Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Özgür: Her Şey Parçalanırken Büyümek
Bayıldım bu kitaba. 1979’da, komünist Arnavutluk’ta doğan ve çocukluğunu komünist bir devlette geçiren, ardından ilk gençlik döneminde rejim değişikliğine ve liberal ekonomiye geçişi deneyimleyen ve bildiği dünyanın tamamen tepetaklak olmasına, sosyalist olduğunu düşündüğü anne-babasının bile aslında hayatta kalmak için kendilerini gizleyen muhalifler olduğuna tanık olan bir kadın Lea Ypi. Kitabın alt başlığındaki gibi “her şey parçalanırken büyüme”yi öyle güzel anlatıyor ki, hayranlıkla okudum. Kendisi siyaset bilimi alanında çalışan bir akademisyen olduğu için hem bu büyük toplumsal konuyu mükemmelen çerçeveliyor, hem de özellikle çocukluğunu anlattığı dönemleri yazarken büyük bir maharetle geri dönüp bir çocuğun anlamlandırma ihtiyacını, dünyanın belirsizliğini ve tanımsızlığını mükemmelen hissettirerek yazıyor. Dolayısıyla hem çok akışkan, hem çok derinlikli bir metin çıkıyor ortaya.

Aslında sosyalizme dair bir inceleme yazmak niyetiyle başlamış Ypi bu kitaba ancak bunu salt teorik bir çerçeveden, kendi tanıklığını katmadan yazamayacağını anlamış ve kitap bir anı kitabına dönüşmüş, iyi ki de öyle olmuş çünkü bence tanıklığı müthiş kıymetli. Kitabın adına dair bir not: her iki sistemin farklı biçimlerde tanımladığı özgürlük kavramına ve aslında her ikisinin de insanlara sunduğu şeyin özgürlük olmayışına dair çok derinlikli bir sorgulamaya da girişiyor Ypi. “Avrupa’nın kıyısında olma” hâli açısından Arnavutluk’un deneyiminin bizim ülkemizinkiyle de pek çok açıdan benzerlik gösterdiğini düşündüğüm için okumanızı çok arzu ederim. Bonus: izleyenler, Annie Ernaux’nun oğluyla yaptığı “Süper 8 Yılları” belgeselindeki Arnavutluk seyahatini de hatırlasınlar okurken.

Şu alıntıyla bitireyim: “Benim ailem sosyalizmi sınırlanmayla eşit sayıyordu: kim olmak istediklerinin, hata yapma ve bu hatalardan öğrenme haklarının, dünyayı kendi koşullarıyla keşfetmelerinin sınırlanmasıyla. Ben liberalizmi tutulmamış vaatlerle, dayanışmanın yok edilişiyle, ayrıcalıklara sahip olma hakkıyla, adaletsizliği görmezden gelmekle bir tutuyordum. (...) Benim dünyam da, annemle babamın kaçmaya çalıştıkları dünya kadar uzak özgürlükten. İki dünya da o idealden uzak.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Borges Sicilya'da
Bayıldığım işler bunlar benim ya, biliyorsunuz. Bir yazarın / romanın peşinde seyahat etmek, onun ayak izlerini takip etmek filan, üf yani - benim için mutluluğun tanımı gibi bir şey; dolayısıyla bu kitabı çok seveceğimi biliyordum, yanılmadım. İspanyol yazar Alejandro Luque’nin Borges’in Sicilya’da çekilmiş fotoğraflarını çantasına atıp peşinden birkaç arkadaşını da sürükleyerek Sicilya’yı tavaf etmesinin ve o fotoğrafların çekildiği yerleri keşfetmesinin öyküsü bu. Bir tür gezi güncesi ama tabii alışık olduğumuz seyahatnamelerden çok farklı. Yazarın, yolculuğa dair son bir değerlendirme yaptığı son bölümün son cümlesi şöyle: “Sizin de çoktan anladığınız gibi, aşktan bahsediyorum.” <3

Anladık elbette, zaten böyle bir yolculuk ancak aşk uğruna yapılır. Ben kitabı gözümden kalpler çıkarak okudum ama bence bu kitaptan haz almak için hem Borges’i çok çok iyi tanıyor olmak, hem de Sicilya’nın havasını bir solumuş olmak lazım. Ben adanın tamamını gezmedim ama gittiğim şehirlerinde geçen bölümlerden çok daha fazla keyif aldığımı söylemem lazım. Belki adanın kalanını da bir gün bu kitabın rehberliğinde ve yanıbaşımda canım Borges’in hayaletiyle gezerim, ne güzel olur!

