Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Yazı Serüveni
Yazının gelişimi ve evrildiği süreç içerisinde insanların mesafeler ötesinden iletişimine ve gelecek kuşaklara bilgi aktarmasına imkan tanıdığından çarpıcı bir buluş olarak günümüze kadar ulaştı. Bu eserde yazının farklı kültürlerde farklı şekillerde gelişimini okuyabiliyoruz. Mezopotamya, Mısır ve İndus Vadisinde ve sonraları da Girit, Çin ve Mezo Amerika'da ortaya çıktığını hepimizin bildiği yazının aslında daha da eski bir geçmişi olduğunu iddia edenler de var. Bazı bilim insanları görüntü ve sembolleri belirten tarih öncesi mağara resimlerinin bir tür yazı şekli olduğunu düşünmektedir.

Binlerce yıl ötesinde yaşamış bir çok uygarlığın izlerine bıraktıkları yazılı işaret ve metinlerden ulaşabiliyoruz. Piktogramlar, Çivi yazısı, Mısır hiyeroglifleri, Çin yazısı, Yunan alfabesi, Parşömen, Roma alfabesi, Kodeks, Arap alfabesi, Resimli el yazmaları, Matbaanın bulunması, Daktilo, Dolma kalem derken 1990'larda bilginin yayılması internetin kullanıma girişiyle bir devrim geçirmiştir. Dolayısıyla günümüzde artık eski metinler dijital olarak görüntülenebiliyor. Örneğin 1600 yıl önce Yunanca yazılmış Sinaiticus kodeksinin dijital hale getirilmiş metnini internette bulabiliyoruz. Piktogramların kısıtlı kullanım alanı var.

Yazının tarihini okurken şunu da unutmayalım lütfen, ne kadar dijitalleşsek de, hala sokak işaretlerinde, haritalarda ve elbise etiketlerinde piktogramlar kullanılmaktadır. Demem o ki eskilerin kıymetini bilmeli, onlara yine ihtiyaç duyabileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
Yanıtla
9
1
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Müslüman Türk Devleti İdil Bulgarları
Hiç şüphe yok ki Türklerin Müslümanlığı, Türk tarihinin en önemli olayıdır. Hatta Batı merkezli tarih tasnifi böylesine benimsenmemiş olsa; Türklerin İslam’la tanışması dünya tarihi açısından nazarımızda çağ açıp çağ kapayan bir hadisedir. Bu yüzden Türklerin Müslümanlığı hikayesinin başrol oyuncuları hem Türk hem de dünya tarihi açısından önemli bir mevkiye yükselir. Fakat Türk tarihinde kurulan devlet sayısı parmak hesabıyla sayılacak kadar az değildir. Bu nedenle tarih boyunca geniş coğrafyalara yayılmış 3 kıta yedi denizde onlarca devlet kurmuş bir kavim için önemli tarihi olgular beraberinde bazı kafa kurcalayıcı soruları getirir. Misal; Müslümanlığı benimseyen ilk Türk devleti kimdi?

Yıllarca yukarıdaki soruya cevap ihtiyacına binaen Karahanlılar ilk Müslüman Türk devleti kabul edildi. Fakat Karahanlıların kuzeyinde yerleşen İdil Bulgarlarının Müslümanlığı daha önce benimsediği, son zamanlarda yapılan çalışmalarla ortaya çıktı. İdil ve Kama nehirleri çevresinde büyük bir devlet kurarak bölgelerine hâkim olan, Türk ve dünya tarihinin seyrine etki eden İdil Bulgarları uzun yıllar bilim dünyamızda yeterince önemsenmedi. Türk tarihi üzerinde dirsek çürüten ve Bulgarların Müslümanlığı gerçeğiyle karşılaşan her araştırmacı, konu üzerindeki çalışmaların eksikliğini hissetti. Fakat Akademisyen Dinçer Koç, İdil Bulgarları hakkında yaptığı emsalsiz çalışmasıyla Türk tarihindeki çok büyük bir boşluğu doldurdu.

Eserin yazarı Dinçer Koç tarih eğitimi almasını müteakip İdil Bulgarlarının kurulduğu coğrafyada bulunan Kazan’da öğretim elamanı olarak göreve başlamıştır. Bölgede uzun yıllar yaptığı çalışmaların nüvesi bu şekilde oluşmuştur. Yazarın ilim dünyasına sağlam bir şekilde ayağını attığı Doktora tezi de İdil Bulgarları üzerinedir. Zaten bahsedilen kitap da mezkûr tezin kitap şeklinde ilim dünyasına sunulmasıdır. Bu açıdan İdil Bulgarlarını milletimize tanıtmak amacını güden yazarın, çabasına diyecek yoktur.

Yazarın eserini oluştururken İdil Bulgarlarının kurulduğu coğrafyada bulunması onun için çeşitli avantajlar sağlamıştır. Öncelikle bölgeye ilişkin Rus kaynaklarına kolay bir şekilde erişen yazar, ikinci olarak bölgeye dair arkeolojik verilere direkt ulaşma olanağını sağlamıştır. Zaten eser kaba taslak incelenecek olursa; Rus kaynaklarının ve arkeolojik verilerin sayfalar arasında sıkça göze battığı görülür.

Eserin ilmi kalibresini arttıran Rus kaynakları yıllıklar şeklinde düzenlenmiş olup İdil Bulgarlarıyla ilgili siyasi, sosyal, iktisadi birçok veriyi içermektedir. Yazar kaynakların eleştirisine de yer vermektedir. Özellikle İdil Bulgarlarının Ruslarla olan inişli çıkışlı ilişkisi düşünüldüğünde yazarın bu tavrı daha iyi anlaşılır. Rus kaynaklarının sağlaması ise; döneme ilişkin zengin bir tablo sunan diğer kaynaklar vasıtasıyla sağlanır. Şayet Rus kaynaklarıyla dönemin diğer kaynakları uyumlu ise; yazar fikrini güçlü yorumuyla serdederek ilmi doğruya ulaşır. Yazarın bu yaklaşımı kaynak kritiği açısından ders niteliğindedir.

Eserin gücünü arttıran etmenlerden birisi de arkeolojik kaynaklara olan hakimiyeti noktasında ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde tarih ilmi kurduğumuz devletler üzerinden yapılandırılırken, arkeolojik veriler ihmal edilir. Buna bağlı olarak kanıt açısından kısıtlı bir sunum gerçekleşir. Bu nedenle yayımlanan her eserden sonra tartışmaların ardı arkası kesilmez. Aslında arkeolojik veriler, tarihi gerçeklere ulaştıran en önemli argümanlardır. İspatı açık olan bu önemli argümanların sunumu tartışmaları keser. Yazarın eserinde resimlerle de sunduğu arkeolojik veriler bu nedenle tarihe ideolojik olarak yön vermek isteyenlerin önünü keser. Misal “Bulgarlar Slav’dır, Müslüman olmamışlardır, dünya tarihine etkileri yoktur” gibi basit söylemleri öne sürmek için kitabın içindeki kanıtlar düşünüldüğünde mümkün değildir.

Zaten bir eserin ortaya koyduğu ilmi performans içerdiği tez ve araladığı yeni kapıların çokluğuyla ölçülür. İdil Bulgarları hakkında yazar tarafından ortaya konulan ilmi gerçeklerin birçok tartışmayı ortadan kaldıracağı malumdur. Yazar yaptığı çok yönlü tahlillerle okuru doğrunun merkezine çekmektedir. Savunulan tezin kaynak ve yorum bağlamında gevşek bir zeminde olması bir süre sonra geçerliliğini yitirmesi neden olur. Fakat bu öngörümüz bahsettiğimiz eser için söz konusu değildir.

Eserde sunulan tezler ilk aşamada dönemin birinci el kaynaklarıyla desteklenir. İkinci aşamada arkeolojik veriler sıralanır. Son olarak günümüz bilim dünyasındaki akisler ilmi bir realiteyi doğuracak tarzda servis edilir. Misal, Ogur-Hun-Bulgar ilişkileri, Bulgarların göç yolları ve yerleşimleri, ticari ilişkileri, siyasi ve askeri mücadeleleri öylesine iyi bir şekilde ortaya koyulmuştur ki, yukarda bahsedilen üç bilimsel araştırma safhası geçildikten sonra İdil Bulgarları adeta dokümanter sunumu olan bir sinema filmi gibi aşikâr kılınır.

İdil Bulgarlarının tarih sahnesine çıktıkları alan, 5. yüzyılda Hunların Kavimler Göçü’nü tetikledikleri coğrafyadır. Etnik açından fazlasıyla karışık olan bu coğrafya göç faaliyetlerinin yüzyıllar boyu devam etmesine müteakip daha da karışık bir hal almış, etnik yapı çözülmeyen düğümlerin olduğu bir safhaya ulaşmıştır. Üstelik Türklerin karışık boy yapılanması da her şeyin üstüne tuz biber olmuştur. Yazar göç yolarını aşikâr kılarak, kaynaklarla ve arkeolojik verilerle etnik yapıların izini takip ederek, tarih boyunca çözülmesi güç düğümleri çözmüştür. Eserin ilk bölümü bu düğümlerin çözülmesine ayrılmıştır.

Eserin ikinci bölümü İdil Bulgarlarının siyasi ilişkilerine ayrılmıştır. Bu bölüm vasıtasıyla Orta çağ diplomasisinin girift noktalarını öğrenmek mümkündür. Özellikle Bizans, Hazar ve Ruslar arasında kalmış bir kavmin diplomatik girişimlerinin geniş zamana yayılan etkileri tarih ilmi için fazlasıyla önemlidir. Burada önemli olan nokta bugüne kadar Türklerin kurduğu onlarca devletten biri olarak addedilen İdil Bulgarların günümüzde dahi görülmeyen bir siyasi ilişkiler yumağının içinde oluşudur. Bunun en önemli sebebi ortaya konulan tarihi bilginin yoğunluğudur. Zira malzemesiz tarih inşa edilmediği gibi, az malzemeyle inşa edilenin de derme çatma olduğu gerçeğidir. Eserin bu bölümü araştırma konusuna bakılmaksızın azimle güçlü metinlerin inşa edilebileceğini kanıtlar niteliktedir.

Eserin üçüncü bölümüne damgasını vuran Moğol İstilası; Türklerin Müslümanlığı kadar önemli etkileri olan bir olaydır. Moğolların Avrupa yönlü genişlemesi ise; İdil Bulgarlarının yaşadığı bölgeyi hedef almaktadır. Aslında Moğol İstilası’nın her Orta Çağ devletine hatırı sayılır bir etkisi vardır. Yazar bunun farkında olmalıdır ki; kitabının üçüncü kısmını Moğol İstilası’nın etkilerine ayırır. İdil Bulgarlarının yıkılmasına sebep olan Moğol İstilası zincir şeklinde birbirine bağlı olan tarihi olayların reaksiyonunu gayet iyi göstermektedir. Zira İdil Bulgarları yıkılıp yok olmaktan ziyade etkileriyle geleceğe damgasını vurur. Bu yazar tarafından iyi bir şekilde özümsetilerek ortaya konur.

Eserin dördüncü bölümü ise İdil Bulgarlarının idari, sosyo-ekonomik ve kültürel hayatına ayrılmıştır. Şayet bir devlet tekamülünden söz edilecekse; sadece siyasi ve askeri mücadelesinden bahsedilmesi, ilmi açıdan büyük bir handikaptır. Satırlarca anlatılan hikâyeyi masala dönüştüren kültürün ve sosyal yapının dışlanmasıdır. İdil Bulgarları hakkında mezkûr bölüm vasıtasıyla verilen bilgilerin yoğunluğu etkileyicidir. Kitabın diğer bölümleri de ayrı tutulmamakla beraber, bahsedilen bölüm ayrı bir kitap şeklinde tecessüm edecek bilgi yoğunluğuna sahiptir. Tarihi ihya eden insan faktörüne dikkat çeken yazar, devletin, milletin ve yaşamın insan elinde nasıl şekil kazandığını ispatlayacak şekilde bilgisini sunar.

Eserin yapılacak diğer ilmi çalışmalara fevkalade destek sağlayacağını tahmin etmek güç değildir. Alan ve literatürüne böylesine katkı sağlayan kitapların günümüzde daha az yazıldığını söylemek mümkündür. Hele çok iyi bilinmesi gereken Türk tarihinin köşe taşı hükmündeki devletler hakkında bile üretme sorununu yaşadığımız bu zaman diliminde eserin önemi daha iyi anlaşılır. Özellikle işlenen konunun iyi ele alınması soru işaretlerinin önünü tıkarken, kafa kurcalayan sorulara yetkin cevaplar satırlar arasında nükseder. Bu açıdan eserin pragmatik ve didaktik yönüne binaen yeni bilgilerle okuru buluşturma istidadı ifade edilecek olursa kelimeler kifayetsiz kalır.

Eserin biçim olarak anlaşılır ve yalın diliyle okuyanı kendine çektiğini belirtmek gerekir. Fakat bölge coğrafyası, tarihi ve kültürü ile ilgili çevre okumalarının kari için yeter düzeyde olması esere adaptasyonu arttırır. Zaten ilim merakını kamçılayacak bilgiler kitap vasıtasıyla okura yeni kapıları açar. Çünkü kitapla yeni kitapları, coğrafyaları, kavimleri keşfetmek mümkündür.

Sonuçta; Türk tarihi birçok bilinmezi bünyesinde barındırır. Fakat bilinmezin sınırlarının iyi çizilmesi gerekir. Asırlara ve coğrafyaya damgasını vurmuş, bir Türk devletini yeterince tanımıyorsak; bu büyük bir sorundur. Günümüz milletleri devlet teşkilatı bakımından Türkler kadar zengin bir tablo ortaya koymaz. Bu nedenle kurulan küçük devletçikler bile üst düzey araştırma yaklaşımıyla ele alınır. Yüzlerce makale kitap neşredilir. Türklerin çok devlet kurması şanssızlığımız değil, lehimize çevirmemiz gereken bir avantajımızdır. Bu nedenle bahsedilen eser gibi kitaplar raflarımızda daha çok yer almalıdır. Ancak bu sayede tarihe olan borcumuzu ödeyebiliriz.
Yanıtla
7
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dikkat Her Şeydir
Henüz her şeyin dijitalleşmeye başlamadığı, evlerimizdeki en ileri teknolojinin tüplü televizyon, elektrikli ütü olduğu döneme kadar bizim “odaklanma becerisi” gibi bir problemimiz yoktu. Belki vardı ancak bu kadar yaygın bir problem değildi. O yıllara kadar her türden teknolojik ürün ve yenilik, hayatımıza temkinli bir şekilde dahil ediliyordu. Onlara alışmak, onlarla değişen hayatımıza ayak uydurmak için bir sürece sahiptik. Yeterince vaktimiz vardı. Fakat her şey bir anda değişti sanki. Önceleri hayatımıza büyük bir temkinle ve teyakkuzla dahil ettiğimiz dijital çağ icatları, adeta üzerimize boca ediliyordu. Hızla yeni tabletlere, telefonlara, akıllı saatlere, akıllı TV’lere sahip oluyorduk. Artık onlar üzerindeki kontrolü, sadece onları satın almadıkça sağlayabiliyorduk. Dışarıdaki hayat da hızla dijital bir çağa evrildi. Üstelik bu değişimin hızı da gittikçe artıyordu. Bu bir devrimdi. Fakat hızla değişmekte olan hayatımıza adapte olmak eskisi kadar kolay değil. Bu süreçte alışkanlıklarımız, hayata bakışımız, hayattaki anlam arayışımızın şekli ve daha birçok şey değişti. Nitekim odaklanma becerisine ihtiyacımız da arttı. Odaklanabilmeyi, kitabın kendi başlığında da ifade ettiği şekliyle “Kusursuz Dikkat” i kaybettik, yahut zayıflattık. Şimdi hepimiz onu yeniden bulmaya çalışıyoruz. Yazarın kitapta geçen şu cümlesi halimizin çok iyi bir özeti sanırım: “Daha önce hiç bu kadar az şey yaparken bu kadar meşgul olmamıştım.” Sanıyorum ki, 21. Yüzyılın bireysel olarak aşılması en güç problemlerinden biri dikkat meselesi olacak. Bu konuda da dijital çağ öncesi dönemdeki çalışma alışkanlıkları yol göstericimiz olacak. İlk kez insanlık olarak ilerlemek için geride bıraktığımız şeylere bu denli muhtaç bir durumdayız diyebiliriz. Bu yeni durum karşısındaki insan halini inceleyen ve yol gösteren kitapların sayısı artmakta. "Kusursuz Dikkat" de onlardan biri.

“Kusursuz Dikkat” kitabı, başlığıyla ve dahil edildiği tür olan “kişisel gelişim” kategorisinin kötü şöhreti nedeniyle, bu alandaki yeknesaklıktan bıkmış okurda ister istemez bir kaçınma duygusu uyandırıyor. Dolayısıyla bu tür kitaplardan bahsedildiğinde ilk merak edilen, kitabın “diğer klasik kişisel gelişim kitapları gibi mi olduğu” sorusu. Bu nedenle kitap hakkındaki değerlendirmeme bu sorudan başlamak istedim. Bu alandaki kitaplar, konularına göre ayrı ayrı okunduğunda bazen yazarın aşırı iddialılığı ve anlatılan kişisel gelişim unsurunun, hayatın her alanına zorla dahil edilmesini isteyen tavır nedeniyle okurda şu soruları uyandırıyor: “Gerçekten hayattaki en önemli şey karşıdakini ikna etme sanatı mı, ya da hızlı okumak mı, şampiyon psikolojisine sahip olmak mı, muhatabına hayır cevabını verebilmek mi, az uyumak mı? Hayat bu üç buçuk tavsiyeyi uyguladığımızda düzelecek kadar basit bir şey midir?” vs. Örnekler uzatılabilir. Bu soruyu sorduğumuz raddeye geldikten sonra artık kitabın iddiaları abartılı, tezleri bayağı ve sonuçları da popülistçe görünmeye başlar. “Kusursuz Dikkat” kitabı, konusu gereği insanı insan yapan her ne varsa temelinde yatan “dikkat ve odaklanma” meselesini mercek altına aldığı için malum kişisel gelişim kitaplarının tarzında yazılsaydı bile önemli bir kitap olacaktı. Fakat yazının ilerleyen kısımlarında bahsedeceğim gibi yazarın çok titiz bir araştırmacı tavrı var. Anlatılan örnekler, yapılan açıklamalar güzel bir tasniften geçirilmiş. Anlatılanların sırası, sıfırdan başlayanlar için başka bir kaynağa gerek duyulmaksızın kolayca anlamayı ve aşama aşama bilgilenmeyi sağlıyor. Kitabın içinde en can alıcı kısımlar bilinçli olarak tekrar edilmiş fakat bu tekrarlar aynı şeyleri okuma sıkkınlığı vermiyor, daha ziyade konunun farklı bir cihete açılan kısmını görmeyi ve bu kısımları anlamak için bir referans noktasının yeniden oluşmasını sağlıyor. Ayrıca yazar bilgileri sıkmadan, üstelik bolca tekrar etmesine rağmen asla sıkmadan aktarmanın yolunu bulabilmiş. Bazı konuların daha iyi anlaşılabilmesi için şemalandırma yöntemi kullanılmış. Bunların anlatıma epey katkı yaptığını ve akılda kalıcılığı artırdığını görüyorum. Kitapta abartılı hiçbir şey yok, aksine kendi iddiasını kendi çürütmeye çalışan ve sonuçlarını paylaşan bir tavrı var. Getirdiği açıklamalar çok makul görünüyor.

“Kusursuz Dikkat” kitabında Chris Bailey’nin konuyla ilgili literatürdeki kayda değer hemen her şeyi taradığını görüyoruz. Sivil bir araştırmacı olarak muazzam bir emek ortaya koymuş. Yapılan atıflar, dipnotlar, başka kitaplardan alıntılar bunu gösteriyor. Ancak bazı kısımlarda da bahsedilen araştırma bulgularının kaynağı belirtilmemiş. “Yapılan bir araştırmada” şeklinde başlayan bulgular konuyu tasdik eden ve o sırada okuyucuya gayet inandırıcı gelen sonuçlar olsa da kitabın nesnelliğine biraz gölge düşürüyor.

Kitabın ortaya koyduğu anahtar kavramlar ve çevirmenin kelime seçimi çok yerinde. “Otomatik pilot, dikkat aralığı, kusursuz dikkat ve serbest dikkat” gibi kavramlar ve bunların ifade ettikleri herhangi bir boşluğa yer bırakmayacak şekilde açıklanmış. Öyle ki, kitabı okuyup da aradan zaman geçtikten sonra akılda kalacak olan sadece anahtar kavramlar bile, kitaptan edindiğimiz kazanımlarımızı sürdürmeye epeyce katkı sağlayacaktır. Akılda kalıcılık ve önemli bir dikkat unsuru olması açısından, anahtar kavramlara ağırlık verilmesini çok yerinde buldum. Her sayfada altını çizmeye değer bulduğum çokça bilgi ve öneri vardı. Kendisini bir başlangıç kitabı, giriş kitabı olmaktan öteye de taşıyan kısımları haizdi. Getirdiği argümanları, işaret ettiği sorunları çok iyi açıklayan, ikna edebilen ve son derece yalın, laf ebeliğine kaçmayan bir anlatımı var. Konuyu adeta bir gergef gibi işliyor. Yazarın hem dersine iyi hazırlandığı hem de belagatinin güzelliği, metnin başından sonuna kadar kendini her yerde belli ediyor.

Kitapta çok orijinal bulduğum ve etkilendiğim kısımlar oldu. Dikkat aralığı kavramı, serbest dikkat- kusursuz dikkat ayrımı bunlardan bazıları. Özellikle dikkat aralığını sonuna kadar doldurmamak ve daha nitelikli bir çalışma için arada serbest dikkat boşlukları bırakmak ile ilgili tezini çok ilginç buldum ve aklımda bu sayede bazı parçalar yerine oturdu. Hatta bu taşların yerine oturma olayını çokça yaşadım. Bugüne kadar sağdan soldan duyduğum, bir şekilde okumuş olduğum odaklanma becerisi ile ilgili bazı bilgilerin, bulguların hepsini bir arada bulmuş oldum hem de sebeplerini daha iyi anlamış oldum. Ayrıca, yazarın anlatım tarzı da okuyucuya sonradan bazı şeyleri daha iyi anlamasını sağlayacak “bilgi sentezletici” şekilde. Okuyucu bu sunuş şekli sayesinde birçok bilgi ve sonuç için bir deney ortamına ihtiyaç duymuyor. Kendi hayatındaki birçok anı, deneyim anlatılan şeyler için bir deney ortamı, modelleme oluyor.

Kitap odaklanma becerisi konusunda güzel bir bilinç oluşturuyor. Ancak bu bilinç maalesef hayat gaileleri ve yazının başında bahsettiğimiz hayatın hızlılığı, hızla değişimi nedeniyle ihmale sürüklenmeye ve kolayca unutulmaya mahkum olabilir. Zaten kitabın temel problem olarak gördüğü ve “otomatik pilot” ifadesiyle de kavramlaştırdığı problem de bu unutulmaya mahkumluk durumu. Dolayısıyla bu edindiğimiz bilinci hayatımızın merkezine almamız gerekir. Kusursuz dikkat, ancak kendi hayatımızdaki rolümüzde edilgenliğe düşmeyi engelleyebildiğimiz ölçüde sağlanabilir. Özellikle “etkin olmak” yerine “edilgenliğe düşmeyi engellemek” tabirini seçtim. Çünkü insan zihni, doğası gereği edilgenliğe “kitabın tabiriyle otomatik pilota” düşmeye meyyal. Ve dijital çağın nimetleri her zaman daha cazip ve daha kolay lokma. Kitabın bence en büyük kazanımlarından birisi de zihnin bu edilgenliğe düşmeye meyyal halini iyi anlatması ve bunla barışık olmamız gerektiği farkındalığını uyandırması. Dolayısıyla ben okurlara bu kitabı bir kere okunduktan sonra rafa konacak bir kitap olarak görmemelerini; altını çizdikleri, işaret ettikleri kısımları belli aralıklarla tekrar tekrar okumalarını tavsiye ederim. Çünkü adeta dikkat önleyici unsurlarla kuşatılmış bir dünyadayız ve şu an dikkatimizi korumak adına elimizdeki tek silah, bu tür kitapları okuyarak kazandığımız ve tekrar tekrar okuyarak tazelenmesini sağladığımız “dikkat bilinci” olacaktır.

Dikkat ve odaklanma becerisi, çok hassas ve çok sayıda değişkenden etkilenen ip üstünde yürümeye benzeyen bir denge. Dengeyi oluşturan bileşenlerden bir tanesinin bile olmayışı/fazla oluşu ipten düşmek için maalesef yeterli.

Kitabın verdiği en önemli mesajlardan biri de odaklanma becerisini sadece sınavlarda, yaptığımız işlerde bize başarı sağlayan bir taktik olarak görmemek gerekliliği. Yazarın bu konuda kitapta geçen şu saptamasını çok önemli buluyorum: “ Odaklanmayı sadece üretkenliğimi artıran bir katkı olarak görmeyi bırakıp genel iyi oluşumu etkileyen bir unsur olarak görmeye başladım.”(s.10)

Önümüzdeki uzunca bir dönemde odaklanma konusunu temel alan çokça zihin araştırmaları ve bunların bulgularını göreceğiz. Belki çokça yeni bilgi ortaya çıkacak, doğru bilinen çok şeyler değişecek. Konunun daha çok başındayız ve mevcut bilgilerimiz de bize dijital çağ öncesi dönemdeki sadeliği işaret ediyor. Yani şu anki bilgilere göre muhtemelen ulaşabileceğimiz en zirve nokta yüzlerce yıl önce yaşamış mum ışığında çalışan alimlerin seviyesi olacak. Hayat gerçekten çok garip…

Son söz olarak kitabın yazarı Chris Bailey’e, kitabı Türkçe’ye kazandıran SaltOkur Yayınevi’ne ve çevirmen Gülsenem Özdemir’e en içten duygularımla teşekkür ederim. Bu eser için yaptığım her övgü aynı zamanda tercümana yapılan övgüdür. Çeviri çok iyiydi. Kitap metnindeki açıklamalardan örneklere, dipnotlara kadar hiçbir yerde çeviri metin iğretiliği görmedim. İyi çeviriler için hep söylenen klişe bir söz vardır: “Kitabı orijinal dili Türkçe’ymiş gibi okudum.”

İlgilenen okurlar için, odaklanma becerisi konusunda yazılmış ve Türkçe’ye çevrilmiş diğer iyi kitaplar:
Pürdikkat - Cal Newport, Metropolis; Dijital Minimalizm - Cal Newport, Metropolis; Prokrastineyşın - Timothy A. Pychyl, Metropolis; Dağınık Zihin - Adam Gazzaley, Larry D. Rosen, Metis.

Yanıtla
23
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
László Rásonyi - Doğu Avrupa'da Türklük
Naçizane yorumumu siz değerli okuyuculara sunmadan önce, aynı Vernadsky’in “Rusya Tarihi” adlı çalışmasında yapmış olduğum gibi, kitabı bir bölüm özelinde yorumlamaya çalışacağımı (yaklaşık 23 makale bulunmakta) belirtmeliyim. Böylece yapmış olduğum yorum uzun olmayacağı gibi sıkıcı olmaktan da görece uzaklaşabilecektir. Yine de hatalar, eksiklikler ve sürçü lisan için şimdiden affola!

László Rásonyi (1899-1984) Türkiye’de “Hungaroloji” kürsüsünün kurucusu ve çok önemli bir Türkolog ve de Hungarolog’dur. Özellikle eski Türk ve Macar tarihi hakkında birçok eser kaleme almış olan yazarımız “Onomaloji” (özel ad bilimi) alanında da önemli çalışmalara imza atmıştır. Konu ile alakalı daha geniş bilgiyi kitabın “önsöz” bölümünde de (s. 7-11) bulabilirsiniz.

Kitaba ve muhtevasına gelecek olursak; içeriğin tamamen derleme olduğunu belirtmemiz gerek. Kitap “Önsöz” ve “Dizin” de dahil olmak üzere toplamda 26 bölümden oluşmaktadır. Ayrıca hemen hemen tamamı daha önce dergilerde yahut çok yazarlı kitaplarda bir bölüm yahut müstakil bir makale olarak yayınlamış çalışmalardan oluşmaktadır. Kanaatimce bu derleme, Türkçe olarak ulaşabileceğimiz birçok makaleyi bir araya getirmesi noktasında, son derece pratik bir işlevi yerine getirmektedir. Çünkü daha önce yayınlanmış çalışmalar olsa da yayın yılları düşünüldüğünde (1937’ye kadar giden makaleler bulunmaktadır) bazılarına ulaşmanın son derece güç olduğunu söyleyebiliriz.

Benim burada üzerinde özellikle durmak istediğim bölüm; “Macar Arkeolojisinde Hunlar, Avarlar, Macarlar (s. 31-68)”dır. Her ne kadar çalışmanın başlığı “Hunlar” ile başlatılmışsa da “Nomad (göçer) kültürü” (s.31-41), “İskitler” ve “Sarmatlar” (s. 41-44) hakkında da bilgi verilmiştir. Bu sayede bölge ve tarihi kronolojik olarak takip edilebilmektedir. Devamında ise “Hunlar” (s. 45-8) ve “Avarlar” (s. 48-56) hakkında arkeolojik malzemeler, tarihsel veriler ile karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Yer yer Eunapios yahut Priskos’dan da alıntılar (s. 39) yapıldığını belirtelim.

Bu metnin (daha doğrusu konferansın) ilk kez 1937’de yayınlandığını düşünürsek ihtiva ettiği yorumların bir miktar eskimiş ve belki de yanlışlanmış olabileceğini, yorumların Macar Akademisi’nin genel paradigmasına uygun olduğunu unutmamamız gerekir. Mevzu bahis “Hunlar” olunca Macar Akademisi yahut Avrasyacı perspektif (ve dolayısıyla Türk Akademisi) üç aşağı beş yukarı aynı yorumları yaparken; E. A. Thompson, Maenchen Helfen yahut C. Kelly gibi batılı yazarların çıkarımları daha farklıdır. Kanaatimce bu isimler karşılaştırmalı okunursa elimizde bulunan metin çok daha anlamlı bir hâle gelecektir. Kitabın baskısı son derece kusursuz, boyutu ve puntosu okumak için son derece kullanışlıdır. Kullanılan Türkçe, yayım yıllarından olacak, eski ancak parantez içerisinde daha güncel kullanımları verildiğinden okuyucuyu yormayacak cinstendir. Genel olarak çeviri ve derleme başarılıdır. Konuya merakı olan herkese tavsiye ediyorum.

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!

Yanıtla
6
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Medeniyetlerin Gelişim Farklarına Coğrafya Üzerinden Kapsamlı Bir Bakış
Yazar kitaba, etimoloji meraklılarının çoğu kelimenin kökenine dair sık sık duyduğu Hint-Avrupa dillerinin ve dolayısıyla konuştuğu dil olan İngilizcenin de tarıma başlayıp yerleşik düzene geçen Anadolu çiftçilerine dayandığını belirten, insanlık medeniyetinin temeline Anadolu'yu, burada evcilleştirilebilen bitki ve hayvanları, icat edilen metal aletleri ve oluşturulan toplum yönetim erkini yerleştiren bir önsözle başlıyor.

Kitabının konusunu, tarihin seyrini oluşturan ve bugünkü eşitsizliklerin de kaynağı olan, farklı kıtalardaki insanların farklı hızlarda gelişmesinin nedenlerini irdelemek olarak açıklıyor. Bu irdelemeye, genetik üstünlükler yanılgısıyla veya gelişmişlerin sistematikleştirdiği ölçütler üzerinden bakarak taraflı, ırkçı davranma hatasına düşmeyeceğini, onu Toynbee'ninki gibi boşluklar bırakan bir teze bağlamayacağını da peşinen beyan ediyor.

İlk bölümde Polinezya adalarına dağılan bir topluluğun, aynı kökene sahip olmalarına rağmen maruz kaldıkları çevresel farklara bağlı olarak kısa süre içerisinde gösterdiği büyük gelişim farkını örnekleştiriyor. İkinci bölümde ise İspanyolların Amerika kıtası yerlileri olan İnkalarla ilk karşılaşmalarındaki teknik donanım, okuryazarlık, siyasi örgütlenme, denizcilik teknolojisi ve mikroplara karşı bağışıklık avantajlarını ortaya koyup, bu farkların nasıl oluştuğuna dair meraklandırmaya devam diyor. Cevapların verilmeye başlandığı takip eden bölümdeki salgın hastalık, bunun hayvanların evcilleştirilmesiyle ilgisi ve mikrop mutasyonu konuları güncelle ilişkisi bakımından ilgi çekici. Tarıma geçiş zaman farklarının anlatıldığı bölüm, ülkemiz topraklarının bir kısmını da kapsayan Bereketli Hilal'in üstünlüğünü ve değerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bugün kanıksadığımız “çeşitlilik” kelimesinin Bereketli Hilal'le Amerika kıtası arasında 5000 yıllık bir fark oluşturması gibi. Tarım ve hayvancılığı kapsayan yiyecek üretimi üzerinde kıta eksenlerinin etkisine değindikten sonra, yazının tarihi ve peşinden de obalardan devletlere siyasal örgütlenme basamaklarını işliyor. Bu bölümde bahsedilen din ve ekonominin devlet yapısındaki işlevleri, bu işlevlerin bugüne kadar nasıl geldiğini gösteriyor ve bundan sonra değişip değişmeyeceği konusunda düşündürüyor. Önce Asya'dan, sonra Avrupa'dan Avustralya'ya göçler bölümü, çevresel etkenlerin ne denli çeşitli ve belirleyici olduğundan emin olmamızı sağlayacak örneklerle dolu. Son bölüme yaklaşırken yazar Afrika üzerine yoğunlaşıyor. Bölge, dillerin gelişim hareketleri üzerinden toplulukların göçleri ve diğer kıtalarla ilişkileri bağlamında irdeleniyor. Yazarın çok garip bulduğu, Afrika'ya çok yakın Endonezya'ya oldukça uzak Madagaskar adasının garip demografi ve dil yapısı, Orta Afrika'dan güneye inen Bantuların Koisanlara, Avrupa'dan deniz yoluyla gelen Portekizlilerin de onlara baskın çıkarak Güney Afrika'yı istila edebilmelerinin sebepleri, coğrafî rastlantılar meselesini zihninizde iyice belirginleştiriyor. Japon çömleklerinin genel kabullere aykırı tarihlenmesi, Korelilerle Japonlar arasındaki ilişki, Japonya ile İngiltere'nin benzer enlem adaları olarak benzemez gelişimleri son bölümün şaşırtıcı konuları. Sonsözde yazar, kitabın devamında yapılacak çalışmalara yol gösterici olarak bıraktığı soruları listelerken, Bereketli Hilal'in tarihî üstünlüğüne rağmen Avrupa'nın gerisinde kalışını, yiyecek deposu olma özelliğini ve ormanlarını yitirmesine ve bunları takip eden bir dizi sebebe bağlıyor. Çin donanmasının sömürgecilikte Avrupalılarınkilerin gerisinde kalmasını ise siyasî birliğin dezavantajlarına, siyasî çeşitliliğin imkânlarına. Hollanda-Zambiya karşılaştırmasına dayanarak kurumlaşmanın önemini vurgulayan araştırmacılara cevaben kurumlaşmanın temelinde de coğrafî etkenlere bağlı gelişme süreçlerinin olduğunu tekrar ispat ediyor.

Yazar iddiasını savunmada oldukça başarılı ve tutarlı. Kitabın farklı bölümlerine serpiştirilmiş kilit bilgiler, dünyadan gelen bazı haberleri tuhaf karşılayışımızın konuyla ilgili bilgisizliğimize dayandığına ayıktırıyor. Avustralya kıtasının yıllık olmayan iklim döngüsü ve kurak dönemlerde yaşanan felaketin boyutları buna en çarpıcı örnek. İnsanlık tarihini etkileyen bir durumun geçen yılki sonuçlarına -bitmeyen yangınlar ve su tüketen hayvanların itlafı gibi- sığ ve çiğ akıl yürütmelerle yaklaşmış olabiliriz. “Tazmanya canavarı” diye anılan çizgi film kahramanının esin kaynağını da benzer bilgi serpintileri arasında bulabileceksiniz. Bu gibi birçok ilginç bilgi okumanıza renk katıyor. Kitaptaki fotoğraf, tablo ve çizimlere ek olarak önünüze açacağınız bir atlas ile veya google haritalara sık sık başvurarak okumanız büyük kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu konuda okumaya devam etmek isteyenler için kitabın sonuna, kitabın her bölümüyle ilgili onlarca, toplamda yüzlerce kitap içeren bir tavsiye listesi eklenmiş.

Çevirmenin yaygın kullanılan “dağarcık” kelimesi yerine “dağar”ı tercih ederken, “tasarlamak” fiili yerine tüm metin boyunca “tasarımlamak” fiilini ve türevlerini kullanması, kitabın yalın akışkan dili içerisinde rahatsız edici bir çelişki olarak gözümü tırmaladı.

Özetle kitabı, Teoman Duralı'nın TRT2'deki “Felsefe Söyleşileri” programının tam kapsamlı ve hızlandırılmış bir sürümü olarak tanımlayabileceğimi düşündüm. Verdiği cevaplar kadar yeni sorular da üreten ama asıl önemlisi, tarihin akışını anlamanızı, bugüne kadar göremediklerinizi görmenizi sağlayan bir eser. Bazı önyargılarınızın, alıp kabul ettiğiniz peşin hükümlerin sarsılacağını söyleyebilirim.
Yanıtla
42
9
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Psikobiyografi meraklıları mutlaka okumalı
Daha hayatın başında, 20’li yaşlarda ve dünyaya veda etmeyi düşünen genç bir bayan. Dünya ile vedalaşmak istiyor fakat bu o kadar kolay değildir. Kendince büyük mücadeleler verip karabasan gibi üstüne gelen dünyadan. Yüksek bir binadan atlamayı düşünmüş; fakat o halinin ailesini daha çok üzeceğini düşünerek bundan vaz geçmişti. Zira hayat “Veronika Ölmek İstiyor” kitabının başkişisi için çekilmez olmuştur artık.

Avrupa kıtasının sosyalizm zincirlerinden daha yeni kopmuştur vatanı. Hayata veda etmeye hazırlanırken, ülkesinin öyle herkes tarafından bilinmediğine de üzülür. Belki bu intihar için bir neden olabilirdi en azından. Zorluklarla temin ettiği ilaçları alıp ölmeyi beklerken, vakit geçirmek için sayfalarını karıştırdığı dergideki bir metinde, ülkesi Slovenya’nın öyle pek bilinmediğinden bahsediyordu. Genç bayan bir manastır odasında aldığı ilaçlarla ölmez; ancak yeni bir hayata başlamak zorunda kalır.

Yazar Paulo Coelho’nun psikobiyografi türünde kaleme aldığını varsaydığımız bu eserinin öğretici olduğunu düşünürken, genelde ölümü düşünenlerin hikayeleri biraz gerilimli olduğundan, söz konusu bu eserde bundan bahsetmek mümkün değil. Veronika’nın sadece hayat hikayesi anlatılmıyor, 90’lı yılların başında, şanslı olarak, öyle savaşa dahil olmadan, Yugoslavya’dan ayrılan Slovenya’nın hikayesi de okuyucuyu sıkmadan anlatılmıştır. Öte yandan yazar ülkedeki din olgusuna da değinmekte.

Eserin büyük kısmı “deliler hastanesi”nde geçse de, yazar okuyucuya hayli keyifli bir hayat hikayesi sunmuştur.
Yanıtla
78
11
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşamak: Sıradan Bir Yaşam, Etkileyici Bir Anlatı
Yazarın etkileyici anlatımı bir yana, çevirisi de ancak bu kadar güzel olabilirdi diyor insan Yaşamak’ı okurken. Kahramanımız Fugui’nin 205 sayfaya sığdırılan dokunaklı bir hayatı var. Bu hayatın çokça kayıplarla dolu olduğunu peşinen söylemekte fayda var. Yaşamayı anlamlı kılanın da anılar olduğunu sıklıkla hatırlatan bir roman ayrıca.

Fugui bir oğul, bir mirasyedi, köylü, asker, eş, baba, kumarbaz… Sahip olduklarına ve kaybettiklerine rağmen ve onlarla birlikte öğrenen, güçlenen bir insan. Bu her şeye rağmen yaşamayı sürdüren insanın hikayesi, başından geçenler su gibi akıp gidiyor, hayat gibi. Okurken zaman hızlı geçiyor. “Yaşamak” bazı kısımlarda okurun boğazını düğümlüyor ve kalbini sızlatıyor.

Sisteme güçlü bir eleştiri ve dünyayı sorgulama arzusu hikayeyi sarıp sarmalıyor. Fugui’nin peşinden sürüklenip onun yaşamına tanıklık etmek insanda bir belgeselin içindeymiş izlenimi uyandırıyor. Hayata tutunuşu dokunaklı ve ilham verici.

“Yaşamak” okurunu; kıtlık, savaş, yoksulluk, politika, çıkar dünyası, aileler ve bireyler hakkında düşünmeye davet eden güçlü bir metin.

İki güzel alıntıyı tadımlık olarak ekliyorum. Şimdiden keyifli okumalar.

“Hayat sana anne ve babandan bir hediye.” (s.174)
“İnsan ne kadar şanslı olursa olsun, ölmek istiyorsa hiçbir şey onu yaşatamaz.” (s.175)
Yanıtla
92
22
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Dönüp bakınca gülümseyin, bugün benim burada gülümsediğim gibi.”
Kenarda kalmış, mütevazı, gösterişsiz ama elinize geçtiğinde, bakalım neler varmış içinde deyip elinizden bırakamadığınız çok hoş kitaplar vardır. Benim içinde “Katy Ne Yaptı?” adlı roman böyle oldu diyebilirim. Romanın yazarının gerçek adı Sarah Chauncey Woolsey. Fakat kitaplarını Susan Coolidge takma adıyla yazdığını öğreniyoruz. Editörünün (ki aynı zamanda “Küçük Kadınlar” adlı kitabıyla büyük başarı elde eden Louis M Alcott'un da editörü.) yönlendirmesiyle giriştiği aile romanı denemesi sonucunda “Katy” serisi meydana geliyor. Roman karakterlerinin kendi ailesinin fertleriyle örtüştüğünü kitabı okumaya başladığınızda hissediyorsunuz.

Roman Carr ailesini anlatıyor. Baba Doktor. Dördü kız, ikisi erkek altı çocuklu bir aile. Anneleri ailenin en küçüğü bebekken vefat etmiş. Babalarının kardeşi yani halaları bakımlarını üstlenmiş ve çocuklar O’nu annelerinin yerine koymuşlar. ‘İzzie Hala’ yaşamlarının ayrılmaz parçası. Katy ailenin en büyük çocuğu. Roman bu aile bireyleri, okul hayatları, komşu çocukları ve bence çok güzel bir örnek kişilik, öğütleriyle dikkatimi çeken kuzenleri Helen ile zenginleşiyor. İnsani, ahlaki, paylaşımcı, kardeşler arası içten ve çok hoş ilişkiler… Okuduğunuzda sizlerin yani ebeveynlerin yanı sıra özellikle Ortaöğrenim öğrencilerine rahatlıkla önerebilirim; romantik fakat bir o kadar öğütleriyle çok hoş bir roman. Örnek verecek olursam: “Ders çalışmak bahçede çalışmak gibidir, ektiklerin öyle kolayca büyümez. Yetiştirdiğin her çiçek senin bir zaferin olur ve emek vermediğin diğer çiçeklere göre ona daha çok değer verirsin (s.116).”

Sevinçler, hüzünler, paylaşımlar, acılar, ümitler, kederler, kaybedişler, kazanımlar hayatın içinden bir romanda buluşarak “Katy Ne Yaptı?”yı bize kazandırmış. Hepinize “Evinizin Kalbi” olmanız dileğiyle…

İyi okumalar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sağlık sektöründe dönen dolap kime hizmet ediyor?
577 sayfalık kitabın daha iyi anlaşılabilmesi için, önce kitabın sonundaki 20 sayfalık “Sonuç” bölümünün okunmasını öneriyorum.

Dünya’nın kaderi, geleceği, güvenliği; “gıda, ilaç, silah, petrol” sektörleri üzerine kodlanmıştır. Bu sektörler hiçbir zaman emin ellerde üretim yapamamıştır. Bir kıtada insanlar fazla kilolarından dolayı tedavi görürken, başka bir kıtada insanlar açlıktan ölmektedir. Gıda, ilaç, silah ve petrol üretimi; bilim ve teknoloji birikimiyle gerçekleşse de, yayılmacılığın, sömürgeciliğin, en kullanışlı aparatı olarak seçilmiştir.

Bilim; adil, eşit, şeffaf ve etik kurallar ölçüsünde insanlığa hizmet edebiliyorsa, amacından uzaklaşmamış olur. “Ticari sır, teknolojik patent, ar-ge çalışması” gerekçelerine sığınarak, insanları zan ve kuşkuda bırakacak her türlü girişim, “bilimsel çalışma” etiketiyle toplumlara sunulamaz.
Bilim felsefesi/etiği/metodolojisi/mantığı ile çelişir bu durum.

İşte bu kitap, tıp ve ilaç dünyasında, daha fazla kazanç ve güç uğruna, küresel aktörlerin ne türde karanlık ve şüpheli çalışmalar yaptıklarını sorguluyor, araştırıyor, temellendiriyor ve uyarıyor. Kitabı okurken, sektörel gelişmeleri, kronolojik olarak da takip etmiş oluyorsunuz. 11 bölüm halinde yazılmış kitabın, her bir anlatımı, ilgi ve heyecan uyandırıyor. “Bu kadar da olur mu” diyeceğiniz anlatımlar, belki biraz “komplo teorisi” gibi algılanabilir fakat konu insan yaşamı olunca, temkinli olmakta yarar var.

Sonuç olarak, yerel anlamda “gıda, ilaç, silah, petrol” sektörlerinde kendi yağımızla kavrulabiliyorsak, bize hiçbir güç zarar veremez. Kavrulamıyorsak da nedenleri üzerinde kafa yormalı, global dünyada, bir üst lige çıkmanın planları yapılmalıdır.

Önce insan, sonra sağlığı, mutluluğu ve zekâsı…

Ne dolaplar döndüğünü gözlemlemeli ki, daha yaşanabilir bir dünyanın temellerini aşk ile ve birlikte atalım. İyi okumalar.
Yanıtla
23
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Druidler
Druid sınıfını doğrudan ele alan bir araştırma değil aslında bu, az sayıdaki tarihî kaynakların karşılaştırılması, arkeoloji başta olmak üzere pek çok bilim dalından elde edilen verilerin tokuşturularak metinlerdeki bilgilerle pratikteki bulguların tokuşturulması ağır basıyor. Runik'ten çıkan diğer metinler popüler bilim metinlerinden bir tık daha zorlayıcıyken Maier'inki bir üst seviye okuru talep ediyor. Şahsen Kelt'tir, Druid'dir, ökse otudur, böyle şeylere gerek çocukluğumdaki bilgisayar oyunlarından, gerek edebiyattan, filmlerden ve dizilerden pek düşkün olduğum için sebat edip okudum, pişman değilim ama mevzuya yeni aşina olan okur cebelleşecek biraz. Tabii yine Runik'ten çıkan Keltler'in ilk basamak olduğunu söylemek lazım, bu araştırma ikinci basamak, üçüncüsü de Felix Müller'den Kelt Sanatı. Aryanları ele alalım, sanat eserlerinin azlığı Aryan kültürü hakkında olabildiğince kesin çıkarımlara ulaşmayı engelliyor, aynı durum kısmen Keltler için de geçerli ama eldeki veriler görece daha fazla olduğu için bu topluluğun nerelerde yaşayıp nelerle uğraştığını daha somut bir biçimde görebiliyoruz en azından. İşin içinde ilginç bir ironi de var, Maier daha en başta zor bir işe giriştiğini dile getiriyor adeta: "Kelt Druidleri, Hristiyanlık öncesi Eski Çağ'ın en tanınmış ve aynı zamanda en gizemli şahsiyetleri arasında yer alırlar. Ayrıca günümüzdeki yeni paganlığın en popüler ancak en fazla çelişki barındıran figürleridirler." (s. 7) Bu ikiliğin nedeni barbar bir toplum olarak görülen Keltlerin sahip olduğu habitus konusunda birtakım ikircikli bilgileri sunan antik dönem yazarlarıyla yetersiz gözlemle elde edilen verilerin çatışması olarak görülebilir. Birbirlerinden esinlenip esinlenmedikleri belli olmayan, kayıp metinlerden alıntılar yaparak metinlerini yazanları titizlikle araştırıp kıyaslıyor Maier.

Kaynakların incelendiği bölümlere bir göz atalım, Diogenes Laertios Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri adlı eserinde Aristoteles'in Magikon ve Sotion'un Filozoflar Zinciri nam metinlerinden yola çıkarak ilk felsefeciler hakkında malumat verirken Keltlerde ve Galatlarda ilk felsefecilerin Druidler ve Semnotheolar olduklarını söylüyor. Bahsi geçen iki metin kayıp, dolayısıyla orijinal metinle kıyaslama yapamıyoruz, bunun yanında Magikon'un Aristoteles'e ait olmadığını söyleyen araştırmacılar kaynaklardan şüphe duymamız gerektiğini söylüyorlar. Kesinliğinden emin olduğumuz bilgi Druidlerin en geç M.Ö. 1. yüzyılda tarih sahnesine çıktıkları. Druidlerin felsefi içeriğinin en eski tanımını Galyalılarla yıllar boyunca savaşan Jül Sezar'a borçluyuz, Druidlerin yıldızları gözlemlediğini, evrenin ve yeryüzünün büyüklüğü hakkında fikir yürüttüklerini, ölümsüz tanrıların kuvvetlerini ve etkilerini, tabiatın özünü gençlere öğrettiklerini söylüyor. Keltlerde yazı kullanımı son derece sınırlı olduğu için kendi kaynakları da yok denecek kadar az, yine de "dünya" anlamına gelen byd sözcüğünün zaman içinde burg'a dönüştüğünü biliyoruz, böylece Edinburgh gibi şehirlerin adlarının kökenini görüyoruz. Açıkçası etimolojiye daldığımızda bu işin sonu yok, bizdeki "burgaz" ve "burç" sözcüklerinin aynı kökten geldiğini, kim bilir başka hangi sözcüklerin bu kökten geldiğini de düşünebiliriz. Zaman mefhumunu da muhtemelen Druidler biçimlendirerek Galyalılara öğretmişler. Yunan kaynaklarında bambaşka bilgiler var, Herakles'in oğullarından biri olan Keltos ile yerel bir hükümdarın kızlarından Keltine'in evliliği sonucu Keltlerin ortaya çıktığını söyleyen Nikaialı Parthenios'un yanında çağdaşı Diodoros da M.S. 2. yüzyılda Herakles'in oğlu Galates'le yine yerel bir hükümdarın kızının evliliğine değiniyor, aynı söylence benzer biçimlerde yayılıyor. "Bu örneğin de ortaya koyduğu gibi, antik döneme ait Keltlerle ilgili notlara karşı ihtiyatlı olmak gerekir: O dönem yazarları daha eski eserlerden yaptıkları alıntıları belirtmedikleri gibi, modern bir bilim insanından beklenilen özeni de göstermiyor, yani alıntılayacakları cümleleri canlarının istediği gibi kısaltıyor, genişletiyor ya da anlamlarını değiştiriyorlardı." (s. 17)

Druidler hakkındaki kısıtlı bilgiler odağın ister istemez Keltlere çevrilmesine yol açıyor, Maier çıkarımlarını alt kümeye uyarlamaya çalışmasa da koşutluk kurma isteği bariz.

Druidler kırk yıl boyunca eğitim görüyorlar, zamanın bilgi birikimini tamamen edindikten sonra topluluğa kabul ediliyorlar. Şamanlığa benzer bir kurum aslında, otacılıktan savcılığa pek çok işlevleri var. "Onlarda üç zümreye büyük saygı gösterilir: Bardlar, Vateler ve Druidler. Bardlar şarkıcı ve şairdirler; Vateler kurban rahipleri ve doğa felsefecileridir; Druidler doğa felsefesinin yanı sıra ahlâk felsefesiyle de ilgilenirler." (s. 34) Hristiyan teleolojisiyle doğrudan bağlantıları var tabii, pagan pratiklerinin yanında önemli kişilerin de Hristiyanlık etrafında gelişen hikâyelere girdiklerine dair izlere rastlamak mümkün.

Meseleye biraz daha yakın, antik kaynaklar arasında gezinmek isteyen okur için dört dörtlük bir metin.
Yanıtla
6
2
Destekliyorum 
Bildir