu için çocuğa etmediğini bırakmıyor. Bunun yanında ergenlik problemleri, akran despotizmi derken kimsenin yabancısı olmadığı bir dünyayı, orman yasalarının yaşam boyunca en geçerli olduğu zamanları izliyoruz. 60'lı yılların Norveç'i oldukça ıssız, yeşil ve depresif. Despot baba, sessiz anne ve kendi halindeki abi ile birlikte Karl Ove için onlarca kez damgalanmış bir çocukluğu yazmak zor olsa gerek.

Cinsellik, edebiyatın ve müziğin keşfi, okul, arkadaşlar, hepsi bir yerden çocukluğa tutunmuş.

Tekrar söylemek istiyorum, baba tam bir sığır. Ortaokul öğretmeni olup çocuk psikolojisinden bu kadar uzak kalan bir adam olamaz. Mesleki deformasyon mu diyeyim, ne diyeyim, bilemedim.

Müthiş.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tavşan Deliğinde Fiesta
İnsan bilişsel dönemlerden geçiyor, beynin işleyişi -özellikle çocuklukta- aylarla ifade edilebilecek kadar kısa sürelerde muazzam değişimler geçirebiliyor. Büyük zenginlik; yaratıcılığı zenginleştiren bir durum. Kendini çizgi film karakteri sanıp camdan atlayanlar ve benzerleri dışında güzel sonuçlar doğuruyor, Çavdar Tarlasında Çocuklar mesela. Onca Yoksulluk Varken de bir diğer güzel örnek. Filmlerde, dizilerde çokça görürüz, ekmeği iyi yenmiştir yani. Eh, bu açıdan Villalobos'un çocuğu yeni bir şey değil ama içinde yer aldığı uyuşturucu kartellerinin ortamında ilgi çekici hale geliyor. Tochtli nam velet, uyuşturucu taciri olan babasının yanında, çölün orta yerine konuşlanmış bir kalede yaşıyor. İki izbandut koruma ve babasının yardımcısı olan özel öğretmeni dışında ilişki kurabildiği kimse yok, yalıtılmış bir ortamda yaşıyor. Televizyon izleyebilir, kitap okuyabilir ve babasının kendisi için getirdiği hayvanları izleyebilir. Hayvanat bahçesine gitmek tehlikeli olduğu için kalenin bir kısmı hayvanat bahçesine çevrilmiş, kolay iş.

Çocuklukta hiçbir şey olduğu gibi değil, lunaparktan pek bir farkı olmayan beyinde olgular/nesneler arasındaki ilişkiler bağdaştırmaların doğruluğuna ve yanlışlığına bakılmadan, kendiliğinden beliriverir. Bu yüzden Tochtli'nin Japon kültürünün etkisi altındayken Liberyalı cüce suaygırları için delirmesi, vücuttaki delik sayısının ölüme yol açıp açmamaya etkisiyle ölülerin de sayılabilecek kişiler olarak görülüp görülmeyecek olması, kısacası dünyayı algılayış şekli tam bir kaos. Bütün eğlenceyi bu kaosa borçluyuz.

Küçük bir çocuğun anlatıcı olduğu metinlere girişmeden önce iyi hazırlanmak gerekiyor; düşüncenin biçim değiştirdiği aşamaları bilmeden, literatürü taramadan bu tür karakterler yaratmak büyük risk. Belli bir pencereden görülen dünyanın bir anda yetişkinlerin dünyasına dönüşmesi, çocuğun kozmosunun dışına çıkılması bütünlüğü bozar. Villalobos bu konuda oldukça iyi, herhangi bir falso görülmüyor.

Üç bölüm. İlk bölümde bu kanun dışı dünyanın çeşitli halleri, ikinci bölümde Liberya gezisi ve son bölüm çözülüş.




Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir