Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Night Vale'e Hoş Geldiniz
Kasaba kendi halinde, çağlar öncesinden günümüze gelmiş bir kasaba, çöldeki en eski yerli halk kadar eski. Tarihi bu kadar. Çöl Çiçeği Bovling Salonu ve Atari ve Eğlence Merkezi var, Tüm Gece Açık Mehtap Lokantası var, Ralphs nam bir süpermarketi var, başka da değinmeye değer bir tek rehincisi var, ona geleceğim. Dört tarafı bomboş, dümdüz. Her kasaba gibi bir kasaba ama bir farkla, burada kuantum gereği gerçekleşmesi mümkün olan şeyler gerçekleşiyor. Bildiğimiz dünyada böyle bir şey pek olmuyor, duvarın içinden geçen insanlarla pek karşılaşmasak da teoride bu mümkündür, atom altı parçacıklar atomları çılgın serseri haline getirebilir, böylece suda yürüyebiliriz. Sonsuzun içinde mümkün ihtimaldir. Mesela rehinci Jackie Fierro, hep on yedi yaşındadır. On yediden bir gün bile almamıştır. Travmasının doğumuyla birlikte aynı yaşa çakılı kaldığını düşünebiliriz, yahut kuark ve arkadaşlarının bir boyut olarak zamanı delik deşik edebilmeleriyle zamandan münezzeh olduğunu da düşünebiliriz. Jackie bir atom altı parçacıktır, kasaba başka bir kuarktır ve bu ikisi ayrılamaz. Gerekirse başka kuarklar oluştururlar ama ayrılmaları mümkün değildir. Metindeki bütün mekanlar ve karakterler kuarkların metaforları olabilir mi, belki. Hatta nötrino bile diyebiliriz Jackie için. "Dünya ve kendisinin onun içindeki yeri bir hiçti ve o, bunu anlıyordu." (s. 9) Nötrino kardeşler normal şartlar altında yüksüzdürler, herhangi bir bilgi kırıntısı taşımazlar, Kurzweil'ın, "Bundan kesin bir şey yaparım ben," diyebileceği elemanlardır. Etkileşime girdikleri zaman, ancak o zaman bir şeyler taşırlar, enerji çalarlar. Eh, mevzular başlar başlamaz dükkanından ve kasabadan çıkamayan, mekandan kurtulamayan Jackie için hareket de başlamış olur. Aralarda fiziğin uç beyliğiyle ilgili göndermeler var, onları alacağım. Jackie'den gidiyorum; belli bir çalışma saati olmadığı için kafasına göre takılıyor, İhtiyar Kadın'ın bir dünya ucuz plastik flamingosunu on bir dolara alıyor. Jackie kendisine getirilen her şeyi on bir dolara alıyor, uzay gemisinden bozona kadar ne getirilirse getirilsin. Bu sırada İhtiyar Kadın evine çağırıyor Jackie'yi, meleklerin kendisini özlediğini söylüyor. Melekler var, cinsiyetsizler, ev işlerini yapıyorlar. İlahi bir kadınla karşı karşıyayız. Aslında çok şeyle karşı karşıyayız ama neyin ne olduğunu mantığımızla veya kuş kadar bilgimizle anlayamayacak durumdayız. Daha ne gariplikle karşılaşabiliriz diye düşünürken işlerin daha da garipleştiğini görmek çok keyifli. Biraz da birikimliysek okur olarak bu metne hazırız demektir, bölümler arasındaki geçişler ve olay örgüsü takibi elimizden öper. Yapboz benzeri bir anlatı dünyası var metnin; anlam veremediğimiz ayrıntılar ilerleyen bölümlerde anlam kazanıyor ve parçalar oturmaya başlıyor. Zaten absürttü olaylar, bir de bu parçaların yerine yerleşmesini beklerken her birine anlam vermeye çalışıyoruz, kolay değil.

Dükkana en son Diane geliyor. "Jackie'ye göre Diane pek çok şeye benziyordu. Çoğunlukla, hem bir mekânda hem de bir zamanda kaybolmuş bir insana benziyordu." (s. 11) Hmm, tamam. Diane oracıkta bir damla gözyaşı döktüğü mendilini on bir dolara bırakıyor, Jackie rehin bırakılan her nesne için bir an ölüyor ve tekrar diriliyor, teşekkür edip müşteriyi yolluyor. Tam dükkanı kapatacakken taba rengi ceket giyen bir adam geliyor dükkana, Jackie çığlık atıyor. Adamın elinde bir çanta var. Bu kadar. Neden çığlık attığını, üzerinde KING CITY yazan kağıdı aldığında neden otuz dolar ve zaman hakkında bir düşünce verdiğini sonra anlayacağız. Adam kendini Emmett olarak tanıtıyor, sonra Elliott olduğunu söylüyor ve dükkandan çıkar çıkmaz karanlığa doğru koşmaya başlıyor, etrafında kum bulutları. Neler oluyor?
Ev. Normal bir ev ve normal bir ev değil. Bu tür bir anlatım şeyleri yerine oturtmamızı zorlaştırıyor ama maksat bu; tekinsiz ve sürekli değişebilen bir doğa kurulmuş. Neyse, on beş yaşında bir eleman yaşıyor evde, Josh Crayton. Annesi Diane Crayton, gözyaşı damlattığı mendili rehin bırakan kadın. Josh bazen bir kuş oluyor, bazen elbise dolabı oluyor. Ergen benmerkezciliği onun istediği kılığa girmesini sağlıyor, adeta bir nanobot bulutu bu çocuk. Sadece iki ayaklı olduğu zamanlarda hoşlandığı kız da ondan hoşlanıyor, bu iyi. Annesiyle arası iyi değil, bu kötü. Arabayı sürerken insan formunu alması yönünde uyarı alıyor, aslında annesi pek çok konuda onu uyarıyor çünkü baba yok, para yok ve ergen bir evlatla uğraşmak kolay değil. Bir de suratı olmayan bir kadın yaşıyormuş evde ama bu olay hikâye için önemli değilmiş. Allah'ım, sen aklıma mukayyet ol. Jackie dükkanı kapıyor, nihayet, çöldeki ışıklara bakıyor. Bu ışıklar her gece belirip kayboluyor, ne olduğu belli değil. Yazı gereçleri kasabada uzun süredir yasaklıymış, kamu refahı için. Tamam. Arkadaşları kasabadan gitmiş, kendi yaşamlarını kurmuşlar ama Jackie orada kalmış, Cecil Palmer'ı dinleyerek günlerini geçirmeye başlamış. Cecil'in deliliğini ayrı bir paragrafta inceleyeceğim, radyoda sunduğu programın delirticiliği akıl almaz bir şey. Bir şey daha, her şeyin keder olduğunu biliyor Jackie, kendisinin dahil. Neyse, elindeki kağıt kaybolmuyor. Çekip atıyor, kağıt elinde. KING CITY yazan. Yakıyor kağıdı, yine avcunun içinde.

Cecil'in haberleri birkaç bölümde bir karşımıza çıkıyor. Beyni yakmadan birkaç şey söyleyeyim, bilinçlilik hakkında bildiklerimizi sayıyor: Kum bilinçli, çöl bilinçli. gökyüzü bilinçli değil. Bitkiler aralıklı olarak bilinçli, bizler bilinçli değiliz ve benzeri bilinç akışları. Pek çoklarının bilgisayar kullanmasına izin yok. Örümceklerin çoğu ağ örmeyi ve daha küçük böcekleri yemeyi tercih ettikleri için örgün eğitime hiçbir zaman dahil olmuyorlar. Az sonra yeni bir insana uyanmanın bilinç kaybı. Taba ceketli adamla ilgili bir şey söylenecek ama ne söyleneceği unutulmuş. Adam kasabalılar tarafından sıklıkla unutuluyor, civarda at koştursa da. Diane ve Jackie'nin hikâyeleri bir noktada birleşiyor, kasabanın dışına çıkmayı başarıyorlar ve yakınlardaki efsanevi King City'ye gidiyorlar, bütün yollar kendi kasabalarına geri dönse de döngüyü kırmayı başarıyorlar ve yasla karşılaşıyorlar; yasları onları hep aynı mekanda tuttuğu için, ceketli adam ikisinin de tanıdığı biri çıktığı için ve açtığı yaralar kapanmak bilmediği için, kasabadaki hemen herkesin yarası adamın ardında bıraktığı yıkıntılardan doğduğu için, her keder için kasaba yerleşim yeri olmaktan çıkıp sürekli kanayan bir yaraya dönüşmüş. VanderMeer'in Bölge'si gibi. Depresyonun çarpıttığı yaşamların arasında mantığa uygun bir şey bulmak zor, bildiğimiz dünyanın sonu gelmiş durumda.

Lovecraft'in evrenine benzetilmiş kasaba ortamı, benzetilecek pek bir şey yok. Özgün bir mekan oluşmuş, belki Keret'in müntehirler için düşündüğü mekana benzetebiliriz biraz. Diyeceğim şu; okunmalı ki kafalar yanmalı.
Yanıtla
1
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Borsayla ilgilenenler için başucu kitabı.
Kitapta 1900'lü yıllarda ABD'de yaşamış olan bir borsa yatırımcısının anıları anlatılıyor. Gerçek adı "Jesse Livermore" olan ve kitapta "Larry Livingston" olarak adı geçen yatırımcı; 15 yaşlarında başladığı borsa macerasında edindiği tecrübe ve bilgileri okuyucuyla paylaşıyor. Kitap yatırımcının kendi ağzından anlatılmış gibi yazılmış olsa da, kitabın esas yazarı Jesse Livermore ile bir kaç hafta boyunca süren görüşmelerde edindiği bilgileri kitap haline getiren gazeteci Edvin Lefevre.

Yatırımcı Larry Livingston'un tecrübeleri, günümüz borsa piyasalarında bile güncelliğini koruyan birçok ders ve özlü sözle dolu. Öyle ki, kitapta bazı bölümlerde tarihler verilmese ve o yıllarda yaşanan olaylardan bahsedilmese kitabın yakın tarihte yazıldığı bile düşünülebilir.

Kitabın genelinde yatırımcının tecrübeleri ve bu tecrübeleri edindiği olaylar anlatılıyor. Kitabın son bir kaç bölümü ise daha spesifik olaylara ayrılmış.

Borsayla ve son yıllarda oldukça ilgi çeken kripto para piyasalarıyla ilgilenen herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

"Hiç kimse, her gün durmadan hisse alıp satacak şansa ya da bilgiye sahip olamaz." (s.23)

"Fiyatın birkaç saat içinde hangi düzeye geleceğini tahmin etmek yerine, uzun vadede izleyeceği yönü kestirmenin daha karlı olduğunu anlamam yıllarımı aldı." (s.44)

"Önemli olan fiyatları en düşük anında yakalayabilmek değil, doğru anda alış ya da satış yapabilmektir." (s.83)


Yanıtla
17
1
Destekliyorum  9
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Konu mühim, karakter yaratımı başarılı, anlatım bir nebze...
Uzun zamandır okumayı düşünüyordum. Konu çok özel ve güzel olsa da anlatım bir nebze zayıftı. Yaşça küçük okurlar için bu sade anlatım faydalı olabilir ama genç okurlar ve yetişkinler tatmin olmayabilir. Ayrıca söylemek gerekiyor; kapak tasarımında olduğu gibi metaforik bir anlatım yok. Ara sıra benzetmelerle Melody'nin içinde bulunduğu durum anlatılıyor ama genele düz bir anlatım hakim. Mesaj doğrudan veriliyor. Ana karakter başta olmak üzere tüm karakterlerin yaratımı başarılı. Kitabın içine çekilmenizin ana sebebi denebilir. Çünkü akışta problemler var. Bölük börçük bir anlatım olduğu için uyandırılan duygu fazla beslenmeden sıçrayış gerçekleşiyor. Bu yüzden bir tepki geliştiremiyorsunuz kitaba karşı. Eleştirilerin yerine başarılı bir şekilde ulaştığını sanmıyorum.

Anlatıma bakıldığında bu tarzı haklı gösterecek iki neden sunulabilir. Birincisi bunu bir günlük edasıyla okumak ve sadece önemli anların, noktaların not düşüldüğünü varsaymak. Böylelikle Melody'ye onun gözünden bakabiliyor, karakterini ve kişisel özelliklerini daha iyi görebiliyoruz. Bize tam da ihtiyacımız olan şeyi veriyor; yani dışarıdan nasıl göründüğünü değil de içinde olup bitenleri öğrenebiliyoruz. Mizacı gereği hayatla ve olanlarla başa çıkmak için mizahı kullandığından anlatımda dramayı fazlaca görmemek doğal. Çünkü acınmayı değil de anlaşılmayı istiyor. Bitirdiğinizde görünenin ötesine bakmak gerektiğini düşündürüyor. Bu anlamda kitap amacına ulaştı denebilir. Diğer neden ise yazarın konuyu yeterince hassas ve önemli olduğu için dili ağdalaştırmadan, sade bir şekilde vermeyi amaçlanmış olabileceği. Tabii, her yaştan okura ulaşmayı hedeflemiş de olabilir.

Özetle: Çabucak okunuyor. Mükemmel bir yaratım olmasa da her kitaplıkta olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her baktığınızda size önemli bir mesaj fısıldayacak ve hayatı daha doğru yaşamaya teşvik edecek. Zaten son bölümlerde verilen bir olay çok sağlıklı görünen kişilerin dahi hayatının tek bir olayla ne kadar değişebileceğinin mesajını alıyorsunuz. Bir gün Melody gibi bir hayat yaşamak zorunda kalırsak sesimizin duyulması için bu kitabı işaret etmemiz bile yeterli olacaktır. Tek ihtiyaç bakış açısı kazandırmak. Bu kitap da bunu yapıyor.
Yanıtla
41
6
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşamda yön tayini, anlam arayışımızı belirleyecektir..
Sayın yazardan okuduğum, sanırım bu onuncu kitap. Söyleşilerdeki gerçeklik, doğallık, güncellik, coşku ve içtenlik; okuma isteğimi ve ilgimi daha da artırıyor.

Mantıklı soru sormak bir sanattır, cevaplamaksa cesaret ve hüner gerektirir. Hayatın doğal akışında karşılaştığımız soruları tanımlamak ve çözümlemek; ifade sanatlarından söyleşi formuyla, gönül ve zihinlerde daha makul ve mantıklı bir yer ediniyor.

Bu kitabın 1. Baskısı, Ocak 2021 tarihinde yapılmış. Sayın Cüceloğlu ise tam bir ay sonra, 16 Şubat 2021 tarihinde, 83 yaşında aramızdan ayrıldı. Kendilerini rahmet ve özlemle anıyoruz. 312 sayfalık son kitabı ile duygu ve düşünce atmosferimize son eserini sunarak, dünyalık yaşamına veda etmiştir.

Doğal ve samimi anlatımlarıyla; kopmak üzere olan ilişkilere, önerileriyle düğüm atmayı başarmış nadir bilim insanları arasındaydı. Söyleşiden de anlaşıldığı gibi; kendi hatalarını dahi, özeleştiriye tabi tutmuş, masaya yatırmış, sorgulayabilmiş bir şahsiyettir. Bundan dolayıdır ki; tespit, gözlem ve önerilerinde, ortak payda, toplumsal ve evrensel faydayı, bireysel çıkar ve hazlardan her zaman öncelikli görmüştür.

Söyleşideki sorular güncel, cevaplar ise ufuk açıcı, ışık tutucu ve manidardır. Soruları yönelten, gazeteci-yazar sayın Deniz Bayramoğlu'nun yoğun bir ön hazırlık yaptığı anlaşılıyor.

Kitabın sonundaki; “Ne okumalı”, “Ne dinlemeli”, “Ne izlemeli” şeklindeki öneriler listesi ise, ilgi çeken özel bir bölüm. Tarih, sosyoloji, hukuk, felsefe, mantık, anatomi, astronomi, fen bilimleri gibi multidisipliner bir çeşitleme ile okuma listesi hazırlayacaksanız, öncelikli olarak; psikoloji/davranış bilimleri/insan ilişkileri ve iletişim alanından başlamanız tavsiye edilir.

Kitabı aceleye getirmeden zamana yayarak, altını çizerek, notlar alarak, okumanızı öneririm.

Verimli okumalar dilerim.
Yanıtla
102
11
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Balıkçı ve Oğlu
“Çocukları ölmüş ailelerin birbirinin yüzünde gördükleri acı tanıklığın çekingenliği aralarında asılı kaldı, onları uzaklaştırdı.”

Zülfü Livaneli’nin son kitabı “Balıkçı ve Oğlu”nu elime geçer geçmez bitirdim. Ernest Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabından bir alıntıyla başlıyor, kitabın birkaç bölümünde de oradaki sahnelere göndermeler yer alıyor. Bu beni kitaba çeken ince bir detaydı. Balıkçı ve Oğlu, göçmenlere, denizlerin birbirinden ayırdıklarına, ölüme ve yeniden başlamaya uzanan bir örgüye sahip. Mustafa ve Mesude’nin hayatına odaklanırken, kayıplarını, biricik çocuklarının üzerlerinde bıraktığı yıkıcı etkiyi hissedebiliyoruz. Kendi aralarındaki iletişimsizlik üst boyutlara yükseliyor ve müthiş bir çıkmazın sınırlarında dolaşıyoruz. Mustafa, balık için çıktığı denizde kendiyle yüzleştiği bir an, muhtemelen göçmen olduğunu düşündüğü insanların cansız bedenlerini görüyor. Ama onun tam anlamıyla çakılmasına neden olan, şişme ve küçük bir botun içinde cansız duran bebeği görmesi oluyor. Öldüğünü düşündüğü o bebek, Mustafa ve Mesude’nin hayatına doğru yola çıkarken, beraberinde de zor bir sınavı getiriyor. Yaşamın doğru ve yanlış olarak kabul ettikleri, mahalle baskısı, insanların sorguları ve vicdan…

Livaneli’nin dili ustaca kullanışını, gündelik yaşamın zorlu yollarında incelikle dolaşmasını seviyorum. Fakat bu kitapta, adını tam olarak koyamadığım bir bitmemişlik, aniden yol değiştirmeye neden olacak bir fren hissettiğimi söylemeliyim. Aniden durduk ve indik. Ya hikâyenin ötesi?
Yanıtla
24
22
Destekliyorum  4
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Filozofça Düşünmek
“Kim olursa olsun ve nerede yaşarsa yaşasın her insanı ilgilendiren bir şey var mıdır? Evet, bütün insanların üzerinde düşünmesi gereken sorular vardır.” (s.20)

15. yaş gününü kutlamaya hazırlanan Sofie, bir gün posta kutusunda “Kimsin sen?” yazılı bir not bulur. Böylelikle, ilk felsefe sorusunu alan Sofie’nin felsefe eğitimi başlamış olur. Kim olduğunu düşünmeye başlayan Sofie, art arda hem sorular hem de felsefe tarihini anlatan mektuplar almaya başlar.

“Perde açılıyor Sofie! Düşünce tarihi çok perdeli dramadan ibaret.” (s.74)

Felsefe hocası olan Alberto Knox, başlarda mektuplarla ve video kayıtlarıyla sonraları anlattığı çağa uygun mekânlarda Sofie ile bire bir görüşerek, ilk doğa filozoflarından çağımıza kadarki 3000 yıllık felsefe tarihini sırasıyla bizlere aktarıyor. Burada dikkatimi çeken yerlerden biri de Yunan filozoflarından Roma’ya, oradan Avrupa’ya giden Batı felsefe tarihinin ele alınmış olmasıydı. Doğu felsefesine, “İki Kültür” başlığında kısaca değinilmiştir.

Benim için felsefe tarihini tekrar açısından iyi bir okuma oldu. Felsefeye ilgiliyseniz bu kitapla birlikte, sizin de kendinize yakın bulduğunuz düşünceler ve filozoflarla ilgili araştırma yapma isteğiniz oluşabilir. Her ne kadar felsefe zorlu bir alan olarak görünse de, yazar felsefe tarihini roman kurgusu içinde merak uyandırıcı bir şekilde işlemeyi başarmıştır.
Yanıtla
37
6
Destekliyorum  11
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ali Ahmetbeyoğlu - Attila ve Hunları
Ali Ahmetbeyoğlu hocamız “Hun Tarihi Çalışmaları” konusunda ülkemizin önemli ve sayılı isimlerinden biridir. Zira bu alan, tarihçilik anlamında; bilhassa da Türk akademisi nezdinde, henüz emekleme aşamasında olduğundan ne yazık ki çalışma zenginliğine sahip olmadığımızı belirtmeliyiz. Gerçi bu durum yalnızca ülkemize özgü bir problem de değildir. Avrupa’da yüzlerce yıldır “Geç Roma Tarihi” ya da “Erken Orta Çağ” çalışmaları (yüzlerce yıl olmadıysa da “Geç Antik Çağ” çalışmalarını da bu gruba dâhil edebiliriz) yürütülüyor olsa da, genellikle bu çalışmalarda “Hun” konusu ekseriyetle ya teğet geçilmiştir ya da birkaç paragraftan öteye geçememiştir. Sadece bu ve benzeri bazı problemler dahi elimizdeki, görece kısa bir giriş olarak değerlendirilebilecek, kitabın önemini kavramak için yeterlidir.

Kitabın içerik kısmına gelecek olursak; Önsöz, Giriş, Kaynakça ve Dizin hariç toplamda üç bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu bölümler: Avrupa Hunlarının Kökeni ve İlk Faaliyetleri (s.11-34), Hunların Başbuğu, Romalıların Efendisi, Tanrının Kırbacı: Attila (s.35-68), Avrupa Hunlarının Sonu ve Mirası (s.69-120) şeklinde devam etmektedir.

Birinci bölümde (s.11-34); Hunların kökenine dair, Latince ve Yunanca yazılmış genel tarihlerin/kronografyaların tanıklığında, Türk ve Avrasya akademilerinin perspektifini yansıtan, iyi bir anlatı sunulmuştur. Kitap her ne kadar kısa bir giriş olarak tasarlanmışsa da klasik metinlere bolca yer verilmiş olması son derece önemlidir. Ancak bu noktada kesinliği belli olmayan ve bir hayli tartışmalı olan bazı konuların (Strabon ve Plinius’da geçen “Phuni” isimli halkın Hunlar ile bağdaştırılması yahut Ptolemaios’da “Hunlara” dair kayıtların varlığı meselesi gibi, s.13) olduğunu da söylememiz gerekir. Ayrıca bir başka mesele olarak “Asya Hunları” ve “Avrupa Hunları” konusuna değinmemiz gerekir. Tarihte “Avrupa Hunları” adlı siyasi bir teşekkül hiçbir zaman var olmamıştır. Bu isimlendirme mevzuu, kanaatimce, aslında ismi “Roma” olan devletin “Aydınlanma dönemi” düşünürleri tarafından “Bizans” olarak adlandırılmasına benzemektedir (bu benzetme sadece adlandırma konusuna ithafen yapılmıştır elbette gerekçeler farklıdır) ve daha çok epistemolojik bir tercih gibi gözükmektedir. J. D. Guignes’dan beri süregelen bu tartışmaya burada değinmeye gerek yok ancak “Hiung-nular” ile “Hunların” aynılığı meselesinin de tartışmalı olduğunu ve çözümün kurulan taraflı paradigmalardan öteye geçemediğini belirtelim. Konumuza tekrar dönecek olursak, köken konusundan hemen sonra ise Hunların tarih sahnesine çıkışları, göçleri ve faaliyetlerine değinilmiştir. Bu noktada referans kaynaklarının Ammianus Marcellinius, Olympiodoros, Priskos, Zosimos ve Iordanes olması anlatının güçlü noktalarındandır. Bölüm Rua’nın ölümüyle (s.30) sona ermiştir.

