Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Monika Wienfort - Prusya Tarihi
Kitap hakkında konuşmaya başlamadan önce yazarı tanıtmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü, tarih kitaplarında alan uzmanlığı (bu uzmanlık çevirmenden de beklenebilir) okunan metnin güvenirliliği noktasında son derece önemli kıstaslardan biridir. Elbette münferit örnekler olabilir ancak bir Osmanlı tarihçisinden “Roma Tarihi” okumak son derece abes bir durum olurdu. Neyse ki incelemesini yaptığımız kitap için böyle bir durum söz konusu değildir. Bu arada küçük bir hatırlatma yapmam gerek; yukarıda bahsedilen uzmanlık incelemeyi yapandan da beklenilmesi gereken bir yetkinliktir. Dolayısıyla bu incelemenin yalnızca “meraklı bir okurdan” çıktığını hatırlatmakta fayda vardır. Monika Wienfort’a dönecek olursak, 2002 yılından beri Berlin Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak bulunan, daha çok hukuk, anayasa tarihi ile Prusya ve İngiltere tarihi çalışan bir bilim insanı olduğunu belirtelim. Yani emin ellerdeyiz! Çevirmenlik koltuğunda ise karşımıza Arif Ünal çıkmaktadır. Kendisinin daha öncede Almancadan yaptığı çeviri çalışmaları olduğu görebiliyoruz ancak ben kendisini ilk kez Prusya Tarihi ile tanımış oldum. Dolayısıyla yapacağım yorumlar yalnızca bu çevirisiyle alakalı olacaktır.

Kitabın içeriğine doğru yaklaşırken bir de temel özelliklerine kısaca bir bakalım; kitap 126 sayfadan ve önsöz ile dizine kadar, toplam ‘11’ ana başlık ile ‘10’ alt başlıktan oluşmaktadır. Yazar okuyucuları ‘Giriş’ bölümünde; “Prusya Kavramının Kökeninden Devlet ve Kültür Kavramı Olarak Kullanımına Kadarki Gelişimi” konusuna doğru kısa bir gezintiye çıkarır. Bu bölümde “Prusya” isminin kökeninden ve nereden geldiğinden, Prusya kavramının tasfiyesine ve Federal Almanya’nın kuruluşu ile yeniden doğuşuna kadar son derece keyifli bir anlatıma tanık oluyoruz. Ayrıca yazarımız bu bölümde “Prusya Tarihi” konusundaki kaynak bolluğundan bahsederken bu açıklamanın Türkçe için (ne yazık ki) geçerli olmadığını belirtmeliyim. Her ne kadar alanın uzmanı olmasam da çeviri ya da telif iki elin parmak sayısını geçmeyecek kadar yayın olduğunu söyleyebilirim. Daha sonra ise (I. Bölüm); “Orta Çağ’daki Başlangıç Dönemi Mark Brandenburg’dan Reformasyon’a Kadarki” dönemin incelendiği konuya geçiyoruz. Bu bölümde meşhur bazı kentlerin kuruluşu, Slav ve diğer unsurların Hristiyanlaşması ile Luther ve Reformasyon döneminin Prusya için ne denli önemli olduğunu görüp devletleşme sürecine tanık oluyoruz. Bu noktada “Protestanlığın” Prusya ve Alman kimliğini oluşturmada ciddi bir rolü olduğunu anlıyoruz. M. Wienfort devamında (II. Bölüm) 18. yüzyılı “Prusya’nın oluşumu” olarak nitelendirmektedir. Bu yüzyıl içerisinde Prusya’nın diğer Avrupa ülkelerine hemen her anlamda yaklaştığı yorumu yapılarak bazı örneklerle oluşum fikri temellendirilir. Hemen akabindeki bölüm de ise (III. Bölüm) kırılmalara işaret edilir ki bu kırılmalardan en önemlisi Napolyon ve Fransa’nın, Prusya topraklarında yarattığı yıkımdır. Bu yıkım ancak 1870/71 yıllarında “Alman İmparatorluğu”nun kuruluşu ile etkisini kaybedecektir. İnsanın aklına “eğer bu yıkımlar ve toprak kayıpları yaşanmasaydı acaba neler olurdu?” sorusu geliyor ve gerçekten de Avrupa tarihini bugün (muhtemelen) daha farklı okuyor olurduk. Çalışmanın “IV.” ve “V.” bölümlerinde ise Prusya’nın modernleşmesine(!) ve klasik tarım toplumu çizgisinden sanayileşen dolayısıyla kapital sisteme doğru ilerleyen bir yapıya evrildiğine tanıklık ediyoruz. Ayrıca 1866 ve 1871 savaşlarının “Alman kimliğinin” oluşumunda ne derece etkili olduğunu görüyoruz ki, bu savaş hakkında Almanların öğretmenlere de çok şey borçlu olduğu söylenir. Çalışmanın sonlarına ve 20. Yüzyılın başlarına doğru yaşanan istikrarsızlıklar, ekonomik sıkıntılar, “nasyonal sosyalizm” ve II. Dünya Savaşının hemen sonrasında Prusya’nın tasfiyesinden, 1990 yılından sonra (kültürel anlamda) yeniden doğuşuna değinilerek kitap sonlandırılmıştır.

Kitabın genel olarak Prusya ile alakalı temel ve giriş düzeyindeki bilgileri aktarmakta son derece başarılı olduğunu düşünüyorum. Sayfa sayısına göre konu başlıklarını (alt başlıklar dahil) son derece yeterli buldum. Tüm bunlara ek olarak kitabın sonunda bulunan “kronoloji”, “kaynakça” ve “dizin” bölümlerinin, kitabın daha efektif olarak kullanılabilmesini sağladığını da belirtmeliyim. Ayrıca yukarıda da değinmiş olduğum üzere, dilimizde telif ya da çeviri olarak "Prusya Tarihi" hakkında bulunan eser miktarından dahi incelediğimiz kitabın önemi anlaşılır. Kitabın fiziki özelliklerine gelecek olursak; baskısı, cildi ve kapağı son derece güzel. Çevirinin ise iyi olduğunu söyleyebilirim. Bu kitabı modern dönem Avrupa ve Almanya çalışanlar ile bu konulara meraklı olan okurlara tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar!
Yanıtla
9
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşama duygudurum ölçeğinde empatik bakabilmek
Paulo Coelho’nun 213 sayfalık, “Veronika Ölmek İstiyor” adlı romanı; sosyolojik ve psikolojik gerçekler içeriyor. Anlatım tekniği akıcı, çeviri dilinin ise anlaşılır olduğunu öncelikle belirtmeliyim.
Evreni tanıma, yaşamı anlamlandırma, bireysel tatmin ve güvenlik/mutluluk/huzur arayışları insanı bazen coşkuya bazen de karamsarlığa sürükleyebilmektedir. Bilim, inanç, felsefe ve evrensel gerçeklikle barışık bir yaşam modeli oluşturmakta zorlanıyoruz.
Roman; arayışlarından, edindiklerinden tatmin olmayan, genç bir kız Veronika’nın intihara teşebbüsü ve devamında gerçekleşen olayları konu edinmektedir. İntihar teşebbüsü bir yılgınlık, çaresizlik, teslimiyet, kaçış, küskünlük, vazgeçme ve benzeri negatif nitelemeleri bünyesinde barındıran, bir karar ve davranış bozukluğudur. İntihara teşebbüs eden kişiler deli değildirler. Deliler, böyle bir plan ve kurguyu gerçekleştiremezler.
Maddi anlamda hatta duygu planında çok şeye sahip olmak; mutluluk denkleminin tek şartı değildir.
Seveni de, maddi zenginliği de ihtiyacından çok çok fazla olan kişilerin bile intihara yeltendiğini gözlemlemekteyiz. Hele şair, düşünür, yazar ve sanatçılardan intiharı tercih edenleri anlamakta zorlanıyoruz. Bir noksanlık, bir boşluk, bir eksiklik, bir negatiflik var ama bunun ne olduğunu açıklayıp, hissettirmediklerinden, yalnızca yorum ve tahmin yoluyla değerlendirmeye çalışıyoruz.
Kendi içsel dünyasını en azından bir kısmını çevresine açabilen, duygusal iletişim kurabilen, soran, sorgulayan, dayanışmaya açık, pozitif alternatifler üretebilenler; doğal yaşamla barışık, olağan bir yapıya sahiptirler. İçsel bütünlüğümüzü oluşturan değerleri; genel anlamda genetik ve çevresel etkiler şekillendirse de zihinsel anlamda nelerle beslendiğimiz; bilinç ve irademizin direksiyonunda olacaktır.
Bedensel ve ruhsal planda sağlıklı bireyler, ideal toplum modelinin sağlam temelini kuracaktır.
Olumsuzlukları gözlemlemeden, çözüm ve öneri reçetesi yazmak; mantıksız, tutarsız, geçersiz bir yaklaşım olur. Bu kitap bizlere bu alanda yaşanan sorunlar ve çözümleri açısından, dikkate değer bir kesit sunuyor.

Yanıtla
63
9
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taşra Gerçeği
Anne babası eşkıyalar tarafından öldürülen Kuyucaklı Yusuf’un Kaymakam Salahattin Bey tarafından evlatlık alınmasıyla başlayan ve devamında taşradaki sosyal ilişkiler ağının bir aşk hikâyesi üzerinden resmedildiği akıcı ve sürükleyici bir eser.
Taşradaki kasaba hayatının önemli yönleri, güç ilişkileri bağlamında eserde canlı bir şekilde ele alınmıştır. Kasaba eşrafı ve mütegallibesinin tüm zulüm ve hukuksuzluklarına rağmen taşraya hâkim olması, Sabahattin Ali’nin ifadesiyle kaymakamları “kukla”ya çevirmesi ve adalet mekanizmasının bunların oyuncağı olması taşra hayatının belki de hâlâ çözülemeyen sorunlarıdır. Kaymakamların kasaba eşrafının oyuncağı olması ve sonunda teneke çalınarak gönderilmesi klişesi, kim bilir belki de Yaşar Kemal’in “Teneke” adlı eserine ilham vermiştir.
Eser, hukuk-edebiyat ilişkisi bakımından önemli veriler sunmaktadır. Ölümle başlayan eserin ilk sayfalarında 1903 senesi koşullarında kaymakam, müddeiumumi (savcı) ve doktordan oluşan heyetin at sırtında olay yerine gitmeleri ve olay yeri incelemesi yapması ele alınır. Eserin ilerleyen kısımlarında, hâlâ taşra düğünlerinin bir vazgeçilmezi olan maganda kurşunları o devirlerde kasti olarak hedef bulmaktadır. Ancak rüşvetle kolluğun, jandarmanın etkisiz hâle getirilmesinden şahitlere baskı yapılmasına, delillerin karartılmasından rüşvete kadar her türlü araç; tüm kasabanın bildiği hakikati, eşraftan birinin oğlunun başkasını kasten öldürmesi olayını, örtmeyi sağlar. Bu durum, Jonathan Swift’in “Hukuk; küçük sineklerin yakalandığı ancak eşek arılarının delip geçtiği bir örümcek ağına benzer.” sözünün kasabadaki tezahürlerindendir. Tabii ki bunlar adalet mekanizmasına intikal eden olaylarla ilgili taşra eşrafının adaleti iğdiş etmesinin yollarıdır. Zaten olayların önemli bir kısmı kaynakta kesme yöntemiyle adalete intikal et/tiril/meden halledilir.
Eserde bürokrasi, bürokrasinin çalışma anlayışı ve bürokrasiyle eleman temin edilmesi bağlamında hâlâ güncelliğini yitirmeyen konular karşımıza çıkmaktadır.
Eserde günümüz Türkçesinde pek kullanılmayan az sayıdaki kelimelerin anlamlarının ilk geçtiği yerde verilmesi okuyuculara kolaylık sağlayacaktır.
Edebi eserlerde yazım kurallarına uyulmasına, diğer eserlerden daha fazla önem verilmelidir. Eserde azda olsa yazım yanlışları maalesef bulunmaktadır. Tırnak içindeki ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması (s. 18, 24, 34, 43, vd.), bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması ve parantez içerisindeki cümlelere büyük harfle başlanmaması (s. 24, 43, 54, vd.) görülen yanlışlardandır. Ayrıca bazı kelimelerin yazılışlarında imlâ yanlışları bulunmaktadır: (candarma/ jandarma; aptes/ abdest; ramazan bayramı/ Ramazan Bayramı; teravi/ teravih; allahaısmarladık/ Allah’a ısmarladık; Allahını/ Allah’ını; yarabbi/ ya Rabbi; düstur ve mecelle/ Düstur ve Mecelle vd.)
Sabahattin Ali’nin eserlerinde hayatı anlamlandırma gayreti, arayış, bir işe yaramama ve hiçlik duygusu ile geçim kaygısı ele alınan başlıca konulardandır.
Tanzimat’tan 1950’ye kadar Türk romanının ana konusu Batılılaşmanın dışına çıkarak, taşra sorununun ve taşradaki güç ilişkilerinin ele alındığı ve toplum gerçekliğini yansıtan eser, 1937’de yayınlanması itibariyle öncü konumdadır.
Yanıtla
61
4
Destekliyorum  3
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınır-Avrupa'nın Kıyısına Yolculuk
Biyolojiye göre malum insanın en küçük yapı taşı hücredir. Hücrenin giriş kapısı olan hücre zarının bazı özellikleri mevcuttur: Geçirgen, yarı geçirgen ve seçici geçirgen… İnsanlık tarihinde ülkeleri birbirinden ayıran sınırların gelişimine baktığımızda sırasıyla aşağı yukarı böylesine bir durum söz konusudur. İnsanlığın ilk dönemlerinde sınırdan söz edilemez. İlk devlet yapısının oluşmasıyla birlikte sınır hatları oluşur, fakat ilk aşamada öylesine katı bir sınır güvenliği yoktur. Yani geçirgen bir evre söz konusudur. İlerleyen zamanlarda sınırlar biraz daha katı kurallarla yarı geçirgen bir konuma kavuşur. Ama Yakın Çağ’a gelindiğinde; artık anlı şanlı seçici geçirgen bir sınır modeli söz konusudur. Öyle her isteyen her istediği yere seyahat edip sınırları geçemez. Tabii savaşlarla metazori şekilde çizilen her sınır, sorunlarını da beraberinde getirir. Kapka Kassabova, “Sınır” isimli eseriyle insanları birbirinden ayıran haritalarda gördüğümüz o meşhur çizgilerin içine girer ve hatta sınırların farklı yakalarını yazdıklarıyla birleştirir.
Kassabova 1973 yılında doğduğunda Bulgaristan sınırları içerisinde olmasına karşın, küçük yaşta ailesiyle beraber Yeni Zelanda’ya göç eder. 2005 yılında ise İskoçya’ya yerleşerek yaşamını sürdürür. Şair ve yazar Kassabova, 2010 yılından sonra baba toprağı Bulgaristan’da sınır kasabalarını ziyaret eder. Sonrasında incelemelerini derinleştiren yazar, Balkan coğrafyasının sınır ötelerine rotasını çevirir. Böylelikle rotası üzerinde bulunan sınırın diğer yakası, Yunanistan ve Türkiye de yazarın gezi günlüğüne eklenmiş olur. Kassabova’nın zamana, mekâna ve en önemlisi coğrafyaya damgasını vurmuş anlatısıyla çizdiği sınırlara ilişkin yazmış olduğu gezi inceleme notları artık kitap şeklinde teşekkül etmeye hazırdır.
Gezi-inceleme yazıları okura “orada olmak” hissini yaşatmasıyla meşhurdur. Belki de Kassabova okurunu sınıra götürmek kastıyla kitabını kaleme almıştır. Zira pasaportla geçilebilen bir hattın, kimi zaman nasıl büyük bir set, kimi zaman da nasıl insanın üstünden zıplayarak geçebileceği küçük bir engel olduğu pek bilinmez. Oysaki ele alınan her mekân Rusların meşhur Matruşka oyuncağı gibi katman katmandır. Sınır kavramının tabakalı o yapısının derinlerine inildikçe okurun karşısına çıkanlar fazlasıyla şaşırtıcıdır. Çünkü, en nihayetinde sınırlar kültürlerin kaynaşma alanıdır. Devletler sınırları çekerken kültürün o sınır tanımaz misyonunu umursamazlar. Ama Kassabova o umursanmaz kültürel yayılım alanının peşinde sıkı bir iz sürer ve sınırları kaldırarak kültürün temas noktalarını okurlarına sunar.
Kassabova elindeki kültürel materyali analiz ederken ilk aşamada tarihin rehberliğini öne sürer. İkinci aşamada gözlemlerinin gücüyle konuya hükmeder. Son aşamada yorumuyla gözlem ve analizlerinin sentezini okura sunar. Tabii bu akademik bir vizyon gösteren anlatısının içine, günlükle yazarı arasındaki samimi havayı aksettirecek irtibat noktalarını koyar. Çünkü salt kuru gözlemlere dayanan bir anlatı; kitabı turist rehberlerinin elindeki broşürlere çevirir.
Kassabova’nın eseri sadece gezi-inceleme kitabı olarak nitelendirilemez. Zira Kassabova sözlü tarihin konusu olabilecek şekilde, gezileri esnasında karşılaştığı insanlarla samimi diyaloglar kurar. Bu diyaloglarda sohbet edilen kişinin yaşamı adeta kitabın içinde zuhur eden küçük bir hikâyeye dönüşür. Kimi zaman bu macera dolu hikâyeler dönemin tarihinin okunması için sosyolojik verileri okura sunarlar. Çünkü Kassabova’yla konuşanları tek tip olarak tanımlamak mümkün değildir. Bu yüzden yeri gelir Kassabova’dan çok hikâyeleriyle esere renk katanlar Sınır’ı okura anlatır.
Yazarın kültürün önemli katmanlarından biri olan mitolojiyi de dayanak olarak kullandığı, gözden kaçmaz. Misal bahsedilen bir ritüelin mitolojik kökleri önce meydana çıkarılıp, sonrasında geçmiş gelecek ekseninde günümüze olan yansımalarına yer verilir. Yazarın bu anlatılarında insanların inanış özelliklerinin o dinler üstü yapısına şahit olmak da mümkündür. Kassabova, bir antropolog ve etnolog hassasiyetiyle olaylara yaklaşır. Kültüre özgü tutum ve davranışları yargılamadan en duru haliyle okura sunar.
Kassabova olayları değerlendirirken objektif bakış açısıyla konuya hükmeder. Türkler, Yunanlar ve Bulgarlarla ilgili etnik niza noktalarına fazla temas etmez. Siyasi çatışma hikâyelerinden bilerek uzakta durur. Bu açıdan çatışma halinden ziyade, anlatılan durum üzerine yoğunlaşır. Yorumlar, sivri uçlu olmayıp, herhangi bir etnik unsura rahatsızlık vermekten azadedir. Kassabova çocukluk çağlarını Bulgaristan’da totaliter bir hükümetin kontrolü altında geçirdiğinden, yazdıklarında derin özgürlük vurgusu göze çarpar. Bu yönden yazarın sınırları özgür bir bölge ve sınır insanlarını da daha tarafsız gördüğü düşünülebilir.
Kassabova’nın muhatap olduğu sınırlardan birisi de Türkiye sınırıdır. Bu yüzden Türkiye anlatısı da eserde kendisine ciddi bir yer bulur. Her ne kadar yazarın Türkiye’de karşılaştığı karakterler üzerine yoğunlaşan bir anlatısı olsa da bazen doğrudan Türkiye’yi merkeze alan yorumlarına da yer verir.
Eserde dikkat çeken yönlerden birisi de betimlemelerin canlılığıdır. Yazarın -şair ve yazar kimliğine binaen- metinlerinde şiirsel üslubun etkisini kabul etmek gerekir. Anlatılan coğrafyanın o su katılmamış doğal hali, en güzel şekilde dile getirilir. Karakterler canlı olarak çizildikten sonra kendilerine söz verilir. Bu anlatımla insan ve kültür yönüyle sınırların farklı yakalarını kıyaslamak okur için daha mümkün hale gelir.
Eserin çevirisi genel olarak iyi. Anlatı yoğunluğu, yazarın tarih, mitoloji, kültür gibi genel konularla, kendi biyografisi ve hatıraları başta olmak üzere birçok anlatıyı harmanlayarak ortak bir potada eritmesiyle göze çarpar.
Hayatın bize koyduğu tek sınır coğrafi değildir. Sınırlar her yerde karşımıza çıkabilir. Her şeyden öte insanın kendine koyduğu sınırlar dahi söz konusudur. Fakat kimi zaman sınır deyip geçemezsiniz. Zira sınır temasın hâsıl olduğu yerdir. Bu nedenle sınır insanlarının birbirlerine karşı tutumları, kendilerine özgü geleneksel ve folklorik özellikleri; dil, din, kültür farklılığının gölgesinde farklı mitlerin her coğrafyada değişen sesiyle sınır artık ayrı bir dünyadır. Kassabova bu ayrı dünyanın sesini kitabıyla layıkıyla duyurur. Zira Kassabova’nın Sınır’ı duymak isteyen için güzel bir seda, görmek isteyen için güzel görüntü olur. Sonuçta Kassabova’nın Türk arkadaşı Emel’in dediği gibi: ”Sınır denen şeyin tek güzel yanı diğer tarafa geçebilmek (s. 148)”. Kassabova, bu dokümanter eserle okurlarını sınırın diğer tarafına geçirir.
Yanıtla
4
3
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kumanda merkezimiz olan beyinle uyumlu bir yaşama kavuşmak mümkün...
Acayip bir evrende yaşıyoruz. Yaşamımız boyunca her şeye anlam veremesek de sahip olduklarımızla mutlu olma gayretindeyiz. Bazen niçin üzüldüğümüze bazen de karşımızdaki kişinin bize karşı takındığı olumsuz tavra bir anlam veremeyiz. Çoğunlukla aradığımızı bulamamaktan yakınırız. Bir mutlu an yakalasak da çok uzun sürmez. Tam “unumu eledim, eleğimi astım, biraz huzur bulayım” düşüncesinin avuntusuyla zaman geçirirsiniz, hastalıklar kapıyı çalar ve davranış sorunları, psikolojik rahatsızlıklarla tanışabilirsiniz.
Bu sorunları tanımlamak istersek; kaygı, korku, heyecan, kuşku, panik, endişe, öfke, tedirginlik ve güvensizlik olarak kısaca özetleyebiliriz. Bu türden bir sorunla karşılaşan insan, çoğunlukla, hastalığını kabullenmek istemez. Başkasına da anlatmaktan çekinir. “deli” yerine konulacağı endişesiyle de psikolog veya psikiyatriste danışmayı kabul etmez. Çoğunlukla ve zorlamayla yakınları tarafından hekime götürülürler. Oysaki bu durum, her insanın başından geçebilecek olağan bir haldir. Danışanlarına tedavi yöntemi uygulayan bir psikolog bile aynı sorunlarla karşılaşabilir. Bu alanda yazılmış akademik ve mesleki anı kitapları bu örneklerle doludur. Hiç vakit kaybetmeden ve endişeye kapılmadan, bu alanın uzmanına danışmak, sorunun daha da büyümeden çözüme kavuşmasını sağlayacaktır.
Yukarıda sıraladığımız sorunlar ortaya çıktığında; vücudumuzda da fizyolojik belirtilerini hissederiz. Bunlar: nabız artışı, terleme, kas gerilmesi, ağız kuruluğu, burun kanaması, göz/dudak/yüz mimiklerinde ve ses tonunda değişiklikler şeklinde kendini gösterebilir.
Bu kitap okuruna; bu tür psikolojik sorunların detaylı tanımını yaptığı gibi, kaygı ve endişeden kurtulmanın yöntemlerini de anlatmaktadır. Ayrıca insan psikolojisi hakkında detaylı bilgi edindiğimizde, karşımızdakinin olağandışı tavırları karşısında daha anlayışlı ve yapıcı davranma yeteneği kazanmış oluruz. Her olumsuzluktan, şahsi bir tavır algısı/alınganlığı yaratanlar; sorun bir iken ikiye katlamış oluyorlar. Bundan dolayıdır ki; farklı meslek sahiplerinin de davranış bilimleri alanında yeterli bilgiye sahip olmaları, mesleki verimliliği ve toplumsal kaliteyi artıracaktır.
Bu alanda pozitif enerji ve insani frekansı yakalayabilenler; evrensel bütünlük içerisinde tüm canlılarla barışık yaşama yetisine sahip olacaklardır. Hayvanların da kendi aleminde duygu ve yargıları vardır. Bir kedinin gözlerine bakarak, sevmenize izin verip vermeyeceğini kestirebilirsiniz. Kuyruk sallayan sevimli bir köpek, sizinle duygu frekanslarının uyuştuğunun sinyalini veriyordur.
216 sayfalık bu kitabın tüm psikolojik bilgi ve yöntem öğrenme taleplerinize yol gösterici, bu alanda okuyacaklarınız arasında bulunması gerekenlerden olduğunu belirtmeliyim.
Birinci bölümde; kaygının kökeni incelenmekte, beynimizin bölümlerinden amigdala ve korteksin bu süreçteki etkisinin ne olduğu açıklanmaktadır.
İkinci bölümde; amigdala kaynaklı kaygının kontrolü için öneriler sunulmaktadır.
Üçüncü bölümde ise korteks kaynaklı kaygıların kontrol süreci ve tedavi yöntemleri önerilmektedir.
Beynin devrelerinden kaynaklanan ve bu devreler tarafından sürdürülen kaygı kalıplarını değiştirmek için açık ve anlaşılır öneriler bulunmaktadır. “Görüldüğü gibi, bazı bilim insanları da dahil olmak üzere, birçok kişinin öne sürdüğünün aksine, beynimiz sabit ve değiştirilmez bir yapı değildir. Beynimizdeki yapılar sadece sahip olduğumuz genlerle değil, deneyimlerimiz, düşünce ve davranış biçimlerimizle de şekillenmiştir."(sf.19)
ABD’de 2005 yılında yapılan bir çalışmaya göre, yaklaşık kırk milyon yetişkinin psikolojik kaygı bozukluğu yaşadığı belirtilmektedir.(sf.25) Toplam nüfusa göre bu sayı, kaygı verici bir boyuttadır.
Önerdiğim bu kitap; beyninizde oluşan kaygı ve buna bağlı olumsuz duygu durumlarının keşfinde size rehberlik yapacak ve bu kaygılarla nasıl baş edeceğinizi öğretecektir.




Yanıtla
20
9
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Kendi istek ve tutkularını ilah edineni gördün mü?”
Birey üzerinden irade zafiyetinin, toplum üzerinden ise yaygın riyakârlık, menfaatperestlik ve kısa yoldan köşeyi dönme anlayışı gibi bazı ahlaki sorunların ele alındığı bir eserdir.
Eser tesadüflere dayalı kurgusundan ziyade konusuyla dikkati çekmektedir. Konunun çekiciliği ve çarpıcılığı da kurguya dair eksiklikleri gidermektedir. Bu bağlamda eserin kurgu bakımından bir fevkaladeliği olduğu söylenemez. Belki de kurgudaki en önemli sorun tesadüflerin fazlalığıdır.
Eserde olaylar 1930’lu yılların sonlarında İstanbul’da geçmektedir. Postanede bir yakınının iltimasıyla işe giren Ömer, Darülfünundan mezun olamamış, hakikatleri görme ve anlama kapasitesi olmasına rağmen kolayca yönlendirilebilen ve okumaya, hayatın anlamını sorgulamaya meraklı bir tip. Arkadaşı Nihat ile bir gün vapurda giderlerken gördüğü Macide’ye kendini kaptırır. Macide ise Balıkesir’den gelmiştir. Emine teyzesinin yanında kalmakta ve müzik eğitimi almaktadır. Ömer de Emine teyzeyi uzak akrabalarından biri olması nedeniyle tanımakta, zaman zaman evlerinde yatıya kalmaktadır. Macide’ye gönlünü kaptırması üzerine Ömer, Emine teyzeyi daha sık ziyaret etmeye başlamış ve Macide ile yakınlaşmayı başarmıştır. Macide’nin eve geç gelmeye başlaması ve babasının da ölmesi üzerine masrafları için gönderilen para kesilir. Eve yine geç geldiği bir akşam sorguya çekilmesi Macide’ye ağır gelir ve gizlice evden ayrılır. Ömer ile karşılaşan Macide onun tek kişilik odasında yaşamaya başlar. Ömer de artık Macide’yi karısı olarak tanıtır. Çok geçmeden Orhan Veli’nin “Bırakmıyor son gördüğüm/Bırakmıyor geçim derdi.” dediği dert ikiliyi sarsmaya başlar. Zaman zaman iş yerindeki veznedara borçlanan Ömer, arkadaşı Nihat vasıtasıyla farklı bir arkadaş çevresiyle iç içedir. Bu çevre basit fikri çıkarımlarla insanlara hükmetmeyi ve menfaat sağlamayı hedefleyen bir grup olup tarih, kültür ve sanatla ilgili görünmesine rağmen bunlar daha çok bir perde olarak kullanılmaktadır. Bu arkadaş çevresi, basit fikrî çıkarımlarla insanlara hükmetmeyi ve menfaat sağlamayı hedeflemektedir. Ayrıca bu çevrenin kamunun önündeki yaşam tarzı ile yaşadıkları hayat da birbiriyle çelişmektedir. Bir tarih, kültür ve sanat etkinliğinden sonra sabahlara kadar İstanbul’un eğlence mekânlarında haz peşinde koşmaktadırlar. Ömer, Darülfünundan hoca ve arkadaşları olması nedeniyle bu çevrenin etkinliklerine katılmakta, hatta bazı fikir tartışmaları Ömer’in kaldığı evde yapılmaktadır. Geçim derdi Ömer’i son derece zorlamakta ve kendini farklı arayışlara yönlendirmektedir. Önceden aklından bile geçmeyen şeyler kolayca fiiliyata dökülmektedir. Bu durum iş yerindeki samimi olduğu veznedardan tehditle para almaya kadar varmıştır. Macide de artık Ömer’le devam edemeyeceğinin farkına varır ve bu ilişkiyi sonlandırma kararı alır. Ömer’e bir ayrılık mektubu yazmayı kafasına koyar. Tüm iyi niyetine rağmen bir türlü iradesine hâkim olamayıp istikrarı sağlayamayan Ömer’le yaşamak; tüm sevgisine rağmen artık Macide için imkânsızdır. Balıkesir’deyken Macide’nin müzik öğretmeni olan Bedri’nin ona Ömer’in gözaltında olduğunu söylemesiyle olaylar farklı bir noktaya gider. Macide birkaç defa Ömer’i, Bedri ile ziyarete gider. Ömer de artık bu ilişkinin yürümeyeceğini anlamış, ayrılık kararına varmıştır. Son ziyaretlerinde Macide ile görüşmek istemeyen Ömer konuyu Bedri ile konuşur. İçindeki Şeytan olarak tanımladığı iradesizliğinin artık Macide için katlanılmaz olduğunu belirterek ayrılmak istediğini Macide’ye bildirmesini ve ona yardımcı olmasını Bedri’ye iletir. Ömer tahliye edilir. Artık iradesine hâkim olmaya çalışarak yeni bir hayat kurmaya azmetmiştir.
İrade konusu insanlığın ortak sorunu olup her insanın tabiatına iyi ve kötü yanlar dercedilmiştir. İnsan hangi duygulara tabi olursa o yönde yol almaktadır. Ancak insanın eksiklikleri görerek buna göre bir yaşam tarzı belirlemesi belki de çoğu zaman mümkün olmamakta ve insan bahanelere sığınmaktadır. İnsan bir şey başardığında fail olarak kendini görmeye eğilimliyken olumsuzlukları görmek istememekte veya bunları değişik şeylere hamlederek kaçış yolu aramaktadır. Bu durum Kur’an’da şu şekilde dile getirilmiştir: “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü?” (Furkan Suresi 24/43). Bu minvalde Şeytan, her kötülüğün sorumlusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Şeytan bir bakıma günah keçisi yapılmakta, sorumluluğu üstlenmeme ve yenilgiyi kabullenmemenin bir yolu olarak görülmektedir. Bu durum sadece bireysel anlamda değil kültürel olarak da yaşayışımızın çeşitli noktalarında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin silahla ilgili bir kaza meydana geldiğinde bahane hemen hazırdır: Şeytan doldurdu. Veyahut suç işleyen birine suçu neden işlediği sorulduğunda cevap hazırdır: Şeytan’a uydum. Eserde iradesizlik, tembellik gibi olumsuzlukları Şeytan’a hamleden Ömer de gözaltı sürecinde bir nefis muhasebesi neticesinde gerçeği görür ve asıl Şeytan’ın tembellik, acziyet, iradesizlik, bilgisizlik ve hakikatleri görmekten kaçma alışkanlığı olduğunu acı bir şekilde anlar.
Eserde toplumsal değerler bağlamında ileri sürülen eleştirilerde gerçek kişilerin ve bir grubun hedef alındığı iddiası bağlamında Selim İleri’nin giriş yazısında belirttiği “roman sanatının ‘kurmaca’dan öte değerlendirilemeyeceği” düşüncesine katılmaktayım. Sanatçı yaşadığı toplumdan soyut şekilde düşünülemez, ister istemez gerçek hayatta yaşananlar sanatçıyı etkileyebilir. Ancak bir sanat eserindeki kişi ve gruplarla gerçek hayattaki bir zümre arasında bağlantı kurularak edebi bir eseri tarih kitabına dönüştürmek doğru değildir. Zaten eserdeki grup üzerinden dile getirilen eleştiriler de sadece bir gruba münhasır olmayıp tüm ideolojik gruplarda ve inanışlarda görülebilen durumlardır. Riyakârlık, menfaatperestlik ve kısa yoldan köşeyi dönme anlayışı gibi ahlaki sorunlar tüm toplumlarda ve çağlarda görülen genel sorunlardır. İnsan hakikatten kaçma hastalığının bir sonucu olarak içinde bulunduğu bu ahlaki sorunları, hele de kendisinin bundan bir menfaati varsa, görmez ve görmek istemez. İnanış ve ideolojilerin hemen hemen tamamında bu ahlaki sorunların, sorun olarak kabul edilmesi bu sorunların olgu olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Örneğin Ömer’in gözaltına alınması üzerine söz konusu grubun paçayı kurtaran bazı üyelerinin Macide’yi görmezlikten gelmesi; sadece normal ilişkilerde değil, çok yakın ilişkilerde de görülebilmektedir. Aliya İzzetbegoviç’in ünlü “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” sözü de bu acı hakikatin bir göstergesidir. Toplumdaki ahlaki sorunlardan bazı gruplar muzdaripken diğerlerinin bundan azade olması düşünülemez. Az ya da çok tüm toplum kesimleri ahlaki sorunlardan nasibini almaktadır. Hz. İsa’nın bireylere yönelttiği “İlk taşı günahsız olanınız atsın!” sorusu toplum kesimlerine yöneltildiğinde hakikat bariz bir şekilde ortaya çıkacaktır. Ahlaki ilkelere riayetin sağlanmadığı hiçbir grupta başarılı olunması mümkün değildir. Bireysel ve toplumsal ahlak sorunu, tüm sorunların temelidir. Zayıf durumda olanların muktedir olunca nasıl bir zulüm makinesine dönüştüğüne tüm tarih şahittir. Eserde, toplumsal ahlak bağlamında söz konusu grup üzerinden ahlaki sorunlar ele alınmakla birlikte, bunlar yoğunluk bakımından tali düzeyde kalmaktadır.
Eserin dili akıcı ve anlaşılır olup olaylar sürükleyici bir tarzda gelişmektedir. Günümüz Türkçesinde pek kullanılmayan Osmanlıca kelimelerin bir kısmının dipnotlarla anlamlarının verilmesi okuyucuya yardımcı olmaktadır. Bununla birlikte, bu tür kelimelerin tamamının anlamı verilmediğinden bunlara aşina olmayanların sözlük kullanması gerekmektedir. Bunun yerine eserin sonuna günümüz Türkçesinde kullanılmayan bu kelimeleri içeren bir lügatçe eklenmesi daha uygun olurdu.
Modern Türk edebiyatının bu tanınmış romanında yazım kurallarına en ince ayrıntısı ile uyulması beklenir. Maalesef eser bu bakımdan beklentileri karşılamamakta ve azımsanmayacak ölçüde yazım yanlışı barındırmaktadır. Belki eserin ilk basıldığı 1940’ta yazım kuralları tam oturmadığından veya bu kurallarda değişiklik yapıldığından eserde bu bakımdan yazım yanlışları olduğu ileri sürülebilir. Günümüzde geçerli yazım kurallarına göre, eserde gerekli düzeltmelerin yapılmasının esere müdahale anlamını taşıdığı kanaatinde değilim. Tırnak içindeki ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması (s. 22, 33, 35,48, 53 vd.) ve bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması yaygın görülen yanlışlardandır. Ayrıca kelimelerin yazılışında önemli miktarda yazım yanlışı bulunmaktadır: (rahmana/ Rahman’a; Ermeninin/ Ermeni’nin; küçükbey/ küçük bey; apteshane/ abdesthane; allahaısmarladık/ Allah’a ısmarladık; ortamektep/ orta mektep; sumen/ sümen; yarabbi/ ya Rabbi; aybaşı/ ay başı; koltukaltı/ koltuk altı; hamt olsun/ hamdolsun; karıkoca/ karı koca; Laotse/ Lao Tse vd.)
Eser, bireysel ve kısmen toplumsal düzeydeki sorunların edebi olarak ifade edilmesi bakımından önem arz etmektedir. Toplumsal ahlakın yerleşmesinde bireyin kendini bulması ve gerçekleştirmesi, sürüden olmadığını fark etmesi ve menfaat odaklarının oyuncağı olmaması bağlamında bireysel düzlemde iradeye ket vuran engellerin görülmesi ve “büsbütün başka bir hayat” talep edilmesi için eserin yakın tarihin karanlık hadiseleri de göz önünde bulundurularak ibretle okunması gerekir.
Yanıtla
80
32
Destekliyorum  10
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Modern Ekonominin Tarihi & 1500-1850 Arasında Dünya Ekonomisi
Kısaca tarih, karabiberle başlıyor. İngiltere'de birine karabiberin yetiştiği yere gitmesini söylemek hakaret gibi bir şeymiş zamanında, oysa karabiber hoş bir baharattır, yemeklere lezzet katar, daha da önemlisi o dönemde uzak ülkelerden getirilen çoğu şey gibi statü göstergesidir. Ticaret yolları Müslümanların eline geçtikten sonra fiyatı artmıştır, bu yüzden aynı durumdan ötürü tütün ithalatının Almanya'da yasaklanması gibi bir uygulamaya maruz kalmamışsa da keşiflerin yolunu fiyatı artan diğer pek çok metayla birlikte açmıştır. Vasco de Gama 1498'de Hindistan'a deniz yoluyla ilk kez ulaştıktan sonra tröst savaşlarının başladığı söylenebilir, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi diğer milletleri karabiber ticaretinin dışında tutabilmek için elinden geleni yapmaya başlıyor örneğin, tabii İngiltere'nin hızlı yükselişinin önünde duramayarak elini eteğini çekecek oralardan. Küresel ekonomik bölgeler ortaya çıktıkça Wolfgang Reinhard'ın deyişiyle "Avrupa yayılmacılığının küresel tarihi" başlamış olacak, 19. yüzyılda Avrupa'nın dünyadaki karaların üçte ikisini kontrol etmesiyle diğer güç odaklarını hızla geçtiği, o güne kadarki bütün ticari dengeleri bozduğu "Büyük Kırılma"ya kadar pek çok devletin mücadele ettiğini göreceğiz. O noktada bırakıyor Kleinschmidt, 1850'ye kadar olan biteni anlatıyor. Ekonomiye dair metaların ortaya çıkışını anlatan kitaplardan başka pek bir şey okumadığım için sıkı bir değerlendirme yapamayacağım, yazarın ele almadığı meseleler vardır herhalde, meraklı bir okur olarak anlatmaya çalışıyorum. Adam Smith okumadım, Karl Marx okumadım, on ikincil kaynaklardan öğrendiğim kadar. Her neyse, Kleinschmidt farklı düşünürlerin bazı şeylerin neden öyle olduğuna dair sundukları argümanları belirterek Weber'den, Wallerstein'dan, Acemoğlu'ndan ödünç aldığı kavramları dünyanın ekonomik seyrini açıklamakta kullanıyor, küresel kapitalizmin serpilmesini ekonomik bölgelerin ticaret ağıyla bağlanması, karşılıklı bağımlılık mekanizmalarının kurulması gibi dinamikleri birkaç açıdan incelemiş oluyor böylece. Beş etmen etrafına kuruyor tarihini: gönüllü ya da zorla göç, dünya ticaretini ve ekonomik alışverişi teşvik eden ya da engelleyen fikirler, nakliyat teknolojilerine odaklanan bilimsel gelişmeler, siyasetin ve şiddetin rolü, bir de ticari ve hukuki yapıları ortaya çıkaran kurumlar. En başta Amerika'nın keşfi geliyor, Yeni Dünya bulunmamış olsa dünya ekonomisinden söz etmenin mümkün olmayacağını söylüyor Kleinschmidt, Wallerstein'ın "küçük dünya ekonomileri" dediği odak noktalarının bağlanmasında keşif seferleri ve seferleri izleyen kolonyal politikalar çok önemli. Avrupa kıtalararası yolculukların risklerini alarak günümüzün dünyasını 1492'den itibaren şekillendirmeye başladığı sırada Çin, Hindistan, Osmanlı İmparatorluğu ve dünyanın diğer büyük güçleri daha lokal, belirli ticaret yöntemlerinden ayrılmayarak oldukça geride kaldılar. Uzunca bir süre dünyadaki ticaret hacminin yarısını oluşturan Çin ve Hindistan o zamanlar yeni yeni türeyen ticari kurumlardan yoksun olduğu, bilgi ve taşımacılık ağı konusunda geri kaldığı için üstünlüğü kaybetti, Osmanlı'nın uzunca bir süre pek bir şeyden haberi olmadı, zaten okyanuslardan uzak ve her türlü bilimsel gelişmeye görece kapalı olduğu için yapabileceği pek bir şey de yoktu gibi gözüküyor. Emrah Safa Gürkan'ı takip ediyorum, o bu konuda hiçbir ülkenin aslında geri kalmadığını, Avrupa'nın muazzam bir sıçrayışla çok ileri gittiğini söylüyor, Kleinschmidt'in anlattığı şey bu sıçramanın aşamaları. "Bunu vurgulamak, Avrupa merkezci dünya görüşüne biat etmek anlamına değil, 16. yüzyıldan itibaren 'sınırları genişletme dürtüsünün', ticari ilişki ve ağların kurulması ve sağlamlaştırılmasının, bilgi alışverişi ve teknoloji transferinin Avrupalı güçlerde Avrupalı olmayanlara kıyasla çok daha ileri düzeylere ulaştığı ve nihayet bunun çok-merkezli bir odaktan Avrupa'nın hükmettiği dünya ekonomisine geçilmesiyle sonuçlandığı gerçeğini hesaba kattığımız anlamına geliyor." (s. 10) "Ruh ve şiddet", "merak" gibi kavramlar bu ilerlemeyi mümkün kılan iki önemli etken, karşılıklı bağımlılık çağının başlamasıyla birlikte bir arada, barış içinde yaşayan merkezler ticari ve siyasi kıskaçlara alınarak yeni dünya düzeninin parçaları haline geliyor. Portekizliler ve Hollandalılar uzak diyarlarda, özellikle Hint Okyanusu'nda ticaret yapmaya başladıktan sonra Batı'nın yükselişi başlıyor, Doğu'nun düşüşü için bir süre daha geçmesi gerekecek. Yayılım politikaları başta yerel ticari sistemleri çok fazla etkilemiyor, Sven Beckert'ın Pamuk İmparatorluğu'nda anlattığı gibi özellikle Hindistan'da yerel üreticiler İngiltere'yi uzunca bir süre uğraştırarak işlerini sürdürseler de üstünlüklerini kaybettiler. Bunda ticaretin kralın elinden çıkarak özel kurumların uğraşına dönüşmesinin büyük etkisi var, yine Beckert'ın savı olan "savaş kapitalizmi" başlarda kralların eliyle sürdürülse de özel teşebbüslerin devleti fişeklemesiyle şirketlerin finanse ettiği yağma hareketine dönüşüyor adeta. Kleinschmidt'e göre seyri sadece "savaş kapitalizmi"nin ürünü olarak görmek doğru değil, pek çok etken var bunun yanında. Sigorta şirketleri örneğin, bankacılık sistemi 16. yüzyıldan çok önce kurulmuş olsa da yeni ticaret biçimini destekleyen bankacılık hareketleri de bir başka mevzu. Üretimin finanse edilmesi için gereken nakliye işlerinin gelişimi ilginç, Güney Amerika'dan getirtilen gümüş ve altın Hindistan'dan alınan baharatların karşılığı olarak kullanılıyor, bunun yanında pamuk sanayisinin gelişmesiyle bu küresel ağ tamamlanıyor ve dünyanın bir ucundan ithal edilen pamuk başka bir bölgede işleniyor, makineler icat ediliyor, ağır sanayi gelişiyor bir yandan. Muazzam bir ağ, Afrika'dan alınıp satılan milyonlarca insanın, fabrikalarda ve tarlalarda korkunç şartlarda çalışan işçilerle örülüyor.

Avrupa'nın sıçrama aşamalarının yanında diğer ülkelerin durumuna da bakıyor Kleinschmidt, "Büyük Kırılma" öncesinde Çin ve Japonya ticareti kasten kısıtlıyor, iktisat tarihçilerine göre "ekonomi politikalarının en büyük hatası". Yine Emrah Safa Gürkan'dan öğrendiğime göre yabancılar ülkenin içlerine kadar girip fesatlık yapmasınlar diye demiryollarını sökmüş Çin, İngiltere gibi Çin de taşkömürü yataklarına sahipmiş, sanayileşme için gereken enerjiyi sağlayabilirmiş ama uzak noktalara nakliyenin sıkıntılı olması nedeniyle kömür kullanılamamış. O sırada buhar makinelerinden endüstrinin çeşitli kollarına kadar sanayisini pek çok açıdan geliştiren İngiltere muazzam bir ilerleme göstermiş. Verimlilik ve üretkenlik de düşükmüş iki ülkede, emek tasarrufu yokmuş. Durumun özeti şudur herhalde: "Safevi İmparatorluğu'nda 18. yüzyılın başına dek, ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nda, Hindistan'da ve Çin'de, devletin ekonomideki önemi çok daha az belirgindir veya iktisadi politikalarda öncelikler çok daha farklıdır. Çin devleti toplumsal huzuru, siyasi istikrar ve denetimi artırmak için, büyük ölçüde vergilerden gelen kaynaklarını, nüfusu destekleyecek altyapı geliştirmelerine ve kamu tesislerine akıtmıştır. Aynı zamanda Afyon Savaşları'na kadar askeriyeye de az yatırım yapılıyordu. Avrupa'da ise erken modern dönemdeki devletler rekabetinde silahlanmaya ve kraliyet temsiline azımsanmayacak kaynaklar aktı." (s. 43) Merkantilizmin de etkisiyle yenilikçi finans kurumları, askeri teknolojiler gelişiyor, bu gelişmeler sivil sektörlere de yansıyınca makas iyice açılıyor. Nüfus artışının payından da bahsetmek gerek, ekonomik hasılanın artışı nüfus artışıyla mümkün olmuş, her ne kadar tartışmalı bir konu olsa da. Malthus'un nüfus ve kaynaklarla ilgili görüşleri sanayileşme öncesinde geçerliymiş gibi görünse de Avrupa'nın her açıdan gelişimi ve yeni kıtaların bulunması, sömürülmesi hesapların baştan yapılmasına sebep olmuş. Osmanlı bir "barut imparatorluğu" olarak askeri gücü sayesinde yayılmış olsa da ticaretin genişlemesi için tüccarları korumaktan ve desteklemekten çok onları denetleyip vergilendirmekle uğraştığı için geri kalıyor, Avrupalı şirketlerle kıyaslanacak kurumları yok, devlet sanayiyi teşvik etmiyor, Sırbistan ve Makedonya'dan getirilen gümüş iyi değerlendirilmediği için artı değer olarak dönmüyor. Bu da Osmanlı'nın özeti: "Sonunda Britanya, özellikle 1815'ten sonra Viyana Kongresi'yle gelen Avrupa'nın lider gücü olma konumu ışığında, ticari liberalleşme sürecine öncülük etti; siyasi ve ekonomik güce sahip konumuyla serbest ticaret ve uluslararası rekabeti savundu. Bur sırada örneğin Osmanlı İmparatorluğu tersi yönü seçerek korumacılığa doğru gitti." (s. 67)

Bilen için bilgi tazeleyici, benim gibiler içinse keyifle okunası.
Yanıtla
9
5
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlıkta Bir Nehir
İnsanın özgürlüğü üzerine günümüze değin çok şey söylenmiştir. Zira 10 Aralık 1948 günü ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi insan özgürlüğünün kutsiyetine uluslararası alanda resmi bir boyut kazandırmasına rağmen, dünyanın her yerinde insan onuru ve haysiyeti acımasızca çiğnenmeye devam etmiştir. İnsanoğlu ilk olarak Kabil’in yaptığı gibi bir diğerine karşı zalimliği doğası gereği mi yapar bilinmez ama insanın insana yaptığı kötülükler, yüzlerce kez sayfalara dökülen acı anılar, hatıralar ve yazınlar zamanla öylesine yürek burkucu bir hal almıştır ki, havasını beraber soluduğumuz bazı canlıların bundan beri kalmasını dilemekten başka çare kalmamıştır. İşte “Karanlıkta Bir Nehir” kendi halinde bir insanın çektiği acıların kaleme alınmasıyla ortaya çıkmış müstesna bir eser…

Kitabın yazarı Masaji Ishikawa’nın annesi Japon, babası ise genlerini atmak isteyeceği kadar Kuzey Korelidir. 1947 yılında Japonya’da dünyaya gelen yazar, kısmen sorunlu bir ailede yaşamasına karşın, 13 yaşındayken, 1960 yılında, babasının Kuzey Kore’ye göç etmesiyle kötünün kötüsünü yaşamaya başlar. 1996 yılında Kuzey Kore’den Japonya’ya kaçan yazarın acı ve ibret dolu efsanevi yaşamı ve maceralı kaçış hikâyesi ise kitabının ana eksenini oluşturur. Hatırat kabilinden otobiyografik özellikler içeren eser, kurguyla izahı mümkün olmayan onlarca öğeyi bünyesinde barındırır.
Öncelikle mevzu bahis olunan -yazarın yaklaşık 36 yılını geçirdiği- Kuzey Kore topraklarının tamamen bir kapalı kutu olduğu söylemek gerekir. Günümüzde dahi dört duvar arasında bir hapishaneyi andıran ülkeye ait izlenimlerin çok kısıtlı olduğu şüphe götürmez bir gerçek… Her zaman karanlıkta olanın merak edileceği malumdur. Ishikawa bu minvalden hareket ederek okuruna karanlık bir ülkenin gerçeklerini göstermeyi amaç edinmiş olmalıdır. Zira Kuzey Kore fotoğraf makinesini alıp turist rehberleriyle gezilecek bir ülke değildir. Uluslararası boyutta vuku bulan kara propagandanın etkisiyle dışarıya cennet olarak tanıtılan ülkenin içinin tam bir muamma olduğunu bilmeyen yoktur.

Yazarın hikâyesi de esasında bilinmeyenden başlar. Ishikawa’nın babası, vadedilen Kuzey Kore topraklarının cennet olduğu safsatasına kapılarak, 1960 yılında ailesi ile beraber Kuzey Kore’ye göç eder. Fakat ilk saniyeden itibaren başlayan ailenin yaşadıklarını yazmaya kelimeler kifayet etmez. Ishikawa iyi bir eğitim almamasına ve yazarlığı aklına getirmeyecek kadar farklı bir konumda bulunmasına karşın mezkûr eserinde adeta bir destan yazar. Eskiler “dert adamı söyletir” derler. Ishikawa’nın yaşadığı acılar açısından derdini ölçmek mümkün olsa; belki de derdine oranla yazdıklarının az olduğu ortaya çıkar. Çünkü Ishikawa insanı yaşadığına pişman edecek dertlere sahiptir. Zira her satırda Ishikawa ismi altında insanlık şerefinin nasıl ezildiğine şahit olmak mümkündür.

Ishikawa olayları kaleme alırken samimi bir dil kullanır. Onun bu tarzı, aldığı eğitim ve yazarlığı meslek haline getirmemesiyle ilintili olabilir. Fakat, aslında olayı başka yönden değerlendirmek gerekir. Ishikawa içinden geldiği gibi yazar. Teferruata pek fazla girmez ve lafı uzatmadan yaşadığı acıyı satırlarına döker. Bunu yaparken dert ortağı ararcasına okuruna sorar: “bu durumda siz ne yapabilirdiniz?” Yazarın bitmek tükenmek bilmeyen bu tarz sorularına yanıt bulmak gerçekten zordur. Zira insan çaresizliğinin zirve noktasını yansıtan bir anlatı, dibini eşeledikçe daha ağır gerçeklerle okurun karşısına çıkar.
Aslında her anlatı umut barındırabilir. Kurgulanan bazı eserlerde korkunç bir dünya tasvir edilirken, okuru diri tutmak adına gizli bir umut, arka planda ne kadar mat görülse de kendisini hissettirir. Fakat Ishikawa’nın kurgu dışı anlatısında bunu bulmak mümkün değildir. Bu da bizi bir gerçeğin kapısına götürür: umut kurgulanabilir ama gerçek bazen umudu barındırmaz. Ishikawa’nın cehennemi andıran gurbeti öylesine zalimdir ki umuda zerre kadar yer bırakmaz. Misal, Ishikawa’nın annesinin ülkesine özlem duyan umutsuz söylevi yürek dağlayıcıdır: “Beni ülkeme bağlayan tek şey gökyüzü (s.80)."
Ishikawa’nın bu kadar ayrıntılı bir şekilde geçmişini afişe edebilmesi ise bunu bir hedef olarak kendine belirlemesinde yatar. Zira, kayıplarının acısını dünyaya duyurmak isteyen bir yazarın sert haykırışları her satırda ben buradayım der. Böylelikle yazar yaşadığı cehennemin sıcaklığını tüm insanlığa duyuracağından emindir. Çünkü yaşam hakkının kutsallığı kadar insanoğlunun gerçeğe ulaşma hakkı da vardır. Her ne kadar baskıyla derdest edilse de, gerçeklerin bir gün ortaya çıkmayacağını kimse garanti edemez. Ishikawa’nın eseri gerçeğin tezahür etmiş hali gibidir.
Ishikawa, gözetim toplumunun dişlileri arasında sıkı bir şekilde ezilmiş olsa da makineleşen bir meta haline gelmeye karşı direnir. Bu yazdıklarına da yansır, rejime karşı çıkan yanları bazen düşünce ekseninde ortaya çıkar. Çevresindeki düşünmekten bigâne insanların, tavırlarını yadırgar. Onun evrensel doğruya ulaşan fikirleri ise esir alınmayacak kadar güçlüdür. Bu doğrultuda Kuzey Kore’de fikriyle, zikriyle ve bedeniyle esir olmuş ama bunun farkında olmayan insanları betimleyerek; propaganda bombardımanı altında kendisini nasıl fikren koruduğunu anlatır.

Eserde, dikkat çeken yanlardan birisi de Kuzey Kore toplumunun siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel düzenine ait tespitleri sunmasıdır. Ishikawa, sosyal yaşantıyı gündelik yaşamın en ince ayrıntılarına girerek yansıtır. İdeolojik mekanizmadaki bağnazlığın, nasıl toplumun çürümesine neden olduğunu yazdıklarıyla kanıtlar. Toplum psikolojisindeki çöküş ekseninde, ahlaki yozlaşmanın zirve yaptığı bir düzenin bozuk işleyişi tüm gerçekliğiyle aktarılır. Kuzey Kore tarihine ait dönüm noktalarının halk üzerindeki etkileri çarpıcı şekilde vurgulanır. Bazen duygu temalı balyozunu insanın içini burkacak şekilde indiren Ishikawa, hüznü okuyanın yüreğine bulaştırır. Acının, üzüntünün, öteki olmanın, çaresiz ve umutsuz kalmanın tüm şekillerini içten bir sesle duyuran yazar; adeta daha iyi durumda olup halinden şikâyet edenlere ibret dolu bir bakış atar. İdeolojiler ve fikir sistemleri daha iyi bir dünyayı yaratmak için araçtır. Fakat, bazen fikri bağnazlık en iyi aracı bile zulüm silahı haline getirir. İnsana saygı temelinde yükselmeyen her yapı evvel ahir çökmeye mahkûmdur. Şeyh Edebali’ye atfedilen şu söz işin özüdür aslında: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.
Yanıtla
4
5
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuzgun'un şairi Edgar Allan Poe
Eserleri büyük, lakin kendisi yenik bir yazar Edgar Allan Poe. Sarhoş, yoksul, yenik ve dışlanmış bir edebiyat dahisinin biyografisini okumak, bence zıtlıkların güzelliğini duyumsamak gibi.
Yeni kıtanın sancılı dönemlerinin doğurduğu bir edebiyatçı. Rekabetçi ve inatçı kişiliğiyle edebiyata tutunmaya çalışan bir şair. İşte bu biyografiyi okurken insan Poe'nun, şair Poe'dan ne kadar farklı olduğunu görüyorsunuz. Hayatı boyunca zengin olmayı beklerken zenginliği ancak kendi istediği şekilde, yani yazar, şair, editör veya yayıncı olarak elde edebilecekse isteyen bir kişilik. (Amerikan kapitalist sisteminin egemen olmadığı, değerlerin ve ahlakın çürümediği bir Amerika).
Edebiyat aşkıyla yaşamış ancak alkolün ve depresyonun etkisiyle hayatını, ilişkilerini ve arkadaşlıklarını harcamış bir şair.
Bütün dünyada Kuzgun şiiriyle tanınmasına rağmen, para kazanmak ve hayatta kalmak adına şiirden ziyade öykü ve hikayeler yazmış; fakat edebi kişiliğinden asla ödün vermeden, o dönemin edebi kurallarına bağlı kalmadan fantastik ve kendine özgü eserler ortaya koymuştur. O dönemin edebiyat çevrelerince kural dışı olmak kabul görmese de, o hikayelerinde bunu sonuna kadar kullanmıştır. Onun bu gotik tarzı, sinema endüstrisinden, fotoğrafa kadar birçok sanat dalının gelişimini etkilemiştir. Salvador Dali ve Rene Magritte'de, Poe'da bir ilham kaynağı bulmuştur. Poe'nun resim sanatına etkisi sadece sürrealizmle sınırlı kalmamıştır elbette. Poe'nun bilim kurgu türünde öncü niteliğindeki hikayeleri, Jules Verne'yi de etkilemiştir.
Daha bir çok edebiyatçıyı etkisine alan Poe'nun bu biyografi çalışmasında yazar Poe'yu, sansasyondan uzak, reel ve daha çok edebi kişiliğiyle ortaya koymuş. Hikayelerinin edebi çıkış maceralarını ve bu hikayelerin yayınlanma süreçlerini bulabileceğiniz bu eser, Poe'yu edebi yönden tanıma adına güzel bir biyografi. Kevin J.Hayes’in akademik kişiliğinin yansıdığı çalışmasında iyi bir kaynakça ve dönemin gazete ve dergilerinden taranmış yeni biyografik ayrıntıları yakalıyorsunuz. Bu iyi araştırılmış biyografi, Poe’ya yönelik çalışmaların eksiksiz bir fotoğrafıdır diyebiliriz.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Küresel ısınmaya karşı önlem almak, her insanının ödevidir.
Her varlığın; başlangıç, gelişme, eskime/yaşlanma vb. süreçlerden sonra yok olmaya doğru yol aldığını gözlemlemekteyiz. Bu duruma insanın ölümlü olması, bitkiler ve hayvanlar dünyasının canlılık süreci, eşyaların ve diğer maddelerin eskiyip fosilleşmesiyle tanık olabiliyoruz.
Üzerinde yaşam sürdüğümüz dünya ve diğer gezegenler de birer varlık. Big Bang (büyük patlama) teorisiyle, milyarlarca yıl önce oluştuğu konusunda hipotezler geliştirilen evrenin de diğer varlıklar gibi belirli bir sona doğru gittiği kabul edilmektedir.
Bizim irademiz ve iktidarımız dışında oluşan, iklim değişikliği de bir nevi evrenin yaşlanmasına, diğer varlıklar gibi yok olma ve yıkıma doğru yol alması olarak yorumlanabilir bence.
Deneyimli iki iklimsel etkiler uzmanı; bu kitapta, dünyamızı ve tüm insanlığı tehdit eden, iklim değişikliği ve küresel ısınmayı gündemlerine alarak, derinlemesine yorumlamışlar.
Önce gözleme dayalı teşhis, neden/niçin/ne yapabiliriz sorularının tahmini çözümlemesi ve sorunları nasıl çözebiliriz konusunda metodolojik öneriler sunmuşlar. 162 sayfalık kitabın çok iyi anlaşılması için, bu alanda daha önce edinilmiş bir birikim gerekiyor.
İklim değişikliği ve küresel ısınma; ekosistem, göçmen kuşlar, mevsimler, ısı değişiklikleri, yağmur, sel, kuraklık, tarımsal üretim, içme suyu, bitki örtüsü, hava, beslenme, sağlık ve hastalık gibi sorunlarla karşımıza çıkmaktadır.
Petrol ürünüyle çalışan araçlar, fabrikalardan çıkan duman/ gazlar ve diğer çevresel kirlilik yaratan olumsuz etkenler, iklim değişikliğini tetiklese de bizim ihmal ve irademizin dışında gelişen kozmik olayların var olduğu da belirtilmektedir.
Biz insanlara düşen; tasarruflu ve doğal bir yaşamı desteklemek, ekosisteme zarar verebilecek eylemlerden kaçınmak olacaktır. Devlet/ler eliyle alınacak önlemler elbette vardır.
Olağanüstü kirlilik oluşturan olumsuz etkenler karşısında devlet; idari, ekonomik ve hukuki yaptırımlar uygulayabilir. Fakat bu kozmik kirlenmeye karşı alınacak önlemler, bireysel çabalarımızla desteklenmelidir.
Bu tür kitapları yalnızca bilim insanları, ilgili kurumlar, devleti yönetenlerin okuması yeterli değildir.
Ekolojik yaşam modelinin toplumda karşılık bulabilmesi için bireysel ölçekte gündemde tutulması, konferans, panel ve diğer etkinliklerle yaygınlaştırılması gerekir.
Deprem olunca sağlam bina, sel olunca su kanalı, kuraklık olunca su deposu aklımıza geliyorsa; bir bilinç ve öngörü eksikliği olduğu kabul edilmelidir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir