Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Huxley Distopyası
Aldous Huxley'in okuduğum ilk kitabıydı Cesur Yeni Dünya. Distopya seven bir okur olarak edindim. Kitap yazıldığı dönemde bir bilimkurgu eseri olsa da günümüz teknolojilerini düşündüğümüz zaman ortaya koyduğu paralellik şaşırtıcı derecede başarılı. Kitabı okurken böyle bir teknoloji var mıydı diye düşünmeden edemiyorsunuz. Yalnızca teknolojisiyle de değil, yapılan şartlandırma eğitimleri, hedonizmin insanları dönüştürmesi, popüler kültürün yarattığı illüzyonlar...

Kitabı kendimce distopik romanlar kategorisine soktum ama dikkatli okuyucuların gözlerinden kaçmamıştır ki kitabın ütopik tarafları da var. Yani gerçek olamayacak kadar güzel bir dünya profili de çiziyor aslında. Nedir bu profil? Mesela hastalığı, ölümü ve savaşları bitirmiştir "cesur yeni dünyamız". Hem de tüm o zevk çılgınlığına, her şeyi zevk için yapan, zevk için yaşayan ve tüm hayatlarını yaşayacakları zevkin doruğuna adamış tüm o kuluçka yavrularının varlığına rağmen.

Ayrıca 16. bölümdeki anlatı ve diyaloglar... Bakın o kısım tam bir başyapıt! Gözümü kırpmadan okudum desem yeri var. Diğer dikkat çeken unsur ise şartlandırmaya yapılan atıf. Bu nefis bir tespit. İşte Hayvan Çiftliği ve 1984'e tam da bu noktadan göz kırpıyor.

Diğer distopik romanlar kadar çarpıcı olmasa da bu türü sevenler için ıskalanmaması gereken bir eser olarak karşımızda tüm heybetiyle duruyor.
Yanıtla
62
16
Destekliyorum  2
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kramer Kramer'e Karşı
Aile ile ilgili çok şey yazılmış söylenmiştir. Ama aile temalı romanların ayrı bir albenisi olur. Çünkü aile içi ilişkiler herkes için ilgi çekicidir. Her şeyden öte yaşanılmışın peşinden koşan insanoğlu için anlatılan hikâye olası ve gerçekçidir. Ailenin kişilerarası ilişkilerde en önemli sahnelerinden biri olduğu düşünülürse, bazen roman içinde okurun kurguyu unutup olayın seyrine gerçekmişçesine adapte olduğu dikkatten kaçmaz. Yetmişli yılların sonunda fırtına gibi esen Avery Corman’ın Kramer ailesini anlattığı romanı da belirtilen sebeplerden dolayı hatırı sayılır bir ilgi görür.

Tabii eserin ABD’de bu kadar popüler olmasının sadece beyaz perdenin büyüsüyle alakası yoktur. Bazı eserler yayımlanmalarıyla toplumun bam teline dokunurlar. Kramer ailesi parçalanmış bir aile olup, yaşanılan sorunların benzer etkileri Amerikan kamuoyu için pek de yabancı değildir. Parçalanmış ailelerin sosyolojik ve hukuki sorunlarının temelinde yatan sebepler, sorun doğuran sorunlar, kadın erkek ilişkilerindeki pürüzler ve her şeyden önemlisi bölünmüş ailelerde çocukların konumu kafa kurcalayıcı meselelerdir.

Corman kalemini çomak gibi kullanarak arı kovanının etrafında dönmüştür. Ele aldığı sosyolojik sorunların yansımasının toplum içinde görülmesi; Corman’ın bahsettiğimiz ilgiyi görmesinin önemli bir sebebi olabilir. Zira kadın-erkek ilişkileri, evlilik düzeni, feminizm cereyanı, geçim sıkıntıları, aile olmanın ağırlığı gibi konuların dönemin Amerika’sında revaçta olduğu akla gelir. Bu yüzden yadsınamayacak şekilde Corman’ın romanı New Yorklu ve Amerikalıdır. Ama beyaz perdenin büyüsünden midir bilinmez, ünü uluslararası bir boyuta ulaşır.

Corman’ın romanı ve üslubu Amerikalılığını vurgulamakla birlikte, uzun ve kalifiye olarak tasarlanmış diyaloglarla kendisini gösterir. Belki de bu yüzden kolaylıkla sinema senaryosuna dönüşür. Eserin diyalog dozunun böylesine fazla olması beklenilen anlatıcı rolünün geri planda kalmasına neden olur. Fakat bunun ayrı bir özgünlük olduğunu ve okura hoş gelecek bir doğallıkla sunulduğunu belirtmek gerekir.

Doğallık sadece diyaloglar için geçerli değildir. Aile de Corman tarafından olabildiğince doğal olarak kurgulanmıştır (tabii bu doğallık vurgusunun Amerikan toplumu için geçerli olduğunu belirtelim). Doğallığın akışına kendini kaptıran okurun aklına ilk gelecek soru “Ya karakterin yerinde ben olsam, nasıl olurdu?” şeklindedir. Cevap okur için cezbedici olduğu kadar düşündürücüdür.

Ailede karşılaşılan sorunların çözümü bireyleri aşınca, olayın hukuka intikal etmesi işten değildir. Bu aşamada kahramanlarımız Ted ve Johanna Kramer’in çocuklarının velayeti için girdikleri hukuki mücadele eserin önemli bir kısmını içerir. Tabii hukukun mu, duyguların mı kazanacağı okurun merakını sürekli kamçılar.

Corman’ın duygulara yaklaşımı ise, ailenin sınırları dışına çıkıldığındakine kıyasla ebeveyn çocuk ilişkileri özellikle baba çocuk ilişkisinin anlatıldığı satırlar ve diyaloglar duygusal ağırlığıyla okura yeni düşünce boyutları kazandırır. Hatta öyle ki babanın çocukla -onun hayal dünyası eşliğinde- oynadığı oyunlar ayrıntıya girercesine verilir. Ama kıyıda köşede kalmış nüansların esere ayrı bir albeni kattığını da belirtmek yanlış olmaz.

Detaylar sadece aile için geçerli değildir. Dönemin Amerika’sını anlatan birçok detay da eserde kendisine yer bulur. Yetmişlerin Amerika'sında sosyo-kültürel havanın nasıl olduğu, karakterlerin konuşmalarından anlaşılır. Özellikle eserde gündemi meşgul eden konuların neler olduğu, gündelik yaşamın ilerleyişinin genelde ne şekilde olduğu, New York’un metropol yaşamının nasıl sürdüğü, insanların eğlence anlayışının nelere odaklandığı gibi sorulara cevap bulabilmek mümkündür.

Eserin filme çekilmiş olması, kitap film kıyaslanmasını gündeme getirebilir. Tabii ki her zaman için kitabın sinemanın görselliğini aşacak bir performansa gebe olduğu su götürmez bir gerçektir. Eserde anlatılan ailevi meselelere her ailenin maruz kalabileceği tahmin edilebilir. Yaşanılabilirlik de bir anlamda eserin cazibe noktasını oluşturur.

Eser biçim olarak iyi bir çeviriyle okura sunulmuştur. Çevirinin iyi olması ve karakterlerin doğal konuşma kalıplarıyla sunulması kitabın akıcı bir havaya bürünmesine neden olmuştur. Eserde anlatıcının ağdalı bir anlatımı benimsememesi de okur için artı bir faktördür. Mekân tasvirlerinde lafın fazla uzatılmadan verilmesi; eserin sıkıcı olmaktan uzaklaşmasına neden olmuştur. Hatta karakterler sözcüklerle çizilirken bile fazla detaylı bir anlatım benimsenmemiştir. Bu aşamada yazarın maddi tasvirlerden ziyade mevcut durum tahlilleriyle meramını anlattığı savunulabilir.

Son olarak eserin edebi performansı farklı şekillerde değerlendirilebilir. Ama bir gerçek var ki bazı eserlerin ardından yapılan konuşmalar sadece edebi verimlilik hakkında değildir. Avery Corman’ın eseri bu tarz bir eserdir. Sinemanın gücüyle olay sadece edebiyat olmaktan çıkmıştır. Aile içi sorunlar, boşanma, velayet gibi konularda yeni tartışma alanları açan “Kramer Kramer’e Karşı” eseri bu nedenle farklı tarzda bir güce sahiptir.

Yanıtla
6
1
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lorca'nın Gözünden New York
İspanyol şair ve oyun yazarı Federico Garcia Lorca’nın dünyayı görme biçimi gerçekten bambaşka. Salvador Dali’nin de yakın dostu olan Lorca’nın eserleri de en az Dali’ninkiler kadar sürrealist. Yoğun imgeler ve metaforlar olsa da okurken insanı yormuyor. Lorca’nın 1929 - 1930 yıllarında yazdığı yeniden okunası şiirlerden oluşan New York’ta Bir Şair bir oturuşta bitti.

Lorca’nın müziğe olan ilgisi şiirlerinin ritminde açıkça görülmekte. Kelimeler hassas, anlatım sayfadan fışkırıp dokundu dokunacak. On bölüme ayrılmış kitabın her bölümü bir yolculuğun parçasını anlatır nitelikte. Bölümlerin içinde Lorca’nın kendi çizimlerine rastlıyoruz. Bu kübist çizgiler okurunu Lorca’yı anlamaya yönelik düşüncelere sevk ediyor. Yalnızca çizimleri değil; Eden Mills Gölü’nden Çifte Şiir isimli şiirinin orijinal dilde el yazısı hali de var kitapta.

Doğa, yaşam, ölüm, gezegenler, hayvanlar, maskeler, denizciler sıklıkla geçiyor şiirlerinde. Yer yer mitolojik unsurlar da barındırıyor, Lorca’nın muazzam kültürel birikimi şiirlerinde sanatla harmanlanıyor. Kitaptaki bu sürrealist şiirlerin hikayesi olduğunu söylemeliyim. Bir de şiirselliği olan bir öyküsü var. 84. sayfadaki Aşıkları Keklikler Öldürdü öykü niteliği taşıyan bir anlatıma sahip.

Yalnızca ahenk, biçim güzelliği peşinde koşmuyor Lorca. Onun özgün kalemi ahengi peşine takmış gibi daha çok. Lorca’yı şiirleri aracılığıyla yakından tanımak isteyenlere "New York’ta Bir Şair"i tavsiye ederim. Çok özel bir kalem, kısa ömrüne sığdırdığı yapıtlarının kıymetini bilmek lazım.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Görevimiz karanlıkta çıra yakmak olsun, aydınlığımız huzur ve güven versin
Distopik, bilim kurgu eserleri çok fazla ilgimi çekmese de; tasarım, gözlem, inovasyon ve muhakeme yeteneğimi geliştirmek için zaman zaman okuduğum oluyor.

İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminden memnun değilsek, özlem duyduğumuz geçmişe de dönemeyeceğimize göre, geriye geleceği planlamak kalıyor. Bu uğurda, zekânın sınırlarını zorlayan her yaklaşım, her eser dikkate almaya değerdir.

Bu eser de bizi sıra dışı bir maceranın peşinden sürüklüyor. Duygu ve düşüncelerini doyurmak için zaten insan değişime ihtiyaç hisseder. Kurgunun konusu; kitap okumaya teşvik ve kitap düşmanlarına karşı kararlı bir tavır içinde olması dikkat çekici. Kurgunun vermek istediği mesajı, yalnızca buna indirgemek yanıltıcı olur elbette. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen de işit” türünde, tüm özgürlük, demokrasi ve insanlık dışı yaklaşımlara karşı bir tez oluşturulmuş.

Kitabın adı Fahrenheit 451; kâğıdın kaç derecelik ısıda yandığı bilgisinden üretilmiş.

Kitabı yakmaya yeltenenler, buna ihtiyaç hissedenler; topluma verebilecek bir mesajı olmayan, fikir üretemeyen, mantıksal bir yaşam algoritması olmayan kişiler olarak tanımlanabilir.

Bunlar toplumda karşımıza; despot, bencil, cahil, kaba, kıskanç, doyumsuz, hazımsız, uyumsuz, kişiliksiz, istikrarsız, mantıksız tipler olarak çıkarlar.

Kitaplardaki fikre tahammülü olmayıp yakabilenler, onu üreten bir beyni, yüreği de acımasızca yakabilirler. Hatta yaşadığı mekânı bile ateşe verebilirler. Şairlik, yazarlık ve sanatkârlık; olumsuz olaylardan esinlenerek, güzelliklerden beslenerek, kalıcı bir eser yaratmaktır. Yazar eserinde, bu yolun hakkını fazlasıyla vermiş görünüyor.

İtfaiyenin görevi yangın söndürmek iken, despotik siyasi irade tarafından kitapları yakmakla görevlendirilmesi gibi hazin bir kurgu ile karşı karşıyayız. Evde emniyet ve güvenlik için bulundurduğumuz, yangın söndürme tüpünün, patlayarak yangın çıkarması gibi trajikomik bir durum bu.

Bilim, kültür, sanat ve düşünceyi değil hayatın içine katmak, kâğıt üzerinde bile sessizce durmasına tahammülü olmayan bir zihniyetin, eylemsel kodları ifşa edilmiştir.

Olumsuzlukları gözlemleyip, daha adil, etik, estetik, kabul edilebilir yaklaşımlara yönelmek için; eğitici ve öğretici bir kitap.

Verimli okumalar dilerim.
Yanıtla
107
9
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaşlar ve Bireyler
Sis ve Ay Işığı, Meşa Selimoviç ile tanışma kitabım oldu. Karakterlerin savaşın içindeki mevcudiyetleri ve ruh halleri ile okunan güzel bir roman.

Anlatıcı mütemadiyen değiştiği için yakalamak bazen zor olsa da kitap, okurunu hikayeden koparmıyor. Betimlemelerini sevdim. Duyulara ve duygulara hitap ediyor. Bolca diyalog var.

Savaş zamanında bir köy, bu köyün biraz dışında bir ev, evi yolgeçen hanına dönmüş Yovan, başkalarının ne düşündüğüne aldırmadan yaşayıp giden karısı Luba ve Luba’nın pek de bilinmeyen bir geçmişte -şehirde- saklı sevgilisinin hayali etrafında dönen gerçekçi bir hikayeye tanık oluyoruz.

Belirsizliğin ve savaşın insanlar, topraklar üzerindeki yıkıcı etkisini gösteriyor. Süresiz bir bekleyiş ve bilinmeyenin beraberinde getirdiği tekinsiz, ürpertici havayı solutuyor bize. Çoktan kabullenilmiş bir huzursuzluk içinde aheste biçimde bekleyen insanları okuyoruz.

Yüzleşmeler, iç hesaplaşmalar, hiç dile gelmemişler, bir daha asla söylenemeyecekler bekliyor bizi.

Başlarda anlatıcı değişikliğini kavramak ve karakterleri ayırt etmek pek kolay olmasa da, hikaye ilerledikçe karakterler belirginleşerek daha net ve keyifli bir okuma deneyimi yaşattı.

Bir film izler gibi, gerçek bir hikayeye tanıklık eder gibi akıp gidiyor 142 sayfalık bu roman. Ben etkilendim, öneririm.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben, Kirke
1978 doğumlu Madeline Miller; Brown Üniversitesi “Klasikler” bölümünde hem Lisans hem de Yüksek Lisans eğitimini tamamlamış, yazarlığı kadar uzmanlığıyla da dikkat çeken bir isimdir. Lise düzeyinde öğrenciler için “Yunanca, Latince ve Shakespeare” dersleri veren bir öğretmen olduğunu da hatırlatmakta fayda var. İlk eseri olan “The Song of Achilles / Akhilleus’un Şarkısı” 2011’de kaleme alınmış ve 2 sene sonra da dilimize kazandırılmıştır. Daha sonra, 2018’de, “Circe / Ben Kirke” romanını yazmış ve sanıyorum ki yıldızı da bu eser ile parlamıştır.

Kitabı Homeros ve Hesiodos’un (ya da belki erken Greek yazımının) bir yeniden okuması olarak görmek mümkün olabilir. Yukarıdaki isimleri okurken üzerinde çok fazla durmadığımız, daha çok yan karakterlere odaklanan bir yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. “Akhilleus’un Şarkısı” adlı kitabı okuyan arkadaşlar “Patroklos” ve “Briseis” odağını fark etmiş olacaktır. Dolayısıyla yazarın kıyıda köşede kalmış isimleri, kalemiyle sahneye çağırdığını ve bunu muhteşem bir kurgu ve arka plan bilgisi ile harmanladığını söylesek herhalde çokta yanılmış olmayız.

Özünde kıskançlığın, düşmanlığın, sevginin, büyünün ve mitolojinin harmanlandığı bu güzel eseri herkese şiddetle tavsiye ederim. Ancak okumadan önce, kanaatimce, yazarın ilk eseri olan “Akhilleus’un Şarkısı” ve Homeros ile Hesiodos’un eserlerini okursanız (ya da zaten okumuşsanız) alacağınız zevk ve lezzet son derece artacaktır. Elbette şart değil. Kitabın sonuna, kitapta geçen özel isimleri kapsayacak şekilde, küçük bir sözlük de eklenmiştir. Kitabın çevirisinin son derece akıcı ve temiz olduğunu, kapak tasarımları ve cildinin ise son derece güzel olduğunu söyleyebilirim.

Herkese bol kitaplı ve sağlıklı günler!
Yanıtla
22
19
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mitolojiyi Dirilten Efsun: Kirke
Neredeyse bütün edebi anlatı türlerinde yer yer mitolojiyle temas edildiği görülür. Çünkü söylenegelen mitolojik hikâye ve hikayecik efsaneleşmiş, dilden dile aktarılmış ve herkesin bildiği bir olay halini almıştır. Yıllar öncesinden gelen o meşhur hikayelere gönderme yapılacak çok olay olur günümüzde… Yazarlar bunun bilincinde olmuş olacaklar ki klasik bir edebi türü tekrar tekrar diriltirler. “Ben, Kirke” isimli eseriyle Madeline Miller, kurgusunu Yunan mitolojisinin merkezinden çıkararak hem mitolojiye hem de eserine ilgi çekmeyi başarır.

Madeline Miller, üniversiteyi tamamladıktan sonra master eğitiminde klasik eserler üzerine yoğunlaşır. Özellikle klasik dillerdeki vukufiyetini göstermek açısından son 5 yıldır Latince dersleri verdiğini belirtmek gerekir. Miller, elindeki zengin mitolojik malzemeyi çok iyi kullandığından olsa gerek, 2012 yılında “Akilleus’un Şarkısı” isimli eseri ile Orange Ödülü’nü kazanır. Hatta yazarın ülkesinde edebi açıdan bir yere gelmiş olduğu ve uluslararası alanda da popülaritesinin hızla arttığı gözden kaçmaz.

Miller, ilk aşamada yazdığı eserlerle mitolojinin hakkını verme amacını güder. Çünkü mitoloji içerisindeki fantastik ve insanüstü üslubundan dolayı bazı kitlelerce beğenilmez. Oysaki fantastik yazının edebi gücü bazen yadsınamayacak kadar dikkat çekicidir. Miller, yazdığı eserler vasıtasıyla mitolojik efsaneleri dirilterek yıllar yılı üzerilerinde birikmiş olan tozu kaldırır. Hatta öyle ki yazdığı metinlerin mitolojiye soğuk yaklaşanların dahi ilgisini çekmesi olasıdır.

Eserin ilgi çekici başkahramanı Kirke, Güneş Tanrısı Titan Helios’un kızıdır. Yani kahramanımız güneşin kızıdır. Buradan hareketle mitolojinin o gerçek üstü sınırlarının Miller’in kalemiyle sık sık geçildiği ön görüsü ortaya çıkabilir. Doğal karakterlerin çizilmesinin genel geçer kuralları olmasına karşın, tanrısal karakterlerin nasıl çizilebileceği muammadır. Ya da tanrıların insani doğasının deşifre edilmesi biraz zordur. Ama Miller’in bu zorluğa kaleminin gücüyle karşı koyduğu söylenebilir. Misal insani duyguları yaşayan tanrıların o sıra dışı hikayeleri bazen karakterin tanrı olduğu izleniminin silinmesine neden olur. Bu noktadan itibaren bazen okur keşke yazar biraz daha realist olsaydı diyebilir. Fakat aslında gerçeğin üstünü ve altını aynı dikkatle takip eden okur için bu tespitlerin önemi yoktur. Çünkü, iyi anlatı mitolojik hikayelerin günümüze kadar nasıl ulaştığını kanıtlarcasına rağbet görür.

Tabii fantastik kurguların önemli özelliklerinden birisi de özgünlük açısından eşsiz bir yapı göstermelerinde yatar. Miller ise eşsiz olmanın uzağında gezinerek söylenegelen ve çok bilinen mitolojik hikayelerin çevresine kurgusuyla şekil verir. Yani mitolojik hikayedeki ana eksen herkesin bildiği gibidir. Ama hikâyeye yeni bir şekil verilmiştir. Misal Kirke’nin amcası Prometheus’un insanlara ateşi armağan etmesi ve buna bağlı olarak cezalandırılarak Kafkaslara zincirlenmesi, bir kartalın her gün karaciğerini yemesi gibi çok bilinen bir mitolojik hikâye, Miller’in kurgusuyla ustaca birleştirilerek yeni bir şekil kazanır.

Mitoloji seven okur için anlatılan hikayelerin oldukça ilgi çekici olduğu bir gerçektir. Fakat herkesin mitolojiye aynı ilgiyi göstermesi beklenemez. Miller’in kalemi öylesine etkilidir ki; mitolojiyi sevmeyenlerin bile ikinci kez düşünmelerine neden olacak, efsanevi bir dille karşılaşmaları olasıdır. Günümüzün fantastik edebi yapımlarına bakacak olursak azımsanamayacak bir ilgiye matuf oldukları dikkatten kaçmaz. Miller her ne kadar elde olan ya da bilinen efsanenin üzerinden anlatısını şekillendirse de, çağımızda kitap raflarını dolduran fantastik edebi eserlerden daha çok ilgi çeker. Çünkü efsaneyi hatırlamak, yeni efsaneyi uyum sağlamaktan daha caziptir. Yeni fantastik efsaneler, hiç şüphe yok ki insanlığın ortak hafızasına zuhur etmiş destanlar kadar ilgi çekici olamaz. Sözün özü Miller’in kaleminin gücü ile birleşen mitolojik efsane daha çok sükse yapar.

Kirke karakterinden ortaya çıkan hikayeler bir antik çağ cadısının bir gününü de satırlara yansıtır. Yapılan bitkisel karışımlar, efsunlu sözcükler Kirke’nin dilinden masalsı bir söylevle okuyanların aklında yer eder. Kirke, tanrıların ve insanların dünyasında yaşamakla ikisine de olan ilgisini ve görgüsünü okurlarıyla paylaşır. Kirke’nin tanrısal olan ve insani olan arasındaki gitgelleri romanın öyküsündeki düalist yapının ortaya çıkmasına neden olur. Böylelikle ölümsüz ruhun tanrısal, duyguların ise insani olduğu gerçeği Kirke’nin anlattıklarından zuhur eder. Ayrıca Kirke diliyle tanrıları ve insanları karakterize eder. Tanrıların dünyasını ziyaret eden insanlar diğerlerinden ayrılacak özelliklere sahip olmalarına karşın, Miller’in kalemiyle tanrılardan daha fazla insanileşir. Zaten romanın başından sonuna tanrıdan insana, insandan tanrıya varan başkalaşımlar anlatıya damgasını vurur.

Yunan Panteonunun tanrıları kendilerine has hikayeleriyle yer yer satırlar arasında kendisini göstermesine karşın, anlatılan hikayelerin sanki tüm insanlığın mirasıymışçasına algılanır. Farklı milletlerin mitolojik öykülerindeki benzerliklerin manidar olduğu bir gerçektir. Belki de Miller ortak mirası su yüzüne çıkaracak çok yönlü bir anlatıya can vermiştir. Zira hırs, sevgi, aşk, kıskançlık, nefret, asalet, cesaret, açgözlülük, kibir vb. kavramlar üzerine özlü bir hikâye anlatılması istense, karakterlerin isimleri değişmekle beraber üç aşağı beş yukarı benzer temaların olduğu öyküler ortaya çıkar. Mitolojik sözlü mirasın günümüze kadar gelmesinin, kültürden kültüre aktarılmasının sebebi de budur. Miller eseriyle buna da aracılık etmektedir.

Sonuçta, Homeros’un kendi çağında yaptığı edebi eylemi ona nazire yaparcasına günümüzde de Miller yapmıştır. Destansı dil tarihte yaşayan insanları doğaüstü bir pencereden bakarak ihya ederken evrensel mesajlarını vermekten de geri kalmaz. Homeros’un efsanevi dili illa ki zamanında ilgi çekmiştir. Miller’in eserinin de günümüzde benzer bir ilgiye matuf olması, mitolojinin hiç eskimeyeceğinin kanıtıdır. Bazı kavramları dirilten hayat tılsımları vardır. Kirke’nin büyüsü mitoloji kavramına üflediği ölümsüz ruhtan kaynaklanır mı bilinmez, bin yıllık öyküler mezkûr eserle tekrar dirilmiş…
Yanıtla
31
26
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“üç damla kan”a bir bakış
Sadık Hidayet’in 1932 yılında yayınlanan Üç Damla Kan adını taşıyan bu hikaye kitabı 11 adet bağımsız hikayeden oluşuyor. Hikayelerin genel temasını her hikayenin ana karakteri üzerinden yaşanan psikolojik arka plan, ruhsal gelgitler, umutsuz bir sona doğru akan hayatlar oluşturmakta. Sadık Hidayet’in hikayelerinde kendi yaşamı ve sonuçta geldiği nokta, hayata dair bulduğu cevap yada cevapsızlığı görmekteyiz. Nihayetinde Hidayet, hayata dair cevabı yada cevapsızlığı intihar ederek vermiştir.

Sadık Hidayet hikayelerinde mutlaka merkezde veya çevrede ona eşlik eden bir hayvan figürünü görmekteyiz. Kitaba adını veren hikayede, hikayenin kahramanlarından Siyavuş’a eşlik eden Nazi adını verdiği kedisidir. Dissosiyatif bozukluklar, kişilik parçalanmaları, imgelerin etkilediği yoğun takıntılı bir ruh hali hikayedeki baskın çerçeveyi çizmektedir. Hikayeyi okuduğunuzda ‘Üç Damla Kan’ın ne olduğunu daha iyi anlayabilecek ve Sadık Hidayet’in gerçek hayat hikayesinde nasıl şekillendiğini görebileceksiniz.

Kitapta yer alan tüm hikayelerin etkileyici kurgusu ve sonuçları, kahramanların geldikleri son bizim için çıkarılacak dersleri olan sonlardır.

İyi okumalar...
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zaman, Yaşamın Kendisidir
Momo her ne kadar masal niteliğinde bir kitap olsa da her yaştan insanın okuması gereken bir eserdir. Aynı Küçük Prens'te olduğu gibi.

Kitap, tiyatro harabelerinde tek başına yaşayan Momo adlı bir kızın öyküsünü anlatıyor. Momo buldukları ya da kendisine hediye edilenlerle hayatını idare eden ve fazlasını beklemeyen bir kızdır. Günlerini arkadaşlarıyla oynayarak, insanları dinleyerek ve gayet mutlu bir şekilde geçirmektedir. Bir gün bu şehre duman adamlar gelir ve hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmaz. Momo kaplumbağasını da alıp duman adamları şehirden göndermek ve her şeyi eski haline getirmek için yola koyulur.

Momo; özellikle gündelik kaygıların peşine düşüp saniyeler kazanmak için bir şeylerden tasarruf ettiğimiz zamanlarda bize zamanın değerini hatırlatacak bir kitap. Aynı zamanda Momo bize dostluğu ve karşımızdaki insanı dinlemenin önemini de anlatıyor. Momo'nun sabrını ve karşısındaki insana verdiği değeri görünce kendi arkadaşlarımızla, çevremizle ilişkilerimizi de gözden geçiriyor ve kendimize "Acaba bir arkadaşım bir şey anlatırken ben onu ne kadar iyi dinliyorum?" sorusunu soruyoruz.

Ayrıca kitabı bir arkadaşıma hediye olarak da almıştım. Arkadaşım okuduktan sonra kitabı çok beğendi ve ben de ona böylesi güzel bir hediye verdiğim için ayrıca mutlu oldum. Siz de çevrenizdeki değerli insanlara güzel bir kitap hediye etmek isterseniz Momo'yu alabilirsiniz. Umarım hem size hem hediye ettiğiniz kişilere zamanın değerini hatırlatır.

Son olarak kitabın içindeki çizimlerden bahsetmek istiyorum. Kitabı okurken size eşlik eden bu çizimler sayesinde sanki siz de o dünyanın içindeymişsiniz gibi bir izlenime kapılıyorsunuz. Momo her an yanı başınızda ve siz de onunla birlikte duman adamlara karşı mücadele ediyorsunuz.

Keyifli okumalar...
Yanıtla
51
18
Destekliyorum  15
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kimin Çiftliği ???
George Orwell’ın hicvi nitelikte bir eseri olan Hayvan Çiftliği ilk olarak 1945’te yayımlanmıştır. Eser; sahiplerine isyan eden ve hayvanların eşit, özgür ve mutlu olduğu bir toplum oluşturmayı düşleyen çiftlik hayvanlarının sıra dışı hikâyesini anlatmaktadır. Bununla birlikte hayvanların isyan hareketi ihanete uğrar ve çiftlik hayal edildiğinin aksine önceki kadar kötü bir hâle dönüşür.

Hayalden hakikate sıra dışı bir iktidar mücadelesinin ele alındığı eser alegorik olarak önemli mesajlar vermektedir. Yayımlandığında Stalin döneminin eleştirisi olarak bilinen eser esasında sadece Stalin dönemi için değil, tüm otoriter ve totaliter rejimlere önemli eleştiriler yöneltmektedir. Bu nedenle Batı da dâhil olmak üzere otoriterleşme hareketlerinin gündemden düşmediği dünyada eserin eleştirileri güncelliğini devam ettirmektedir. Eserdeki metaforik olarak ele alınan her olayda insan ister istemez yakında veya uzakta bir hukuk dışı olayla bağlantı kurmaktadır.

Sovyet Rusya’nın kapitalist dünyaya verdiği ilk tavizlerden ticari ilişkilerin başlatılması da komşu çiftliklerle kereste ticareti ve şehirdekilerle yumurta ticareti olarak eserde yer almaktadır.

Eserde hayvanların lideri hâline gelen Napoleon, yanındaki Squealer ve olaylar insana o kadar yakın gelmektedir ki o ortamı bir yerlerden anımsıyormuşuz hissi uyanmaktadır. Söz gelimi Squealer, Hitler'in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Goebbels’e ne kadar benzemektedir. Squealer hayvanların ikna edilmesinde ve hakikatlerin tersyüz edilmesinde sanki Goebbels’in “Yalanlar ne kadar büyük olursa insanlar o kadar kolay inanır.” sözünü uygulamaktadır.

Günah keçisi ve tarihin yeniden yazımı üzerinden önemli mesajlar verilmektedir. Otoriter rejimler, Hitler Almanya’sında Yahudi ve McCarthyciliğin hâkim olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde komünist gibi değişik adlar altında günah keçileri üzerinden iktidarlarını sağlamlaştırmaktadır. Eserde Snowball üzerinden günah keçisi metaforu etkili bir şekilde ele alınmıştır: Napoleon her başı sıkıştığında günah keçisi Snowball’u devreye sokmaktadır. İsimler farklı olsa da yöntemler ne kadar tanıdık gelmektedir.

Koyunlar üzerinden işlenen yardakçı metaforu otoriter rejimlerde lidere göre söylem değiştiren gazeteci ve trol ordusuna ne kadar da benzemektedir! Küçük bir eleştiriye bile müsaade edilmeyerek eleştirinin susturulması, etkisizleştirilmesi ve bastırılması sistematik olarak gerçekleştirilmektedir.

Lider kültü de eserde başarılı şekilde ele alınmıştır. Liderin tanrılaştırılması bağlamında “Napoleon Yoldaş’ın önderliği olmasaydı, gölün suyu bu kadar tatlı olur muydu?” sözü gelinen aşamayı gözler önüne sermektedir.

Herkes çok zor şartlara katlansa da yöneticiler ve onları koruyanlar bu durumdan etkilenmemektedir. Napoleon’un annelerinden ayırıp canavarları özel olarak yetiştirmesi otoriter rejimin devamı bakımından püf noktalara işaret etmektedir.

Hukuk kurallarının dejenere edilmesi, cahil grupların kim konuşuyorsa ona inanması, halkın cahil bırakılması, karar alma mekanizmalarının işlevsiz hâle getirilmesi, her eleştiri girişimini düşmanla korkutma ve bastırma, liderin zaaf ve ikiyüzlülüğünün taktik olarak nitelendirilmesi, istatistiklerle halkın kandırılması, duruma göre düşmanın değişmesi, “yanılmışız” klasiği ve liderin tanrılaştırılması gibi otoriter rejimlerin kullandığı pek çok yönteme eserde rastlanmaktadır.

Domuz üzerinden verilen mesaj, bunların insanlara benzemeye çalışması ve son kertede domuzların insanlardan ayırt edilememesi, mefhumu muhalifinden insan topluluğu yönetimlerinin de domuzlaşması ve onlardan ayırt edilemeyecek hâle gelmesi metaforunu içermektedir.

Eserin tercümesi genel olarak akıcı olmakla birlikte birkaç yerde kullanılan kelimeler dikkati çekmektedir. Örneğin “birerlekol” (s. 13), “ürküye kapıl”mak (s. 48), “tecimsel” (s. 70) ve “anafordan” (s. 106) kelimelerinin yerine yaşayan Türkçede olan kelimelerden sırasıyla “tek sıra”, “korkuya/telaşa kapıl”mak, “ticari” ve “yolsuzluk yaparak” kullanılsa bu kelimelerin kullanıldığı cümleler daha anlaşılır olurdu. Eserde, bölüm başlıklarının ve bazı kelimelerin yazılışından tırnak içerisindeki ifadelerin yazılışına kadar azımsanmayacak kadar yazım yanlışına rastlanmaktadır. En çok satılan eserler listesinde yer alan eserler genel okuyucu kitlesine hitap ettiğinden bu tür eserlerde yazım kurallarına daha fazla riayet edilmesi beklenir. Bu eserin orijinal metni olan İngilizcesinde beş adet yazım yanlışı bulana helal olsun!
Yanıtla
109
11
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster