Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bülbülü Öldürmek Günahtır!
Irkçılık insanlık tarihiyle başlayan ve günümüzde de devam eden bir hastalıktır. Dil, din, ırk, milliyet, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim gibi birçok alanda görülebilir. Bülbülü Öldürmek kitabı da, temele ırkçılığı alıp bunun yanında adalet, eşitlik, özgürlük, büyümek, gelişmek gibi kavramları Scout adlı küçük bir kızın gözünden okuyuculara aktarır.

Kitabın konusunu oluşturan olaylar örgüsü, 1930 yılının Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı Alabama eyaletinin Maycomb kasabasında geçer. Kitabı iki bölüm halinde incelediğimizde birinci bölümde Scout ve abisi Jem'in Dill adlı arkadaşları ile tanışması, üçünün bir yaz tatilini beraber geçirmesi ve okulun açılması sürecinden oluşur. İkinci bölümde Scout'un gözünden, tecavüz suçlamasından yargılanan siyahi bir vatandaşı savunan avukat olan babası Atticus'un yaşadıkları, kasabalının onlara karşı tutumu ve abisinin büyümesi, ergenlik dönemine girmesi yer alır.

Kitabı ilk kez üniversitede okumuştum ve o anki düşüncem şuydu; bu kitap okullarda öğrencilere okutulmalı ve anlaşılması sağlanmalı. Aradan geçen zamanda düşüncelerim değişmedi; ancak zaman kitaptan çıkardığım anlamların çeşitlenmesini sağladı. Belki çoğumuz kitabı okurken kendimizi Atticus'un yerine koymakta zorluk çekmiyoruz. Ülkemiz, Avrupa ve A.B.D.'ye kıyasla renk ayrımına yönelik ırkçılıkta başarılı bir konumda yer alıyor. Bu noktada okuyucular kolaylıkla Atticus ile özdeşleşebiliyor. Ancak okurken Tom Robinson'un bir Alevi olduğunu ya da Kürt olduğu veya eşcinsel bir birey düşünürsek yine aynı değer yargılarıyla Atticus gibi davranabilir miyiz? İşte zamanla düşüncelerim bu sorular etrafında çeşitlendi.

Kitap okurken altını çizeceğiniz güzel cümlelerin olmasını istiyorsanız, sosyal medya hesabınızdan güzel bir paylaşım yapayım diyorsanız bu kitapta hoşunuza gidecek hem edebi anlamda hem de derin anlamları olan birçok cümle ile karşılaşacaksınız. Yazımı kitaptan aldığım şu güzel alıntı ile bitirmek istiyorum. "Basit bir sır öğrenirsen her türlü insanla anlaşman kolaylaşır. Bir insanı anlayabilmek için, o insanın baktığı açıdan bakmayı becerebilmelisin..."

Hepinize keyifli okumalar...
Yanıtla
23
7
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kızılderilileri Yakından Tanımak
Normalde kurgu dışındaki eserleri okurken belli bir tıkanma payını göze alarak başlarım. Kızılderili Tarihi ve Gelenekleri ise 300 sayfa boyunca akıcı bir şekilde ilerlediğinden hem şaşırdım hem de sevindim. Gerek araştırmacı yazarları, gerekse çevirmen ve yayınevi bu konuda titiz çalışmış belli ki. Emeklerine sağlık.

Kızılderililer hakkında genel hatlarıyla okuruna bilgi sunan bu kitapta her şeyden azar azar var. Kökenleri, kabileler, nerelerde nasıl yaşadıkları, üretim ve tüketimleri, savaşçılar, manevi ritüeller, sanat gibi birçok konuyu içeriyor. Kızılderililerin kültür, gelenek ve yaşam tarzları hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için derli toplu bir kitap. Daha önce Kızılderililerle alakalı okumalar yapmamış biri olarak benim için besleyici bir başlangıç kitabı olduğunu söylemeliyim. Okurken aynı zamanda Avrupa’dan gelen işgalcilere, koloni dönemlerine, A.B.D.’nin kurulma sürecine de tarihteki savaşlarla ve işgallerle tanıklık ediyoruz. Ayrıca kitap Kızılderililerin günümüzdeki durumlarına da çok kısa da olsa değinmekte.

Kitabın sonlarına doğru yer alan ek kısımdaki çizimler de epey bilgilendirici, okura müze geziyormuş hissi veriyor. Runik Kitap'ın bu bilgilendirici serisini seviyorum. Meraklısına öneririm.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Başlangıçta Söz vardı ve Söz Tanrı Katındaydı.."
Umberto Eco, kuşkusuz, ülkemizde en çok okunan yazarlardan biridir. Kendisini birçoğumuz romanları ile tanımış olsa da özellikle "Orta Çağ estetiği" ve "semiyotik/göstergebilim" konularında da uzman olduğunu hatırlatmamız gerek. Tüm bunların yanında, yine birçoğumuzun bildiği gibi, çok ciddi editörlük çalışmaları da bulunmaktadır ki bu çalışmaların bazıları ülkemizde de yayınlanmış bulunuyor.

"Gülün Adı" Umberto Eco'nun romancılığı ile tanışma fırsatı bulduğum ilk eseriydi ve birçok kez kendimi içerisinde bulunduğum "geç kalmışlık" hissini bu kitabın satırlarını okurken de yaşadığımı itiraf etmeliyim. Kitap o kadar akıcı ve muhteşem bir kurguya sahipti ki 700 küsür sayfalık kitabın nasıl bittiğini anlayamadım. Sanıyorum bu iştahın bir sebebi de kaliteli çeviri olacak, çünkü kitabın çeviri olduğu gerçeğini unuttuğum zamanlar oldu. Yeri gelmişken çevirmen "Şadan Karadeniz"e teşekkürlerimizi sunmayı unutmayalım!

Romanımızın (ne kadar da çabuk sahipleniyorum!) zaman, mekân ve olay kurgusu olarak; Orta Çağ'da bir "Benedikten Manastır’ında” yaşanan birden çok cinayeti konu edindiğini ve tüm bunların harmanlanması ile ortaya çıkan bir Orta Çağ polisiyesi olduğunu söyleyelim. Aynı zamanda romanın geçtiği zaman diliminin Papalık ile İmparatorluk arasında ciddi problemlerin yaşandığı ve özellikle Kilise’de bazı değişimlerin ve ciddi yozlaşmaların (s.389) yaşandığı tarihlere denk getirildiğini ifade edelim. Ana karakterimiz olan William’ı belki bu değişimin bir ürünü olarak görmek çok da mantıksız olmaz. Bu anlamda Orta Çağ Avrupa'sı, tarihi ve Hristiyan yaşamına dair (özellikle keşiş ve rahip gibi görevlilerin gündelik hayatı vb.) muhteşem detaylar (Orta Çağ’da bir Manastır’ın yeme içme kültürüne dair s.147’de verilen anlatı gibi) ve bilgiler sunulduğunu ifade edebilirim. Elbette kitap tür olarak bir Roman olduğundan yukarıda bahsi geçen tarihi arka plan tüm bölümlere yedirilmiş vaziyettedir. Özellikle kitap ve muhtevası hakkında, Şadan Karadeniz’in, giriş yazısını (s.15-19) es geçmemenizi öneririm. Tekrar Manastır’a gelecek olursak, mekân o kadar iyi betimlenmiş ki (kitabın içerisinde Manastır'a ait mimari bir plan da bulunuyor s.12-13) gerçekten oradaymış gibi hissediyorsunuz. Elbette bu durum anlatımın gücünü de gözler önüne sermesi noktasında önemli. Ayrıca, yanlış bilmiyorsam, burada geçen Manastır bir kurgu değil, yani mekânımız gerçek ve günün birinde görme şansımız olabilir! Romanın içeriği ile alakalı olarak son birkaç naçizane yorum daha yapacak olursam; kitabın bölüm yerine "gün" şeklinde (1. Gün vb.) gittiğini ve bu tercihin çok ilgi çekici olup, merak uyandırdığını söyleyebilirim. Ayrıca hemen her sayfasında Latince deyişlere rasgelebilirsiniz. Önemli bir hatırlatma olarak, okumayı kolaylaştırması ve daha yararlı bir hale getirmesi adına yanınızda bir sözlük bulundurmanız faydalı olabilir. Yazar "sanat" ve "mimari" ile alakalı bazı terimleri (s.53’de geçen “aedificium” vb) kitap içerisinde bolca kullanıyor ve sözlük bu noktada işinize yarayacaktır.

Son olarak kitabın, başrollerde 2020'nin sonlarında hayatını kaybeden Sean Connery'in de olduğu, bir film uyarlamasının da (1986) olduğunu ekleyelim. Ancak, kitabı okuduktan sonra filmini izlemenizi tavsiye ederim (tüm kitaptan uyarlanma filmler için bu yorumum geçerlidir). Can Yayınları'na, Şadan Karadeniz'e ve kitabı bizlere ulaştıran kitapyurdu ekibine çok teşekkür ediyorum.

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
45
9
Destekliyorum  3
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Felsefe Tarihi Üzerine Bir Roman
Felsefe dersi birçok öğrenci için sıkıcı, anlaşılmaz, keyifsiz geçen bir ders olmuştur. Bunun sebepleri arasında felsefe dersinin işleniş şekli, öğretmenlerin tutumu, üst sınıflardan gelen kulaktan dolma yanlış bilgiler olabilir. Bu durum, sadece bizim ülkemizde değil başka ülkelerde de gözlenen bir durum olacak ki; Norveçli yazar Jostein Gaarder da bu sorunun çözümü için elini taşın altına koymuş ve Sofie'nin Dünyası'nı yazmış. Çevrildiği her dilde satış rekorları kıran Sofie'nin Dünyası; öğrencilerin felsefeyi sevmesini, kendilerini geliştirmelerini, doğru bildiğini sandığı yanlışları düzeltmesini vb. daha birçok olumlu etkiyi sağlamıştır.

Onbeşinci yaş gününü kutlamak için gün sayan Sofie, kendisine gönderilen mektuptaki küçük notu okuduğunda farklı bir dünyaya adım atar. Böylece, mitlerle felsefe tarihi başlar. Ardından Eski Yunan, Ortaçağ, modern felsefe ve yakın dönem felsefe hareketleri ile devam eder. En sonunda gizemli mektupların sahibi ve Sofie'nin hayal dünyasıyla kitap sona erer.

Kitaba ilk defa lisede başlamıştım ancak derslerin yoğunluğundan dolayı devam edememiştim. Üniversitede ikinci kez başladım ve bu kez kararlı bir şekilde okuyup kitabı bitirdim. Kitap üslup olarak akıcı ve sade. Giriş düzeyinde bir felsefe bilgisi veren kitap, derslerden duyduğumuz isimlerin yanı sıra bilmediğimiz felsefecileri de içeriyor.

Okuduktan sonra yanlış bildiğim, eksik bildiğim ya da anlamadığım birçok konuyu daha iyi anladım. İlk defa duyduğum ve ilgimi çeken konuları daha detaylı araştırdım. Bu araştırmalar neticesinde yeni kitaplar okumaya yöneldim. Sofie'nin Dünyası, felsefeye ilgi duyanlara kapıları sonuna kadar açıyor.

Son olarak kitapla ilgili kişisel değerlendirmemi yaparak yazımı sonlandırayım. Kitabı çok beğendim. En çok beğendim kısımlar Sokrates, Kant ve Freud bölümleriydi. Felsefeye ilgisi olanların okuması gerektiği gibi; felsefeye karşı ön yargısı olan, bazı noktalardan ilgi duyan ama gözü korkan kişilerin de okumasını önerdiğim bir kitaptır kendisi. Kitaplığınızda bulunması gerektiğini düşünüyorum. Umarım siz de okuduktan sonra kitabı beğenir ve sevdiklerinize önerirsiniz.

Keyifli okumalar...
Yanıtla
39
7
Destekliyorum  5
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben, Kirke
“Hiddet ve keder, engellenmiş arzular, şehvet, kendine acıma: Tanrıların iyi bildiği duygulardır bunlar. Ama suçluluk ve utanç, pişmanlık, tereddüt bizim türümüz için yabancı ülkelerdir, her bir taşının ayrı ayrı öğrenilmesi gerekir.”

“Ben, Kirke” için son dönem okuduklarım arasından beni en çok etkileyen kitap olduğunu söyleyebilirim. Yunan Mitolojisi’nden yola çıkan kitapta, başrolü mitolojik bir karakter olan Kirke alıyor. Kirke’nin hikâyesini okuduğumuzda, ailesi ve çevresindeki kimseden destek görmemiş, sevgiyle büyümemiş, zorbalığa uğramış olduğunu görüyoruz. Fakat yaşadıklarını düşündüğümüzde bir yanıyla oldukça merhametli kalabildiğine de tanık oluyoruz. Acımasız görünümünün altında, bir tutam merhamet hissettim. Bir balıkçıyı Tanrı’ya çevirmesi ve yarı bir Tanrı’yı korkunç bir canavara dönüştürmesiyle büyücülüğünün farkına varıyor. Tanrılar tarafından cezalandırılıyor ve ıssız bir adada yaşamaya mahkûm ediliyor. Bu adada tehlikeli şeylerle de mücadele ediyor. Kendisine zarar vermek isteyenlere karşı koyuyor, yardım talebinde bulunanlara ise güçleriyle destek oluyor. Kendini koruyabilmek için otlardan, bitkilerden çeşitli büyüler yapıyor. Antik Yunan mitolojisinde karşımıza sıklıkla çıkan mitsel karakterlerden biri olan Kirke üzerinden, fantastik bir yolculuğa çıkıyoruz. Miller, kurmacasıyla kadının güçlü yönlerine odaklanıyor, toplumsal olarak bu gücü de irdelemeyi ihmâl etmiyor. Kirke’nin gücünün artışı, bu güçleri fark etmesi mücadelesinde önemli bir yer ediniyor.

Kitapta beni en çok etkileyen cümle, “Yüreklerimizde gerçekte ne olduğu bilinseydi, kaçımız affedilirdi?” oldu. “Ben, Kirke”yi elinize almanızla bitirmeniz bir olacak. Heyecanını, dinamiğini ve sorgulayıcı bakış açısını kaybetmeyen bir metin.
Yanıtla
101
16
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Keltler
Keltler bilindiği gibi Roma'yı uzun süre meşgul etmiş, Sezar'ın akınlarıyla boğuşmuş bombastik bir halktır, Germenleri de az tepelememişlerdir, Yunan ve Roma medeniyeti kadar gelişemeseler de dünya kültürüne bodoslamadan girerek Yüzüklerin Efendisi'nden Kral Arthur'a dek pek çok esere ilham kaynağı olmuşlardır, Shakespeare Kral Lear gibi oyunlarıyla Kelt kültürünü yaşatmıştır, pagan inançların semavi dinlerdeki etkileri cabası. Sezar'ın Galya Savaşı hakkındaki otobiyografik metni Keltler hakkında sağlam bir kaynak, öncesi var tabii.

Sezar'a göre Keltler Dispater adlı baba tanrının soyundan geldiklerine inanıyorlar, "Jüpiter" ve "Zeus" isimlerine köken olarak yakın bu tanrı, zaten Roma'daki entelektüel Keltler Akdeniz dünyasına ait olduklarını ispatlamaya çalıştıkları için mantıklı zira Yunanlar ve Romalılar Keltleri barbar olarak görüyorlar. Yazıyı ve parayı Yunanlardan ve Romalılardan öğrenmişler, güneyden ne gelirse almışlar kısacası, bir tek ordularının düzeni ve silahları zayıf kalmış ki devlet kuramamalarının sebebi de kabile sisteminden çıkamamaları olarak görülüyor, Sezar "böl ve fethet" politikasını sıkı sıkıya uygulayarak kuzeydeki kabilelerden bazılarıyla ittifak kurmuş, böylece dağıtmış adamları. Topluluk, soy bilinci yok, sınırlar klanın sınırları onlara göre. Hekataios'un MÖ 500'de Massilia dediği bölgede yaşıyorlar, tarih sahnesine ilk çıkışları. Keltlerin batıya yayılmalarına dair pek çok efsane ve söylence var, Antik Çağ yazarları tarafından yazıya geçirilmiş bunlar, ilgilisinin ellerinden öper. Doğal bir dürtüyle yayıldıklarını söylüyor Demandt, Silius İtalicus'tan aktardığına göre sıradan bir hayat yaşamaktansa ölmeyi tercih eden Keltler çocuklarını büyütüp yetiştirdikten sonra yeni bir ülke aramak üzere yabana yollarlarmış, bir nevi erginlik ayini gibi gözüküyor bu. Roma'nın başına bela olmaları da bundan, çok sayıda savaş çıkarıp çoğunu kazanmışlar ve topraklarına ganimetlerle dönmüşler, MÖ 200'den itibaren Romalılar kuzeydeki barbarlardan travmatik biçimde korkmaya başlamışlar, Sezar akın üstüne akın yaparak atalarının kaptırdığı ganimeti fazlasıyla geri aldığı gibi Keltlerin canına okumuş. Öncesinde Büyük İskender'e ettikleri bağlılık yeminini anmalı ki ne kadar delifişek oldukları anlaşılsın.: "'Biz yeminimize sadık kalmak istiyoruz ya da gök yere insin ve bizi parçalasın, yer yarılsın bizi yutsun, deniz kabarsın ve bizi boğsun.'" (s. 27) Keltlerin yayılma alanları arasında Anadolu da var tabii, "Galata"yı anıp geçiyorum. Çok iyi savaştıkları için ittifak kurmaları ve paralı asker olarak iş bulmaları kolay, Roma ve Mısır saflarında bile savaşmışlar.

Kültürel, sosyal ve siyasi açıdan özelliklerini sıralama gözetmeksizin aktarayım. Germenlerden, İtaliklerden ve Etrüsklerden daha gelişmiş bir ekonomiye sahipler, yaban domuzu Kelt sanatında önemli bir figür, temel gıda maddeleri hububat ve baklagil. Zeytin ağacından ve asmadan haberleri yok. Mülkiyet sistemi var, kimse toprak için kavga etmiyor. Maden endüstrileri özellikle gelişmiş, altın işlemeciliğinde oldukça ilerideler. Madenciliği Orta Avrupa'ya ilk onlar getirmişler, Germen mitolojisine demirci ve madenci olarak girmişler. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalının kökeninde Kelt inancının "kapşonlu manto giymiş yardımsever cüce" figürü var. Taç giymenin her anlamı Keltlerden aparma. Keltlerin rahipleri druidler meşhur, vergiden ve askerlik hizmetinden muaflar ama Galya efsanelerinde savaşçı olarak da ortaya çıkıyorlar. Sezar'ın anlattığına göre druid olmak isteyenler yirmi yıl eğitim görmek zorunda, upuzun şiirleri ezberlemek, tabiat ve tanrılar hakkında bütün bilgileri edinmek gerekiyor. Mecazi ifadelerle konuşuyorlar, sözlü kültürün saflığı sürsün diye yazıdan uzak duruyorlar ama okuma yazma biliyorlar. Bazı durumlarda yargıç veya yönetici olabiliyorlar. Söylentilerin ne kadarı doğrudur bilinmez, Keltlerin sefere çıkmadan önce kendi çocuklarını ve eşlerini kurban ettikleri söyleniyor, eşi ölen Kelt kadınları da öldürülüyor. Savaşlarda ganimet olarak kesik kafaları alıyorlar, zafer kazanmışlarsa esirleri toplu halde kurban ediyorlar. Şu da aşırı gerekli bir bilgi olarak dursun: "Avrupa'daki en son insan kurban etme ritüelinin, 11. yüzyılda, Adam von Bremen tarafından Uppsala'daki pagan İsveçlilerde olduğu bildirilmiştir." (s. 53)

Runik'ten Keltlerle ilgili iki kitap daha çıktı, onları da tavsiye ederim.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elmar Schwertheim - Antik Çağ'da Küçük Asya
Kitap hakkında naçizane fikirlerimi belirtmeden önce (ve çoğu kez yaptığım gibi) yazar hakkında birkaç karalama yapmayı, böyle eserlerin tercih edilip edilmemesi noktasında önemli olduğu kanaatinde olduğumdan, gerekli görüyorum. Bu noktada son derece şanslı olduğumuzu hemen belirtmeliyim; çünkü Elmar Schwertheim bir Antik Çağ tarihçisi olduğu kadar aynı zamanda Münster Üniversitesi “Küçük Asya Araştırma Merkezi"nde de bir dönem başkanlık yapmış, Küçük Asya epigrafisine hâkim ve bizzat sahada çalışmalar yürütmüş önemli bir araştırmacıdır.

Kitaba gelecek olursak; “Önsöz” ve “Dizin” de dahil olmak üzere 13 bölümden oluştuğunu söyleyebileceğimiz bu minik kitabımız, hacmine nazaran çok ciddi ve geniş konuları 128 sayfaya sığdırabilmeyi başarmıştır. Elbette bu kitabın bir giriş kitabı olarak nitelendirilmesi gerektiğini hatırlatmalıyım. Aksi halde; yalnızca “Hitit” yahut “Roma” dönemlerinin bile onlarca ciltlik çalışmaların konusu olduğu unutulmamalıdır. Kitap, ilk yerleşmelerin göründüğü MÖ 10.000’li yıllardan başlayıp, Constantinus’a kadar belli başlı olaylar nezdinde ilerleyen bir konu bütünlüğüne sahiptir. Elbette tamamen olaylar yığınından ibaret değildir ki bence kitabın en büyük artılarından biri de kesinlikle budur. Yer yer kültürel ve toplumsal anlatıların yanında yazarın kişisel yorumları da kitabı daha yararlı bir hâle getirmiştir. Tüm bunların (çok olmamak kaydıyla) arkeolojik materyal ve harita ile desteklendiğini de söyleyebilirim.

Genel olarak kitabı son derece başarılı bulduğumu itiraf etmeliyim. Özellikle içinde yaşadığımız coğrafyayı düşünecek olursak bence hemen hepimizin, aslında en çokta bizi ilgilendiren, bu küçük kitabı okumasını şiddetle tavsiye ederim. Elbette kitabı bu denli başarılı bulmamızın bir nedeni de çevirmen “Hülya Yavuz Akçay”ın temiz ve akıcı çevirisidir, teşekkür ederiz emeği için. Kitabın aslen Almanya’nın önemli yayın gruplarından biri olan “Verlag”dan 2005 ve 2011’de yani iki kez neşredildiğini de hatırlatalım. Dolayısıyla elinizdeki kitabı telifi geçmiş ve yaklaşık 100 yıl önce yayınlanmış kitaplar ile karıştırmamak gerek, görece güncel olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle inceleme konusu benzer olan bu tip kitapların (tarih, antropoloji, arkeoloji vb) güncelliği son derece önemli bir konudur; hemen her sene bulunan yeni maddi kültür ögeleri daha önceden doğru olarak varsaydığımız birçok meselenin yeniden ele alınmasını zorunlu hâle getirebiliyor. Son olarak Runik Kitap’a ve tüm ekibe de teşekkürlerimi sunmak istiyorum, çok kısa sürede harika işler yaptınız!

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!


Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Konunun temelini temiz bir özet gibi sunuyor.
Eti aşırı olmasada tüketen biri olarak, yaşadığım vicdani rahatsızlık ve sağlığımın giderek bozulması, bir süredir vejetaryen beslenme konusunda beni teşvik ediyordu. Zaten, fazlaca tüketmediğim etten zevk almadığım ve sebze ağırlık beslendiğim için zorlanacağımı hiç düşünmedim. Besin döngüsünde türü dışındaki canlıların etiyle beslenen tek canlı değiliz. Dolayısıyla bu döngüde olmak bir süre o kadar rahatsız edici görünmedi. Ancak, kitapta da belirtildiği gibi gıdadaki sanayileşme, belirli sebeplerle kurban olarak adanmaları artık tahammül edilmez göründü. Et ve süt zaten sindirmekte zorlandığım, sağlığımı bozan şeylerdi. Bu yüzden benim kadar kolay geçiş yapamayanları da anlayabilirim. Keza kitapta da bu konuda bir ifade mevcut. Ne et yiyenler her zaman cani, ne vejetaryenler her daim tam bir dost.

Ekonomik, sosyolojik, anatomik, fizyolojik ve ruhsal olmak üzere çok farklı açılardan ele alınıyor konu. Hamilelerde, çocuklarda ve yaşlılarda vejetaryen beslenme için ayrı ayrı başlıklar var. En önemlisi de belli hastalıklardan mustarip kişilerin, beslenme şeklinde yapacağı değişikliklerin sağlığına ne derece etki edeceğini de tartışıyor. Vejetaryenliğin ve az da olsa veganlığın artıları ve eksileri eşit noktadan ele alınıyor. Yani objektif bir bakış açısıyla, bu yola girecek olanların önünü net bir şekilde görmesini sağlayacak bir rehber sunuyor.

Elbette bu kitap bir başlangıç kitabı. Diğer sektörlerde bunu yaşamınıza nasıl uygulayabileceğinize değinilmiyor. Araştırmaların dayanak olduğu yerlerde ne tür bir araştırma olduğu ve buna nasıl ulaşabileceğimiz de her zaman verilmiyor. Bir beslenme uzmanı olarak tecrübesine ve onca yıllık çalışmasına güveniyoruz sadece. Ancak tavsiyem bir de karşıt görüşte birkaç kaynak elde edip araştırmanız olur. Çünkü uzun vadede sıkıntı yaşamamak adına elzem bu. Hiç olmadı birkaç beslenme uzmanının tavsiyesi alınabilir. Kontrollü bir şekilde yaşam tarzı haline gelene dek danışmanlık talep edilebilir.

Kitabın çevirisi ve editörlüğü çok temizdi. Okuma sürecini uzatacak, odaklanmayı zorlaştıracak herhangi bir engel olduğunu düşünmüyorum. Tıbbi terimler kafa karıştırabilir ama onları bilmeden de konunun özünü, genel çerçevesini kavrıyorsunuz.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşkımız Eski Bir Roman
Türk Edebiyatında polisiye türün biraz ihmal edildiği zannına yer yer kapılmak mümkündür. Oysa Ahmet Ümit ve acar polisi Başkomiser Nevzat, edebiyatımızın polisiye cephesini günden güne güçlendirir. Türk polisiye edebiyatı denilince akla ilk Peyami Safa’nın Cingöz Recai’si gelir. Cingöz Recai’nin en az kendisi kadar zeki rakibi Polis Mehmet Rıza, Cingöz’ün şahsında kanunsuzluğa karşı mücadele eder. Ümit’in Başkomiser Nevzat’ı da her ne kadar cinayet davalarına baksa bile Mehmet Rıza’yı anımsatır. Adalet arayışı Nevzat ve Mehmet Rıza gibi kanun adamlarını memnun ettiği kadar, okurun da sayfaları hızlı çevirmesine neden olur. Bu yüzden polisiye edebiyatının modası hiçbir zaman geçmez. Neyse ki Ahmet Ümit okurun ihtiyacına dönük edebi üretkenliğe sahip…

Ümit’in bu eserinde 3 cinayet davası, 3 öykü ve 3 katil kim sorusunun cevabı var. Cevaplardan ziyade katil kim sorusunun ustaca kurgulanan öyküsü diğer soruları peşinden getirir. Cevaplanmamış sorulara aranan cevaplar parça parça ortaya çıkınca esas sorunun yanıtı sayfalar arasında siluetini belli edercesine ortaya çıkar. Zaten polisiyenin etkisi böyle anlaşılır. Şayet denklem basitse dava sıradanlaşır. Oysa ki bazı polisiye davalarda sonuca ulaşmak için başta zekâ olmak üzere tüm manevi ve maddi imkanlar aktif bir biçimde kullanılmalıdır. Başkomiser Nevzat bu konuda şanslıdır. Yardımcıları Ali ve Zeynep adeta bütün dava materyallerini mahirce, Nevzat’ın önüne koyarlar. Artık sonuca giden yolda taşları birleştirmek Başkomisere düşer.

Tabii yukarıda çizdiğimiz genel geçer tema her polisiyenin sıradan öyküsü gibidir. Fakat düğümü çözmesi gereken karakterin olaylara yaklaşım tarzı, özel hayatı, prensipleri, insan ilişkileri öyküye farklı bir çeşni olur. Ayrıca polisiye öykünün arka planı, sayfanın kenar süsleri gibi parlar. Misal esere adını veren “Aşkımız Eski Bir Roman” isimli öykü de böyledir. Dava bir cinayet davasıdır fakat altı eşelendikçe ortaya çıkanlar, okuru edebiyatın tutkuyla harmanlanan farklı kulvarlarına götürür. Zira her maktul kendi başına bir dünyadır. Cinayet masası dedektifleri, mevzu bahis dünyayı ziyaret ederek hem farklı şeyler öğrenir hem de ortaya çıkan didaktik temadan okur da nasiplenir.

Yine okur her cinayet davasında farklı bir ortama ziyaretçi olur. Aslında yazar için işin zorluğu burada ortaya çıkar. Başkomiser Nevzat halkın polisidir. Sadece belli bir zümrenin ihtiyacına binaen görev yapmaz. Bu nedenle farklı cinayet davaları farklı sosyal tabakaların ziyaret edilmesine neden olur. Böylelikle birbirinden çok farklı kültürel temalar ve tiplemelerin ustaca kullanılması zarureti ortaya çıkar. Misal, ilk öyküdeki elit tabaka mensuplarına rağmen ikinci öykü “Overlokçu Kız” da İstanbul’un kenar mahalleleri ziyaret edilir. Zaten sadece kurgunun iyi düzenlenmiş olması yetmez, bu tarz kenar öğelerinde iyi kullanılması öykünün kalibresini arttırır.

Yazarın mahareti sadece öykünün bezenmesinde de ortaya çıkmaz. İlk bakışta göze çarpan oturmuş üslup; diyalogların şekillenişinde de kendisini gösterir. Ümit’in diyaloglarına bakıldığında, binlerce sorguya girmiş bir polisin ustalığı normal bir şekilde zuhur eder. Suçlunun renk vermeyen dilinin ardındakileri çıkarması için sorulan kilit sualler, cinayetin düğümünün parça parça çözülmesinin önünü açar. Okurun yönlendirilmesi son satıra kadar olası değildir. Sadece öyküyle eşgüdümlü bir şekilde ortaya saçılan dava materyalleri vardır. Fakat eldeki materyalin ışıltısı, okurun katili bulmak için çaba sarf etmesine neden olacak tarzdadır. Her basit düşünce okurun kolaylıkla kendi kurgusunu oluşturmasına neden olmakla birlikte, kurguların yazarın sonucuyla örtüşmesi basitliği her zaman için söz konusu değildir.

Ümit’in öykülerinde dikkat çekici yönlerden birisi de, hikayelerin başlangıcında cinayet soruşturmalarında suça dair öne sürülen felsefi olabilen argümanlardır. Ümit’in serdettiği fikirlerinden davaların sadece suçlu tespitinden ibaret olmadığı ve polis için sıradan bir görev olgusunun çok dışında olduğu düşüncesine kapılmak mümkündür. Misal, eserdeki son öyküsünün başlangıcında şöyle der Başkomiser Nevzat: “Cinayet soruşturması sadece bir katili bulma faaliyeti değildir. Sayıları kişilerden, işlemleri olaylardan oluşan karmaşık bir matematik problemini çözmek de değildir. Doğrudan insanı anlama uğraşı, yaşamak için doğru yöntemi bulma çabasıdır. Bunca yıllık mesleğimde çözdüğüm ya da çözemediğim her vaka bana hayat hakkında çok kıymetli bilgiler kazandırmıştır. İnsan en iyi kendi deneyimleriyle öğrenir derler ya, doğrudur (s.151)”. Başkomiser Nevzat’ın bu söylevlerinden polisiye edebiyatın bazen haksızca düşünüldüğü kadar basit olmadığı anlamı da çıkarılabilir. Zira insanı anlamlandırabilmek için, tavırlarının altında yatan sebeplere yönelecek psikolojik ve sosyolojik analiz yöntemleri suçun arka planına ışık tutulması için zaruridir. Başkomiser Nevzat’ın kazandığı mesleki tecrübenin benzerini okurun eserle hemhal olmakla kazanmayacağı savunulamaz. Her kitabın öğretici olduğu gerçeği, bu nedenle polisiye eserler için de söylenebilir. Zira Dostoyevski’nin meşhur eseri Suç ve Ceza’da katıksız bir insan davranışını anlamlandırmanın zorluğu göze çarpar. İnsan anlaşıldığı zaman kolaylaşır. Yani kısaca polisiye eserlerde sadece adalet tecelli etmez ek olarak insan da anlaşılır.

Sonuçta cinayet suçu da insana dair bir olgudur. Kabil’in Habil’i öldürmesi kadar sıradandır. İlk cinayet zamanla basitliğinden sıyrılmış ve çetrefilleşmiştir. İnsan ruhu da farklı duyguların yönlendirmesiyle farklı şekillerde suçlara temayül etmiştir. Ümit’in eserlerinde dikkate alınması gerekli olgu esasında budur. Yani katil, maktul ve işlenen cinayet vardır. Fakat insanı suça iten duygu sürekli değişir. Farklı duygulardan köken alan cinayet edimi farklı hikayelere dönüşür. İçine kurgusal zekâ katıldığında; öykü tadından yenmez bir hal alır. Zaten bir öyküden alınan farklı tatlar arttıkça, okurun ilgisi daha da artar. Edebiyat da bir yerde basiti karmaşığa çevirerek güzel anlatma sanatıdır. Ümit’in düğümü atarken de çözerken de okuru mutlu etmesini bildiği, rahatlıkla söylenebilir.
Yanıtla
22
7
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Covid-19'a dair yazılar.
Bir derleme, ya da daha doğru bir tabirle salgın üzerine muhasebeler. Felsefe, antropoloji, tarih, biyoloji gibi alanlarda önemli bilim adamlarının, düşünürlerin, yazarların 2020 yılında yazmış olduğu yazılarının bir toplamı.

Böylesine ölümcül bir tehdit, yazılarla anlaşılabilir mi bilmiyorum ama "Salgının ilk günlerinde hastalığın kendisinden daha hızlı yayılan korona virüs komplo teorileri" (s.105) diyen Josh Gabert-Doyon'un ifadesi, yazılardaki argümanların geçerliliğini benim nezdimde sağlamlaştırmıştır.

Covid-19 Epidemik bir icad mıydı bilemiyorum ama Giorgio Agamben kitabın 15. sayfasında, "mevcut durumdan kazanılabilecek yegâne olumlu şey şu: İnsanlar daha önceki yaşama tarzlarının doğru olup olmadığını kendilerine sormaya başlayabilirler." diyerek, varolan yaşamımızın muhasebesini sorgulatmıştır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kaos yaratan bu salgında, panikle marketlere saldıran toplumu Slavoj Zizek " panik içinde tepki vermek aslında tehdidi çok da ciddiye almadığımızı gösterir." ( s.20) diyerek, "Sadece haddinden fazla tuvalet kâğıdı satın almanın ne kadar saçma olduğunu ve sanki ölümcül bir salgında tek derdimizin yeterli sayıda tuvalet kağıdı almak olan" paronayak bir toplumsal paniği de ironik bir şekilde eleştirmiştir.

Panagiotis Sotiris, Covid-19 salgınına karşı alınan tedbirleri biyopolitika olarak değerlendirip, zorla aşılamadan, kamusal yasaklara kadar derin bir analiz yapmıştır. Adam Tooze, "herşeyin başı ekonomi" mitinin parçalandığını belirtmiş; Mike Davis, Wuhandan dersler çıkarmış; David Harvey ise Covid 19 günlerinde Anti-Kapitalist siyaseti işlemiştir. Bruno Latour ise bu salgın için kostümlü prova mı diyerek "Sağlık krizinin, bizleri iklim değişimine hazırladığı" ( s.57) tezini sunmuştur.

Burada sayamadığım daha birçok yazar ve yazıları, pandemi ve salgın sürecini anlama yönünde okuyucuya önemli bir ışık tutmuştur. Son olarak şunu söyleyebilirim ki; Rob Wallace'ın dediği gibi "Kazanmamız gereken bir gezegen var. "(s.121)

Kitap bilgilendirici ve keyifle okunacak bir eser.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir