Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Martıya Uçmayı Öğreten Kedi
Ben malum “Şili’den ne çıksa okurum” noktasında bir insanım, ama böyle olağanüstü şeyler çıkıyorsa benim ne suçum var? Enfes bir kitap “Martıya Uçmayı Öğreten Kedi”, enfes. Çocuk kitabı okumayı sevmemin sebeplerinin başında sanırım şu geliyor: mutlu sonla biteceklerini bilmek. İçimin sıkışık olduğu, huzursuz olduğum zamanlarda çocuk kitaplarına gitmem bundan muhtemelen – bir tür kendini koruma güdüsü. Evet bu da mutlu sonla biten bir çocuk kitabı ama nasıl incelikli, nasıl zarif, nasıl yumuşacık bir kitap, nasıl! Bir dostluk hikâyesi aslında ama bana sevmeye, hoyrat olmamaya, özene, farklı olanı kucaklamaya ve cesarete dair çok şey bırakıp gitti. Sepulveda iyi ki varsın ya sen. “Boşluğun kenarında en önemlisinin ne olduğunu anladı: yalnızca cesaret edenler uçabilir.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bekleyecek Vaktim Kalmadı Artık
Ben Jean-Louis Fournier’nin bir kitabını okuyup çok sevince kesin diğerlerini de severim diyip hepsini aldım, iyi halt ettim, almış bulunduğum için hepsini okuyorum şimdi ama okuduğum her yeni kitabıyla beraber biraz daha soğuyorum kendisinden. Burada artık düpedüz öfkelendiğimi fark ettim, çünkü yani bu kitabın basılması için harcanan kağıda yazık.

Özetle şöyle: yayıncısına kitap sözü vermiş, yayıncı da duyurmuş kitabı, fakat Fournier yazamamış, yetiştirememiş, hal böyle olunca da oturmuş bir şeyler karalamış. (Bunu kitabın başında kendisi de söylüyor.) Birkaç örnek veriyorum:

“Haklı olduğunu, karşıdakinin de hatalı olduğunu düşünmeden, köprüleri yıkmadan beklemek lazım.”

“Hayat bir hız yarışına dönüşüyor. En hızlı giden kazanıyor.”

“Eskiden hayatı yüksek ateşte pişirerek yaşardım, şimdi ise kısık ateşte ısıtarak yaşıyorum.”

“Zamanı kullanmak lazım... Zamanı tutmak lazım... Zamanı ölçmek lazım... Zamanın boynuna sarılmak lazım...”

Nasıl? Ertuğrul Özkök’ün Pazar yazıları gibi di mi? Hatta onların içinde bundan daha iyi olanları vardı bence. Bu kadar yüzeysel, bu kadar içi boş, bu kadar hiçbir şey söylemeyen bir kitabı insan yayıncısına teslim etmeye utanır, yayıncı da yayıncı olsa bunu basmaz zaten. 99 sayfalık bu kitap muhtemelen 12 word sayfası filan ediyor, zira bir sürü sayfasında yukarıda aktardığıma benzer bazı cümleler tek başlarına yer alıyorlar.

Kimse kusura bakmasın ama kendimi düpedüz dolandırılmış hissediyorum. Kitabın ısmarlama olduğu çok belli, okura saygısızlık bence bunu yazıp teslim etmek. Üstelik de sen Fournier’sin, elinden bu kadarı geliyor olsa hadi neyse, ne yapalım diyeceğim. Kendisinin nasıl yazabileceğini biliyoruz, zahmet etmemiş resmen. İçinden zorlasam belki üç tane cümle bulup çıkarırım koca kitabın, o da belki.

Ay çok sinirliyim ya. Yazmayıver olmuyorsa, bir şey olmaz.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mösyö İbrahim ve Kuran'ın Çiçekleri
Ben bu kitabın filmini zamanında izlemiş ve çok sevmiştim, ancak üstünden 20 yıl kadar bir zaman geçtiği için unuttum tabii, kitabını görünce okuyup hatırlayayım dedim. Valla yanılmıyorsam filmi kitabından daha iyi olan nadir eserlerden biri bu. Kitap kötü mü, değil asla ama bilinçli bir şekilde derinleşmekten kaçıyor gibi; çok saçma.

Bazı açılardan Emile Ajar’ın çok sevdiğim kitabı Onca Yoksulluk Varken’e benziyor Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri - bir çocuğun kenar mahallede büyüme hikâyesini anlatmaları, hele de her iki kitapta da çocukların isminin Momo olması herhalde bu benzerlik duygusunu kuvvetlendiriyor. Ama işte Onca Yoksulluk Varken ne kadar katmanlı ve derinse, bu da o kadar tek boyutlu, üstelik de bilinçli bir tercih gibi bu, tuhaf.

Çocuğun dilinden yazıldığı için dil çok naif, yumuşak ve tatlı. Bebekken annesi tarafından terk edilen ve asık suratlı babasıyla hayatta kalmaya çalışan Momo, mahallenin “Arap” bakkalı Mösyö İbrahim ile bir dostluk geliştiriyor ve hayatı değişiyor. Bu ikilinin ilişkisi, Mösyö İbrahim’in doğal bilgeliği, hayata yaklaşma biçimi de gayet güzel anlatılmış, ancak neden, neden, neden bu kadar kısa? Bir cümle bir cümle her şey, oysaki ne hikâyeler var bu kitapta, nasıl güzel açılıp boyut kazanabilirmiş bu metin, bu lezzetli hikâye uzun uzun anlatılabilir, ikilinin birbirlerinden hayata dair öğrendikleri şeylerle nasıl zenginleştirilebilirmiş. Filmi belki de bunu becerdiği için sevmiştim, bu öyküye hak ettiği katmanı katabilmişti sanki.

Neyse, sonuçta tatlı, insanı gülümseten, naif, hoş bir kitap kendisi. Keşke daha çok emek verseymiş yazar, güzelim hikâyesine haksızlık etmiş kanımca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırık Ayna
Belki son cümlelerini nazik bir rüzgar beni okşarken ayaklarımı denize sarkıtmış halde okuduğumdandır, bu kitap içime işledi. Pek acayip, pek güzel. Klasik bir tefrika roman gibi başlıyor, sonra işin içine biraz büyülü gerçekçilik dalıyor, kitap biçim değiştiriyor, derinleşiyor. Başlarda içine girmekte biraz zorlandıysam da sonradan su gibi aktı gitti. Epeydir bu kadar güçlü bir mekân kullanımı görmemiştim bir de, o hüzünlü konağın bahçesindeki defne ağacının dallarına kalbimi bıraktım sanırım. Marquez çok haklı, “günümüz edebiyatında bulunmayan bir güzellik” var bu kitapta. Dünyayı da güzelliğin kurtaracağını düşünürsek, bu kitap ve Merce Rodoreda iyi ki varlar, iyi ki okudum. “Bir roman aynadır. Ayna nedir? Su bir aynadır. Narkissos bunu biliyordu. Ay bunu bilir, söğüt bilir. Bütün deniz bir aynadır. Gökyüzü bunu bilir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Livia ya da Diri Diri Gömülmek / Avignon Beşlisi 2
Bedenim Atina’da belki ama diğer her yerim Avignon’da geziniyor. Beşlinin ikinci kitabı "Livia ya da Diri Diri Gömülmek", ilk kitaptaki bazı soruların yanıtlarını verirken yepyeni de sorular bıraktı kucağıma - Durrell'in bana bunu yapmasına alışkınım gerçi. İlk kitap olan "Monsieur ya da Karanlıklar Prensi"nden çok daha zor, dağınık ve karmaşık bir kitap olduğunu belirterek başlayayım.

İlk kitabın sonunda öğrendiğimiz büyük sırrın detaylarını didikliyoruz. Gerçek olanla kurgu olanın bu biçimde birbirine geçtiği bir metin hiç okumamıştım açıkçası - ne demeli buna, "büyüsüz yalancılık" filan gibi saçma bir isim veresim var. Kim kurgu, kim gerçek, kim yazarın kafasının içinde, kim değil, hatta yazar kim, yazan mı, yazılan mı; işte böyle sorular kalıyor bitirdiğinizde, ona göre okuyunuz. Bu kitapta kurmaca bir yazara dair yazan bir yazarı okuyoruz ama - o gerçek mi acaba? Yoksa asıl yazar olan Durrell'in kurmacasının içindeki kurmacada mı dolanıyor ve aslında Durrell'i mi dinliyoruz? (Yani şöyle desem yeri: Inception filmi bu kitabın yanında halt etmiş.)

İlk kitapta sezdiğimiz karanlık, gotik ve hatta grotesk atmosfer bu kitabı tamamen ele geçirmiş durumda. Arka planda ayak seslerini işittiğimiz, yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı da bu tekinsizliği katlıyor.

Kitabın adı her ne kadar Livia olsa da, Livia'yı ele geçirmeyi başaramadığımı hissediyorum. Bu biraz Livia'nın ele avuca sığmazlığından, biraz da Livia'yı anlatan yazarın daha çok kendini anlatmakta olduğunu hissedişimden sanıyorum. Bir de okuduğum bir eleştiride Livia'nın bir karakterden çok "bir fikir, bir konsept" olduğu yazıyordu ki buna çok katılıyorum, böyle okuyunca biraz daha taşlar yerine oturuyor gibi.

Sonuçta şöyle diyebilirim sanırım: Livia tek başına çok iyi bir kitap değil bana kalırsa. Beşlinin bir parçası olarak bir şeyleri tamamladığı şüphesiz ama Monsieur'deki kadar vurup geçmedi beni. Şimdi sırada Constance var, bakalım onunla neler yaşayacağım?

(Durrell'in atmosfer yaratma kabiliyetine duyduğum hayranlığı bininci kez dile getirmeden de bitirmeyeyim: Avignon'un her köşesini iliklerimde hissediyorum ya. Kaldırım taşlarından kilise çanlarına - gittim, gördüm resmen.)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Buddenbrooklar / Bir Ailenin Çöküşü
Bazı kitapları o kadar vakitli okuyorum ki kendime sarılmak istiyorum sonrasında. Buddenbrookların dört kuşağı, karlı uzun geceler boyunca bana eşlik etti: zannediyorum bu kitabı okumak için daha doğru bir zaman olamazdı. Sayfa sayısı gözümü korkutmuştu ama Mann’ın daha evvel okuduğum Büyülü Dağ’ının aksine oldukça sade bir dille yazılmış bir kitapmış bu. Onun gibi felsefi tartışmalara da dalmıyor burada yazar, romanın en saf hali gibi bir roman yani; dolayısıyla enfes. (Büyülü Dağ’ı çok çok severim ama onun yeri ayrı.) Ezcümle: bir roman böyle olmalı diyebileceğim bir kitaptı Buddenbrooklar. Bir burjuva ailesinin öyküsünü okurken arkada da dönüşen çağı, değerleri ve toplumu görüyoruz. Mann her zamanki gibi karakter yaratma konusunda muazzam bir iş yapıyor, tüm karakterlerini ete kemiğe büründürmeyi başarıyor. (Öyle ki sanki 1 haftadır onlarla beraber Meng Caddesi’ndeki evdeymişim gibi bir hisle bitirdim romanı.) Bu arada bu hacimde, bu kadar derli toplu bir kitabı 25 yaşında yazabilmek gerçekten olacak iş değil. Bir diğer olmayacak iş de bence Mann’ın kadın karakterlerini yazmaktaki başarısı. Venedik’te Ölüm ve Büyülü Dağ’da görmediğim bir şeyi; Mann’ın bir kadının bakışıyla yazabildiğini de gördüm bu kitapta ve bu yönünü tanımış olmak da bana çok iyi geldi. Kitapta burjuva ahlakı, sanat, tabii ki aile gibi oldukça temel konulara dair bir fotoğraf çekiyor Mann şüphesiz – ama kurgunun lezzeti benim için bunların hepsini solladı geçti. Kendimi sayfaların akışına bırakıverdim düşünmeden; böyle güzel ve uzun bir yolculuğa çıkmayalı olmuştu biraz. Mutluyum.

Bir küçük not: çeviri gözden geçirilse ne güzel olur. Maalesef bu çapta bir kitaba yakışmayacak denli çok tapaj ve anlatım bozukluğu vardı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bukalemunlar Kitabı
Bayıldım. Çok sevdim ama çok, tam benim kalemim bir kitap. Zaten en çok etkilendiği yazarlar Marquez, Llosa, Amado ve Borges olan bir yazarın yazdığını beğenmemem herhalde pek ihtimal dahilinde değildi ama beklentimin de ötesinde sevdim. Kitabımızın anlatıcısı bir kertenkele. Hayatta çok kertenkele tanımadım ama Elualio’nun tanıdığım kertenkeleler arasında en sevdiklerimden biri olduğunu söyleyebilirim. (Borges’le haşır neşir olanlar Elualio ile daha iyi anlaşacaktır diyeyim, çok da spoiler olmasın.) Neyse sonuçta biraz da Saramago lezzeti buldum bu kitapta, çok komik, çok tatlı, çok zekice. Keşke yazarın daha fazla kitabı dilimize çevrilse, Angola edebiyatıyla da haşır neşir olsak ne olur yani? Anılar, tuzaklar ve kimliklerimizle ilgili ironi dolu, naif ve derinlikli bu küçük kitabı okuyunuz. Ve evet: “Günahların en kötüsü aşık olmamaktır.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Korkulacak Bir Şey Yok
Bayıldım, bayıldım. "Herkes okusun" diyebileceğim bir kitap değil ama biraz yoğunlaşarak derinlikli bir okuma yapmaya hazır hissettiğiniz bir dönemde muhakkak el atın isterim bu kitaba. Kurgu eserleri kadar denemelerini de sevdiğim Julian Barnes'ın ölüme, yasa, ölüm korkusuna ve tabii tüm bunların kardeşi yaşama dair düşüncelerini içeren "Korkulacak Bir Şey Yok" kitabı acayip lezzetli.

Barnes, kendi anne ve babasının ölümlerinden başlayarak hem kendi hayatına kısmen otobiyografik bir bakış atıyor, hem de her zaman olduğu gibi sözü türlü yazarlara (Renard, Stendhal ve elbette ki Flaubert), müzisyenlere (Stravinsky, Şostakoviç...) getirip onların hayatlarından anekdotlarla zenginleştiriyor metni. O anekdotlar yeni düşünceler üretiyor, kitap derinleştikçe derinleşiyor.

Kimilerine dağınık bir metin gibi gelebilir ama ben öyle düşünmüyorum. Yazarın zihninde harika bir seyahate çıkmış gibi hissettim. Böyle derinlikli bir adamın iç sesini dinlemek gibi bir ayrıcalığa sahip olmama izin verilmişcesine haz duyarak okudum.

Yas deneyimi yaşamış biri olarak ölüme dair bu kadar ironik bir metin okumak ayrıca çok güzel ve teskin ediciydi. Zaten Barnes'ı ironiden bağımsız düşünmek mümkün mü? Bu büyük meselelerle meşgul kitabında her zaman olduğu gibi yer yer aşırı komik yazmış, bayılıyorum kendisinin mesafeli mizahına.

Eserlerinde sıklıkla gördüğümüz ana izlekleri (bellek, hafıza, hayal gücü, Tanrı, tarih, sanat vd.) ölüm fikri çerçevesinde irdeliyor yazar ve ortaya nefis ve müthiş kafa açıcı bir metin çıkartıyor. Sadece ölüm ve ölüm korkusu konusunda kafa yoranlar için değil, Barnes'ı biraz daha iyi tanımak isteyenler için de kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çok sevdim!

Sırf Renard'ın olağanüstü "Kırk beş yaşındayım - bir ağaç olsaydım yaşlı olmazdım" cümlesini öğrenmemi sağladığı için bile bu kitabı öpebilirim gerçi ama Barnes'ın kendisinden de bir cümleyle bitireyim: "Edebiyat bu dünyanın neden oluştuğunu bize en iyi şekilde söylemiştir ve hâlâ da söylemektedir. Edebiyat bize aynı zamanda, bu dünyada en iyi nasıl yaşanacağını da söyleyebilir; gerçi bunu en etkili biçimde öyle yapıyormuş gibi gözükmediğinde gerçekleştirir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutlu Yurttaş İmalatı
Bayıldım, bayıldım! Bildiğiniz gibi nadiren kurgu dışı metin okuyorum, o nedenle tatmin edeceğine emin olduklarıma girişiyorum, burada da öyle oldu: Edgar Cabanas ve Eva Illouz'un "Mutlu Yurttaş İmalatı: Mutluluk Endüstrisi Hayatımızı Nasıl Kontrol Ediyor?" kitabı muazzam. Bu senenin başında okuyup çok sevdiğim Byung-Chul Han kitabı Palyatif Toplum & Günümüzde Acı'nın tamamlayıcısı gibi, ikisini beraber okumalı belki.

Benim kişisel gelişim kitaplarıyla, yaşam gurularıyla, durmaksızın öğütlenen toksik pozitiflikle derdimi az çok biliyorsunuz. Tamamen içgüdüsel bir şekilde bu öğretilerin çok problemli olduğunu sezip uzak durdum hep, bu kitap hem bu sezgimin altında yatan sebepleri temellendirmemi sağladı, hem de konuya bambaşka bir eksen kattı: hiç düşünmediğim kâr ve neoliberalizm ekseni.

Bu endüstriden elde edilen kârdan bahsetmiyorum, mutluluğun metalaşıp ticarileşmesi elbette birilerinin para kazanmasını sağlıyor, onu biliyoruz. Fakat bu aşırı bireyci "mutluluk sizin içinizde, yeterince çabalarsanız onu bulabilirsiniz, hadi şükredin, çalışın"cı "pozitif psikoloji"nin neoliberal düzene bu kadar katkı sunduğunun, devletlerin sorumluluk alanını bunca daraltıp işini kolaylaştırdığının farkında değildim. Gerçek bir eşitlik yerine fırsat eşitliği sunarak meseleden sıyrılabileceğini sanan neoliberalizmin tam aradığı şey sahiden bu "pozitif psikoloji". Devlet sosyal adaleti sağlamak, vatandaşına belirli bir refah düzeyi sunmak zorunda değil, çünkü bu aşırı bireyci pozitif psikoloji durmadan diyor ki; mutluluk koşullardan bağımsız olarak sizin içinizde! Siz "manifest" edin, isteyin, asla yılmayın, umut edin, hırs yapın, evren size istediğinizi verir!

Evren gibi soyut bir şeye seslenip dururken, gayet somut muhatabımız olan devletten veya işverenlerimizden hak ve adalet talep etmeyi ihmal ettiğimizin ne kadar farkındayız? Mutluluk sanki hiç ideolojik bir şey değilmiş gibi paketleniyor ve biz zavallı bireyler mutlu olmayışımızdan ötürü kendimizi suçlayıp duruyoruz. Sistemin bunca işine gelen bir şey olabilir mi?

Yazacak çok şeyim var ama susuyorum, siz okuyun. Kabus gibi bizi kuşatan mutluluk endüstrisinin farkına varmamız için enfes ve çok ufuk açıcı bir rehber.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barbarları Beklerken
Bayıldım bu kitaba. Hayalî bir ülkede bir sınır kasabasında bir sulh hakiminin gözünden, saldıracağı söylenen “barbarlara” karşı başkentten gönderilen ordunun gelişi ve ardından gelişen olayları okuyoruz. Ne çok, ne çok, ne çok şey sığdırmış küçücük kitaba Coetzee. Hep yaptığı gibi insan ruhunun en ahlaksız, en karanlık yerlerine giriyor, hepimizin içinde bulunan “kötü”yle uğraşmaya devam ediyor, anlatıcının şu cümlesi tüm bunların özeti gibi: “içimizdeki potansiyel suçu kendimize karşı işlemeliyiz, başkalarına karşı değil.” Güçlü imparatorluğun “güçlü” kalmak için düşman icat etmeye duyduğu sonsuz ihtiyaç meselesi itibariyle biraz Llosa’nın “Dünya Sonu Savaşı”nı, kurduğu “biz ve ötekiler” ikiliği ve zenofobi meselesi itibariyle de Sanchez Pinol’ün “Soğuk Deri”sini hatırlattı ki ikisi de çok sevdiğim kitaplar. Ve bence kitabın onu okuyan herkese bıraktığı soru şu: asıl barbar kim? Kitabın adındaki “beklediğimiz barbarlar” gerçekten yabaniler mi, yoksa bizzat kitaptaki ordu mu? Varlığı şüpheli bir şiddet tehdidine karşı önleyici şiddete başvuran o ihtişamlı ordu… Cemil Meriç’in aklıma kazınmış şu cümlesiyle bitireyim çünkü bu kitap tam da bu: “şiddete son verecek şiddet, yalanların en alçakçası değilse, vehimlerin en şairanesi…”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir