Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutlaka okunması gereken kitaplardan
George Orwell'i uzunca bir süredir okumak istiyordum. Yakın çevremden daima olumlu geri dönüşler alıyordum, sosyal medyada yazarın kitaplarıyla ilgili alıntılar okuyordum ve artık daha fazla ertelemeden okumaya karar verdim.

Kitabın birinci ve ikinci bölümlerini çok beğendim ve bir çırpıda okudum. Kendimi bir anda yazarın betimlediği dünyanın içinde buldum. Bazı bölümleri günümüze de oldukça benziyordu. Büyük Birader'in gözü sanki benim üzerimdeydi. Karakterin heyecanlarına, yakalanma korkusuna adeta ben de eşlik ediyordum. Özellikle ikinci bölümde kız arkadaşıyla buluştuğu kısımları çok beğendim. Ancak üçüncü bölümde aynı heyecanı duyamadım. Biraz daha karamsar ve umudun kaybolduğu bir bölüm gibi geldi. Buna rağmen final sahnesini beğendim.

Kitabı bir bütün olarak değerlendirirsem, her insanın hayatında en az bir kez okuması gereken kitaplardan biri olduğunu söyleyebilirim. Sadece yazıldığı dönemde değil gelecek dönemlerde de etkisini sürdürecek bir eser. Siz de benim gibi bir süredir kitabı okumak istiyor, ancak başlayamıyorsanız, bu pandemi dönemi tam sırası.

İyi okumalar...
Yanıtla
61
14
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadın Hareketleri ve Feminizm: 1789'dan Bugüne Bir Hikâye
Gerhard'a göre "kadın hareketi" ve "feminizm" Almancada farklı anlamları ve siyasi görüşleri yansıtırlar, bunun yanında ikisi de kadınların yaşamın her alanına eşit katılım sağlamasıyla ilgili. Kadın hareketleri tarihsel fenomenlerle birçok farklı şekilde okunabilen sosyal hareketler, feminizm bu anlamı kapsamakla birlikte siyasi bir teoriyi de ifade ediyor. Amaçları arasında köklü değişimler, eleştirilere argüman üretme gibi statükoyu tehlikeye düşürecek eylemler var, dolayısıyla iktidarın farklı kimlikler atfedip savaş açtığı farklı feminizm hareketleri farklı savunmalar türetmiş, eylemler de o ölçüde farklılık göstermiş ama maksat aynı. "Feminizm" terimi ilk kez 1880'lerde Hubertine Auclert tarafından  "erkekçiliğe" karşı siyasi yol gösterici bir ilke olarak kullanılmış, ardından "feminist" sıfatını taşıyan kongreler düzenlenmiş, farklı ülkelerdeki feministler birbirlerinin kongrelerine giderek desteklerini sunmuşlar. Terim Batı dünyasında hızla yayılmış, kadın hareketi anlamında kullanılmaya başlanmış ama Almancada günümüzde bile radikallik anlamı içeriyormuş. Aşağılama anlamıyla ve iftira niteliğinde kullanılması olumsuz bir yan etki olarak görülebilir, gündelik dile yerleşmesi 1970'lerin kadın hareketlerinin sonucu. Bu hareketlerin örgütlü biçimleri özellikle 1789'dan sonra "cinsiyet özelliği sınıf ayrımının ötesinde siyasi bir kategoriye ve burjuva toplumunun liberal düzeninin bir tür kurucusuna dönüşünce" türemeye başlamış, kadınlara haklarının verilmemesi ekonomik ve sosyal açıdan cinsiyet ayrımının kadınların yaşam ve özgürlük alanlarını iyice daraltması sonucu ortadan kaldırılması gereken en büyük sorun olarak görülmüş. Kısacası her dönemde kadınlar çeşitli biçimlerde görmezden gelinmiş ve kadınların iktidarla mücadelesi o iktidarın doğasına göre biçimlenmiş.

Öncülerin başarıları üzerinde durarak kahraman kadınların yaşamlarını detaylarıyla anlatıyor Gerhard, bu kadınlar değişen her rejime karşı taviz vermeden durarak varlıklarını "dayatmışlar" resmen, görmezden gelinemeyecek hale geldikleri zaman kazanımlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış. Tabii erk hemen yerleşik normlara sığınarak muhalif sesleri kısmış, örneğin 1793'te eşit miras hakkı dile getirilince devrimci yasa koyucular ailenin kutsallığı görüşüne sarılarak bu hakkı engellemişler. Pek çok alanda seslerini yükseltmeyi bilmiş kadınlar, ortak servete katılmaktan köleliğin kaldırılmasına dek çeşitli alanlarda eserler verip eylemler düzenlemişler. Kendi aralarında süren tartışmalar da var, eşit haklar konusunda olduğu kadar mücadele yöntemleri ve kadınlığın tanımı da tartışma konusu olmuş, düşünsel temeller de çeşitlenmiş.

1848'den itibaren Marx ve Saint-Simon etkisi ortaya çıkıyor örneğin, kadınların o dönemde çıkardıkları gazetelerin etkisiyle mücadele tekrar canlanıyor. Flora Tristan ve yoldaşları "sosyal mutluluğun sırrı" konusunda "genel özgürleşmenin doğal ölçüsü"nün önemini vurguluyorlar, yeni bir aşk ve cinsel özgürlük tanımı geliştiriyorlar, "romancılık" gibi bazı alanlarda da üstünlüğü ele geçiriyorlar. Almanya'da çıkan Frauen-Zeitung nam gazete önemli, Alman kadınlarının oluşturduğu meclisler de önemli, özellikle direniş biçimleri dikkat çekici. Yahudi kadınlar aktif olarak katılıyorlar harekete, ilk girişimler maddi yetersizlikler yüzünden kısa süre sonra başarısız olsa da sonrakiler için altyapı oluşuyor, iyi. İşçi hareketlerine katılım düzeyi de yüksek, kadınlar sadece patronu değiştirmenin hiçbir işe yaramayacağını bildikleri için devrim için çalışıyorlar ve dernekleri tekrar kapatılıyor. "Avrupa çapındaki bu ilk kadın hareketinin devlet otoritesi tarafından ne kadar tehlikeli görüldüğü özellikle uygulanan ağır baskılarla açıkça belli olmaktadır." (s. 43) Öte yandan ABD'deki kadın hareketleri de Avrupa'da yankılanmaya başlıyor, oradaki hareketler seçkin erkeklerce desteklendiği için örgütler hızla büyüyor, Avrupa'daysa tam tersi.

Savaştan günümüze kadarki hareketleri de inceliyor Gerhard, 1970'lerdeki yeni dalgayı değerlendiriyor ve mücadelenin geleceğine dokunarak bitiriyor araştırmasını. Alana sağlam bir katkı bu metin, kadın hareketlerini ve feminizmin tarihini merak eden okurlar kaçırmamalı.
Yanıtla
6
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Büyülü Dünya
Bir toplumu anlamanın en iyi yolu onların masallarını okumaktır. Çocuklarımızı hayata hazırlamanın yolu da onları masallarla küçük yaşta eğitmekten geçer. Tabi masallar sadece çocuklar için değildir. Büyüklerin de unuttukları bazı erdemleri hatırlaması için, zaman zaman masalların büyülü dünyasına dalması gerekir.

Egerton R. Young, bizzat bir Kızılderili şeften dinleyerek derlediği bu eserde, efsanevi masallarla erdemler ve sezgiler üzerine güzel bir kurgu oluşturmuş. ABD'de yerlilerle barış içinde yaşayan bir ailenin iki küçük çocuğu masal dinlemeyi tabi ki çok sevmektedirler. Hatta isimleri bile kızılderili diliyle nakledilmektedir. Ağabey Sagastao (Gündoğumu Efendisi) ve kız kardeşi Minnehaha (Gülen Su), kızılderili köyünü her ziyaret edişlerinde, özellikle Souwanas'tan hikaye dinlemekten büyük keyif almaktadırlar. Zaman zaman da evdeki bakıcıları Mary onlara masallar anlatır. Zaten Mary Kızılderililer arasında büyümüştür ve İngilizce'yi pek bilmemektedir. Hatta Souwanas ve Mary arasında çocuklara masal anlatmak hususunda tatlı bir rekabet vardır.

İki kardeş Sagastao ve Minnehaha, Souwanas'ın hep mitolojik karakter Nannaboozhoo hikayelerini anlatmasını isterler. Ojibwa ve Algonkin efsanelerindeki bu tanrısal varlık kızılderililerin kurucu atası olarak kabul edilmektedir. İnsanlarına tarımı, avlanmayı ve balık tutmayı onun öğrettiğine inanılır. Tüm bitki ve hayvanlara isimler verenin, hatta sonsuz okyanusların dibinden gelen bir kum tanesiyle dünyayı yaratanın da Nannahboozhoo olduğu anlatılır. Kitaptaki bir masalda da geçen ve Nuh Tufanı'na çağrışım yapan kısmı okurken bunları farkedebiliyorsunuz:

"Tüm gücüyle çalışmaya başlamış, kısa süre sonra suda yüzen tomruklardan büyük bir sal yapmış. Su, son kara parçasını da yutarken suda yüzen hayvanlar için üzülmüş, onları da sala, kendi yanına almış." (Sayfa 183)

Kızılderili kültürü doğayla insanlar arasında kurulan ruhsal bir denge prensibine dayanır. Hayvanlar bu mitolojinin içinde büyük yer tutar ki, eseri okuduğunuzda bu ayrıntıları yakalayabiliyorsunuz.

Avlanırken avına nezaketle yaklaşıp özür dileyen bir kültüre insan hayran olabiliyor. Ancak bunu yapmalarının sebebi bence kötü ruhlardan korkmaları ve sonrasında başlarına bir şey gelmemesi için bir dua görevi görmesidir. Kitabı okurken dikkatimi çeken ve hep düşüncelerimde bulunan 'dünyanın nereye gittiğine' dair yakaladığım ayrıntıyı alıntılayarak sözlerime son vermek istiyorum:

"Erkeklerle kadınlar da aynı şeyleri yiyerek yaşıyorlarmış. Hallerinden gayet memnun, mutlularmış. Fakat yıllar ilerledikçe insanların sayıları o kadar artmış, yerleşim yerleri yeryüzünün o kadar çok yerine dağılmış ki zavallı hayvanların çoğu, kendilerine yer açmak için sıkışmaya başlamışlar.
Buna bile katlanılabilirmiş fakat çok geçmeden insanlar yaylarla oklar, mızraklarla bıçaklar, başka türlü çeşit silahlar yapmaya hatta bunları korunmasız hayvanlar üzerinde denemeye, kısa zaman sonra da hayvanların etlerini yemeye başlamışlar. Daha sonra bu minval üzere elde ettikleri eti yeryüzünün meyve ve sebzelerine tercih etmeye başlamışlar." (Sayfa 112)
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Prusya Tarihi
Tarih birçok devletin yıkılmasına ve yeniden doğmasına sahne olmuştur. Bazı devletler saman alevi misali yanıp yok olurken, bazıları ismen değişerek yaşamını sürdürmeye devam etmiştir. Bu manada tarih devletlerin raks ettiği büyük bir sahneyi andırır. Uzun süre tarih sahnesindeki yerini koruyan devletlerden birisi de günümüzde de cesametinden pek bir şey kaybetmeyen lakin ismi değişen Prusya’dır.

Monika Wienfort Prusya Tarihi isimli eseriyle büyük bir devletin tarihine geniş bir açıdan bakmaya çalışır. Alman akademisyen Wienfort’un anlatısındaki dikkat çekici objektif tutum başka yazarlara örnek olacak türdendir. Zira anlatılan dönemler itibarıyla Almanlığa ek olarak taraftar olunacak dini ve siyasi hizipler dikkat çeker. Aslında her tarihçinin dini ve etnik kimliğinden sıyrıldıktan sonra eserini kaleme alması eserin kalibresini arttırır. Misal eseri okuduktan sonra yazanın kimliği netleşmiyorsa, objektiflik sınamasını geçmiş kabul etmek lazımdır. Wienfort’un kimliğinden sıyrılarak eserini kaleme aldığı göze çarpar.

Tarihte köken çok önemlidir. Geleceğe yansıyan birçok olayın netleşmesi için çıkış noktasının bilinmesi önem arz eder. Wienfort yaklaşımıyla Prusya’nın ilk teşekkül dönemlerine kadar uzanarak kitabına başlar. Prusya kavramının ortaya çıkması devlet ve kültür seviyesine yükselmesi aşamalarını dile getirerek okuru yoğun tarih anlatısına sokmadan önce hazırlar. Burada dikkat çekici husus özet kabilinden önemli konulara değinilmesidir. Örneğin yazar Alman tarihinin şekillenişinde devlet-toplum ilişkisini başköşeye koyar (s.11) ve günümüz Almanya’sının anlaşılmasını Prusya’nın anlaşılmasına bağlar(s.13).

Wienfort kronolojik bir sıra takip ederek Prusya için önemli kırılma noktalarını farklı bölüm başlıkları altında ele alır. Misal Orta Çağ, Reformasyon, 1848 İhtilali, Weimar Cumhuriyeti ve Nasyonal Sosyalizm dönemleri gibi önemli başlıklar kitapta ilk olarak göze çarpar. Tabii Prusya tarihinin önemli köşe taşları bu şekilde dile getirilirken, klasik manada bir devletin hayatını özetleyen kuruluş, yükseliş ve yıkılış dönemleri de ihmal edilmez. Bu manada devletin tarihiyle, büyük siyasi aksiyonlar yazarın sunumuyla harmanlanır.

Anlatılan dönem Avrupa tarihi açısından fazlasıyla çalkantılı bir dönemdir. Prusya’nın bu çalkantılı dönemden bigâne düşünülmesi pek güçtür. Yazar ilk aşamada Alman birliğinden önceki prensliklerin o bölük pörçük siyasi birlikten yoksun halini çok iyi özetlemiştir. Yoğun siyasi bir anlatının olması dönem açısından tahmin edilebilecek bir husustur. Fakat yazar bazı tarih kitaplarında olduğu gibi anlatının mihver noktasını siyasi yapıya çekmemiştir. Misal Orta Çağ’dan sıyrılma zamanlarında gelişen kültür anlayışına ve dini yönelimlerdeki önemli değişmelere fazlaca yer vermiştir.

Wienfort klasik dönemlerde ihmal edilmeyen tarım anlatısını es geçmediği gibi modern zamanlara değin gelişim gösteren sanat yaklaşımlarını da sayfalarına yansıtmaktan vazgeçmemiştir. Anlatılan konu ne olursa olsun muhakkak devrin sanat anlayışı okura sunulmuştur. Bu aslında yazarın çok yönlü bakışını kanıtlayan bir bulgudur. Çünkü tarihi dönemler ele alınırken siyasi, idari, sosyo-kültürel, iktisadi, dini, askeri, hukuki tablo anlatılanlar arasına serpiştirilmiştir. Konunun merkez hattına yazar tarafından mahirane şekil verilirken, farklı orijinli anlatılarla ana hat böylelikle desteklenmiştir.

Eserin her şeyden önce zengin bir kaynakçadan ve büyük bir ilmi birikimden şekillendiğini belirtmek gerekir. Zira yazılanlardan bu kolaylıkla anlaşılabilir. Konunun merkezi Prusya olmasına karşın, adı geçen devletin Avrupa'nın merkezinde olmasından mütevellit farklı konulara dair bilgiler veren, yaklaşımı da dikkatten kaçmaz. Çok özel sayılabilecek bilgiler bu nedenle satır aralarında arz-ı endam eder. Misal 1844 Dokumacılar İsyanı, Yahudi tebaanın tarihsel durumu, 9 yaşın altındaki çocukların çalışma yasağı, kadın hakları, Bismarck faktörü vb. özel yönelimi olan konular nadide bilgilerle okura sunulur.

Prusya ile beraber Avrupa tarihine de ışık tutan kitabın özelde Alman dili, kültürü ve tarihine yönelen araştırmacıların ilgisini çekeceğine şüphe yoktur. Ayrıca çevirmenin önsözde belirttiği gibi kitabın Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinin Alman Edebiyatı derslerinde, tarih bölümlerinde, siyaset tarihi ve uluslararası ilişkiler bölümlerinde kısaca sosyal ve beşeri bilimler fakültelerinin birçok bölümünde okuyan öğrencilerin işine yarayacağıdır (s. 7).

Kitabın biçim açısından anlaşılır bir yapıya sahip olduğu, yalın diliyle okuyucuyu cezbettiği, gözden kaçmaz. Tarihin masalsı yönü kendisini yer yer gösterir. Buna ek olarak eser özel yöneliminden dolayı, küçük bir merak sayesinde yeni kitaplarla ve konu başlıklarıyla okurları tanıştıracaktır.

Ülkemizde genelde kendi tarihimizin dışındaki dönem ve devletler ilgi çekmez. Oysaki tarih genel kaideleri itibarıyla fazla bir sapma yapmaksızın dünyanın her yerinde benzer hareket tarzları gösterir. Bu nedenle Almanların ya da başka ulusların tarihini bilmek, kendi tarihimizle benzeşmelerini hesap etmek, gelecek için yeni yol tayinlerini tahmin etmenin önünü açar. Tarih zaten geleceğe ışık tuttuğu nispetçe faydalıdır. Wienfort’un kitabı bu nedenle iyi bir başlangıçtır.

Yanıtla
6
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saatlerinizi ayarlayın çünkü bu işin enstitüsüne doğru giden bir yolculuğa çıkmak üzeresiniz!
Kitap hakkında naçizane yorumlarımı kaleme almadan önce yazarı tanıtmak gibi genel bir planım vardı (aslında hâlâ daha var). Ancak, şu an yorum yapmaya çalışacağım eser ve yazarı o kadar büyük ki açıkçası ne yazacağımı bilemedim. Yine de bazı yorumlar yapmadan da duramayacağım; öncelikle son zamanlarda güncel bir tartışma konusu haline gelmiş olan “Türk Edebiyatı” mı yoksa “Türkiye Edebiyatı” mı çekişmesinin bir kenara bırakılması gerektiği kanaatindeyim. Bunu şu nedenle belirtiyorum; Ahmet Hamdi Tanpınar “Türk Edebiyatı”nın ve “Türkçe”nin en güzel örneklerinden bazılarını kaleme almış, edebiyatımızın temel taşlarından biri olarak (tamamen şahsi bir cüret ile) Peyami Safa ve Refik Halid Karay ile birlikte enler arasında yer almaktadır. Herhalde eserleri ve kendi şahsı üzerine yazılan tez ve makale çalışmalarına ve bu çalışmaların sayısına bakılarak dahi Türk Edebiyatı’nın enleri arasındaki yeri ile alakalı bazı çıkarımlar yapmak mümkün olabilir (merak edenler ilgili platformlardan bu çalışmalara ücretsiz bir şekilde göz atabilir).

Kitabın içeriğine gelecek olursak, aslında kitabın başlığından da anlaşılacağı üzere, “zamanı” konu edindiğini ilk bakışta söyleyebiliriz. Şu ana kadar okumuş olduğum hiçbir kitap “zaman” mefhumunun bu denli insana özgü olduğunu ve bu denli izafi olabileceğini, bu kadar çarpıcı bir şekilde ele al(a)mamıştı. Üstelik bunu yaparken sizi muhteşem ve soluk soluğa takip edilebilecek bir maceranın içerisine atmıyor, daha ziyade usul usul işlenmiş bir kurguya sahip. Dolayısıyla okumayı düşünenlerin kendisini buna hazırlaması gerekiyor. Ayrıca, eserin yazılmaya başlama (1954) ve yayınlanış yılını (1961) göz önüne almanız ve dönemin (belki de şimdikinden daha zengin olan) Türkçesi ile karşılaşacağınızı unutmamanız gerekir.

Kitabın genel olarak fiziki yapısının, cildinin ve kullanılan kağıt türünün son derece kaliteli olduğunu söyleyebilirim. Elbette kişisel bir tercih olarak bu kitabın sert kapaklı, prestij baskısını da kütüphaneme kazandırmayı çok isterdim. Son olarak kitabı merak eden ve henüz okumamış olan (ve hatta kitap okumaya, kitaplara gönül veren) herkese şiddetle tavsiye ediyorum.

Herkese bol kitaplı “saatler”!
Yanıtla
145
36
Destekliyorum  9
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurmacaya Derin Dalış: Anlatım Teorisine Giriş
Edebiyatın akademik bakımdan ele alındığı kaynaklar arasında Anlatım Teorisine Giriş'in benzerlerine göre daha kolay kavranabilir olduğunu söylemeliyim. Kurmaca anlatımda zaman, olay örgüsü, anlatıcı, dünya kurma gibi pek çok kavramı edebiyatın dışındaki disiplinlerle (psikoloji, antropoloji, tarih, sosyoloji vb.) bir arada değerlendirerek ele almasıyla okuruna 270 sayfalık geniş bir yelpaze sunuyor.

Her geçen gün başka disiplinlerle beslenmeye daha açık olduğumuz, sınırlarımızı esnekleştirdiğimiz çağımız için bu kitap meraklısı olan herkesin içinde kendisine faydalı şeyler bulabileceği bir kitap. Hikaye oluşturmanın mantığını kavratabilecek Anlatım Teorisine Giriş; yazarlara, reklamcılara, hikaye anlatıcılarına da işin akademik mutfağını açabilir.

Kurmacanın unsurlarına detaylı, bilimsel ve örneklerle kolay kavranabilir hale getirerek yaklaşması kurmacayı derinden tanımak isteyenler için güzel bir imkan sağlıyor. Anlatıcı konusunda yer alan tablolar örneklerle de pekiştirilmiş; anlatıcıların özelliklerinin ve farklılıklarının daha iyi anlaşılabilmesi açısından çok faydalı buldum.

Konuları etkili, bilinen örneklerle aktarması kavrayışı kolaylaştırıyor. Bu kitapta dünya klasiklerini de bulabilirsiniz, Yunan filozoflarını da. Cortazar'dan Kafka'ya, Günter Grass'tan Cervantes'e pek çok yazarın eserlerinden örneklere rastlamak mümkün. Anlatım Teorisine Giriş kesinlikle evrensel bir kaynak. Son kısımlarda yer alan kavramlar sözlüğü ve anlatımbilimiyle alakalı web siteleri de okuruna kitapla sınırlı kalmaksızın araştırmalar yapabileceği bir alana kapılar açıyor.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çokyüzlülük ve hacı ağa karakteri
Hiç yabancısı olmadığımız bir karakterle karşı karşıyayız. Mekan ise çok odalı bir ev, bir hol ve evin taşlık denilen avlusu. Eşraftan Hacı Ağa ve eksik olmayan ilginç ziyaretçileri. Sanırsınız ki bir ülke bu taşlıktan yönetiliyor. Sadık Hidayet’in bu romanını (novella da diyebiliriz) kurgusu itibariyle bir yandan okurken, diğer yandan kahramanlardan herhangi birisi olduğunuzu hayal ettiğinizde sinematografisi, hadi bir adım daha ileri götürelim teatral örgüsü yüksek bir yapıt olduğunu yaşarsınız. Pragmatistik bir kişiliğe deyim yerindeyse cuk diye oturan bir kimlik. Pragmatizmin ete kemiğe bürünmüş hali Hacı Ağa.

Ayrıca bir sosyoloji bu. Her toplumda Hacı Ağa’ların olması bir gerçeklik. Bu gerçekliğe karşı çıkışların somut bir örneği Sadık Hidayet’in sözkonusu romanı. Sadık Hidayet karşı çıkışlarını, romanın kahramanlarından Münadilhak aracılığıyla seslendiriyor. Siz de okuduğunuzda bu gözlemleri göreceksiniz.

Kitabın çevirmeni Mehmet Akif Koç’un romanla ilgili önsözü dikkate değer. Sizin romana soft bir geçiş yapmanızı sağlıyor. Çevirmenin yetkinliğinin, eserin etkisini ve anlaşılırlığını bir kat daha arttırdığını ifade etmek isterim.

İyi okumalar...
Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaderi Yalnızlık Olanlar
Bosnalı yazar Meşa Selimoviç kimilerinin gözünde Balkanların Yaşar Kemal'i olarak nitelendirilir. Aslında şu an bilinen en ünlü eseri 'Derviş ve Ölüm'dür. Elimizdeki bu kitap 'Sis ve Ay Işığı' da bence okunması gereken klasikler arasına girebilir.

2. Dünya Savaşı yıllarının Alman işgali altındaki Yugoslavya'sında bir karı koca olan Luba ve Yohan evlerini mecburen partizanlarla paylaşmaktadır. Zaten mutsuz olan ve birbirlerine hiç uymayan bu çift için hayat yeterince zor ve karmaşıkken, yaralı bir askerin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmaları ile tam bir girdabın içine düşerler.

Luba büyüdüğü kasabadaki kadınlardan farklı, alımlı ve derin hayalleri olan bir kadındır. Dolayısıyla evlenmek mecburiyetinde kalınca sakin köy yaşamına alışmakta oldukça zorlanmıştır. Yohan içine kapanık, kaba saba bir köylüdür. Karısını anlamakta ve ona uygun davranmakta güçlük çekmektedir. Ki ataerkil toplumun dayatmaları zaman zaman aklını karıştırmakta ve hem kendisinin hem karısının yalnızlaşmasına neden olmaktadır.

Eserde, savaşın ruhu ve insanları ne şekilde etkileyebildiği oldukça güzel betimlenmiş. Selimoviç zaten kendisi de savaş yıllarını yaşadığından bu kasvetli havayı yansıtmakta başarılı oluyor. Genel itibariyle eseri beğendim. Sade dili, akıcı ve anlaşılır üslubu ile sizlerde çok rahat okuyabilirsiniz.

Madem Selimoviç'e Balkanların Yaşar Kemal'i dedik, o halde ünlü dörtleme 'Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana/ Bir Ada Hikayesi 1'den bazı alıntılarla savaşa dair vurgulamaları paylaşarak noktayı koyalım.
“Aaaah, savaş. Şu yeryüzünde canlı koymadı kırdı geçirdi. Gökteki kuşu, yerdeki börtü böceği, sudaki balığı...” (sayfa 302)

"Biz her şeyimizi, insanlığımızı yitirdik. Bu savaşlar neyimiz var, neyimiz yoksa hepsini aldı götürdü. Yüreğimiz çırılçıplak kaldı." (sayfa 274)
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Covid-19 ve Düşündürdükleri
Kitap, Covid-19 salgını hakkında farklı uzman, entelektüel ve yazarların fikirlerine yer veren arşiv niteliğinde bir derlemedir. Salgının sağlık açısından yansımasından ziyade kitapta; toplumsal, siyasal, finansal ve sosyolojik açıdan değerlendirmelerine yer verilmiş. Normalliğin çivisinin geri çakılamayacağına işaret edebilmek için ise kitaba yayınevi “çivisi çıkan dünya” başlığını verdiklerini belirtmiş. Yazılı olarak bir araya getirilen görüşlerin genelinde batı dünyasının olaylara nasıl yaklaştığını ve yorumladığını gözler önüne seren önemli bir belge ortaya çıkmış diyebiliriz.
Özellikle Giorgio Agamben’in İtalyan toplumunun salt yaşam dışında artık hiçbir şeye inanmadığını ve bunun da onları ayrıştırdığını belirtmesi ve makalesinin sonlarına doğru şu soruyu ortaya atması bence önemlidir: “Hayatta kalmak dışında başka bir değeri olmayan bir toplum nedir?”
Kitapta Adam Tooze, Mike Davis, Massimo De Angelis, İngar Solty ve Josh Gabert Doyon’un yazılarına Türkçede ilk kez bu kitapta yer verilmiş. Amerikalı, İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız vd. yazarlar tarafından ele alınan makalelerde ortaya atılan görüşler, içinde bulunduğumuz dönemin değerlendirilmesi açısından önemli bir belge niteliğindedir. Kendi toplumunuzla kıyaslama ihtiyacı duyduğunuz yaklaşımlarda batılı bir göz, bir küresel bakış açısı olarak ele alınabilecek, kitaptaki fikir ve görüşlerden faydalanılabilecek bir kaynak özelliği taşımaktadır. Özetle dayanışma, kolektif yaklaşım, birlik ve beraberlik gibi çözümlerin ileri sürüldüğü akademik bir derleme olmuş diyebilirim.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Nomos" ve "Toplum Duyarsızlığı"
Kitabın konusunun namus kavramı etrafında şekillenmiş olması, size ilk başta namus kelimesinin tanımını bilme ve öğrenme ihtiyacını hissettiriyor. Hakikaten nedir bu namus? Binlerce yıldır dillendirilen bu kavram nedir? Kime göre ve neye göre? Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki: namus kelimesi Türkçeye Arapçadan, Arapçaya da Antik Yunandan geçmiştir. "Kurucu ilke" veya "genel ilke" manalarına gelmektedir. Yani toplumu oluşturan bireylerin  muhalefet edemeyeceği ilkeler. Peki Türkçedeki anlamı nedir?... En basit haliyle "kadının cinsel davranışları üzerinde sözde erkeğe tanrı tarafından verilmiş denetim hakkı ve cinsel organı üzerinde sözde ilahi buyrukla onaylanmış erkek tahakkümü" anlamında kullanılmaktadır. Namus gerçeğinin toplumlar üzerinde öyle bir etkisi var ki... Binlerce km uzaklıktaki bir yazarın, yaşadığımız toplumun da bir gerçeği olan bu kavram üzerine roman yazması, okuyucuyu doğrudan etkileyen birinci unsur oluyor. Şöyle ki: anlatılan konuya aslında çok da uzak kalmıyor okuyucu... Evet evet diyor okuyucu... Bu hikayeyi sanki internette bir yerde okumuştum, sanki gazetenin 3.sayfasında böyle bir haberi daha önce görmüştüm diyebiliyor.
Toplum, namus kavramını kendince sınırının aşılmaması gereken bir olgu olarak kabul etti ve bu sınırı aşana ölüm de olsa ceza verdi ve bu hususu göz göre göre yaptı. Görmedim, duymadım, bilmiyorum... Peki, namus kavramı neden sadece kadınla ilişkilendirilir ki... Kadının toplumda "zayıf olarak görülmesi" kötü olarak nitelendirilen namus kavramına aykırılığın sadece kadın tarafından işlenebileceği manasına mı gelmektedir? Ya da şunu mu diyeceğiz: Namus uğruna bir kadın veya bir adam öldürülebilir mi? Ölüm mü daha ağır yoksa namus mu? Romanın en dikkat çeken yönü şurası: ölümün namus lekesinden daha hafif olarak algılanması ve de toplumun bu gerçek karşısında duyarsızlaşması.

Romanın ikinci bir yönü var ki... Burası tartışılmaya muhtaç ve romanın işlediği bu konunun diğer bazı kavramlara teşmil etmesi muhtemel...Ya da şöyle diyelim: Bu romanın içeriğini oluşturan, toplumun kutsadığı namus kavramı başka bir romanda, başka bir toplum tarafından ve de başka bir kavramla kutsallaştırılıp kırmızı çizgi ilan edilebilir mi? Romanda geçen namus kavramı örneğin başka bir toplumda milliyetçilik, ırk üstünlüğü, inanç farklılığı, zenginlik, dil üstünlüğü gibi kavramlarla açıklanıp bu kavramlar kutsallaştırılabilir mi? Mesela bir toplum ırk üstünlüğünü savunup başkalarını reddedebilir mi? Kendine özgü milliyetçilik tavırlarıyla bütün diğer milliyetleri reddedebilir mi? Zenginliğin o "heybetli duruşunu" kutsayıp, diğer bütün bireyleri dışlayıp her şeyi onlara reva görebilir mi? İnanç farklılığından dolayı insanlar katledilebilir mi? Ya da insan iradesi dışında olan dillerin birisi kutsanıp bunu konuşmayan toplumların bireyleri şeytanlaştırılabilir mi? Kısacası; bir toplum, kendinden olmadığını düşündüğü bir şeye yaşam hakkı vermeyecek mi ya da bu değerlere zıt kişiye ölümü meşru mu görecektir? Peki, bu toplumların kendince kutsallaştırıp kabul ettiği genel bir ilke aslında genel bir ahlak yasasını temsil etmiyorsa, içi kötülük yüklü bir kavram haline gelmişse ya da bir toplumu uyuşturan bir hale gelmişse ne yapacağız. Gene de kutsamaya devam mı edeceğiz?

Romanın üçüncü ve de farklı bir teknikle yazılma konusu var ki... İlk başta böylesine bir teknikle karşılaştığınız için şaşırıyorsunuz, sonra bir bakmışsınız size garip gelen bu husus aslında sizi bizatihi olaya dahil ediyor; romanın mekanları olan meyhanede bulunuyor, sokakta Santiago Nasar'ı bekliyor ya da kasabaya gelecek olan piskoposu limanda karşılıyorsunuz. Kullanılan bu röportaj tekniği sayesinde, konusu cinayet olan bu romana ve olaya okuyucuların adeta bir dedektif gibi odaklanması isteniyor; ama olayın aydınlatılması için uğraşan bir dedektif değil cinayetin bütün detaylarına şahit olan bir dedektif.

Olayın ilginç bir yönü de şu ki: Santiago Nasar öldürülürken hiç kimsenin bir şey yapmaması ya da sizin okuyucu olarak bizatihi olayın içindeyken elinizden bir şey gelmemesi. Muhtemelen romanın okuyucuları düşünce olarak iki zıt gruba ayrılmışlardır. Santiago Nasar'ın öldürülmemesi gerektiğini söyleyip ölüme engel olunacak mı diye kendini romana kaptıranlar, ikinci grup ise "Santiago Nasar namussuzluk yapmıştır ölümü de haketti" diyenler. Kitabın namus kavramı üzerinde okuyucuları derin bir düşünmeye sevk etme gibi bir görevi de bulunmakta. Bu husus sayfalarca açıklanmaya muhtaç bir konu. Ciddi manada irdelenmesi gerek okuyucu tarafından.

Gabriel Garcia Marquez, bu romanında anlam karmaşasına çok mahal vermeden, doğrudan okuyucunun anlayabileceği türden söylemek istediğini söylemiştir. Çok karakter yoktur, süslü kelimeler fazla yoktur, çok çok farklı zaman ve mekanlar yoktur. Zaman ve mekan kavramı birkaç  günlük zaman dilimine, mekanlar da küçük bir kasabaya sıkıştırılmıştır. Roman başlandığı gibi bitirilen türlerden bir romandır. Kitabı okurken kafanızda farklı farklı şüpheler oluşmaz. Ortada bir namus meselesi var ve bu namus meselesinin cinayetle sonuçlanması var. Okuyucuya bırakılan tek konu: Toplum duyarsızlığıdır.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
144
38
Destekliyorum  3
Bildir