Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
YABANCI
Camus’nün baktığı pencereden toplumsal olan her şeyde kısıtlanmış bir özgürlük bulunmaktadır. Onun, özgürlük için düşündüğü tanımın içinde bireyin tüm boyunduruklardan kurtulmuş olması vardır. Bu boyunduruk idareciler, aile bağları, toplumsal kabuller ve inancı kapsamaktadır. Bunların bir arada olduğu bir yapıda kişinin özgür olması mümkün değildir. Kişinin eylemlerini etkileyen, etkileyebilecek her yargı, kural, ceza ve yaptırım insan özgürlüğü karşısında bir tehdittir. Bunlardan kurtulmadığımız müddetçe insan özgürleşemez ve bu da onun beklentiler doğuran toplum yargılarına karşı kayıtsızlaşmasını sağlar. Kayıtsızlaşma ise yabancılaşmayı doğurur. Ancak, ‘yabancılaşmak’ tanımı ile ‘yabancı’ tanımının birbirinden ayrı şeyler olduğu unutulmamalıdır. Özetleyerek tanımlar arasındaki farklılıklara değinecek olursak, “yabancı olmak” tanımadığımız kişi ve varlıklara karşı kullanılırken, “yabancılaşmak” tanıdığımız, bildiğimiz kişi ve varlıkları artık tanıyamaz duruma gelmek anlamında kullanılmaktadır.

Yabancı adlı romanda ise, Meursault karakterinin aile kavramından uzak olduğuna şahit oluyoruz. İlişkilerinde de bu yabancılığın yansımalarını görebiliyoruz. Sosyal çevrenin yakınlık kurduğu özel bağların, Meursault için anlamsız ve saçma oluşu onu toplumun dışına itmekte ve genel geçer kurallara karşı kayıtsız bırakmaktadır. Tüm bunlar öğretilmiş, sonradan geliştirilmiş kurallar olduğundan, bunların kişinin özgürlüğü üzerinde bir etkisinin olmadığı kanaatiyle toplumun yüklediği “başarı”, “aşk”, mutluluk, dostluk, komşuluk, özgürlük gibi kavramların tanımına zıt bir yaklaşım sergilemektedir. Meursault, toplumun önyargılarının ötesinde duran, başarılı olmak için gereken hırs ve istekten uzak kalan, evlilik, aile olmak gibi kişisel bağların dışında duran toplumsal aidiyetlere yabancı bir karakterdir. Bu karakter ise onun yabancısı olduğu toplum tarafından yargılanmasına ve cezalandırılmasına sebep olacaktır. Meursault için hapse girmek ve girmemekte bir ceza değildir. Önemli olan eylem ve düşünce özgürlüğüdür. Sevdiği kişi ile bir araya gelememek ve dilediği zaman sigara içemiyor olmak cezadır. Bunun dışında hukuk sistemi de, inanç sistemi de baskıcı ve zorlayıcıdır. Bu da insanların kendi değerini oluşturması önünde bir engeldir, çünkü bu görüşe göre insan ancak bireysel olarak varlığını koruyabilir. Varlık eşitlik ve toplum gibi kavramlarla ancak sınırlanabilir, özgür olamaz. Kişilerin görevlerini ve sorumluluklarını bir dayatma ve zorunluluk ile değil, içinden gelerek yapması gerektiğini vurgulamaktadır.

Romanın kasvetli, sıkıntı veren diyaloglarında, düşündüren toplum ve sistem eleştirisi var. Bu görüşlere katılmadığım ve insanın anlam arayışını yanlış yönlendirdiğini düşündüğüm bu felsefe, benim çok tercih ettiğim bir tarz değil. Ancak ilgilisi için okunması gereken bir klasik olduğu da muhakkaktır.

Yanıtla
12
4
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
''Düşünme lüksüne sahip değiliz, bazı insanlar bizim adımıza bütün kararları veriyor.''
İkinci Dünya Savaşı, Naziler, Yahudiler ve toplama kampları ile ilgili birçok kitaba ve filme rastlayabilirsiniz. Ancak, tüm bunlara bir çocuğun gözünden bakmak isterseniz bu kitap farklı bir tercih olacaktır.

Biri Alman diğeri Yahudi olan dokuz yaşında iki çocuğun tel örgüler ardındaki arkadaşlığını okuyoruz. Üstelik Bruno, Nazilerin önemli komutanlarından birinin oğlu. Shmuel ise Yahudi kamplarında tutsak olan bir çocuk.

Kitap, bir akşamüstü okuldan eve geldiğinde babasının işi sebebiyle taşınacaklarını öğrenen Bruno’nun şaşkınlığıyla başlar. Berlin’i, sokaklarını, evini, arkadaşlarını bırakmak zorunda kalmak onu çok üzer. Yeni evleri babasının göreve gönderildiği, Nazilerin Polonyalı Yahudileri esir aldığı Auschwitz (Out- With) toplama kampının bitişiğindedir. Kâşif olmayı isteyen Bruno, yeni evlerinde mutsuzluğunu giderebilmek ve odasının camından gördüğü kampta neler olduğunu anlayabilmek için tel örgülere doğru keşfe çıkar. Kendisiyle aynı yaşta olan Shmuel ile tanışır. Her gün gizlice Shmuel ile görüşmeye başlayan Bruno, gün geçtikçe tel örgüler ardındaki çizgili pijamalı insanları anlamaya başlar. Bir gün kamp ortamının çocuklara uygun olmadığını düşünen annesi, Berlin’e geri dönmeye karar verir. Tel örgüler sebebiyle arkadaşıyla hiç oyun oynayamayan Bruno, telin öteki tarafına (Yahudi kampına) geçmek ister. Shmuel çizgili pijamalar getirir ve Bruno artık onlardan biridir.

“Çizgili Pijamalı Çocuk” bizlere Nazi Almanyası’nın, Yahudilere uyguladığı ırkçılığı gösteren kitaplardan biridir. Yazar, yetişkinlerin acımasızlığının yanında çocukların masumiyetini gözler önüne seriyor. Çocuklar için arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu, savaşın çocuklar üzerindeki olumsuz etkisini de kitabı okurken hissedebiliyoruz.

Sade ve akıcı bir dille yazılan kitabın, izlemek isteyenler için 2008’de çekilmiş olan bir filmi olduğunu hatırlatalım. Herkese iyi okumalar, iyi seyirler.
Yanıtla
46
5
Destekliyorum  6
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
George Vernadsky - Rusya Tarihi
Kitap hakkında konuşmaya başlamadan önce birkaç konu hakkında açıklama yapmak ve (tabiri caizse) bir itirafta bulunmam gerek. Öncelikle, konuya dair daha önce yalnızca Akdes Nimet Kurat hocamızın kitabını okuduğumu ve bu konu hakkında eksiklerim olduğunu belirtmeliyim. Bu durumun temel sebepleri; konunun hem çalışma alanım ile çok yakın olmaması hem de yeterince ilgimi çekmiyor oluşuydu (elbette şu ana kadar!). Dolayısıyla konu hakkında yapacağım yorumlar “Rusya Tarihi” hakkında derinlemesine okuma yapanlardan ziyade genel okuma yapanlar yahut yapmak isteyenler için daha anlamlı olacaktır. Kitabı incelerken izleyeceğim yola gelecek olursak; kitap çok geniş ve hacimli olduğundan her bölümü ayrı ayrı incelemektense özellikle ilgi duyduğum alan hakkındaki bir bölümü görece daha detaylı yorumlayıp kalan kısmı yüzeysel geçeceğim. Aksi halde son derece uzun ve sıkıcı bir yazı olacağından olumsuz bir algı yaratmak istemem. Şimdiden sabrınız için teşekkür ediyorum.

George Vernadsky (1887-1973), Yale Üniversitesi bünyesinde, önemli bir tarihçi olmasının yanı sıra komünist yönetim karşıtı, Avrasyacı perspektife sahip bir kişilikti. Yazdığı kitaplarda (dilimize “Moğollar ve Ruslar” adlı bir başka kitabı daha kazandırılmıştır) bu niteliklerinden izler göreceğinizi belirtmem gerek. Zaten kitabın içerisinde yer alan “Editörden” adlı bölümde (s.13-15) Sayın Ahsen Batur bu konu ve daha fazlası hakkında harika bir giriş yazısı kaleme almış bulunmaktadır.

Ahsen Batur hocamızın da bahsetmiş olduğu üzere (s.13-5) aslında bu kitap 5 ciltlik bir “Rusya Tarihi” dizisinin, yine yazarın kendisi tarafından, özetlenmiş bir baskısını ihtiva etmektedir. Kitap (“Editörden” ve “Giriş” adlı bölümler de dâhil olmak üzere) toplamda 19 bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın genel olarak kapsadığı zaman aralığı ise, yazarımız SSCB’nin yıkılışını göremeden hayata veda ettiğinden, Rusların ilk ortaya çıktığı zamanlardan 1960’ların sonlarına kadar olan dönemi kapsamaktadır. “Giriş” ve “1. Bölüm: Rus Devleti’nin Kökenleri” adlı bölümlerde (s.17-55) arkeolojik ve antropolojik çalışmaların yanında coğrafya ve tarihi coğrafya hakkında da önemli bilgiler sunulmuştur. Bu bölümde özellikle “Hint-Ari Irk” nazariyesinin bir savunusu ile Rus halkının da bu aileye mensup olduğu anlatılmaya (kanıtlanmaya) çalışılmıştır. Ayrıca, yukarıda sayfa aralığını verdiğimiz bölümde, göçerler (özellikle de menşei tartışmalı olan İskit, Sarmat yahut Hun) ile olan münasebetler hakkında giriş mahiyetinde bazı bilgi ve yorumlar da istifademize sunulmuştur. Yazarın Avrasyacı kimliği, kanaatimce, bu bölümde bariz şekilde görülmektedir. Özellikle; İskit, Sarmat ve Hunlar ile olan ilişkilerde ve bu kavimler hakkında verilen bilgilerde bu yanlılık göze çarpmaktadır (s.30). Günümüzde İskitlerin yahut Sarmatların menşei tartışmalı bir konudur ancak yazar bahsedilen kavimleri doğrudan Hint-Ari olarak sunmaktan geri durmamıştır. Bu noktada romantik bir bakış açısına sahip olduğumun zannedilmesini istemem; benzer şekilde (s.41) Hunlar da Türk menşeli olarak izah edilmiştir. Ancak bu konu da, teknik olarak, fazlasıyla tartışmalıdır. Açıkçası zihnimde, özellikle arkaik dönem anlatısının bulunduğu bölümler de, yazarın (biraz da işin doğası gereği, herkes her konuda uzman olamaz elbet) konu hakkında çok genel birkaç fikir üzerine temellendirilmiş bir inşa sürecini takip ettiği izlenimini uyandırdı. Elbette, bunlar bu tarz genel tarih (uzun zaman aralıklarını kapsayan) çalışmalarının hemen hemen tümünde karşılaşılabilecek temel sorunlardandır.

Daha sonraki bölümlerde; Bizans ile ilişkiler (s.43), Hristiyanlaşma ve bu süreçte Bizans’ın etkisi ile Hristiyanlaşma sürecinin Ruslar ve batıyı birbirine yaklaştırması, en azından batı ile doğu kilisesi ayrışana kadar (s.57). İlerleyen bölümlerde; Moğol İstilası ve akabindeki süreç (s.82), XVI. yüzyıl siyasi tarihi, Hanlıkların yıkılması ve Çarlık Rusya’sının güçlenmesi (s.116), XVII. yüzyıl siyasi tarihi ve Osmanlı ile münasebet (s.150), XVIII. yüzyıl (s.191), XVIII-XIX. yüzyıl “Sosyal ve Ekonomik Kalkınma” (s.217), XVIII-XIX. yüzyıl “Kültürel Gelişme” (s.226). Bundan sonraki bölümler kronolojik bir siyasi tarih (uzay yarışlarına kadar sürecek olan) anlatısının yanında yazarın bazı şahsi yorumlarını da içermektedir. Bu yorumların, özellikle, batı dünyasından okurlara hitap ettiğini ve bir miktar güzelleme içerdiğini akıllarda tutmalıdır.

Kitap hakkında, aslında çok da önemli olmayan, birkaç eleştirim daha olacak. Şöyle ki; ilk iki sayfanın hatalı basıldığını söylemeliyim. Bu hatanın 5. basımın tamamında mı yoksa sadece bendeki nüshasında mı olduğu konusu hakkında ne yazık ki bilgim yok. Ayrıca kitabın arka kapağında Rusya tarihinin “günümüze” kadar ki bir anlatısının sunulduğu ifade edilmiş ancak, yazımın başında da belirtmiş olduğum üzere, 1960’ların sonuna kadar gelen bir anlatının mevcut olduğunu söyleyelim. Son olarak bu kadar geniş bir zaman aralığını kapsayan her çalışmanın karşılaşacağı problemlerden bu çalışmanın da nasiplenmiş olduğunu unutmamak gerek. Yazar her konuda uzman olamayacağı gibi birçok konu ya atlanmış ya da çok kısa geçilmiştir. Dolayısıyla incelediğimiz bu çalışmayı iyi bir “giriş” olarak değerlendirmek son derece yerinde olacaktır. Bunlar haricinde baskı ve kağıt kalitesi son derece güzel çeviri ise akıcı. Bu kitabın dilimize tercüme edilmesinde katkısı olan herkese teşekkür ederiz. Ayrıca kitapyurdu ailesini de es geçemeyiz, buradan kucak dolusu teşekkürlerimizi tüm "kitapyurdu ailesine" iletmek isterim. İyi ki varsınız!

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
13
5
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınırlar Aşmak
İFA serisinin 3. Kitabı; Sınırları Aşmak, okunası ve keyif alınası bir eser.

Sinan Canan yine "daha doğru yaşamanın" ve dahi "kendini bilmenin" tiyolarını kendi uzmanlık alanı, biyoloji ve sinir bilimi üzerinden, kalıpların dışına çıkmak isteyen okuyucuya sunuyor. İnsanın fabrika ayarlarına dönmesi gerektiğini savunan Canan "Mutlu olmak için tasarlanmış canlılar değiliz" (s.165) derken, belki de bu ayarların bu noktadan başlaması gerektiğini de bize anlatmak istiyor. Lakin insanın fabrika ayarlarındaki asıl vurucu anlamını "Biz bu dünyaya sadece iyi hissetmek için gelmedik; aksine iyice hissetmek için geldik" (s.119) demesiyle bulmuştur. Evet, bir konfor alanı düşmanıydı Sinan Canan "Bir insan için en konforlu alanın mezar" (s.36) olduğunu söyleyerek konforun, insanı öldürdüğünü ne güzel anlatmıştır.

Sınırları Aşmak, yani kitabın özünü aslında şu cümlesinde net olarak okuyucuya sunuyor: "İnsan; içinde bulduğu biyolojik, sosyal, kültürel ve teknik sınırları aşmak gibi bir güdüyle dünyaya gelir. Bu güdüyü bir şekilde tatmin edemeyenler mutsuz yahut hasta olurlar. Biyolojik, kültürel, psikolojik ve teknik sınırları zorlama güdüsünün biyolojik temellerini anlamak, bu güdüyü ne yönde kullanmamız gerektiğini de büyük oranda aydınlatmaktadır."

Keyifli okumalar !
Yanıtla
7
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçmiş ve Şimdinin Sınırlarında Bir Yolculuk
Kapka Kassabova'dan çocukluğunu da kapsayan şahane bir anlatı daha. İlk sayfalarına çizilmiş harita, yıllar sonra yurda dönen Kapka'nın yapacağı bu dairesel yolculuğuna ışık tutarken, okuruna da daha en başından coğrafi ve kültürel bir teminat veriyor. Meraklı ve bir o kadar objektif bir metin diyebiliriz İsimsiz Sokak için. Kapka'nın çocukluğu ile şimdiki hali arasında gidip gelen bu sürükleyici kitap, Bulgaristan'ı ve geçmişini merak edenleri çetin bir döneme tanıklık etmeye çağırıyor.

İsimsiz Sokak adlı kitabında; siyasi rejimlerin, yönetimlerin, Çernobil faciasının, mübadelelerin, politikaların başta olmak üzere ulusal ve küresel çaptaki olayların insanları nasıl etkilediğini anlatıyor sözünü sakınmayan yazar. Kültürel etkileşim kitabın her sayfasında kendini belli ediyor. Uğradığı yerlerde tanıştığı insanlarla olan diyaloglarını tarafsızca ve edebi bir biçimde aktarıyor. Çoğu zaman Bulgaristan'ın sınırlarındaki metruk köylere de yolu düşüyor. Buralardan okuruna belgesel niteliğinde enteresan kesitler sunuyor.

Kaleminden Balkan ruhu aktığını söylemek hiç yanlış olmaz. Belki de anlatıları bu yüzden daha bir içten geliyor. Bulgaristan'da başlayan yaşamını Yeni Zelanda ve ardından İskoçya'da sürdüren yazar, kendisi gibi yurdundan uzak yaşayan ve hatta yurdunda bir yabancı gibi yaşayan insanların hayatlarına da bir bakış sunuyor. Kendini "dünya vatandaşı" değil de "dünyalı" bir ruh olarak tanımlayan Kassabova'nın metinleri özgün ve samimi. Tarihe, kültüre ve değişime açılan 318 sayfalık bir kapı. İlgilisine keyifli bir yolculuk olacağına inanıyorum.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sıra dışı bir yazar, sıra dışı bir hayat
Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Thomas Mann, meğer ailenin edebiyat ve sanat alanındaki tek yetenekli kişisi değilmiş. Ağabeyi Heinrich Mann bir yana oğlu Klaus Mann de oldukça yetenekli bir edebiyatçıymış. Bunu okuduğum bu eserde farketmemem mümkün değildi.

Eserimiz Klaus Mann'in otobiyografik yapıtıdır. Yaşadıklarını gerçekçi bir üslupla bize yansıtıyor. Sanki o dönemde yaşamışsınız gibi hissedebiliyorsunuz kendinizi. Klaus Mann’ın yaşadığı dönem çalkantılarla doludur. İki büyük dünya savaşını bizzat yaşamıştır. Ki kitapta 1. Dünya Savaşı’nın sonuçları ve getirileri ile 2. Dünya Savaşı öncesinin derin siyasi çekişmelerini de az çok farkediyorsunuz.

Klaus Mann'ın Almanya ve tüm Avrupa’da sanat alanında devrimlere sahne olan bu dönemde, içinde yaşadığı aile evinin sanatçılar ve çağının entelektüelleriyle dolu ortamından nasıl etkilendiğini, topluma yön veren düşünce adamları ve edebiyatçıların yer aldığı, babasının dostlarından oluşan bu topluluk onun ilk çocukluk çağlarından itibaren seçkin bir sanat ve fikir ortamında büyüdüğünü görüyoruz.

Kendi kardeşleri ve komşu ailelerin çocuklarıyla kurduğu tiyatro toplulukları aracılığıyla sahneledikleri oyunlardan da sık sık bahsetmiştir K. Mann. Kurdukları “Alman Mimcileri Amatör Birliği”nin defterine kaydettikleri bilgiler, hem onun hem de arkadaşlarının bu etkinliği ne kadar ciddiye aldıklarını göstermektedir: “Amatör birlik 1 Ocak 1919 günü Erika ve Klaus Mann ve Ricki Hallgarten tarafından kuruldu. Amacı tiyatro oyunlarını sergilemektir. Oybirliğiyle Erika ve Klaus Mann başkanlığa seçildiler ve Ricki Hallgarten de metin yazarı ve kasiyer olarak görevlendirildi. Diğer üyeler geçici olarak sadece Golo ve Monika Mann. Gösterilerde giriş ücreti talep edilmeyecektir. Sadece genel masraflar için kasa yerine bir bağış kutusu konabilecektir. İlk oyun olarak von Körner’in Gouvernante (Mürebbiye) adlı eseri seçilmiştir." (s.80)

Klaus Mann sekiz yaşında iken 1.Dünya Savaşı patlak verir. Bu dönem Mann ailesinin herkes gibi savaştan etkilenmesine neden olur. Belki de ilk kez Klaus ve kardeşleri maddi imkânsızlıklarla yüzleşmek zorunda kalırlar. Aynı dönem hem Klaus hem diğer aile bireyleri için hastalıklarla geçer. Öyle ki onun deyimiyle ölümün gölgesi onu sıyırıp geçmiştir.

Berlin ve Münih gecelerindeki kaçamakları, 1923 yılından itibaren Almanya’yı kasıp kavuran, insanları bir gece yoksul hale getiren enflasyon dalgasına rağmen azalmamış, oldukça becerikli bir iş adamı olan arkadaşları sayesinde bir bohem hayatı yaşamışlardır. Henüz genç olan ve siyasi olarak belirgin bir yönelime sahip olmayan yazar, günlerini gece kulüplerinde arkadaşlarının düzenlediği partilerde geçirme alışkanlığı edinmiştir. Hatta intihar fikirleri de çok ilginçtir ve bunu da sanki çok doğal bir şeymiş gibi bize sunuyor.

Ben eseri çok başarılı buldum. Belki çoğu insan "aman bana ne başkasının hayatından, okuyup niye vakit harcayayım" diye düşünebilir. Demeyin a dostlar. Böyle sıradışı yazarları okumaya değer bazı anlar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sağ Kalan Çocuk
Merhaba sevgili kitap dostları, bu yazımda size Harry Potter ve Sırlar Odası kitabı hakkındaki düşüncelerimi, yorumlarımı anlatmaya çalışacağım.

Serinin ilk kitabında Harry bir büyücü olduğunu öğreniyordu, ardından Hogwarts'a kayıt oluyor ve hem arkadaş ediniyor hem de büyüler öğreniyordu. Ailesinin katili Lord Voldemort'u tanıyor ve hakkında daha fazla şey öğrenmeye çalışıyordu. Arkadaşları Ron ve Hermione ile bazı maceralara giriyordu. Kitabın son kısmında ise Karanlık Lord ile bir kez karşılaşıyor ve ikinci kez onu mağlup ediyordu.

Serinin ikinci kitabı yine ilki gibi Privet Drive dört numarada başlar. Kahramanlarımız artık 2. sınıftır. Karanlık Lord kanlı canlı ortada yoktur ancak hizmetkarları sayesinde yeni bir kötülük hazırlamıştır. Harry ve arkadaşları kendilerine karşı hazırlanan komplodan sağ kurtulmaya çalışır.

Filmi izleyenler kitabı okurken aslında ne kadar fazla bölümün filmde yer almadığını fark edecekler. 3. bölümde (Kovuk) Harry Ronlarda kalırken evdeki sihirli eşyalar ve bahçelerdeki yercüceleri kısmı, 8. bölümde (Ölüm Günü Partisi) Nerdeyse Kafasız Nick'in ölüm günü partisi, 9. bölümde (Duvardaki Yazı) sihir tarihi profesörü Binns'in sırlar odası hakkında sınıfa verdiği bilgiler gibi bazı bölümler filmde hiç yer almadı veya değiştirilerek yer aldı. Kitabı okuduğunuz vakit aslında hikayenin başka kısımları olduğunu ve filmlerin bazı noktalarda nasıl kitaptan ayrıldığını daha iyi göreceksiniz.

Harry Potter hayranı olarak Felsefe Taşı'nı bir solukta okuduğum gibi bu kitabı da bir solukta çabucak bitirdim. Çocuk kitabı gibi görünse de Harry Potter herkese hitap ediyor ve bu büyülü dünya okuyan herkesi kendine çekiyor.

Hepinize keyifli okumalar dilerim. Muziplik tamamlandı!
Yanıtla
16
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir baba oğul hikayesi...
Hayatlarının çoğu bölümünde geleceği çok düşünmeden, günü yaşayıp kısa süreli mutlulukları yaşam biçimi haline getiren bir kadın ve bir erkeğin tanıştıktan bir süre sonra, çok da derin düşünmeden, önce evlenmesi ardından da bir çocuk sahibi olmasıyla başlıyor hikaye. Bebeğin doğumunun ardından kendini aşırı kısıtlanmış ve bıkmış hisseden anne Joanna, artık dayanamayacağını düşündüğü bir noktada çocuğunu ve eşini bırakarak evden ayrılıyor. İlk zamanlarda bu durumu kabul edemeyen baba Ted, biraz bocalasa da daha sonra ayrılığı kabullenerek oğlu Billy'e iyi bir baba olmak ve hayatını bir düzene sokmak için çabalamaya başlıyor. Bir süre sonra annenin değiştiğini öne sürerek geri dönmesi ve oğlunun velayetini almak istemesiyle de mahkeme süreci başlıyor: "Kramer Kramer'e Karşı!"

Kitap genel olarak 3 ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm, hayatta çok ciddi bir amacı olmadan yaşamak isteyen insanların evlenip çocuk sahibi olma süreci ve çocuğun evliliği farklı bir biçime dönüştürmesi; ikinci bölüm, annenin evi terk etmesi sonrasında çocuğu ile yalnız kalan bir babanın hem bu duruma hem de tek başına oğlunu yetiştirme konusuna uyum sağlama süreci; üçüncü bölüm ise annenin geri dönmesi ve velayet davasının başlaması süreci.

Kitabın en etkileyici bölümü babanın yeni hayatına alışma süreci ve bu süreçte özel hayatı ile çocuğu arasında denge kurma çabası. Kitapta genel olarak aile kurmanın zorlukları, çocuğun eşler arasındaki evlilik kavramına farklı bir boyut getirmesi ve eşler arasındaki ayrılığın kendilerine ve çocuklarına etkisi anlatılıyor.

Edebi anlamda çok zengin olmasa da, konusu itibariyle akıcı bir anlatıma sahip güzel bir roman. Kitabın sonunda beklenen bir son olacağını düşünürken son anda yazar, sanırım okuyucularını üzmemek adına, hikayeyi farklı bir şekilde bitiriyor.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  5
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Büyülü Bir Okul
Merhaba sevgili kitapyurdu okuyucuları, bu yazımda size 7 kitaplık muhteşem Harry Potter serisinin ilk kitabı olan Harry Potter Ve Felsefe Taşı'nı yorumlamaya çalışacağım.

Yazar Joanne Kathleen Rowling, eşinden boşanmanın ve annesinin ölümü üzerine derin bir depresyon sürecine girmişti. Zaman zaman intihar etmeyi düşündüğünü bile söylüyor. Manchester'dan Londra'ya yaptığı tren yolculuğunda Harry Potter fikri aklına gelir. Yanında kağıt kalemi olmadığı için kitabı kafasında tasarlamaya başlar. Aradan geçen 5 yıl içerisinde kitabı tamamlar ve basılması için yayınevlerine gönderir. Hayatında yaşadığı zorluklar basım esnasında da kendisini gösterir. Tam 12 yayınevi kitabı basmayı reddeder. En son kitabı yayınlayacak olan bir yayınevinin sahibinin küçük kızı hikayeyi okur, beğenir ve Harry Potter efsanesi yayınlanır.

Annesi-babası karanlık büyücü Lord Voldemort tarafından öldürülen Harry, 11. yaş gününe kadar muggle teyzesinde kalır. Teyzesi ve eniştesi onu tamamen normal bir şekilde yetiştirir ve büyünün olmadığına inandırmaya çalışır. Fakat, Harry büyüdükçe bazı sıra dışı özellikleri olduğunu fark eder ancak bunları nasıl gerçekleştirdiğini anlayamaz. Sonrasında Harry'e Hogwarts mektupları gelir. Teyzesi ve eniştesi bu mektupları Harry almadan önce ele geçirir ve yok eder. Ardından okulun anahtarlardan sorumlu görevlisi Hagrid gelir, Harry'e bütün gerçeği ve onun büyücü olduğunu söyler. Harry Hagrid'le okul alışverişine çıkar ve 1 Eylül günü onu okula götürecek Hogwarts Express'e binmek üzere King's Cross tren istasyonuna gider. Harry trende sonraki 7 yıl boyunca bütün maceralarında ona arkadaşlık edeceği Ron ve Hermione ile tanışır. Okula varırlar ve sonrasında maceralar gelişmeye başlar. Ben bu yazıda kitabın geniş bir özetinden ziyade, neden film yerine kitabı okumalıyız ondan bahsetmek istiyorum.

Filmi veya dizisi çekilmiş neredeyse bütün kitaplar için klişe bir doğru vardır. Kitap her zaman film/diziden daha iyidir. Bu genelleme Harry Potter kitapları için de doğru sayılabilir. Tabii ki filmde bazı bölümler, kitapta olmayan bazı sahneler veya orjinalinden değişitirilip uyarlanan bazı kısımlar bize daha hoş görünebilir. Harry Potter serisinde de bunlardan bolca var. Bana göre, serinin 3. filmi olan Azkaban Tutsağı, kitaptaki kurgudan en fazla ayrılan, değiştirilen film olmasına rağmen yönetmenin yaptığı ustaca değişikliklerden etkilendim ve filmi de en az kitabı kadar beğendim. Yine de bunu her film ve her sahne için söylemem mümkün değil.

Birinci kitabı okumaya başladığınız andan itibaren aslında filmden farklı bir hikaye okuduğunuzu hissediyorsunuz. İlk bölümünden başlayan bu farklılıklar kitap ilerledikçe derinleşiyor. Fazla detay verip okurken alacağınız tadı kaçırmak istemiyorum ancak beni en çok etkileyen üç kısmı sizinle paylaşmak istiyorum. Birinci kısım Harry ile Malfoy'un tanışma anı. Filmde bu ikili okula kadar birbirlerini görmüyorlar bile. Ancak kitapta daha farklı bir tanışma sahnesi var. İkincisi kitabın final bölümünden bir sahne. Harry, Ron ve Hermione felsefe taşına ulaşmak için bir dizi zorlu görevlerden geçiyor. Filmde de bu görevlerin bazıları aynen aktarılmış ancak en sonunda bir tanesi var ki yönetmen bunu filme eklemeyi tercih etmemiş. Ve son olarak diğer bütün filmler için de geçerli olan, Harry Potter hayranlarının filmler boyunca yaşadığı en büyük hayal kırıklığı olan Peevees'in filmlerde olmayışı. Peevees Hogwarts'ın bir hayaleti. Diğer hayalet karakterler varken belki de en eğlencelisi, en ilginci Peevees yok.

Son olarak bu sihirli dünyayı daha iyi anlamak, bu eğlenceli hayal dünyasına bir de kitapların gözünden bakmak için Harry Potter serisini mutlaka okuyun. Hepinize keyifli okumalar dilerim, esen kalın. Muziplik tamamlandı.
Yanıtla
54
8
Destekliyorum  15
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Her kim ki hâlâ yaşıyordur, o halde umutlanmak için bir sebebi vardır.”
Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden olan Viktor E. Frankl, “Üçüncü Viyana Psikoterapi Okulu” olarak bilinen logoterapinin kurucusudur. 1945’te yazdığı bu eseri isimsiz olarak yayımlamaya karar verse de, yeterli ilgiyi göremeyeceğinden dolayı arkadaşlarının da etkisiyle adını yazmaya karar verir.

"İnsanın Anlam Arayışı" üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm aslında yazarın otobiyografik öyküsüdür. II. Dünya savaşı sırasında Auschwitz’te kendisinin de içinde bulunduğu Nazi toplama kamplarında yaşananları bir psikoterapist olarak insanlara aktarıyor. Viktor E. Frankl kız kardeşi hariç tüm ailesini kaybettiği bu kamplardaki yaşamı gözler önüne seriyor. Aslında, ilk bölüm kısaca ‘Toplama kampında tutsak olan bir insan için hayat nasıldır?’ sorusuna cevap veriyor.

İlk bölümü okuyan kişiler, yaşama devam edenlerin bunu nasıl başardığını merak edecektir. Bu sebeple, ikinci bölümde bir psikoterapist olarak kamplarda yaşayan ve hayatta kalmayı başaran yazarın, kendisi de dahil insanların bunu nasıl başardığını bilimsel açıklamasıyla görüyoruz. İşte bu bölümde logoterapiye göre hayatın anlamını nasıl keşfedebileceğimizi anlatıyor. En kötü şartlarda bile hayatta kalmayı başaranların örneklerini veriyor.

Üçüncü bölüm 'Trajik İyimserlik Lehine' adlı bölümdür. Yazar burada acı, suçluluk ve ölüm üçlüsüne rağmen hayata evet diyebilmenin nasıl mümkün olduğunu açıklıyor.

Kitaba ayrıntılı bakacak olursak, büyük bir bölümünü birinci bölümdeki yazarın toplama kamplarındaki tutsaklığı sırasında yaşadıkları oluşturuyor. Her ne kadar kendi tutsaklığı halinde etkili gözlem yapabilmiş midir diye düşünülse de, yaşanan şeyleri dışarıdan bir insanın yeterince anlaması mümkün olamayacağından dolayı kendisi anlatmayı uygun bulmuş. İlk bölüm, çoğunluk gibi beni de daha çok etkilediği için üzerinde durmak istiyorum.

Yazar, kamp süresini üç evreye ayırıyor: Getirilişinin ardından başlayan evre, kamp rutinine uyum sağladığı evre, özgürleşmenin ardından gelen evre. Kampa getiriliş evresinde SS güçlerinin etkisi görülüyor. Tutsakların isimleriyle değil de numaralarıyla çağırılması, kuvvetlerine göre sınıflandırılması, güçsüz olanların ölüm fermanının verilmesini görüyoruz. Binlerce insanın ancak yüzlerce insanın sığacağı yerlere konulması, tuğlalar üzerinde birbirine sarılan insanların ağır şartlarda çok az bir beslenmeyle hayatta kalma çabalarını okuyoruz. Özellikle başlarındaki görevli gardiyanların sadistlerden seçilmesi, onların en küçük merhametlerine bile muhtaç olmaları, insanın insana verebileceği zararı göstermesi açısından önemliydi. İlginç olan şeylerden biri ise, tutsağın ne tür bir insana dönüştüğü kamp etkisinden ziyade içsel bir kararın sonucu olduğudur. “İnsan onuru toplama kamplarında bile korunabilir.” (s.77) Tabi ki yazarın itirafına göre çok az insan bunu başarabildi. Ancak, hayatın anlamını kavramak için tek bir örneğin bile yeterli olduğunu düşünmektedir.

Tutsakları ölüme sürükleyen, yıkıcı etki yapan şeylerden biri de, aslında tutsaklığın ne kadar süreceğini bilmemeleri hatta sınırsız olmasaydı. Bu durum onları geleceksiz ve hedefsiz hale getirmekteydi. “Zamansal olarak tutsaklık süresinin sınırsızlığı, mekânsal olaraksa hapsedilen yerlerin dar sınırları” durumu anlatan güzel bir vurgudur. Verilen örneklere bakılırsa, tutsakların kurtulacağını düşündüğü zamanlarda istedikleri sonuca ulaşamamaları da ölüm oranlarını arttırıyor. Şartların zorluğu ölüm oranının artmasını açıklamada yeterli olmadığı gibi hayal kırıklığının da bu durumu etkilediğini görüyoruz.

Günümüzde insanların birçoğu araştırmalara göre hayatında anlam arayışı içinde. Ancak, hayatın anlamını ilişkin sorunun cevabı logoterapiye göre herkeste aynı değildir. Tutsaklara bakıldığında onları hayata bağlayan şey kimisinde aile, çocuk olabilirken kimisinde yarım kalmış çalışmalar olabiliyordu. (Yazarı hayata bağlayan şeylerden biri de yarım kalmış çalışmasıydı.)

Tutsaklığın son evresi yani özgürlüğe kavuşma evresiydi. Kamplardan serbest bırakılmış olsalar bile kendilerini dünyaya ait hissetmiyorlardı. Hayattan keyif almayı bile yeniden öğrenmeleri gerekiyordu. Beni etkileyen yerlerden biri de, umudunu yitirmeyip hayatta kalmayı başaranların eski yaşamlarına döndüklerinde yaşadığı hayal kırıklığıydı. Hiçbir şey bıraktıkları gibi değildi. Istırabın bittiğini düşünen tutsaklar artık ıstırabın sınırı olmadığını öğrenmişlerdi.

"İnsanın Anlam Arayışı" hayatın anlamını keşfetmek ve logoterapiyle ilgili başlangıç aşamasında okuma yapmak isteyenler için iyi bir kitap olabilir.

Nietzsche’den bir alıntıyla yorumumu bitirebilirim. “Yaşamak için bir nedeni olan insan her türlü nasıla katlanabilir.”

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
73
20
Destekliyorum  11
Bildir