İkinci bölüm (s.35-68); Attila’nın tarih sahnesine çıkışı ve ismi hakkındaki tartışmalar ile başlamaktadır. Özellikle isim konusunda birçok önemli bilim insanının görüşlerine yer verilmiş olması (s.35), okuyucu için, son derece kıymetlidir. Rua döneminde başlayan “Margus” görüşmelerinin (s.36) Attila tarafından neticelendirilmesinden sonra “Aetius” hakkında da bilgiler sunulmuştur. Bölümün devamında; Attila’nın Doğu Roma üzerine kurduğu siyaset (s.41), Balkan seferleri (s.43-7), imparator ve hadım Chrysaphius’un Attila’ya suikast girişimi ve Priskos’un dahil olduğu elçi heyetinin Attila’ya doğru yola çıkması (s.47-9), Batı Roma ile münasebetler (s. 49-53), Campus Mauriacus (Catalaunum olarak da bilinir) Savaşı (s.53-63) ve Attila’nın ölümü (s. 63-8) ile bölüm sonlandırılmıştır. Birinci bölümde olduğu gibi bu bölümde de Latin ve Yunan kaynaklarından beslenilmiş ve hatta Campus Mauriacus Savaşı hakkında bazı arkeolojik verilerin (s. 57) kullanılmasıyla son derece güçlendirilmiştir.

Üçüncü bölüm (s.69-120); bölüme giriş yapmadan hemen önce Hunlara dair arkeolojik materyalin bulunduğu mekânlar ile Hunların muhtemel sınırlarını gösteren bir haritanın sunulduğunu söyleyelim. Bu bölümde; Attila’nın ölümünden sonra oğulları arasındaki kavgalar ile oğullarının Roma (ve diğerleri) ile mücadeleleri yahut faaliyetlerinin konu edilmesi (s. 71-6), Bulgarların oluşumu konusunda İrnek ve dolayısıyla Hunların rolü (s. 76-8), Avrupa destanlarında Attila simgesi (s.78-88) ve Hun teşekkülünün siyasi, idari, askeri ve sosyal yapıları (s. 88-120) hakkında bilgiler bulunabileceğini söyleyebiliriz. Ayrıca bölümün sonunda Hun arkeolojisi ve buluntular hakkında da küçük bir giriş yapılmış, bazı buluntular görseller eşliğinde istifademize sunulmuştur.

Sonuç olarak kitabı faydalı bulduğumu, derinlemesine okuma yapmak isteyenler ya da meraklı kimseler için iyi bir başlangıç olarak değerlendirilebileceğini söyleyebilirim. Kitabın sonuna eklenen “Kaynakça” ile sonraki okumalara yönlendirilmesi ile “Dizin” bölümünün eklenmesi kitabı son derece efektif bir hâle getirmiş. Elbette kitapta dipnotların olmaması okuyucu için bir zorluk olabilir fakat kitabın “bilgi serisinden” çıktığını ve muhtevası gereği bunun doğal olduğu unutulmamalıdır. Birinci bölümde işaret ettiğim bazı tartışmalı meseleler için farklı isimler ile (Otto J. Maenchen-Helfen, E. A. Thompson, C. Kelly, Gumilöv, Hyun Jin Kim, G. Nemeth, O. Pritsak, L. Rasonyi vb) karşılaştırmalı okunursa okuyucu bu soru işaretleri hakkında daha fazla bilgiye sahip olabilir. Bunlar haricinde baskı ve kağıt kalitesi son derece iyi anlatım ise akıcıdır. Selenge Yayınları’nı, son dönemlerde ortaya koyduğu tüm işler için, kutlamak gerekir. Gerçekten harika bir ekip oluşturdular, çok önemli kitapları bizlerle buluşturuyorlar ve anlaşılan buluşturmaya da devam edecekler. Teşekkür ediyoruz!

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
7
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Huzur: Tanpınar’dan İşitsel Bir Şölen
Huzur; aşkın, yaşamın, ölümün, algıların ve duyguların romanı. En çok da işitmenin. Yer yer müzik ile, şiir ile akıyor; gerçekçi diyalogları insanı derinden etkiliyor. Değişimi, gelenekseli ve çağdaşı hayatın her alanında, her detayında sorgulamayı vadediyor.

Bu roman boyunca okur, Mümtaz’ın yanı başında yaşama dair araştırmalar yapıyor farkında olmadan. Roman, geçmişe yahut belirsiz geleceğin ihtimallerine takılmaktan anı kaçıran insanı bütünüyle özetliyor. Kaygıya ve kafasında kurmaya meyilli olan Mümtaz, bir de Nuran ile yaşadığı aşk ile iyice derinleşen ve anlaşılmayı bekleyen bir karakter oluyor. Öyle ki Mümtaz’ın karakter olarak yoğunluğu bence çok ağır basıyor, kendisini çok hassas ve gerçekçi buldum. Tüm bunların yanı sıra “Huzur”da zaman; bireysel düzlemde yaşanan her şeyin ucunun topluma, dünyaya dair her detayın bireye dokunacağının bir kanıtı olarak akmaya devam ediyor.

Okurken zaman zaman dağıldığım olsa da (ki bu noktada Huzur’un Tanzimat dönemi romanlarını anımsattığını söylemeden geçemeyeceğim); hikaye, belirli dönemeçlerde beni yine merkezine çekerek doğal akışında ilerledi. Genel olarak huzursuz bir metin. Üzerine tezler ve kitaplar yazılmayı hak ettiği ortada.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı yazdığı dilden okumanın heyecanı ve hazzı benim için tarifsiz. Bana göre kendisi kültürel bakımdan inanılmaz birikimli bir romancı olmakla birlikte, bu birikimi okurun gözüne asla sokmadığı için ayrıca takdir edilmesi gereken bir yazarımız.

Bu roman ile dönemin İstanbul’unu, bir de Mümtaz’a eşlik ederek yaşamanızı diliyorum.
Yanıtla
27
5
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünya Masalları Serisini değerlendirmeye "Kızılderili Masalları" ile başlayalım...
“Bir kızılderili hiçbir zaman acelesi varmış gibi görünemezdi.” Kitap, kızılderililerin özelliklerinden bize ilkin yansıttığı sabır ve sükunetin, okurun da ihtiyaç duyacağı erdemlerden biri olacağını hissettirerek başlıyor. Çerçeve metin, kızılderililer arasında yaşayan bir “solukbenizli” ailesinin çocuklarının kızılderili bakıcısı Mary'nin çocuklarla yaşadıklarını ve yeri geldiğinde anlattığı masalları kapsıyor. Bu bakıcı, şikayet ve cezalandırmaya karşı, olumlu yaklaşıma dayalı kendince bir disiplin anlayışı olan ve bundan taviz vermeyen bir kızılderili. Sorunları konuşarak çözmeyi hedefliyor; bunu başaramadığı zamanlarda ise sadece uzaklaşıyor. Çocuklar onun masallarını beğenmediklerinde veya yetersiz bulduklarında kabilenin ihtiyar masalcılarına başvuruyor ve daha eski masalların peşine düşüyorlar. Masalcıları kızıştırmaktan keyif aldıkları da söylenebilir. Kitabın kahramanı olan aile, kitabın yazarı metodist misyoner bir öğretmen olan Egerton R. Young'ın ailesinin bir yansıması. Dolayısıyla kızılderili masallarını bir kızılderili yazardan değil de hayatının bir kısmını onların bölgesinde geçirmiş, masalları Büyük Şef Canoe'den dinleyip derlemiş bir beyazdan okuduğumuzu bilelim.

Masallarda doğadan esinle oluşturulan imgeler insan davranışlarıyla ve sonuçlarıyla örtüştürülüyor. Pasaklıların insanlara sivrisineklerin musallat olmasına sebep olması, dedikoducuların sürekli sallanan ve sesi kesilmeyen kavak ağaçlarına dönüştürülerek cezalandırılması, rakunların kuyruklarındaki halkaların, yalıçapkınlarının göğüslerindeki lekelerin işledikleri suçlarla ilişkilendirilmesi gibi... Tanrı temsilcilerinin yaşlı bir dilenci olup ziyarete gelerek insanların merhametini test etmesi gibi uzak olmadığımız kişileştirmelere de rastlıyoruz.

Masallar doğaüstü söylemlere ve mitolojik öğelere başvururken çerçeve metinde doğrudan hayattan ve doğadan alınma öğretici örnekler de mevcut. Doğayla barışık, doğaya saygıda en yüksek inceliklere sahip kızılderililik algısı bu kitapta baskın değil. Aksi hareketlerinden, doğaya, eşine ve çocuklarına yeteri kadar değer vermeyen kızılderililerden de bahsediliyor ve bunlarla ilgili ağır yaptırımlar yerine çekimserliğin görüldüğü masal bile var. Erdem odaklı bir anlatıdan ziyade varoluşu anlamlandırmaya çalışan bir mitolojiye daha yakın bir eser. Güllerin dikenlenmesi, tavşanların gözlerinin güçlenmesi ve tüylerinin kışın beyazlaması, yılanlara çıngırak verilmesi, volverinin cüssesinin değişmesi, çekirgelerin tütün kokması gibi oluşumlar sebeplendiriliyor. Nuh tufanı benzeri bir tufan hikayesi mevcut ve bu da aynı özellikte. Bazı erdem masallarının doğadaki izlerle bağdaştırılması, dinleyenin hafızasında yer etmeyi, o izi her gördüğünde masalı ve ilgili erdemi hatırlamasını hedefliyor. Masalların ana kahramanı olan mitolojik Nanahboozhoo karakteri, insan üstü güçlere ama aynı zamanda insanî zaaflara da sahip biri. Yardım ederken sinirine hakim olamamak, adaleti sağlarken hileye ve hırsızlığa başvurmak gibi huyları var. Yazar onun bariz hatalarını dinleyici çocukların kabullenmeyişiyle yumuşatmış.

“Salt Okur”un Dünya Masalları Serisi kitaplarını yorumlamaya bu kitaptan başlamış oldum. Diğerlerini de incelemeye çalışacağım. Kültürler arasındaki farkları yakalamanın dünyayı ve yabancıları anlamada insana çok şey kattığını, geniş bakabilmeyi öğrettiğini biliyorum. Kıyas ancak okumalar tamamlandığında yapılabilecektir ancak “Kızılderili Masalları”nı okumadan önce, belki de bugüne kadar oluşmuş algımız nedeniyle, beklentimin daha büyük olduğunu itiraf etmeliyim.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşam ile Ölümün Ortasında
“Her yaşam milyonlarca seçim ihtiva eder. Kimi büyük, kimi küçük. Fakat bir kararın yerine başka bir karar geçtiğinde, bütün sonuçlar değişir. Dönüşü olmayan bir sapma gerçekleşir ve bu da başka sapmalara yol açar.”

“Gece Yarısı Kütüphanesi”ni okurken, bir karakterin hayata dair tüm pişmanlıklarını derinden hissettiğimi söyleyebilirim. Belki nefretini de. Hayatına dair sınırlarını zorlayan bir kararın eşiğine geldiğinde Nora Seed kendini ölüm ile yaşam arasında bir köprüde; Gece Yarısı Kütüphanesi’nde buluyor. İşte tam o anda, geçmişe yönelik deneyemediği, aklına takılan, başka bir çıkış noktasının olup olmayacağını düşündüğü, geciktirdiği ya da itelediklerini deneyimlemek için bir “yüzleşme” yaşıyor. Yaşayamadıklarımız için “Keşke!” demek en kolayı. Diğer yandan geçmişe dönük uzun soluklu yaslarımız var. Pişmanlıklar kitabının hepimiz üzerinde farklı bir yansıması var. Matt Haig, “Pişmanlıklarını telafi etme şansın olsaydı, bazı konularda farklı davranır mıydın?” diye fısıldıyor bizlere. Kendimizi sonsuz sayıda kitabın arasında, akmayan zamanın bulutsuz, umutsuz ve bavulsuz yolculuğunda buluyoruz. Acaba farklı kararlar versek, bunun yansımaları nasıl olurdu? Telafiler, vazgeçişler, pes etmeler ya da gerçekleştirilen hayaller… İhtimali bile güzel.

Kitapta beni etkileyen cümlelerden biri, “Hiçbirimiz dünkü insan değiliz.” oldu. Verdiğimiz her karar düne olan bakışımızı da değiştiriyor. “Gece Yarısı Kütüphanesi”ni bir solukta okudum. Metnin içine özenle serpiştirilmiş cümleler, sizi yaşamı sorgulayan kapılarla baş başa bırakacak. Belki biraz da yaşama farklı bir açıdan bakmanıza neden olacak.

Yanıtla
217
79
Destekliyorum  36
Bildir
Yanıtları Göster