Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Temmuz 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlık dökülüyor
20. yüzyılın en meşhur distopyalarından olan "Cesur Yeni Dünya", modern dünya sisteminin sosyo-kültürel ve inanç bakımından sert bir eleştirisi niteliğindedir. Distopya denildiğinde, yine aynı yüzyılın distopya yazarı George Orwell ile zaman zaman mukayeseler yapılsa da, bu mukayeselerde eserlerin birbirine üstünlüğünden ziyade birbirini tamamlayıcılığı dikkat çekicidir. Orwell, modern sistemin siyasi eleştirisini ortaya koyarken; Huxley, sosyo-kültürel eleştirisini ortaya koymaktadır. Orwell’ın eleştirisi, konusu itibariyle daha çekici olmakla birlikte, esasında dünyanın gitmekte olduğu mecra bakımından Huxley’in eleştirileri kanımca daha fazla üzerinde durmayı ve düşünmeyi hak etmektedir.

Eserde, modern dünyada insanların aile ve akrabalık bağları olmadan teknolojik yöntemlerle üretildiği ve yetiştirildiği bir toplum yapısı, bu yapının dışında yer alan ayrı dünyadan gelen John’un bu toplumda yaşadıkları ele alınmaktadır. Bu yapıda insanlar çocuk sahibi olmamakta ve çocukları yetiştirmemekte olup, bu işlemler devlet kuruluşu olan Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi tarafından yürütülmektedir. İnsanlar sloganlarla yönetilmekte (“Herkes herkese aittir.”, “Atıp kurtulmak onarmaktan iyidir.”, “Toplu seks poplu seks”) ve farklı düşünmelerine müsaade edilmemektedir. Tüm totaliter sistemlerde olduğu gibi, bireyler ne kadar az bilirlerse o kadar daha iyidir. Bu bağlamda tek tip olma ve tüketim kültürünün yeknesaklığı önem arz etmektedir. Bu toplum yapısında dert ve sorunlara karşı şipşak çözümler üretilmiştir. Soma denen uyuşturucu ve rahatlatıcı haplar, mutat tüketilen ürünlerdendir. Esasında, tüm bu araçlarla birey bir cendereye sıkıştırılmış durumdadır. Ancak, bireye özgür olduğu şartlandırıldığından birey köleliğinin farkında bile değildir.

Eserin dünyasında insanlar piramidi andırır şekilde kategorilere ayrılmış durumda: Üsten alta doğru insanlar Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilonlar şeklinde kategorize edilmiştir. Sınırsız yetkili Mustafa Mond’un ismi dikkat çekmektedir. İsmin Mustafa kısmının eserin yazıldığı yıllarda hüküm süren Mustafa Kemal Atatürk’ten, Mond’un ise İngiliz sanayici, finansör ve siyasetçi Alfred Mond’dan mülhem olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Kanımca, George Orwell’ın Türk Devrimi’nden etkilenmesi 1984’te varlığını, özellikle oluşturulan yeni dil konusunda, daha fazla hissettirmektedir.

Modern toplumlarda, diğer konulardan farklı olarak şartlandırma ve algı konusunun ele alınış tarzı son derece ilgi çekicidir. Her ne kadar ülkelerin demokratik şekilde idare edildiği belirtilse de, şartlandırma ve algı konusu değerlendirildiğinde, yönetim konusunun da bir şartlandırma ve algıdan ibaret olduğu ve bireylerin gerçek iradelerinin tecelli etmesine asla ve asla imkân verilmediği net bir şekilde görülecektir.

Modernizm eleştirisi bile modernizmin temel veri kabul edilmesiyle sorunludur. Modernizme alternatif sistem önerisi bulunmadığı gibi modernizmin dışına çıkma gayretleri de ucube olarak gösterilmektedir. John’un sonu ve “Vahşi” olarak nitelendirilmesi de bunu göstermektedir. Modernizm eleştirisi de bir bakıma modernizm verileri ile yapıldığından gerçek anlamda alternatif ortaya koyamamaktadır. Yazarın kafasının bu anlamda çok da net olmadığı söylenebilir.

Sanal yaşam ve tüketim çılgınlığı ve bu dürtünün canlı tutulmasında kadınların ağırlıklı olarak kullanılması artık bu dünyanın bir gerçeği. Yaklaşık yüz yıl önce düşünülenlerden daha fazla gerçekleşmiş hâlde. Maalesef bu gidişatın kimin lehine işlediği de pek sorgulanmıyor. Ama şu muhakkak ki bu yönlendirme, kendiliğinden olan bir hadise olmayıp bir yapının planlamasının neticesidir. Muhalefette dünya sorunlarını geniş vizyonla ele alanlar, dünya nimetlerine kavuştuğunda eleştirdiklerinden daha iyi konumda değiller. İnsanlık her yerden dökülüyor. Ufukta bir kurtuluş umudu da pek gözükmemektedir.
Yanıtla
115
14
Destekliyorum  16
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Temmuz 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ALTERNATİF BOLŞEVİK PORTRE OKUMALARI
Amerikalı feminist ve sosyalist gazeteci-yazar Louise Bryant (1885-1936)’in gözlemleriyle hatıratlarına dayanan “Moskova’dan Devrim Portreleri”ni, gerçekte “Sovyetler Dönemi”ne ait ilk kitap çalışmalarından biri olarak kabul edebiliriz. Bolşevik Devrimi’nin önemli simalarını yakından tanıma fırsatını yakalayan yazar Bryant’ın, gazeteci kökenli olması ve bu özelliğiyle kaleme aldığı kitabın, akademik bir değeri olmamakla birlikte döneme farklı bir bakış getirmesi söz konusu eserini kıymetli kılmaktadır.

Konunun ilgililerine bir asır sonra da olsa, çalışmayı büyük bir özveriyle tercüme ettiğinin farkında olduğumuz Yahya Yeşilyurt’un dönemle ilgili bilgisini dipnotlarda görebilmekteyiz. Çevirmen Yeşilyurt, kimi yerde düzeltmeye giderken, kimi yerde de açıklayıcı ve karşılaştırıcı dipnotlar düşmesi kitabı daha bir anlaşılır hale getirmiştir.

Yazarın da dediği gibi, dünyaca bilinen özellikle siyasi liderlerin genelde şatafatlı bir hayatları olduğu düşünülmektedir. Hizmetçileri, uşakları, bolca geniş odaları, özel kalemleri ile danışmanları olduğu düşüncesi kuşkusuz Lenin için de geçerliydi. Oysaki Lenin sade bir hayat sürmüştür. İki odalı evinde hizmetçisi dahi yoktur. Danışmanları ise aile efradındandır. Göze çarpan eşyaları masa, sandalye, kitapları ve notlarıdır. Bunu okuruna güzel bir üslupla anlatan Bryant’ın, bugüne kadar pek bilinmeyen ve dillendirilmeyen Lenin hakkındaki bilgileri kimi okuru şaşırtabilir.

Yıllar sonra ve farkında olmadan Lenin hakkındaki bir tartışmaya da katılıyor yazar. Lenin’in Türk soylu olup olmadığı kimi zeminlerde tartışılmıştı. Hatta fiziki yapısından ötürü tartışma daha da diri tutulmuştur. Bryant, sanki tartışmalara nokta koyar gibi Lenin için doğrudan “Tatar” demektedir. Bilindiği gibi “Tatar” bildiğimiz Türk’tür.

Lenin’in ABD ile işbirliği yapma girişiminin yer aldığı çalışmada, kuşkusuz en dikkat çekici bölüm Enver Paşa’nın anlatıldığı sayfalardır. Zira yazar bu bölümde okura başka bir Enver Paşa portresi çizmeye çalışmıştır. Satırlardan yazar ile Enver Paşa’nın hayli yakın görüştüğü anlaşılırken, yine Enver Paşa’nın Moskova sosyal çevresinde kadınlardan hayli ilgi gördüğü de aktarılmaktadır. Ayrıca Enver için “paralı asker” ithamında bulunması ve Türkistan’a ne amaçlı gittiğinin anlatılması, söz konusu çalışmayı hayli özel kılmaktadır.

Troçki ve diğerlerinin de alternatif portrelerinin çizildiği “Moskova’dan Devrim Portreleri”, tematik düşünmeye sevk edecek bilgilerle beklentileri karşılarken, araştırmacıların da hayli ilgisini çekecektir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Temmuz 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını, yazıldığı dilden okuyabilmenin büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle anlatıcının olup bitenleri aktarma biçimi merak uyandırıcı. Hikayeyi ilerleten en büyük unsur da bu bence. Zaman zaman geçmişe, bazen de ileride olacaklara değinerek; meseleyi fazla dağıtmadan, zamanında ve kararında bir biçimde ustalıkla toparlayıp kaldığı yere geri dönüyor.

Hikayeye anlam katan, olayları ve kişileri domino taşları gibi birbirine etki edecek şekilde temas ettiren ve zamanı zamanla anlatan bir roman haline geliyor böylelikle.

Kitaba adını veren enstitünün kurulması aşamasına gelene kadar yaşananlar hayli dikkat çekici. Peki hangi meseleler üzerinde ilerliyor bu roman, nelere değiniyor?

Metafizik olaylar, cemiyetler, rüyalar, zaman mefhumu, kayıp hazineler, yasak aşklar, yanlış anlamalar, davalar, psikoloji, mimari, kurumların işleyişi, medyumlar, talihsizlikler, kayıplar, kazançlar ve elbette saatler… Tüm bunlar ve daha fazlası “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün öncesi ve şimdisi oluyor.

Bütüne bakıldığında bir insan bir ömre neleri, kaç yaşamı ve insanı sığdırabilir diye sormadan edemiyor insan.

Yaratıcı, trajikomik, yer yer hüzünlü ve kesinlikle zamansız bir roman.

Kitabın sonuna geldiğinizde ilk sayfalarını yeniden okumanızı öneririm. Bu muhteşem kurmaca, dünyanın kendi içinde yelkovan ve akrep gibi turladığına şahit olmak paha biçilemez.

Bence, Saatleri Ayarlama Enstitüsü edebiyatımızın başyapıtlarından biri. Bu derinlikli romanın okuruna çok şey katacağına inanıyorum.
Yanıtla
87
18
Destekliyorum  10
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Temmuz 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Momo - Bir Zaman Masalı
Daha çok gençler için yazılmış bir masal-roman şeklinde başlayan kitap, konular ilerledikçe yetişkinler için de içinde birçok ders barındıran bir romana dönüşüyor. Nereden geldiği belli olmayan küçük bir kız, genelde orta sınıf insanların oturduğu bir mahallede bulduğu bir harabede yaşamaya başlıyor. Mahalle halkı zamanla kızı çok seviyor ve çok iyi bir dinleyici olduğu için, herkes onunla konuşmaya başlıyor. İnsanlar, Momo ile konuşurken aslında kendi içlerinde sakladıkları düşüncelerin farkında olmadan ortaya çıktığını keşfediyor. Bir gün şehre duman adamlar denilen ve insanları kandırıp onların zamanını çalarak hayatta kalan bir grup geliyor ve insanlar değişmeye başlıyor. Kötü yönde olan bu değişimi durdurmak için Momo, bir kaplumbağa ve Hora Usta'nın yardımıyla işe koyuluyor.

Yazar bu masalımsı romanda, insanların gün geçtikçe hırslarına daha çok kapılıp zengin olmak adına, hayatta kendilerine mutluluk verecek şeylerden uzaklaşıp birer makineye dönüşmesini eleştiriyor. Ailelerin işlerini bahane ederek çocuklarından uzaklaşması, çocukların yaratıcılıklarını yok eden aynı tip okullarda aynı tip insanlar olacak şekilde yetiştirilmesi, insanların sınıf atlamak adına kendilerinden bile vazgeçmesi gibi günümüzde de halen devam eden sosyal sorunlar anlatılıyor kitapta. Normalde daha ağır anlatılması beklenen bu tür sorunlar, yazarın masalımsı anlatım tarzı sayesinde okuyucuyu sıkmadan işleniyor.

Sıkılmadan okunabilecek, bir çok ders çıkarılabilecek güzel bir roman.
Yanıtla
103
12
Destekliyorum  39
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Temmuz 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Küçük Asya'nın tarihine derli toplu bakış
Küçük Asya’yı içine alan ve günümüzde Anadolu’nun neredeyse yarısının, Fırat ile Dicle sahasının bir bölümünün anlatıldığı bu eserde, şu an üzerinde yaşadığımız toprakları yeniden keşfetme imkanı bulacaksınız. Yeniden keşfetme derken, zira Küçük Asya ilk defa farklı bir bakış açısıyla ve detaylandırılarak anlatılmaktadır. Söz konusu çalışmanın bize vermiş olduğu en önemli bilgilerden birisi de Küçük Asya’da binlerce yıl önce de, farklı toplulukların bir arada huzur içerisinde yaşamış olduklarıdır.

Öte yandan, Küçük Asya’nın sakinleri farklı dilleri konuşsa da ve farklı dinlere de mensup olsalar da birbirleriyle gayet uyum içerisinde oldukları da göze çarpmaktadır. Fakat bu huzur dolu ortam garip biçimde ve hâlâ açıklanamayan nedenlerden ötürü MÖ 16. yüzyılda son bulurken geride soru işaretleri de bırakmakta. Yazar, tamda burada bir sorgulamaya girerken Küçük Asya’nın geçmişteki ev sahiplerini de anlatmaktan geri durmuyor. Bunlardan bazıları ise Asurlular, Hititler, Phrygialılar, Lydialılar ve Persliler.

Çalışmaya ilave edilen kimi görseller, meseleyi daha anlaşılır hale getirmektedir. Okur, en azından bir şekilde geçmişte yaşanılanları bu görsellerle canlandırma imkânı bulmaktadır. Antik Çağ’da, Adana, Tokat, Amasya ve Kayseri gibi şehirlerde kurulmuş olan “şehir devletleri”nden de bahsedilen eserde okur sadece “Küçük Asya”da kalmıyor, Ege’nin karşı sahillerine, Makedonya’ya, Roma’ya, Atina’ya yolculuk yaparken, bir anda kendisini Hazar Denizi kıyılarında da bulabiliyor.

Antik Çağ’a ilgi duyanların, Küçük Asya’nın ilk defa bu kadar derli toplu anlatıldığı bu çalışmayı ellerinin altında tutabileceğine emin olabiliriz. Diğer yandan konuya yabancı okura ise, en azından Antik Çağ’a ilişkin okumalarına başlangıç veya giriş seviyesi olarak, anlatmaya çalıştığımız bu eseri tavsiye ediyoruz.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Temmuz 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Faydalı bir kaynak.
Naratoloji yani anlatıbilim üzerine merakı olanlar veya bu konuda çalışmayı düşünenler için başlangıç kitaplarından biri olabilir bu kitap. "Anlatmak" üzerine etimolojik bir giriş sunduktan sonra edebiyatta anlatımın özelliklerine değiniyor. Platon'un görüşleri ve Aristo'nun mimesisi de kitapta öncelikli olarak değinilen noktalardan. Ayrıca edebiyatın dünyanın bir taklidi olmadığını öne süren Smith'in görüşleri de karşı duruşu sergileyip kitaba çok boyutlu bir yapı kazandırıyor. Anlatım ve anlatılan konusunda zamanla farklı akımların etkisiyle de değişen kavramların aralarında nüans açıklanıyor. Bu konuda kafa karışıklığının önüne geçebilecek bir rehber kitap diyebiliriz.

Genel olarak Gerard Genette'in görüşleri baz alınarak yola çıkılmış ve farklı kaynaklardan desteklenip örneklenmiş detaylar bulabilirsiniz. En önemlisi bunun bir çıkış noktası olarak kullanılması ve önemli diğer isimlerin de fikirlerine yer verilmesi oluyor. Bu anlamda görüşler arasında ve kavramlar konusundaki farklılıkları açıkça gösteren bir tablo da mevcut. Dönüp tekrar bakılmak istenirse kitapta bu tarz özet bilgi bölümleri ve tabloları mevcut.

Tarihsel bir bilgi veya kronolojik sıralamayla teori geçmişi verilmemiş. Böyle temel bilgilere ihtiyaç duyanların bir ön okuma yapması gerekebilir. Ancak anlatıbilim olarak ismi kazandıran Toodorov'un ne ve nasıl konularına yaptığı katkıları da elbette burada bulmak mümkün. Otto Ludwig, Seymour Chatman, Queneau gibi alana önemli katkılar sağlayan pek çok isme rastlayacaksınız. Sıçramalı bir sistemi olduğu için isim ve görüşlerin hangi dönemi yansıttığını, Rus biçimciliğinin neden önemli bir değişikliğe sebep olduğunu yalnızca bu kitaba bakarak anlamak pek mümkün değil. Bu kitap ufkunuzu genişletip temel kavramları sunabilir ancak. Yine de bilhassa son bölümde bulunan alan dışı bakış kitabın çerçevesini epey genişletiyor.

Anlatıcı türleri, olayların anlatımı, anlatılan zaman ile anlatım zamanının arasındaki ayrım gibi pek çok teknik bilgilerle başlayıp sonuna doğru işin felsefesine eğriliyor ve daha sonra okuru ileri okuma yapabilmek adına çeşitli kaynaklarla uğurluyor. Kitabın sonunda yer alan sözlük de oldukça işlevsel. Bilhassa bu alanda çalışma yapmayı düşünenler için önemli bir kaynak.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Temmuz 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hadula
Herkül Millas'ın önsözü. Okunabilir, spoiler yoktur. Değindiği meseleleri az az ele alayım. Birincisi, Yunan edebiyatının eserlerinin pek az çevrilmesi. Aynı şeyin onlar için de geçerli olduğunu söylüyor Millas, Halit Ziya Uşaklıgil örneği üzerinden giderek bu büyük yazarın Yunancaya çevrilmesinin gecikme nedenlerini düşünüyor. Değersiz bulunduğu için mi? Uşaklıgil'in öyküleri müthiştir, üstelik zamansız bir müthişliktir bu. Papadiamantis de müthiş, Millas'ın kıyasına göre. Sait Faik'in Yunanca çevirilerinin de piyasada bulunmadığı söyleniyor, aynı durumdan. İdeolojik meselelerden bahsediliyor, uzun hikâye. Yazar anlatılıyor sonra, numunelik bir adam. Atina Üniversitesi'nin felsefe bölümünde okumak için doğup büyüdüğü adadan ayrılıyor ve okulunu bitirmeden geri dönüyor. Fransızca öğreniyor, resim yapıyor, ders vererek geçiniyor. Öyküleri pek beğeniliyor, romanları da. Sakalı karmakarışık, düzensiz giysili, çamurlu ayakkabılı, defolu görünüşlü bir adam kısaca. 1906'da Atina'daki yazar kahvelerinde görünüyor, Kazancakis'in de takıldığı mekanlarda. Yaşamını sürdürmek için sürekli yazıyor, çeviriyor ve hastalanıp adasına dönüyor, 1911'de de ölüyor. Millas'ın çizdiği portre böyle. Edebi kişiliği hakkında ilginç bilgiler var; Yunan kimliğini ve dünyasını en gerçekçi ve çarpıcı biçimde yansıttığını düşünenlerle sıradan ve ahlaki öyküler yazdığını düşünenler karşı cephelerde. Muhafazakarlar ve Ortodoks Hıristiyanlar pek severmiş kendisini, halkın inançlarını ve değerlerini sıklıkla dile getirdiği için. Dil meselesi de ilginç; ağdalı bir dil olan Katharevusa ile halk dili Dimotiki'nin mücadelesi varmış, ideolojik bir savaş. Kathaverusa'yı kullanmış Papadiamantis, yenik grupta yer almış.

Yazarın Dostoyevski'ye benzetilmesini anlamlı buluyor Millas. Karakterlerin dönüşümleri, zıt kutuplar arasındaki gidiş gelişler Papadiamantis'in de esas meselesi. Hadula'ya baktığımız zaman tam Dostoyevskilik bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Halktan biri, şifalı otlarıyla geçinmeye çalışan, çocuklarına ve torunlarına bakmaya çalışan bir kadın. Bir noktada deliliğin kucağına düşene kadar şefkatini kimseden esirgemiyor, kırılışının ardından da sinsiliğini ve kurnazlığını seriyor ortaya. Papadiamantis ara ara karakterlerin geçmişlerini de kurcalıyor, Hadula'nın yardım ettiği insanları ve kendi çocuklarını Hadula'nın hafızası üzerinden metnin güncel zamanın dışına sıkıştırıveriyor ve anlatıyı derinleştiriyor, karakterleri de. Başta bilindik bir açılış var, Hadula'nın kişiliği hakkında biraz malumat. "Küçük bir çocukken ailesine hizmet ediyordu, evlendiğinde de kocasına kul köle olmuştu. Belki kendi mizacından, belki de kocasının yetersizliğinden, onun bakıcısı olma noktasına gelmişti. Çocukları olduğunda, onlar için saçını süpürge etmiş, çocukları da çoluk çocuğa karışınca, kendini tamamen torunlarını büyütmeye adamıştı." (s. 20) Anlatının geçtiği dönem bağımsızlık mücadelesinin çok uzak olmadığı bir dönem, yoksulluğun evin duvarlarında kök saldığı zamanlar. Arnavutlar ve Makedonlar ülkeye geliyorlar, Yunanlar bu iki ülkeye gidiyor, insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için hareket halindeler. Hadula ve ailesiyse yaşadıkları adada -Papadiamantis'in de yaşadığı ada, Skiathos- hayatta kalmaya çalışan yoksullardan. Kocasının biraz kolay kandırılabilir ve para tutamayan yapısı yüzünden Hadula kocasının maaşına allem ve dahi kallem edip el koyuyor, kara mizah devrede. Evliliklerinden öncesi ve sonrası da oldukça sıkıntılı; ailelerle alakalı problemlerde Hadula'nın hırsızlığı ve ailesini zor duruma düşürmesi gibi meseleler var. Tam bir objektiflik hakim, kadın ne bir azize, ne de bir günahkar. İyilik ve kötülük yan yana yürüyor.

Dönemin şarkılarından parçalar, insanlarından diyaloglar, denizlerinden balıklar ve patikalarında kaçışlar var bu metinde, zamanının iyi bir kaydını tutmuş Papadiamantis ve insanın doğasını bir güzel çeşitlemiş. Pek hoş, okunmasını tavsiye ediyorum. Kundera da övmüş Papadiamantis'i, bu da önemli bir şey.
Yanıtla
1
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Temmuz 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İçimdeki Kalabalık
Güller'in öykülerinde iki mevzu var ki hemen her öyküde karşımıza çıkıyor bunlar; biri insanlar. Çok insan. Çok fazla insan. Her yerden fırlıyorlar. Kitaba adını veren öyküde pik yapan bir kalabalık var, Yer Açın! Yer Açın!'daki kadar rahatsız edici bir öykü dünyası yaratıyor bu insanlar. İkincisi de şeyler. Şeylerin arasında boğulan insanlarla alakalı bir öykü var yine, müthiş bir öykü. Oraya geleceğim ama bir iki şey daha: Güller sözcüklerini ince eleyip seçtiği için anlatının şişmemesini sağlıyor, bu açıdan imrenilecek bir dil "hesabı" diyeceğim, dil hesabı var. Karakterlerin psikolojik dünyaları çoğalmaya, öykünün dünyasını doldurmaya pek meyilli ama böylesi ince bir kurmacada olmaları gerektiği gibiler. Nevrotik karakterlerin bile bir desturu var. Şimdi düşününce aslında, Gel Pisi Pisi adlı öyküde bu durum biraz daha esnetilebilirmiş gibi duruyor. Anlatıcı bir kadın, evi temizlerken giderek kayışı koparıyor ve topyekun bir temizliğe girişiyor. Büfedeki bardaklardan -kayınvalidesinin hediyesi- yerdeki döşemelerin altlarına kadar hemen her şey elden geçiyor, parçalanıyor, kırılıyor, kapıya gelen kapıcıya ve komşulara tersonun kralı yapılıyor ki çok trajikomik; bir yandan gülüp bir yandan üzüldüm. İki meselenin tekrarı da bir arada tutuyor olayları; biri her bir anımsayışta adı değişen kedi, diğeri de temizlenen eşyaların sayımı sırasında araya sıkıştırılmış hayal kırıklığı, üzüntü, huzursuzluk, pek çok şey. Öykünün sonu da olasılıklar arasından seçilen uygun bir son ama şöyle ki adım adım yükselen, yakalayan şahane bir öykü için çok daha iyisi olabilirmiş gibi geliyor. Her neyse, başka bir şey diyecektim, diğer öykülerdeki "sesin" bir benzeri var burada, belki de en nevrotik karakter bu öyküde ama anlatım çeşitlenmemiş, biraz daha, nasıl diyeyim, dilde de krizin izi görülebilirmiş. Başkaca da bir eleştirim yoktur, insanın toplumla ve eşyayla olan sıkıntısını görebileceğimiz şahane öyküler var kitapta.

Dağların Soluğu ödüllü bir öykü, sevdiği adamı canı pahasına arayan bir kadının anlatıcılığında bir umudun ve acının izi sürülüyor. Zorlukla bulunan köhne bir uçak, uçaksavar ateşinden kaçınmak için daireler çizerek inişe geçer geçmez zorluklarla dolu bir arayışın orta yerine düştüğümüzü hissediyoruz. Öykünün güncel zamanıyla geçmiş zamanı arasında kurulacak bağlantılardan aranan ve arayan hakkında bir şeyler öğreneceğiz. Arayanın/anlatıcının öykü yazarken kendi kurgusal dünyasında kaybolmasını arayışına paralel hale getirip içinde bulunduğu koşulları kurmacaya çevirme yoluyla güç bulduğunu görüyoruz. Aranan kişi öykülerdeki arayışa evrilecek ve kadın durmayacak, bulana kadar. Dağlarda tehlikenin orta yerini karış karış gezerken aradığıyla ilgili hatıraları gelecek aklına; ani bir gidiş, mücadele, uğruna ölünecek onurlu bir dava. Nihayetinde adamı ölü bulacak, öyküsü de tamamlanmış olacak ve... "Dışarı verdiğim nefeste yeni bir hayata başlayacak olmanın tazeliği vardı." (s. 18) Çok mu hızlı bir geçiş, karar veremedim. Onca anının, zorluğun ortasında kurtuluşu duyumsayabilmek garipsetiyor biraz, bunun dışında her şey iyi.

İçimdeki Kalabalık. Konuşmak zorunda kalmanın faşizmin bir etkisi olduğuna dair bir söz vardı, artık öykü de var. Diş ağrısı yüzünden dişçiye giden anlatıcının sokağa çıkıp insanlarla münasebet kurmak zorunda kalmasının biraz komik, çokça rahatsız edici hikâyesi var burada. Sorulara verilen cevaplardan sonra sorulan daha çok soru, lüzumsuz bilgileri toplayan insanların sordukları kişisel sorular, meraklı insanların soruları, kendi hikâyelerini anlatmaya çalışan insanların durmadan konuşmaları, herkesin konuşması, herkesin anlatacak bir şeylerinin olması. Distopik bir gelecek gibi; sözel distopya. Yine bir deliriş bekliyor okur ama bu kez kabullenme var, anlatıcı kafayı yemiyor, uyum sağlıyor en sonunda. Bu kez de ağzındaki uyuşukluk yüzünden yarım yamalak konuştuğu için garipseniyor ve insanlar muhatap olmuyor. Tertemiz bir deliriş.

Diğer öyküler de iyi. Eşten bıkmak, işten bıkmak, mahalleden, sokaktan, evden, geçmişten, hayattan bıkmak, yorgunluk, yenilgi, günümüzün insanına dair pek çok şey var öykülerde. Her biri ince elenmiş, sağlam öyküler. Denk gelinebilir. Gelinmelidir, Güller'in öyküleri iyidir ve Güller iyi bir öykücüdür. Tanıştığıma memnun oldum, nesine denk gelirsem alırım bundan sonra.
Yanıtla
0
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Haziran 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben, Kirke
Yunan Mitolojisi karakterlerinden Kirke’nin “Ben Kirke” adıyla Madeline Miller’ın kaleminden, herkesin (yani Yunan Mitolojisi seven ve okuyanların) bildiği dehşet ve korkunç yanının ötesinde “hassas ve haklı” yanlarıyla tanıştırıldığı bir roman diyebiliriz. 2018’in en iyi fantastik romanı seçilmesinde en önemli payı, titanlar, entrikalar, ölümlüler, nymphalar, tanrılar, canavarlar, büyüler, güç savaşları ve üstün güç özelliklerine sahip varlıkların bütüncül kurgusu alıyordur sanırım. Aslında roman seviye olarak basit bir düzeyde yer alacakken, içerik olarak Yunan Mitolojisine bağlı olması nedeniyle kahramanların entelektüel seviyede çıtasını yükseltmiş diyebilirim. Madeline Miller’ın, birçok Yunan Mitoloji karakterini hikâyenin çevresinde dolaştırması, tanıtması ve bağlantılar kurması, parça parça mitolojik hikâyeler okumaktansa, bir kurgu içinde hepsini tanıma fırsatı vermesi açısından iyi bir başlangıç gibi durmaktadır. Elbette böyle yan hikâyeler ve farklı karakterlerle zenginleştirilmiş bir kurgu, daha önce hiç mitoloji okumayanlar için zorlayıcı da olabilir. Bunun için de Azra Erhat’ın mitoloji sözlüğünden alıntılarla, kitap arkasına karakterlerin açıklamaları verilmiş. Bu sayede biraz daha rahat okunabilir diye düşünüyorum.

Kitabın ana kurgusu, Güneş Tanrısı Helios’un kızı olan ölümsüz Kirke’nin, çirkin sesli ve hiçbir yeteneği olmaması sebebiyle ailede dışlanması, hor görülmesi, ötekileştirilmesine bağlanmaktadır. Hikâye, istenmeyen evladın kendini değersiz hissedişi ve bir ölümlüyle sevgiyi buluşu üzerine inşaa edilmektedir. Ölümsüz olan Kirke’nin bir ölümlüyle evlenebilmesi mümkün değildir. Düğümün çözülme kısmı ise Kirke’nin ölümsüzlük verecek çiçeklerden büyü hazırlaması ve bir ölümlüyü deniz tanrısı haline getirmesidir. Kirke süreç içinde bunun çiçeklerden değil, kendi arzu ve isteklerinden oluşan bir büyü olduğunu algılayacak, içindeki güç (cadılık) ile tanışacak, kendini gerçekleştirecektir. Bu arada kıskançlıktan hatalar yapacak, sürgüne gönderilecek, her seferinde ötekileştirilmeye ve yalnızlaştırılmaya mahkûm olacaktır. Kirke vicdanında başkalarına verdiği zarardan dolayı rahatsızlık duyan, kardeşlerinin hırslı, güçlü, özgüvenli karakterlerinin aksine dürüst, ahlaklı, saygılı ve kırılgan bir yapıya sahip olduğundan sürekli ezilen, hor görülen biri olacaktır. Bu yapısı, içindeki cadıyla barıştığında, onu güçlü bir kadına dönüştürecektir. Öyle bir güç ki, tanrıların doğuştan ellerinde bulunan yetenek ve güçleri Kirke’nin yapabilecekleri karşısında basitleşecektir. Çünkü o tabiatta var olan her türlü bitkiden sınırsız şekilde faydalanarak, bambaşka güçler elde edebilecektir.

Kitap boyunca Tanrıların insanlarla karşılaştırılmasına sıkça yer verilmektedir. Yunan Mitolojisinin belki de en önemli özelliği, “yapılan büyük hatalar, hırs ve intikamla kullanılan güçler, merhametten uzak cezalar, kıskançlıklar, hasetler, kandırmalar ve aldatmalar” gibi olumsuz duyguların Tanrılarda bulunmasıdır. Böylece Tanrı algısı yıkılarak, insanların acziyetlerinin masumlaştığı bir yapı ortaya çıkmaktadır. Kirke, aslında ölümlülerde bu masumiyeti sevmektedir.

Kirke’nin ölümlüler hakkında yaptığı şu karşılaştırma oldukça açıklayıcı bir değerlendirmedir: “Ölümlüler şöhreti çok çalışarak ve kendilerini adayarak ele geçiriyorlar, yeteneklerine bahçeye bakarmış gibi bakıp, güneşin altında ışıldamasını sağlayarak. Ama Tanrılar irinden ve nektardan kusursuzlukları parmak uçlarından fışkırarak doğuyordu. Onlar da neleri mahvedebileceklerini ispatlayarak elde ediyordu şöhretlerini. Şehirleri yakıp yıkarak savaşlar çıkararak, salgınlar ve canavarlar yaratarak. Sunaklarımızdan öyle narince yükselen buhurlar ve güzel kokular. Geride yalnızca kül bırakıyor.”

Bu romanla Yunan Mitolojisinin insanı nasıl bir tanrı tanımazlığa ve hümanizmaya doğru taşıdığını düşündüm. İnsanın içindeki gücü araması, bulması ve bunun sınırlarını kendi değerleriyle çerçevelemesi, bireycilik güzellemesinden başka bir şey değildi …
Yanıtla
52
32
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Haziran 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pazartesi Cumartesiden Başlar
Adamlardan bahsedeyim biraz. İkisi de bilim adamı; Boris 1933 doğumlu. Astronom, bilgisayar mühendisi. Arkadi 1925 doğumlu, İngilizce ve Japonca eğitimi alıp öğretmenlik yapıyor. 1950'lerden itibaren yazmaya başlıyorlar, 60'larda işlerini bırakıp bütün zamanlarını yazmaya ayırıyorlar. Tarkovski, adamların bir eserinden Stalker'ı yaratıyor derken kopup gidiyorlar.

Bulgakov'la aynı çizgideler, aralarında bir kuşaklık fark var ve bayrağı devralmış gibiler. Bulgakov Sovyet sanat ortamını yerin dibine sokarken toplumsal değerlerin yozlaşmasını adım adım takip ediyordu, biraderler aynı şeyi Sovyet bilim dünyası için yapıyor. Kader Yumurtaları'nın çok daha geniş bir kadroyla yazılmış parodisi gibi bu kitap. Adamların ucundan kıyısından dokundurmadıkları şey yok gibi; Wells'ten Sovyet bürokrasisine, o güne kadar iz bırakmış doğru veya yanlış ne varsa derleyip toparlanmış, bazılarına çuvaldızla girişilmiş, bazıları tiye alınmış, sonuçta keyifli bir BK çıkmış ortaya. Tam olarak BK demek doğru da değil sanki, fantazyayla karışık bir BK parodisi.

Önsözler konusunda Oğuz Atay'a uyuyorum, ben atladım ama neyle karşılaşacağını bilmeyen okur, işin heyecanını kaybetmek uğruna bilgi sahibi olup okumaya başlar başlamaz tokat yemekten kurtulabilir. Ben biraz anlatayım Adam Roberts'ın söylediklerini. Evet... Gerçi pek anlatacak bir şey de yok; olayı kısaca özetliyor ve YOKHİÇ (Yüksek Okültasyon Kurulu Hususî İcat Çalışmaları) adlı kurumu Hogwarts'la kıyaslıyor. Demeden edemem; bu da moda oldu, Rowling'in dünyasıyla kıyaslanmamak çok kötü bir şey herhalde. Neyse, bu büyü hadiselerinin kurgulanması meselesi gerçekten önemli. The Kingkiller Chronicle, Belgariad gibi süper sagalar kendi sistemlerini içeren dehşet iyi büyücülük anlayışına sahiptir. Eh, Potter ve arkadaşlarının sopa sallayıp büyü yapmalarını da yiyelim ama bu eserden aynı şeyi beklemeyelim, zira adamların böyle bir kaygısı yok zaten. Roberts kıyaslamış ama böyle bir şeye lüzum yok. Bunun yanında insanların fantazyalarda büyüden çok büyü sistemlerini sevdiğini söylüyor, doğruluk payı var diyorum. Belli sistemlere oturtulmuş dünyaların gerçeklik sanrısını daha başarılı yaratabilmelerinden kaynaklanıyor olabilir bu. Sonuçta uçan bir salyangozun, "İtfaiye itfaiye şiş bomba, Maske Maske çok yaşa!" diye bağırıp büyü yapmasını istemem. Bunu bir sisteme oturtma çabası başarılı olabilmişse, işte o zaman isterim.

PKD demiş adam, PKD'nin bilinçli kaos diyebileceğim karmaşası yok ama tekinsizlik... Bir parça diyebilirim. Bir de Pratchett demiş, evet, Pratchett'in dünyaları biraderlerin yarattığı dünyayla karşılaştırılabilir. Aslında diyalogların kurulumundan iğnelemelere kadar pek çok benzerlik var.

Metne geçelim. Yukarıda bahsedilen bir kuruluş var, olayını Roberts çok güzel anlatmış: "Hikâyedeki sihirli unsurlar ne kadar renkli ve yaratıcı olursa olsun bu romanı en canlı kılan özelliği, bu tarz örgütlerin işleyişine tuttuğu aynadır. Aslına bakarsanız 'işleyiş' tam olarak doğru bir kelime olmadı zira bu fevkalade ve rengârenk Enstitü son derece inanılır bir biçimde işlevsiz. Araştırmaya çalıştıkları evren sonsuz; böylesine bir şeyi araştırmak da sonsuz zaman gerektirir. Bu durumda çalışıp çalışmamaları hiçbir şey değiştirmez ama eğer çalışırlarsa bunun kozmosta düzensizlik gibi bir yan etkisi olabilir. Bu nedenle üretken bir iş yapmamaktadırlar. Günümüzde de çoğu üniversite buna benzer, muhtemelen resmiyete dökülmemiş bir mantıkla işliyor." (s. 8)

Roman üç bölümden oluşuyor, ilki Divanın Çevresindeki Patırtı. Karelia civarında arkadaşlarıyla buluşmak için arabasıyla yolculuk eden Saşa, yolda iki garip tipi arabasına alır ve kalacak yer problemi de böylece çözülür; herifler Saşa'ya kalacak yer ayarlar. Über teknolojik bir divanın, garip bir kadının ve daha garip olayların mekanı, enstitü. Patırtının Daniskası adlı ikinci bölümde Saşa'yı bilgisayar mühendisliği pozisyonundaki iş teklifini kabul etmiş olarak laboratuvarda görürüz.

"Mutluluk bilinmezin ara vermeksizin kavranması sürecidir, hayatın anlamı da budur." (s. 149). Saygı duyulası kitaptan saygı duyulası cümleler. Devam eden iki sayfada bu süreç ve enstitü muhteşem bir şekilde özetlenmiş, okuyacaklar ve okuyanlar bu sayfaları tekrar tekrar okusun isterim.

Çeşit Çeşit Patırtı adlı bölümde Janusların problemi çözülüyor, çok orijinal bir mevzu var burada. Notlar adlı son bölümde bilgisayar laboratuvarı yöneticisi Privalov'un metinle ilgili düşünceleri var.

Boris Strugatski'nin sonsözü oldukça güzel. Bu kitabı 50'lerin sonlarında düşünmeye başlamışlar ve ilk bölümü yazmak üç yıl sürmüş, sonrasında kaptırıp gitmişler. Kitabın adının hikâyesi de güzel; o yıllarda herkes deli gibi Hemingway okurmuş. Hemingway'in son kitabının adı Cumarrtesi Pazartesi'den Başlar'mış, adamlar bunu ters çevirmişler. En önemlisi, Boris onca mit, buluş ve kafayı kırmış adamla ne yapmaya çalıştıklarını anlatıyor. Özgürlüğün dolaylı bir güzellemesi, kabaca bu. "Sözle anlatılmaz bir ÖZGÜRLÜĞÜN hüküm sürdüğü bir dünya - bizim gerçek hayatlarımızda yetmeyen ÖZGÜRLÜĞÜN. Bizzat masalların içinden çıkmadığını er ya da geç anlamaya başladığımız özgürlük. Kazanmak için Taşyerovlarla, Hopgeldiolarla hem de sertçe mücadele etmemiz gereken özgürlük - çünkü kavga alanında kolayca kabul etmeyecekler yenilgiyi." (s. 286)

Kült bir kitap, şiddetle tavsiye ederim.
Yanıtla
5
5
Destekliyorum  5
Bildir