Yazarın kendi Borges tutkusunu tarif ettiği bölümdeki şu tanımlamaya bayıldım, burada dursun istiyorum: “Teşhisim, mükemmel dozda bir Borges kızamığının semptomlarıyla kesinlikle uyuşuyordu: Uykusuzluk, gözlerin kızarması, takıntılı bir şekilde alıntı yapma ihtiyacı, aptallık nöbetleri, ukalalık ile kendinden başka bir şey düşünmeme arasında bir yerlerde olmak, ‘ateşli, yorgun ve bellek’ vs gibi terimlerin yanlış kullanımı ve derin bir hiçbir şey ama hiçbir şey bilmeme duygusu.”

Son kısımdan anladığım kadarıyla, ben de Borges kızamığına tutulmuşum gibi gözüküyor. Zira Luque haklı: “Farkına bile varmadan, Arjantinlinin bir müridi, üzerinde damgası olan her şeyi takıntılı bir şekilde eline geçiren biri olmuşsunuzdur.”

Olan oldu artık, ne yapalım? Hayatta birinin müridi olacaksam Borges’inki olayım bence. Bu kitabı da değişik bir seyahatname okumak isteyenlere, Sicilya seyahati planlayanlara ve elbette benim gibi tüm Borges müritlerine fena halde tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gezgin, Kule ve Kitapkurdu & Metafor Olarak Okur
Bayılarak okuduğum Alberto Manguel’in en iyi kitaplarını başta mı okumuşum da daha vasat olanlar sona mı kalmış yoksa ilişkimiz bir metal yorgunluğundan mı muzdarip bilemiyorum ama son birkaç Manguelim beni pek mutlu etmedi maalesef. (Neyse, Hayali Yerler Sözlüğü ile bu işi toparlayacağız gibime geliyor.)

Alt başlığı “Metafor Olarak Okur” olan “Gezgin, Kule ve Kitapkurdu”nda okurların metinle kurdukları ilişkiyi anlatan metaforlar zincirini irdeliyor. Bu alt başlık önemli çünkü metaforları metaforlar aracılığıyla didikliyor kitap, haliyle biraz ağır bir metin. Ben Manguel’in küçük hikâyeler anlatıp büyük fikirleri onlar aracılığıyla bize izah etmesini çok seviyorum, bu kitapsa hikâye bakımından seyrek, fikir bakımından yoğun bir metin, neredeyse felsefik diyebileceğimiz zihin egzersizleriyle dolu.

Okurluğa dair 3 metaforu inceliyor yazar. Gezgin olarak okur, fildişi kulede okur ve dünyanın mucidi olarak okur alt başlıklarıyla 3 ana bölümden oluşuyor kitap. Bu “okurluk” durumlarını incelerken de edebiyat tarihinden iyi bildiğimiz türlü karakterlerden faydalanıyor; Emma Bovary, Hamlet, Don Kişot gibi. Kitabın son cümlesi aslında tüm meramını anlatıyor ve çerçeveyi toparlıyor, burada bulunsun isterim: “İster gezgin, ister fildişi kulenin bir sakini veya kitapları yalayıp yutanlar olarak okur metaforlarına ödünç verilmiş anlamlar asla aynı kalmazlar. (...) Biz okuyan yaratıklarız, sözcükleri sindiririz, sözcüklerden meydana geliriz, sözlerin dünyada bulunmamıza araç olduğunu biliriz, ayrıca gerçekliğimizi sözcüklerle belirleriz, bizler de sözcüklerle özdeşleşiriz.”

Ben açıkçası kurmacanın bu denli yapısöküme uğratılması taraftarı değilim - duyguyu ıskalıyoruz böyle yapınca gibime geliyor. Bu arada bu kitap aslında yazarın 2011’de verdiği bir konferansın metniymiş, belki konuşma olarak okunduğunda başka türlü bir dinamizme sahip olabilir, bilemiyorum.

Kötü bir kitap değil asla ama bir Okumalar Okuması veya Okumanın Tarihi veya Merak veya Kelimeler Şehri kalibresinde de değil kanımca. Aynı işi oralarda çok daha iyi yapıyor Manguel. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cadılar
Bilin de benim gibi kafanız karışmasın, kitapta iki anlatıcı var ve her bölümde sırayla birini okuyoruz. Bu iki kadın anlatıcımızdan biri Feliciana; bir köyde geleneksel bir hayat süren bir şifacı, diğeri ise Zoe, otuzlarında şehirli bir gazeteci. (Feliciana karakteri, Maria Sabina Magdalena Garcia adlı gerçek bir kadından esinlenilerek yaratılmış. Kendisi zamanında gerçekten çok meşhur olmuş ve şarkıcı Prince'ten Bob Dylan'a bir sürü ünlü isim iyileştici ritüellerinden faydalanmak için köyüne gitmiş.) Bu iki kadının yolu bir kadın cinayeti nedeniyle kesişiyor ve birbirlerine öykülerini anlatıyorlar.

Kitap başından itibaren feminist tavrını ortaya koyuyor. Çok farklı sosyoekonomik koşullarda yetişmiş iki kadının farklı biçimlerde ataerki, istismar ve şiddet ile hayatları boyunca nasıl çatışmak zorunda kaldığını, yerel Zapotec kabilesinde kabul gören üçüncü cinsiyettekilerin (Muxe deniyormuş kendilerine) yaşadıkları korkunç zorlukları, heteronormativitenin toplumda açtığı yaraları, kız kardeşliğin kuvvetini anlatıyor.

Ancak... Olağanüstü dağınık bir kitap maalesef. Feliciana'nın anlatıcı olduğu bölümler, yer yer çok tekrara düşse de, biraz sözlü destan gibi yazılmıştı ve daha lezzetliydi ancak Zoe'nin hikâyesindeki dağınıklık beni çok zorladı. Bir çerçeveye oturmayan ve hikâyeyi beslemediğini düşündüğüm çokça detaya boğuyor bizi kendisi.

Yer yer güçlü ama iyi toparlanamamış bir kitap bence. En sevdiğim yazarların bile zayıf olduğunu düşündüğüm kitapları olduğu için, Lozano ile ilgili nihai kararımı vermeyi erteliyorum. Birkaç kitabını daha okumak lazım, yazsın da okuyalım. :)

Bir alıntıyla bitireyim: "Ânın ömrü bir sözcük kadardır derler, zira ağızdan çıkan söz artık geçmiştedir. Ben ise ânın tıpkı bir insan, tıpkı Dil kadar geniş olduğunu söylüyorum onlara."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyaza Beyaz
Barack Obama’nın 2024’te en sevdiği kitaplar listesinde The Anthropologists kitabının yer bulmasıyla bir anda Türkiye’de dikkat çeken Ayşegül Savaş’ın dilimize çevrilen ilk eseri oldu Beyaza Beyaz. Çocukluğu Londra ve Kopenhag’da geçen, halihazırda Paris’te yaşayan ve eserlerini İngilizce yazan yazarın 2021’de yazdığı ikinci romanı bu.

Sanat tarihi öğrencisi olan bir anlatıcımız var, genç bir kadın. Gotik nülere ve ortaçağ sanatının hayal gücünü oluşturan unsurlara odaklanan akademik projesi için bir Avrupa şehrine taşınıyor ve orada iki katlı bir daire kiralıyor. Daire, yakındaki bir kasabada yaşayan akademisyen Pascal ve ressam eşi Agnes’e ait; evi kiralarken ev sahipleriyle, Agnes’in şehre geldiğinde üst kattaki stüdyoda kalması konusunda el sıkışıyorlar.

Agnes sahiden de bir gün geliyor ve umulandan uzun kalıyor. Bu gizemli, tekinsiz, etkileyici kadınla anlatıcımız arasında bir tür dostluk (böyle denebilirse tabii) gelişiyor ve sanat üzerine sohbetler şeklinde başlayan sohbetleri gitgide Agnes’in ona hayatını, evliliğini, anneliğine ve kariyerine dair açmazlarını anlattığı biçimde genişliyor. Hem özel hayatında, hem de kariyerinde bir tıkanma yaşayan Agnes o tıkanıklıktan çıkmak için tamamen beyazın tonlarından oluşan bir tablo üzerinde çalışıyor, kitabın adı da buradan geliyor. Ancak sadece buradan değil gibi, Agnes’in evin içindeki hayaletsi varlığında da beyazı çağrıştıran bir şeyler var. (Ki zaten Savaş da bir röportajında karakteri yaratırken hayalet fikrinden yola çıktığını söylemiş.)

Odağına sanatı alan bu kitabın insanda bir tabloya bakıyormuş duygusu yaratması da tesadüf değil şüphesiz. Özellikle okura bir türlü kendini tam olarak fâş etmeyen (gerçi anlaşılan hayatına aldığı kimseye etmemiş) Agnes’in tasvirleri veriyor bu duyguyu. Renkli kıyafetleri, aksesuarlarıyla filan gözümün önünde belirdi resmen.

Bu arada yazarın üslubunun Rachel Cusk’a fazlaca benzediğini söyleyen eleştiri ve hatta ithamlar okudum. Benziyor sahiden, en azından bu kitapta öyle ama ben bir ilhamın ötesinde bir şey görmedim, beni rahatsız etmedi. Ben sevdim, umarım yazarın diğer eserleri de dilimize çevrilir.

Baştan söyleyeyim: Bir İdeal Defter değil. Brenda Lozano hakikaten harika bir yazar mı yoksa İdeal Defter bazen oluveren o tek atışlık müthiş işlerden biri miydi, onu anlamak istiyordum ve Cadılar'ı okuduktan sonra cevabım şöyle: Brenda Lozano iyi bir yazar hakikaten, bence başka İdeal Defterler yazma potansiyeli de çok büyük, bunu sezdiriyor ama Cadılar onlardan biri değil.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğmamış Kristof
Bana bunlarla gelin. Evet savaştan çıkmış gibiyim, 760 sayfalık bir kuralsızlık şölenini bitirdim, çokça zorlandım ama şu an duyduğum tatminin tarifi yok. Baştan söyleyeyim: hayır, bu kitabı tavsiye etmiyorum. Yahut şöyle: bu kitabı hakkını vererek okumak lazım, epeyce mesai istiyor ve açıkçası pek kolay değil – haliyle önermek güç. Post‑modern romanın da, anti‑romanın da ötesinde, yıkan ve yeniden inşa eden, pek çok Fuentes eserindeki gibi bildiğiniz çok şeyi unutarak okumanız gereken türden bir metin. Ben ba‑yıl‑dım, birinin bunları bırakın yazabilmeyi, zihninden geçirebilmiş olmasını bile aklım almıyor. Kristof’un ana rahminde geçirdiği 9 ayı dinlediğimiz; uzun, upuzun bir rüya (ya da kabus?) sekansı gibi bir kitap. Bazen asap bozucu, sıklıkla çok komik, çok sınırsız, çok özgür, çok acayip. İçine girebilmek için bazı ön okumalar gerekebilir, Meksika tarihine ve sömürge dönemine aşina olmak için Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı okumak bence çok faydalı olur; ayrıca bu ilk Fuentes’iniz olmasın sakın, bir de Juan Rulfo, Cortazar, Borges, Marquez gibi Latin Amerikalı yazarlarla ve Conrad, Kafka, Kundera gibi Avrupa’nın büyük isimleriyle hemhâl olmuş olmak faydalı olur. Ben bu kitaba “varmak” için epey bekledim, iyi ki öyle yapmışım‑ yıllarca okumayı arzuladığım bu kitaptan bana arzuya dair de çok şey kaldı; şu cümleyi bu kitapta bulmam tesadüf olmasa gerek: “arzu sadece başka bir arzunun taklidiyse bunun nedeni bir şeyi istediğimizde istenmeyi de istememizdir.” Son bir alıntı bırakıp bu faslı kesiyorum ve bininci kere tekrarlıyorum ki Carlos Fuentes 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biridir ve ben kendisine basbayağı katışıksız bir aşk duyuyorum, evet. “Herkes bilsin, annemin kara gözleri sırf kendine daha çok benzemek için değişen bir kumsal. Herkes bilsin, babamın miyop, sarı‑yeşil gözleri gelişimden ve varlıktan yoksun bir deniz: Babam sürekli değişiyor, ama hep aynı. (…) Herkes bilsin, kendimi senin üzerinden seviyorum ve ancak sana dokunmakla dünyanın bütün kadınlarına dokunabilirsem seni sevebilirim: Bana bunu vaat edebilir misin? Aşkının beni gitmek istediğim yere, yani cehenneme göndereceğine yemin edebilir misin?”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Peki, Ya Eserler Yazar Değiştirseydi?
Bana böyle şeylerle gelebilirsiniz, bayılırım: Pierre Bayard'ın "Peki, Eserler Yazar Değiştirseydi"si tam benim kalemim; edebiyatla muzip oyunlar oynayan bir küçük kitap. Bayard, kimi kült eserleri başka yazarlar yazmış gibi davranarak analiz ediyor; Tolstoy'un "Rüzgar Gibi Geçti"sinin ne açılardan tipik bir Tolstoy eseri olduğunu, "Yabancı"nın yazarının elbette ve şu şu nedenlerle Kafka olduğunu filan büyük bir ciddiyetle anlatıyor. O kadar ciddi anlatıyor ki insan hakikaten ikna oluyor.

Edebiyatla yetinmeyip Potemkin Zırhlısı'nı bir Hitchcock filmi olarak inceliyor, Çığlık tablosunu besteci Schubert'in yaptığını ve yaparken ne düşündüğünü açıklıyor - harika!

Tabii tüm bunları zevzekliğinden yapmıyor kendisi, biz okurlar eserin yazarının başkası olduğunu düşünsek eserle ilişkimiz nasıl değişirdi, ya da bu kitabı bir başkası yazmış olsa nasıl yazardı diye düşünerek eseri daha derinlemesine analiz edip başka bir yerinden tutabilir, yenilenmiş bir okuma yapabilir miyiz; bu tür sorulara yanıt arıyor.

Bu arada kendisi harika kelimeler de icat ediyor bu işi yaparken; mesela "önceden intihal": daha sonra yaşayacak bir yazarın eserlerinden gizlice esinlenme durumu. (Aklıma Borges'in "okuduğum ve okumadığım tüm kitaplar edebiyatımı etkilemiştir" mealindeki cümlesi geldi, canım Borges.) Ya da "seyyar atıf": bir eserin tek bir müellifi olmadığını onun değiştirilebileceğini kabul eden ilke, gibi gibi.

"Perspektife yerleştirme" adını verdiği bir iş yapıp bildiğimiz büyük eserlere ve yazarlara başka bir gözlükle bakmamızı sağlıyor Bayard. Hem çok eğlenceli, hem de müthiş ufuk açıcı bir deneme bence bu. Çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Balthazar / İskenderiye Dörtlüsü 2
Balthazar da bitti. İnsan bazı kitapları olayları merak ederek soluk soluğa okur, bazılarında sözcükler öyle güzel, öyle lezzetlidir ki ağır ağır, durup düşünerek ilerlemek ister hani. Bir de hayatta her ikisini de becerebilen az sayıda kitap vardır, görünen o ki İskenderiye Dörtlüsü de o kategoriden. Bir yandan gözüm meraktan ve heyecandan yan sayfaya kayıyor, bir yandan içinde olduğum sayfanın sihrinden kopmak istemiyorum. Ne diyeyim ki sana Durrell, olacak iş değil bu yaptığın. Balthazar, Justine’e göre temposu daha yüksek bir kitap ancak lezzeti yine çok yerinde. Bu ikinci kitapta, ilk kitapta okuduğumuz olayları okuyoruz, başkasının gözünden, onun bildikleriyle ve bambaşka bir gerçekliğe varıyoruz. “Yalnızca düşünmek istediğimiz sayıda gerçeklik vardır” diyor karakterlerden biri; öyle. Doğru nedir / gerçeklik hangisidir / gerçek dediğimiz şey ne kadar özneldir? Bu soruları size teslim edip gidiyor Durrell. “Belki üzeri silinip yeniden yazılan ortaçağ parşömeni gibi, birbiri üzerine yığılmış, biri ötekini bozan ya da tamamlayan değişik doğrular…” Bellek, aşk, şehir… Bu kitabın muazzam örüntüleri. Kendi belleğimde bana bir sürü yolculuk yaptırdı Balthazar ve vardığım yere baktığımda Durrell’in “insanoğlunun belleği mutsuzlukla aynı yaştadır” derken ne kadar haklı olduğunu gördüm. Şimdi üçüncü kitap Mountolive ile yola devam.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Babama Mektup
Baba‑oğul / anne‑kız ilişkilerinin bitmek bilmeyen çatışması, gergin dinamikleri üzerine söylenmedik şey kaldı mı bilmiyorum, üzerine onca konuşup bir o kadar da çözemediğimiz mevzular. Kafka’nın babasına yazdığı, sahibine hiç ulaştırmadığı uzun, sert ve çok gerçek mektup da ebeveynlere söylemek isteyip söyleyemediğimiz bir çok şeyin toplamı gibi. (Kimi yayınevlerinin bu kitabı "babama" değil "babaya mektup" olarak çevirmesi ilginç değil aslında ‑ herhangi bir evlat, herhangi bir babaya yazmış olabilir pekala.) Acımasız denebilir mi bu metne? Emin değilim. Bir yandan çok sıradan, bir yandan çok biricik bir öfke Kafka’nınki. Bana yakından tanıdığım bazı erkeklerin güçlü, kudretli babalarıyla kurduğu / kuramadığı ilişkileri hatırlattı, öyle tanıdık geldi ki pek çok yeri. 100 yıl önce, 100 yıl sonra. Bazı dinamikler işte hiç değiş(e)miyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şu Şiir İşçiliği
Ayy, canım Borges ya. Canım. O kadar ama o kadar çok sevdim ki bu kitabı, sanırım bir seferlik bir istisna yapıp kitabı anlatmak yerine bir sürü alıntı paylaşacağım. Zira her yerin altını çizdim ve içinden seçmem çok zor olacak, o nedenle buyrun, bu alıntılar zaten metnin ne kadar güçlü olduğunu anlatacaktır size. Her okurun ve yazmaya niyeti olan herkesin okuması gereken bir kitap bence bu.

Minik bir ön bilgi: Kitap, Jorge Luis Borges’in 1967’de Harvard Üniversitesi’nde edebiyata dair verdiği 6 konferansın yazıya dökülmüş hali ve hepsi birbirinden müthiş metinler. Kitabın editörü Călin Andrei Mihăilescu’nun şu cümlesine çok katıldığımı söyleyip leziz alıntılara geçeyim: “Borges’in büyüklüğü, kısmen yalnızca eserlerini değil, ayrıca yaşamını da karakterize eden nükte ve nezaketten kaynaklanır.”

Altını çizdiğim yerlerden bir minik seçki:

“Örnegin İngilizcede (ya da daha çok İskoç İngilizcesinde) ‘eerie’ [ürkütücü] ve ‘uncanny’ [tekinsiz) gibi sözcükler var. Bu sözcükler başka dillerde bulunamaz. (Pekâla, elbette Almanca unheimlich var.)

Bunun nedeni ne? Çünkü başka dilleri konuşan insanlar bu sözcüklere gereksinim duymuyorlardı - bir
ulsun, gereksinim duydugu sözcükleri geliştirdiğini varsayıyorum. Chesterton tarafından (sanırım Watts üzerine kitabında) yapılan bu gözlem, sözlük tarafından öyle düşünmeye yönlendirilmemizin aksine, dilin akademisyenlerin ya da filologların icadı olmadığını söylemekle ayni şeydir. Aksine dil, zaman içinde, çok uzun bir zaman içinde köylüler, balıkçılar, avcılar, süvariler tarafından geliştirilmektedir. Dil kütüphanelerden gelmedi; o tarlalardan, denizden, nehirlerden, geceden, şafaktan geldi.”

“Sonra çok sıradan bir hataya düştüm: modern olmak için elimden geleni yaptım - olacak şey değil. Çünkü biz moderniz, modern olmaya çalışmak zorunda değiliz. Bir konu ya da üslup meselesi değil bu.”

“İnsanlar bir şekilde epiğe aç ve susuz. Epiğin insanların gereksinim duyduğu şeylerden biri olduğunu hissediyorum. Şu anda dünyaya epiği temin eden tek yer Hollywood.”

“Şimdi ifadeye artık yeterince inanmadığım sonucuna ulaştım: Yalnızca anıştırmaya inanıyorum. Çünkü sözcükler, paylaşılan hatıraların simgeleridir.”

Ah.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir