Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şizoid sanrılar içerisinde bir yazarın gölgesine yazdığı hikaye
Huzursuz bir ruhun, derin kaygılar ve korkular içeren kitabı. Sadık Hidayet, Modern İran Edebiyat'ının huzur bulmamış ruhu ve bir intihar ile süslenmiş yaralı ve dertli çocuğu. Okuduğum ilk kitabı Kör Baykuş, yaralarla acı dolu bir kitap. Kitaplar zihinde değişik duygular bırakır, işte bu kitap da bende karanlık, küflü, korku dolu, nemli, hayal kırıklıkları olan, acılı, yaşama küskün, huzursuz ve melankolik duygular bıraktı.

"Ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaşça yiyip bitiren yaralar var hayatta"(sf.7) diyerek başlayan bir kitap çiçekleri, güzellikleri anlatmayacaktır elbette.

Kaç kişi kendi karanlık dünyasını bu derece ifşa edebilir. Kimdir Kör Baykuş? Kendisi mi acaba? "Sadece gölgem için yazıyorum(sf. 8)" diyerek kendi varlığını mı bu dünyada yadsıyordu. Kendisini kör baykuşa benzetip, "duvardaki gölgem aynı baykuş gibi olmuş, eğilmiş bir sekilde dikkatlice yazdıklarımı okuyordu. O muhakkak iyi anlıyordu. Sadece o anlayabilirdi.(sf. 77)" diyerek yalnızlığını ve hayata yabancılığını mı anlatıyordu? İran'ın Kafka'sı, böcek değil ama Baykuş oluyordu.

Sembollerle dolu bir kitap; "parasını vermek için elimi cebime soktum. İki kıran, bir abbasiden fazla param yoktu (sf. 25)" diyerek neyi anlatmak istiyordu acaba. Kimbilir belkide Hidayet bir şeylere dikkat çekmek istiyordu. Acaba yaşadığı bir aşk serüveninde iki defa intihar etmesi miydi anlatmak istediği. Kitabın her noktasında geçen Mavi Nilüferler neyi temsil ediyordu? Yeniden doğuş muydu anlatmak istediği? Yoksa karanlık dünyasının tek güzelliği miydi.

Kitabı okurken geçmiş, gelecek, şimdi, rüya ve gerçek hepsi birbiri içinde. Anlatılanlar gerçek miydi yoksa afyonun etkisinde şizoit yansımalar mı?

Kitaba baktığımızda hikayenin ana karakteri ebeveynleriyle sorunludur. Bu sebeple de çevresiyle de sorunlar yaşar. Tabut benzeri odasında yalnız yaşar. Hikayede anlatıcı yani kendisi vardır, bir kız çocuğu vardır sevmiştir onu sonrasında öldürmüş, parçalara ayırmış, gözlerinin resmini çizmiş ve gömmüştür. Sonra fahişe diye hitap ettiği sütannesinin kızı olan eşi vardır. Bir de gülüşüne sinir olduğu yaşlı eskici ve kasap. İşte tüm hikayenin karekterleridir bunlar. Hikayenin sonunda ise tüm erkekler yaşlı eskiciye, bütün kadınlarda tek bir kadına, eşine dönüşür. Varın kitabı okuyun ve şizoid duyguları hissedin derim.
Yanıtla
21
0
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kızılderili Tarihi ve Gelenekleri
Kitap hakkında naçizane yorumlarımı yazmaya başlamadan önce; yalnızca konuya meraklı bir okurun satırlarını okuyacağınızı, dolayısıyla çeşitli hatalar barındırabileceğini hatırlatmam gerek. Kitaba geçmeden önce yazarlar hakkında bazı bilgiler vermek, kitabı okurken fayda sağlayabilir kanaatindeyim. Şimdiden iyi okumalar!

Rene Thevenin, 1877’de doğmuş ve 1967’de hayata veda etmiş; daha çok romanları ve popüler bilim yazıları ile tanınan bir isim olmasına karşın aynı zamanda bir ressam ve senaristtir. Şu halde yazarımızın çok yönlü bir isim olduğunu söylemek herhalde yerinde olacaktır. Çalışmalarının odak noktası uzun bir süre boyunca “doğa tarihi” ve “popüler bilim” olmuşsa da, bir süre sonra Amerikan yerlilerine olan merakı elimizdeki kitabın (ve birçok makalenin) yazılmasına giden yolda kilit bir rol oynamıştır.

Paul Coze ise, 1903’de doğmuş ve 1977’de hayata gözlerini yummuş; ressam, illüstratör, etnolog ve bir yazardır. Zaman içerisinde Rene Thevenin ile yolları kesişmiş ve ikilinin ortak çalışması olan “Kızılderili Tarihi ve Gelenekleri” adlı kitap ortaya çıkmıştır.

Asıl meselemiz olan kitap hakkındaki fikirlerimize gelecek olursak; kitap kabaca iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm; “Gelenekler” başlığı ile sunulurken, toplam beş adet alt başlık bulunmaktadır. Bu bölümde yazarlarımız Kızılderililerin “maddi, manevi ve kültürel” yaşamına dair belli başlı konularda bilgi verirken aynı zamanda, “Kızılderili” kavramı üzerinde durarak bu kullanımın “yanlışlığına” ve hatta “absürtlüğüne” de değinmektedirler. Bilindiği üzere kıtaya ilk ulaşan isimler, karşılaştıkları insanlara (Hindistan’a ulaşma gayesinden olacak) “Indian” demiş bu epistemolojik hata günümüze kadar süre gelmiştir.

İkinci bölüm ise; “Tarih” başlığı ile sunulurken, burada da toplamda beş adet alt başlık bulunmaktadır. Genel olarak bu bölümün içeriği; arkeoloji, etnoloji, edebiyat vb. birçok bilim ve disiplinin iş birliği ile yazılmış diyebiliriz. Yazarlarımızın kitabın en başında söylemiş olduğu; “Her mutsuz halkın tarihi kayıt altına alınmamıştır” ifadesi burada çarpıcı bir şekilde kendini göstermektedir. Ne yazık ki, bildiğimiz anlamda, yazıyı kullanmamış olan Amerika’nın gerçek sahipleri (en azından birçoğu) arkalarında söylenceler ve maddi kalıntılar dışında fazlaca bir şey bırakmadan haksızca yok edilmişlerdir. Dolayısıyla bu bölümde az önce bahsettiğim disiplinlerin yardımı ile 16. yüzyılın öncesinden ancak ufak kesitler bulabiliyorken, Avrupalıların gelmesiyle, yani Kristof Kolomb ile birlikte, yazılı kayıtlara erişebiliyoruz. Şu haliyle bu anlatı, doğası gereği, bir miktar eksik ve karanlık bir yapı arz etmektedir. Ancak yazarlarımız bu karanlığın bertaraf edilmesi yolunda önemli sorgulamalar yapmış ve mantıklı bazı açıklamalar üretebilmiştir.

Toparlayacak olursam; bu kitabın dilimize kazandırılmış olması son derece önemli bir iştir. Genellikle medya aracılığıyla bildiğimiz ya da duyduğumuz bu insanlar hakkında Türkçede okunabilecek en temel eser olduğunu söyleyebilirim. -Sanıyorum fazla seçeneğimiz de yok, bu konu hakkında son derece kısıtlı bir tercih yelpazesine sahibiz.- Elbette tarihçilikte objektiflik ve nesnellik bir ideal olarak karşımızda dursa da, yazarlarımız eserin bazı kısımlarında (bilhassa ikinci bölümde) Fransızların sonuçta bir “işgal” olan girişimlerini yumuşatma gayesinde oldukları görülüyor. İddia edildiği üzere İngilizlere ya da İspanyollara nazaran daha kansız ve şiddetsiz bir şekilde gerçekleştirilmiş olan “işgallerin” neticeyi pek de değiştirmediği aşikârdır. Ayrıca kitabın 1928’den bu yana yayınladığını görüyoruz. Dolayısıyla akademik anlamda yapılan son değerlendirmelerin kitap ile çatışması son derece mümkündür. Okurken bunları göz önünde bulundurmak gerekir. Kitabın çevirisi son derece keyifli ve akıcıydı, çevirmen Aysen Altınel’e teşekkür ederim. Kitabın fiziki özelliklerine gelecek olursam, kapak tasarımının “popüler” olduğunu ve cildin standart – iyi olduğunu söyleyebilirim. Runik Kitap’a son zamanlarda ortaya koyduğu performans için de ayrıca teşekkür etmem gerekir.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Duygu ve Düşüncelerinizi Tanıyın
Psikoloji uzmanlarından uygulanabilir bir öz yardım kitabı mı? Fazlası var, eksiği yok. Bu kitabı piyasadaki benzerlerinden ayıran bazı detaylar üzerinde durmaya değer. Öncelikle bu kitap; kaygının oluşumunu bilimsel gerçeklerle ele aldığını kaynak belirtmekten çekinmeden yazıldığı için önemli. Bunun yanı sıra dili anlaşılır, okuru koparmıyor. Anlatım örnekler ve hikayelerle zenginleştirilmiş. Bundan yirmi yıl öncesine kadar bilinmeyenler şimdi bu kitapla bize gündelik hayatta basit uygulamalar şeklinde sunularak farkındalık kazandırıyor ve dönüşüm imkanı sağlıyor. Kitap, kaygı bozukluğunun anatomisini deşifre ediyor. Kaygının kaynağını ve çeşitlerini öğretiyor. Beynin ilgili bölümlerinin kaygıyı oluşturmadaki rollerini örneklerle açıklıyor. Amigdala ve kortekste işlenen bilgilerin, belleklerinde tutulanların kaygıyı nasıl tetiklediğini anlatıyor. Bu sayede okur, duygu ve düşüncelerini anlamlandırma imkanı buluyor. Duygu ve düşüncelerimize dair iç ve dış tetikleyicileri tanımamıza, “o an”ların farkına vararak olayların karşısında vereceğimiz tepkilerin yeniden programlanmasına yardımcı oluyor.

Kaygı bozukluğu başta olmak üzere, panik ataklar ve korku anlarında beynin nasıl işlediğini ve hücresel yapıda kurulan bu bağlantıların nasıl değiştirilebileceği, böylelikle olaylar karşısında düşünce yapımız ve tutumlarımızla kendimizi nasıl dönüştürebileceğimizi bize anlaşılır biçimde aktarıyor.

Uzun zamandır düzenli yoga ve mindfulness meditasyon pratiği deneyimleyen birisi olarak eklemeliyim ki, bu kitap gerek pratiklerime gerekse gündelik hayattaki duygu, düşünce ve davranışlarıma yeni bir farkındalık kazandırdı.

Uzmanlara, danışanlara, mindfulness meditasyon ya da yoga eğitmenlerine, nöroloji ve psikolojiye ilgi duyanlara; beynin işleyişini merak eden, duygu ve düşüncelerini keşfetmek isteyen herkese öneririm.
Yanıtla
42
5
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Santiago'nun Hazinesinden Kendi Hazinemize
Simyacı her yaştan okura hitap edebilecek cinsten bir kitap. Okuyucuya kendi içsel anlamını bulmasını ve bunun için gerekli çabayı göstermesini ifade eden kitap, aynı zamanda bu süreçte kişinin Allah tarafından yardım alacağını da gösteriyor. Dünya'nın en çok satan kitaplarından biri olan Simyacı, içerik bakımından olduğu kadar üslup bakımından da başarılı bir eser. Yazar olayları çok sade ve akıcı bir üslupla anlatmış. Okurken sıkılmıyorsunuz. Kitabın sade ve akıcı oluşundan dolayı da kısa bir sürede bitiriyorsunuz.

Kitap özünde Santiago'nun rüyasında gördüğü hazineyi aramasını konu edinse de, aslında herkesin kendi hayatında aradığı anlamı bulma çabası olarak düşünebiliriz. Her insan hayatta bir amacı olduğuna inanır ve bu amacı bulmak ister. Bulamadığı zaman huzursuzluk duyar ve psikolojik sorunlar yaşayabilir. Hayattaki anlamını çözümlediği andan itibarense bu amaca ulaşmak için çaba gösterir. İşte Santiago'nun aslında rüyasında gördüğü hazineyi bu duruma benzetebiliriz. Kitabı bu gözle okumanızı tavsiye ederim.

Yazımı bitirmeden önce okurken çok etkilendiğim ve hayatımda da defalarca karşılaştığım şu güzel alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. "(...) her zaman aynı insanları görürsek onları yaşamımızın bir parçası saymaya başlarız. Yaşamımızın bir parçası saydıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Biz görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar, canları sıkılır. Çünkü, efendim, herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır." (Sayfa 32)

İyi okumalar dilerim.
Yanıtla
208
25
Destekliyorum  20
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nehrin Karanlık Yanından Kaçış
Yıllar önce seyrettiğim ve size de önereceğim bir filmi kısaca anlatarak, değerlendireceğim kitaba geçiş yapmak istiyorum. Özgürlüğe kaçış öykülerine göz attığınızda, çoğunlukla demirperde olarak tanımlanmış komünist yönetim biçimini uygulayan ülkelerden gerçekleşmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ülkemizde “Ölüm Tarlaları” olarak seyrettiğimiz “The Killing Fields” filmi. 1980 tarihli "Dith Pran'ın Hayatı ve Ölümü" adlı anı kitabından esinlenerek yapılmış bir film bu. Kamboçya’da geçiyor. New York Times Gazetesi muhabiri Sydney Schanberg derlediği bir kitap ve bölge muhabiri, arkadaşı ve tercümanı Kamboçyalı Dith Pran Amerikan Ordusunun yenilgisi ve çekilme işlemi esnasında haber geçmeye devam ederler. Durumun daha tehlikeli bir hal almasıyla Dith Pran ailesini diğer Kamboçyalı ailelerle birlikte helikopterle tahliye edilmesini sağlar. Bir süre sonra ABD’ye dönme kararı verdiklerinde Dith Pran kaçamaz ve Kızıl Kmerlere esir düşer. İşkencelere ve çalışma kamplarının akıl almaz koşullarına dayanır. Sonuçta bir fırsatını bulur; cesetlerle dolu ölüm tarlaları olarak bilinen bölgelerden özgürlüğe koşar. Sınırı geçer ve Tayland’a sığınır.

“Karanlıkta Bir Nehir”de, Kuzey Kore’den kaçan (Japon adı) Masaji Ishikawa’nın (Koreli adı Do Chan-sun) dramatik öyküsü. Sade, yalın ve anlaşılır, yaşadıklarını abartılı cümlelerle boğmadan, akıcı bir anlatımla okura sunuyor. Dünya’ya Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde yaşadıklarının kalıcı bir ifadesi. Babası Japonya’nın Kore’yi işgal ettiği dönemde fabrikalarda çalıştırılmak üzere çocuk yaşta Japonya’ya metazori getirilen Korelilerden. Bu durumda iki milyon dörtyüz bin Koreliden söz ediyor Ishikawa. Ciddi bir rakam. Dram aslında buradan başlıyor. Masaji’nin annesi bir Japon. Ailesinin kabul etmemesine karşın bu tercihi yapmış. Hani derler ya, kader bu andan itibaren ağlarını örmeye başlamış aile ve Masaji için. Kitabı okuduğunuzda yaşananları birebir, canlı, sanki sizmişsiniz gibi yaşayacağınızı söyleyebilirim. Japonya’daki Korelilerin bir sivil toplum kuruluşları var. Yönetimi ideolojik yakınlık nedeniyle Kuzey Kore’ye dönüşü teşvik ediyor.

“Eve döndüğümüzde Teşkilat’tan birkaç pislik, evde dolanıyordu.(……).”
“Sonunda kazandılar. O piçler kazandı. Annem, babamla Kuzey Kore’ye gitmeyi kabul etti. Hayretler içindeyim.”(sf.23)

Bundan sonrasını, dramatik Kuzey Kore serüvenini, yıllar sonra kaçış sürecini “Karanlıkta Bir Nehir”de Masaji Ishikawa’dan okuyacaksınız.

Ayrıca, sizlere SaltOkur’dan çıkan Kapka Kassabova’nın “Sınır” kitabını da öneriyorum. Bu kitabın önemli bir bölümünde benzer yaşanmışlıkları, Doğu Avrupa ve özellikle Balkan sınırlarında Doğu Bloku ülkeleri vatandaşlarının yaşadıklarını göreceksiniz.

İyi okumalar diliyorum.
Yanıtla
7
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuşatılan İnsanlık
George Orwell’in II. Dünya Savaşı sonrası yazdığı ve elli yıl sonrasının resmedildiği bir distopya ile karşı karşıyayız. Esasında eserdeki çoğu unsur günümüzde distopya olarak da kalmamış modern devletlerin yönetme aygıtına dönüşmüş durumda. Geçmişte başta kölelik olmak üzere çeşitli şekillerde insan bedenine hükmedilirken şimdi insana hükmetme sadece insan bedeniyle sınırlı kalmamakta aynı zamanda insan zihnine de hükmedilmektedir. İnsanlar artık kendilerini özgür olarak görerek gönüllü köleliğe razı olmaktadır. Gelişmiş iletişim araçlarıyla insanlara zihinsel olarak da hükmedilmektedir. Belki de insan, günümüzde geçmişle mukayese bile edilemeyecek ölçüde bedenî ve zihnî köleliğe maruz kalmaktadır, hem de kendisinin ulusal ve uluslararası insan haklarına dair belgelerle teminat altına alınan hak ve özgürlüklere de sahip olduğunu düşünerek.

Eser, insanın tüm eylemlerinin takip ve kontrol edildiği bir modern devletin eleştirisi niteliğinde. İnsanlar; yaşam tarzlarından, kullanacağı kelimelere ve cümlelere kadar her yandan kuşatılmış hâlde, adeta kapana sıkıştırılmış fare misali.

Hayvanlar üzerinden insan üzerinde kurulan hâkimiyeti ele alacak olursak insanın ne kadar zavallı bir konuma düşmüş olduğunu göreceğiz. Bir çiftlikteki inekleri ele alalım. Bedenlerine hükmediliyor olsa da dillerinden anlamadığımızdan ne düşündüklerini ve ne konuştuklarını bilemiyoruz. İnsanlar üzerindeki tahakkümü ele aldığımızda çiftlikteki hayvanların belki de daha iyi konumda olduğunu söyleyebiliriz. İnsanların neyi, nasıl ve hangi kelimelerle, cümlelerle düşüneceği bir merkez tarafından dikte edilmektedir. İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu durum, aşk dâhil hiçbir şeyin masumiyetinin kalmadığı yeni, gelişmiş araçlarla teçhiz edilmiş ve gönüllü modern kölelik düzeni.

İnsanlığın belki de ilk defa maruz kaldığı geniş çaplı bu modern kölelik düzeni, eserde özellikle vurgulandığı üzere kelimeler üzerinden insan zihnine ve düşüncesine hakim olma anlayışına dayalıdır. Bu bağlamda anlatılanlar ise tarihin yeniden inşası ve yazımı, yalanın hakikat olarak kabulü, kelime dağarcığı gittikçe azalan bir dilin empoze edilmesi, farklı düşüncenin ve farklı düşünmeye giden yol ve araçların kullanılmaz hâle getirilmesi vb.

Eserde, dil ve kelime üzerinden insan düşüncesine tahakküm etkileyici bir şekilde ele alınmaktadır. Bu tahakkümün boyutu da insanın kullanabileceği dil ve kelimeler üzerinden düşünebileceği alan, düşünce suçunun imkânsız olduğu bir durum olarak nitelendirilmektedir. İnsanın konuşması ile ördeğin vakvaklaması arasında kurulan bağlantı da modern otoriter devlette insan konuşmasının neye münhasır kılınması gerektiğinin bariz bir göstergesidir.

Dille ilgili öngörüler eserde kısmen müsamahalı şekilde ele alınmıştır denebilir. 1984’te yapılan konuşmaların 2050’de anlaşılamayacağı öngörüsünde bulunulmaktadır. Bundan daha hızlı değişimlerin yaşandığı toplumlarda zihnin maruz kaldığı durum tahminleri zorlamaktadır.

Otoriter modern sistemlere özgü olarak belirtilen özellikler dikkati çekmektedir. Piyangoda sadece küçük meblağların ödenmesi ancak büyük meblağları kazananların mevcut olmaması çarpıcı bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Dahası toplumda korkuyu hakim kılmak için Londra’nın yabancı güçler tarafından değil, bizzat devletin kendisi tarafından bombalanması da modern devlet zihniyetinin gelmiş olduğu aşama bakımından devletin yapabilecekleri arasında sınır tanımayacağının açık bir göstergesidir. Savaşın amacı yeni yerler ele geçirmek değildir. Savaş, sosyal yapıyı korumanın bir aracıdır. Devlete itaat de yeterli değildir. Devlet, vatandaşının acı çekmeden itaatli kalacağına da güvenmemektedir.

Eser; dört bir yandan kuşatılmış bireyin etrafındaki tahakküm araçlarını görmesi, yaşadığı olayları farklı açılardan yorumlayabilmesi ve hayatında anlamlı olacak şeyleri sorgulayabilmesi ve benimseyebilmesi için fevkalade bir önemi haizdir.
Yanıtla
108
14
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sis ve Ay Işığı
Balkanların son yüzyıllarda makûs bir talihi vardır. Savaş Balkan coğrafyasının adeta ruhuna işlemiş, insanlar savaşın içinde doğmuş ve ölmüşlerdir. Bu yüzden yazılan edebi eserlerde mutluluğu dağıtan, kasvetli bir karanlık çoğu zaman hissedilir. Kimi zaman hayatın ışığına sis-pus mani olur, kimi zaman insanlar için ay ışığı karanlıklarda umut olur. Meşa Selimoviç’in eseri de savaşın karanlığında ışık saçan bir mum ışığını andırır.

Meşa Selimoviç, Balkan coğrafyasının göbeğinde Bosna’nın Tuzla şehrinde gözlerini dünyaya açar. Doğduğu yer 1. Dünya Savaşının fitilin ateşlendiği coğrafyaya pek uzak değildir. Deyim yerindeyse doğumuyla beraber savaş onun için bir kader olur. İlk ve orta öğrenimini Tuzla’da bol bol okuyarak tamamlar. Sonrasında Sırp Dili ve Edebiyatı öğrenimi görür. 2. Dünya Savaşı öncesi yine başka bir savaşın içerisine dalar. Halk Kurtuluş Cephesiyle dağlarda savaşır. Son olarak Hırvat Ustaşalar Örgütü tarafından tutuklanıp hapis yatar.

Tabii, böyle bir biyografiye sahip yazarın fazlasıyla pembe tablolar çizmesi biraz zordur. Ama eserinde bahsettiği sisi ve karanlığı dağıtacak argümanları yaratmakta pek zorluk çekmez. Savaşın karanlığında bile aşk insanların yüreğini diri tutabilir. Ya da umudun ipine sıkı sıkıya sarılan bir karakter geleceğinin sınırlarını zevkle tahayyül edebilir. Selimoviç bu şekilde okurunun karşısına kötüdeki iyiyle çıkar.

Selimoviç’in eseri birazda otobiyografiyi andırır. Zira 2. Dünya Savaşı yıllarıdır. Almanlar, toplarıyla tüfekleriyle Balkan coğrafyasını silindir gibi ezmeyi planlamaktadırlar. Etnik yapısı karışık Balkan coğrafyası ise, dostun düşmanın kim olduğunun pek anlaşılamadığı bir mahşeri andırmaktadır. Bu nedenle Selimoviç’in karakterleri savaşın şokuyla hayatı ve çevreyi anlamlandırmaya çalışırlar.

Karakterlerin o tahayyüle zor gelen savaş tablolarını yorumlamaları ise, yazarın üst düzey maharetiyle sanatsal bir ifade kazanır. Sonuçta yaşanılan acıların ve mutlulukların en iyi ifadesi ruhta kendine yer bulur. Esasında bedenin fiziksel yaralarıyla savaşan birinin ruh tahribatını yansıtmak zordur. Karakter, kendisine biçilen savaş yaralarını ruhen başka mevzularda kendisini göstererek yansıtır. Selimoviç ustalığını burada gösterir. Ruhun üzerindeki karanlık farklı kaygıları dert edinerek dağıtılır. Misal insanların kayıp canlarını aradıkları, huzurun peşinde koştukları, bir coğrafyada pekala aşkın peşinde de koşulabilir.

Toplumsal olan kaderin, bireysel yansımaları ise her karakterin dilinden ve ruhundan farklı şekillerde sökün eder. Gençliğin yaşanmayışı, tatminsizlik, aşk acısı, geçim kaygısı, çaresizlik, gelecek endişesi vb. durumlar derin ruhi temaslı yargılarla karakterlerin hallerinden okunur. Aslında iyi bir eserden beklenen de budur. Halin, üstün yetenekle izahı yeni yorumların düşünce boyutunu zorlamasına neden olur. Yani anlatılanlardan çıkarılması gereken dersler artar. Selimoviç mevcut hali ortaya koyar, karakterler vasıtasıyla mekânı ve ruhsal tabloyu zihninde birleştiren okur ise kendi tahayyülünde sonuca ulaşır. Bir anlamda zengin edebi malzeme, okura düşün yolunda çok fazla imkân verir.

Selimoviç, çetelerin uğrak bir güzergâhı üzerinde bulunan alelade bir köy evinden(kitabın şık tasarlanmış kapağında bu evi görmek mümkün) muazzam hikâyeler çıkarır. Savaşın duyarsızlaştırdığı insanlara isnat edilenlerle, anlatı ziyade bir hal alır. Üstelik Selimoviç’in savaş şartlarını birebir yaşamasından dolayı değerlendirmeleri fazlasıyla objektiftir. Zira bazen gerek okur gerekse de yazar, savaş şartlarını yaşamadan olayın tamamen dışında bir yorum ya da izlenime sahip olabilir. İşin açıkçası bu tarz hayali savaş yorumları biraz temelsiz kalır. Selimoviç ise yaşanılanı yaşadığından ötürü içerden birinin sesini okura duyurur.

Tabii bu kadar savaşla hemhal bir anlatıyı benimsememiz, kitabın birebir çatışmaların olduğu emsalsiz maceralarla şekillenen bir havası olduğu fikrini ortaya çıkarabilir. Oysaki savaş eserde güçlü bir dekordur. Ya da karanlık tonların olduğu bir tuvaldir. Yazar ustalığını dekorun üzerinde konuşturarak gösterir. Anlatımın güçlü oluşu okurda mevzunun savaş harici bir konu olsa da etkili olacağı hissini uyandırır.

Yazarın yer yer ele aldığı insanlara dair felsefi yaklaşımları ise hayatı sorgulama açısından okuru tetikler. Hatta bir filozofu andıran tespitleri kitabın içinde elmas gibi parlar. Esasında sırf bunlar için bile kitap okunmaya bedeldir. Misal: “İnsan huzurlu yaşamak için yaratılmamış mıdır? Burası huzur işte. Elimizle yakalayamadığımız, bize ait olmayan, iç içe olmadığımız şey bizim değil, başkasının (s.105).” Bu alıntı kitabın iç sesinin yer yer nasıl bilgece bir üslup takındığı gösterir.

Biçim olarak eserin çevirisi genelde anlaşılır olup, yazarın kendisine özgü bir üslup söz konusudur. Duyguların bazen kime ait olduğu tam fark edilmez. Üstelik romanın anlatıcısının sesi çoğu zaman karakterlerinkiyle karışır. Sonuçta acının, kederin bulunduğu her ortamda duyguların daha da karmaşıklaştığı durumlar söz konusudur. Hatta duygu-durumu bozan dünya hallerine tepki verenler destanları andırır bir serzenişle yorumlarını dile getirirler. Selimoviç’in romanı ilk anda insanda bu hissiyatı uyandırır. Sanatsal edebi bir dilin kullanıldığı bu eser, duyguları harekete geçirmekle birlikte okuru sarıp sarmalayacaktır.


Yanıtla
5
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Etkileyici Bir Anlatı: Sınır
Her yazarın bir meselesi vardır derler ya hani; Kapka Kassabova bu kitapta çok hassas bir meseleyi okurun merakını diri tutarak kaleme alıyor. Bana göre “Sınır”ı etkileyici kılan unsurlardan ilki yazarın edebiyat geçmişini yeteneğiyle harmanlaması. İkinci olarak da Bulgaristan’dan Yeni Zelanda’ya ve oradan İskoçya’ya uzanan bir yaşamının olması. Bunca farklı kültürün izleri ve arayışları onu nihayetinde köklerine kavuşmaya itince ortaya bu kitap çıkmış olsa gerek.

“Sınır”ın edebi bakımdan doyuruculuğunu biraz açmak istiyorum. Kelimelerin sözlük anlamlarını söylemek istediklerine yediriyor; geçtiği yerleri kültürel ve mitolojik geçmişleri ile birlikte ele alıyor bu tarih ve coğrafyayla sarmalanmış nitelikli anlatı. Anlatı diyorum ama aslında ne salt bir anlatı, ne tek başına gezi kitabı, ne de yalnızca hikayelerden ibaret. Okurken kendi zamanında aktığı ve sınırları her anlamda ele aldığı için, tür bakımından bu kitabı bir kalıba sokmaya çalışmak da pek doğru olmaz gibi geliyor.

Kitap boyunca, anlatıcıyla birlikte çıkacağınız Bulgaristan - Türkiye - Yunanistan sınırlarındaki yolculuğa daha yakından eşlik edebilmeniz için ilk sayfalara çizilmiş sınır ve kontrol noktalarının da işaretlendiği bir harita bulunmakta. Trakya’nın tarihiyle bezeli bir yolculuk bu. Öte yandan insanın içinde gidip görme isteği uyandırıyor. Sınır bölgelerindeki yerleşik hayatlara tanıklık edebilirsiniz. Bana hassasiyeti, unutulmuşluğu hatırlattı. Misafiri kolay kolay bırakmak istemeyişleri bundan. Metropolün kibir savaşlarından uzak, bambaşka dertleri, masum sevinçleri olan insanların hikayeleri var bu kitapta. Mültecilerin yaşadıkları zorluklar da var. Sınırları geçmek için göze alınanlar, geride bırakılanlar, Avrupa rüyası uğruna feda edilen yaşamlar. Sınırların etrafında konumlanan bu bambaşka yaşamlarda ortak bir nokta yakalamaya çalışıyorum okurken. Zaman, sınıra yaklaştıkça inceliyor ve dönüşüyor sanki. İnce bir tedirginlik ipinin üstünde cambazlık yapıyor. Topraklar, köyler, insanlar ne için bereketsiz kalıyor? Göçler insanlardan neler alıyor, ardında neler bırakıyor?

Geçmiş ve şimdi arasındaki sınırlara mistik bir yolculuk kitabı “Sınır”. Yalın ve özenli bir anlatımı var. Çeşitli dillere çevrilmiş, ödüller almış bu kitabı meraklısına öneririm.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bütün Hayvanlar Eşittir, Ancak Bazı Hayvanlar Diğerlerinden Daha Eşittir
Merhaba sevgili kitap kurtları, bu yorumumda sizlere George Orwell'in kült eseri sayılan Hayvan Çiftliği'nden bahsedeceğim.

George Orwell'la ve bu kitapla ilk kez üniversite birinci sınıfta tanışmıştım. Türkçe hocamız vizede bu kitaptan sorumlu tutmuştu. Kitapları ödev, not, okuyup özetini çıkarmak vb. olarak okumaktan hiçbir zaman hoşlanmayan biri olarak Hayvan Çiftliği ile ilgili ilk intibam olumsuzdu. Mecburiyetten kitabı aldım ve okumaya başladım. Ancak okuyup bitirdikten sonra kitabın beklentilerimin çok üstünde olduğunu fark ettim ve daha geniş bir zamanda yeniden okumaya karar verdim.

Hayvan Çiftliği'ni ikinci kez okumak için bir süre bekledim. Bu sırada George Orwell'a olan ilgim artmıştı ve 1984'ü okumuştum. Hayvan Çiftliği'ni yeniden okumaya karar verdiğimde mezun olmuştum, bilişsel olarak gelişmiştim, Dünya'ya ve olaylara bakış açım değişmişti. Belki de en önemlisi kimse beni bu kitabı okumaya mecbur etmiyordu ve bol vaktimin olduğu bir dönemdeydim. Sadece bir hafta sonunda kitabı baştan sona bitirdim. Bu kez hissettiklerim, kitaptan aldığım tat ilk okumamdan daha farklıydı.

Hayvan Çiftliği, Stalin dönemi için yazılmış bir kitap olsa da benim için çok daha fazlasını ifade ediyor. Zarar gören, eziyet edilen hayvanlar daha iyi bir yaşam için devrim yapıyorlar. İyi niyetle başlayan bu devrim, zamanla amacından sapıyor ve başlangıçta karşı geldikleri zulmün ta kendisi haline geliyorlar. Bunu sadece Stalin devriyle sınırlandırmamak gerektiğini düşünüyorum. Siyasi, sosyal, ekonomik vb. insanın olduğu her toplulukta buna benzer örneklerle karşılaşabiliriz. Gücü elde etmek isteyen, bu uğurda her yolu mübah gören insanlar var oldukça Hayvan Çiftliği de popülerliğini koruyacaktır.

Aslında tüm insanlar eşittir. Ancak biz koyduğumuz kurallarla ve otoriteye olan sorgusuz sualsiz bağlılığımızla bazı insanları daha eşit bir hale getiriyoruz. Kitabı bir de bu gözle okumanızı tavsiye ederim.

İyi okumalar dilerim.
Yanıtla
88
12
Destekliyorum  5
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap Özgürlüktür
1953’te yayımlanan ve distopya türünün önde gelenlerinden biri olan eser, kitapların yasaklandığı ve itfaiyecilerin buldukları her kitabı yaktığı 2049 yılının Amerikan toplumunu anlatmaktadır. Kitabın adı da Fahrenheit ölçeğinde kitabın yanma derecesine işaret etmektedir. Soğuk Savaş sıralarında Amerika’da McCarthy akımının etkili olduğu bir dönemde yazılmıştır. Eser; o dönem Amerika’sında antikomünist kuşkuculuğun vardığı noktadan hareketle otoriter yönetimlere bir eleştiri şeklinde okunabileceği gibi, aynı zamanda kitle iletişim araçlarının insanı âdeta esir aldığı ve okuma devrinin bitip ekran çağının başladığı bir dönemin eleştirisi olarak da okunabilir.

Kitapları yakmakla sorumlu itfaiye biriminde çalışan Guy Montag’ın hayatı, iş dönüşünde mahallesinde karşılaştığı ilginç bir genç kızla tanışmasıyla değişir, ardından yerleşik düzeni sorgular ve eyleme geçmek, mücadele etmek kararını alır.

Otoriter düzene eleştiri bakımından tüm teknolojik araçlarla insanın ve insan düşüncesinin kuşatıldığı, farklı düşünceye müsaade edilmediği, sorgulamaya giden yolların tamamen kapatıldığı, kitapların yok edildiği bir dünya kurgulanmıştır. Bu anlamda eser otoriter düzenlere karşı önemli eleştiriler yöneltmekte ve insanın kuşatılmışlığını, acziyetini ortaya koymaktadır. Son yıllarda dünyayı da kasıp kavuran otoriterleşme eğilimleriyle birlikte okunduğunda eserin yönetime dair eleştirileri hayatta da karşılık bulmaktadır. İnsanın âdeta tüm hareketlerinin takip edilebildiği günümüz dünyasında kitaptaki öngörüler büyük ölçüde gerçekleşmiş durumdadır. Eserdeki şu ifadeler otoriterliğin boyutunu göstermesi açısından fevkalade dikkat çekicidir: “… Okulda yapmaya çalıştığın şeyin büyük bölümü ev ortamında bozulabilir. Anaokulu yaşını bu yüzden her sene azalttık; artık neredeyse beşikten alıyoruz onları.” (s. 81) Aşağıdaki alıntı da Nazi Almanya’sını yaşayan ilahiyatçı Martin Niemöller’in meşhur açıklamasını (“Önce Yahudiler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım çünkü ben Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım çünkü ben komünist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve ben sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım. Sonra benim için geldiler ve benim için ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”) andırmaktadır:
“… ‘Suçluları’ kimsenin dinlemediği zamanlarda konuşup onları ifşa edebilecek masumlardan biriydim ama konuşmadım ve dolayısıyla ben de suçlu oldum. Kitapları itfaiyecileri kullanarak yakan sistemi sonunda kurduklarında da birkaç kez homurdandıktan sonra duruldum, çünkü artık benimle birlikte homurdanan veya bağıran kimse kalmamıştı. Şimdiyse çok geç.” (s. 104)

Eser; ekran/görüntü çağı bakımından ise esasında hayata dair önemli tespitler içermektedir. Ekran araçları ile insanların düşünme yetileri âdeta iğdiş edilerek düşünmemeleri ve sorgulamamaları sağlanmaktadır. 1953 Amerika’sında odanın dört tarafı ekranla kuşatılmış bir hayat kurgulanmışken esasında 2049 gelmeden dünyamızda daha fazlası gerçekleşti. Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım.” mantığı günümüzde Tayfun Atay’ın deyişi ile “Görünüyorum, o hâlde varım.” şekline dönüşmüştür. Bireylerin kitle iletişim araçlarıyla oyalandığı, beyinlerinin dumura uğratıldığı ve farklı düşünmeye meşruiyet tanınmayan bir dönemde, her ne kadar ulusal ve uluslararası belgelerle insanın hak ve özgürlükleri kabul edilmiş ve koruması da teminat altına alınmışsa da gerçek anlamda bireyin özgür olduğundan bahsetmek son derece güç.

Eserin dikkat çektiği iki durum birbirini tamamlar niteliktedir. Ekran çağının imkânlarıyla bireye zaten farklı düşünme olanağı sağlanmamaktadır. Bir şekilde aradan kaçanlar da otoriter düzenin teknolojik araçlarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

Eserin tercümesi, tercümenin daha iyi olması gerektiği izlenimini uyandırmaktadır. Modern dünya edebiyatının önde gelen yapıtlarından biri olan bu eserde azımsanmayacak ölçüde yazım yanlışı bulunmaktadır. Tırnak içindeki cümlelere büyük harfle başlanmaması ve ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması, bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması, tırnak içerisindeki ifadelerden sonra virgül işaretinin kullanılması (s. 14, 26 vd.) ve üç noktadan sonra cümleye büyük harfle başlanmaması (s. 12, 15, 25 vd.) yaygın olarak görülmektedir. Mesela okuyucu Türkçeye tercüme edilen eserde “UCLA”nın ne olduğunu bilmek zorunda değildir. Tercümanın bunun Türkçesini belirtmesi gerekir. Bu kısaltmanın Los Angeles Kaliforniya Üniversitesini ifade ettiği çoğu okuyucunun aklına gelmeyeceği düşünülerek bunun Türkçe karşılığı verilmeliydi.

İyi okumalar...
Yanıtla
123
17
Destekliyorum  8
Bildir