Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Kusursuz Dikkat”le farkındalığa yol almak.
Günümüzde insanların dikkatini dağıtan, odaklanmayı engelleyen o kadar çok ayartıcı ve karartıcı etken var ki; bu önemli konuyu yakalayan ve üzerinde kafa yoran bilim adamları, sosyologlar, psikologların yanı sıra pratikte kendi hayatlarından hareketle çözümler üretmeye çalışan araştırmacılar var. Chris Bailey de bu konuyu gündemine alarak nasıl üretken olunabileceğine dair yüzlerce makale yazıp, konuşmalar yapan bir araştırmacı ve yazar. Ki makaleleri önemli yayın organlarında yayınlandı, yayınlanmaya devam ediyor.
Chris Bailey bir yandan insan odaklı gözlemler yaparken, diğer yandan kendi yaşadığı pratikleri de sizinle paylaşıyor. Bu da kitabın size sağlayacağı katkının gerçekçiliğini arttırıyor. “Sınırlı dikkat kapasitemize, zekice ve bilinçli bir şekilde yatırım yaparsak, derinlemesine odaklanabilir ve daha net düşünebiliriz.”(s.11). Bilinçli bir şekilde yapacağınız işlere ve hedeflerinize odaklanmanın, dikkatinizi dağıtan birçok nedenin olduğu günümüz dünyasında ne kadar önemli olduğunun farkında olmanızı, bunun hayatınızı nasıl değiştireceğini, “Kusursuz Dikkat” le üretkenliğinizi nasıl verimli hale getirebileceğinizin ipuçlarını ortaya koyuyor.
Kitabın birinci bölümünde yazar, konuya “Kusursuz Dikkat” başlığıyla giriş yapıyor. İşlerinizdeki üretkenliğin başlangıç noktası, dikkatinizi bilinçli bir şekilde ve amacına uygun kullanma yolları ve sonuç elde etme temelinde ciddi bilgiler edinebiliyorsunuz.
İkinci bölümde “Serbest Dikkat” başlığıyla zihnin serbest gezinmesinin ve dikkatin içe doğru yönlendirilmesinin önemi ortaya konmakta. Burada sorun çözmenin, daha yaratıcı düşünmenin ve yeni fikirler için beyin fırtınası yapmanın ve tazelenmiş bir enerjiyle sonuca ulaşmanın adımlarına değiniliyor. “Kusursuz dikkat beyninizin en üretken çalışma durumu iken, serbest dikkat en yaratıcı olanıdır.”(s.136).
İşlerin karmaşıklaştığı, dikkatinizi olabildiğince toplamanızı engelleyici bir dünyada deneyimlerini derli toplu ve sistematik bir şekilde “Kusursuz Dikkat” adlı kitabında sunmuş Chris Bailey. Bu farkındalığı yakalamak için “Kusursuz Dikkat”i öneriyorum.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kızılderili Tarihi ve Gelenekleri
Pizarro ve Cortés ölümü getirdiler, birkaç kâşif Florida'ya ulaştı, yerliler ne yapacaklarını biliyorlardı artık, çoğunu öldürdüler. Bazı kâşifler yerlilerin söylendiği gibi barbar olmadığına şahit oldu, böylece "uygarlar" ve "barbarlar" arasındaki savaşı barbarların başlatmadığı ortaya çıktı. 1538'den sonra seferler arttı, beyaz adamlar yerlilerle daha derin ilişkiler kurmaya başladılar, kabileler arasındaki savaşlarda taraf olup kardeşi kardeşe kırdırmaya başladılar bir süre sonra. İspanyolların tüfekleri dehşet saçtı, Natchezler bu sihirli, korkunç silah karşısında hiçbir şey yapamadılar, teslim olmaktan başka çareleri kalmadı. 1500'lerin ortalarından itibaren sahneye Fransızlar girdi, İspanyolların karşısında oldukça zorlandılar ama bir kısmı Florida kıyılarına ulaşabildi, karadaki savaşı Fransızlar kazandı ve kısa süre önceki yenilgilerinin intikamını almış oldular, Fransızların asıldığı ağaçlarda İspanyolların bedeni sallanmaya başladı bu kez. Keşiflerin hikâyeleri Batılıların kendi aralarındaki savaşlarla dolu başlarda, yardım isteyen tarafların yanında savaşlara katılan yerliler topraklarına nasıl bir lanetin çökeceğini bilmiyorlardı. Savaş kapitalizmi ülkeler arasındaki çatışmaları hızlandırdı, ardından meydan bir süreliğine Fransızlara kaldı. İngilizler kısa süre sonra ortaya çıkınca iki ülkenin barış anlaşmalarından bağımsız olarak devam eden savaşlar yeni kıtanın sınırlarını çizmeye başladı. Pocahontas'ı bu noktada anmak lazım, John Smith'in hayatını kurtardıktan sonra Avrupa'daki saraylara uzanan serüveni pek ilginç. Smith bir keşif gezisi sırasında esir düşüyor, Şef Powhatan'ın karşısına çıkarılıyor. Şef adamı öldürmek istemese de diğer şefler ve kabile büyücüleri adamın öldürülmesi için baskı yapıyorlar. İnfaz gerçekleşecekken Pocahontas baltayla Smith arasına girerek adamın hayatını kurtarıyor, sonrası şenlikler, dostluk. Bir süre sonra İngiltere'ye dönen Smith yıllar sonra Pocahontas'la Avrupa'da karşılaşıyor, hoş bir hikâye. 1613'te John Rolfe adlı bir subay Pocahontas'la evlenmek istediğini söylüyor, kız teklifi kabul ediyor, Hristiyan olduğunda o bölgede vaftiz edilen ilk yerli kızı o. Rebecca adını aldıktan sonra eşiyle birlikte İngiltere'ye gidiyor ve yüksek tabakanın ilgisiyle karşılaştığı bir etkinlikte Smith çıkıyor karşısına, hasret gideriyorlar, Smith bütün hikâyeyi I. Jacques'ın eşine anlatınca kraliçeyle tanışıyor Pocahontas, dost oluyorlar. Memleketine dönecekken 1617'de ölüyor, yirmi iki yaşında. Geriye erkek çocuğu kalıyor, onun soyundan gelenler birçok kez Virginia'nın valisi olmuşlar. Yerlileri mahvetmişler midir diye düşünüyor insan, İngilizler yeni kolonilerine bir dünya caniyi, serseriyi gönderdikten sonra eski koloniciler kuzeye kaçmışlar, yerlilerin yoğun olduğu bölgelerde bu suçlular hüküm sürmeye başlamış. 1622'de sabırları tükenen şefler kolonilere saldırarak yüzlerce İngiliz'i öldürdükten sonra ertesi yıl misilleme gerçekleşmiş, korkunç katliamların ardı arkası kesilmemiş sonra. Döngü bu, barışçıl amaçlarla yaklaşan Batılıların kötü muameleye maruz kalmadıklarını görüyoruz, yerliler dostluk gösteriyorlar, bunun yanında sömürüye odaklılar yüzünden sayısız savaş çıkıyor, kan davasına dönüyor bu savaşlar. Batılıların verdikleri sözleri tutmamaları bir süre sonra güven ortamının tamamen kaybolmasına neden oluyor, insancıl yöneticilerin yerleri değiştirilince yerlerine gelenler anlaşmaları sürdürmüyorlar, yerlilerin topraklarını ele geçirip sayısız bizonu öldürüyorlar. Verimli topraklar elden gidince savaşmaktan başka çare kalmıyor, yerliler sürekli gömüp çıkardıkları baltaları kuşanıp mavi gömleklilerin üzerine atılıyorlar. Zafer kazandıkları oluyor ama sürekli bir üstünlük kuramıyorlar ne yazık ki, ateş suyunun yerliler üzerindeki etkisini Beyaz Diş'te acı bir şekilde görmüştük. Yerliler içki içince sapıtıyorlar, birbirleriyle savaşıyorlar, çılgınlığa kapılıp aralarındaki ittifakları bozuyorlar. "Bizim getirdiğimiz savaş, hastalık, alkol ve başka kusurlarımız yüzünden onların çöküşleri başlamış oldu." (s. 131) Başta Fransızlarla çatışıyorlarsa da bir süre sonra Fransızların kılıcı ve yerlilerin "tomahawk" adlı baltası birlikte gömülüyor, taraflar uzunca bir süre savaşmadan birlikte yaşıyorlar, 1700'lerden itibaren çatışmalar yine artıyor, İngilizler de ortaya çıkınca işler iyice karışıyor. Yerlilerin çoğu Fransızlardan yana, omuz omuza savaşıyorlar ama İngilizlerin yayılmasına engel olamıyorlar, bunda İngilizlerin yerlileri ikna edip Fransızlara destek yollamalarını önlemesinin etkisi büyük. ABD kurulduktan sonra işler iyice kötüleşiyor, yerliler hayvan olarak görüldükleri için durmadan saldırıya uğruyorlar. 19. yüzyılda yeni tüfekler kullanan, kurşun işlemeyen metal plakalarla savaşmaya başlayan askerler karşısında yerlilerin şansı kalmıyor pek. Şefler durumu teker teker kabullenip kendilerine gösterilen alanlarda yaşamaya başlıyorlarsa da geçmişin cenneti andıran toprakları çok uzakta artık, o topraklardan demiryolları geçiyor, bizonların özgürce dolandığı alanlara sayısız bina dikiliyor, yerlilerin yeni yaşam biçimine uyanları ata topraklarını terk ederek Batılıların arasına karışıyorlar, geri kalanları numunelik. Savaş sahneleri, Geronimo ve Oturan Boğa gibi şeflerin kahramanlık hikâyeleri detaylıca ele alınmış. Yerliler yazılı kültürle çok geç tanıştıkları için keşiflerden öncesine dair pek az bilgi var, bu kitaptaki tarihleri geçtiğimiz yüzyılın başına, tehlike yaratamayacak kadar azaldıkları zamanlara kadar geliyor. Tanıklıklar ve Batılıların belgeleri yanlı olsa da yazarlar Geronimo'nun söylemlerine de yer vermişler, sempatiyle yaklaşıyorlar yerlilere, hoş. Amerika'ya nasıl geldikleri konusunda antropolojinin sunduğu bilgiler malum, Bering Boğazı üzerinden göç ediyorlar, aynı şekilde atlar da ters yönde göç ediyor, Asya yerlileri verip atları almış sanki. İki kıtadaki at binme ustalığı benzer, bazı kabileler Moğolları andıran vücut özelliklerine sahip. Aztekler de ilkel Komançilerle aynı kökenden geliyormuş ama nasıl koptukları hakkında bir bilgi yok yine. Çok ilginç bir şey daha, Batılı öncülerden biri iletişim kurduğu şefe bir törenin ne zaman yapılacağını sorduğunda şef bir kuştan bahsediyor, söğüt dalını Yüce Sandal'a getiren kuştan. Tufan öyküsünü anlatacak misyonerler henüz gelmemişler oraya, yerlilerin kendi inançlarında var. Güvercin geliyor, tufanın sona erdiğini bir söğüt dalıyla bildiriyor. Koca geminin inşası, fırtınalı yolculuk, isimler hariç hemen her şey aynı, bu sebeple Kızılderililerin Kayıp On Kabile'den biri olduğuna dair teoriler üretilmiş. 

Kültürleri çok zengin. Hemen hemen bütün gereksinimlerini bizonlardan elde ediyorlar, bu yüzden üst üste yığılan bizon leşlerini gördükleri zaman üzüntüden kahroluyorlar. Batılılar sağ olsun. Çadırlarını, giysilerini, yaylarını bizon derilerinden imal ediyorlar, üretim aşamaları etraflıca anlatılmış. Postlarını uzunca dikiyorlar ki savaşçının ardında bıraktığı izler silinsin ve toz kalksın, düşmanın kafası karışsın. Erginlik ayinleri oldukça vahşi, günlerce aç ve susuz kalıyorlar, vücutlarına sapladıkları sivri nesnelerin verdiği acıyı duymayana dek ayakta kalmaları lazım. Kahramanlık ve onur en önemli şey belki, isim verme adetleri çok tanıdık, kahramanlık sonucu aldıkları ismi büyük ihtimalle ölene kadar taşıyorlar. Korkaklara takılan tahkir edici isimler cesaret timsali davranışlar gösterilmediği sürece değişmiyor, bu yüzden kabilenin esenliği ve kendi onurları adına küçük yaştan itibaren sorumluluklarla yetiştiriliyorlar. Silahlarına bakıyorum, yaylarını öyle güçlü yapıyorlar ki oklar omuz bölgesine gelmediği müddetçe bizonu delip geçiyor. Tomahawk en meşhur silah tabii, bu baltalar barış çubuğu olarak da kullanılabildiği için sembolik bir öneme de sahip. Topuz ve bıçak diğer silahlar, bıçaklarla kafa derilerini kesiyorlar, deriyi kaldıracak kadar zamanları yoksa saçları kesmekle yetindikleri de oluyor. İşaret dilleri av sırasında sessiz kalmalarını sağlıyor, en önemli silahları sessizlik olabilir. Toprağı "dinleyerek" av hayvanlarının uzaklığını kestirebiliyorlarmış. Birbirleriyle savaşan kabilelerin yanında barış içinde yaşayanları da var, Apaçiler ilk gruba dahil. Beyazlar geldiği zaman birlik olabilmişlerse de her şey için çok geçmiş artık, örgütlenemedikleri için parça parça yok edilmişler. 

Çadırlarının yerleşimi, savaş taktikleri, saçlarının örgüleri, şarkıları, ayinleri, onlara dair hemen her şey. Kızılderililer. Ugh!
Yanıtla
5
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlık Dükkanlar Sokağı
Antonio Tabucchi'nin Isabel İçin Bir Mandala metniyle paralel okunabilir. İki anlatıda da karakterler birilerini, bir şeyi, kayıp geçmişi bulmaya çalışır. Tabucchi'nin karakteri Isabel'i ararken gerçekliğin sınırlarını zorlamaya başlayan bilgilere ulaşır, dünyayı gezerken zamanın çizgiselliğinden kurtulur, ölülerin dünyasını adımlamaya başlar, Modiano'nun karakteri Fransa'nın dışına çıkmasa da bir yandan kendi sınırlarını çizmeye çalışır, on yıldır kim olduğunu bilmeden dedektif olarak çalıştıktan sonra kendi kimliğinin peşine düşer. Tabucchi hikâyeyi Portekiz'in korkunç ortamına kurar, Salazar diktatörlüğünün terör estirdiği zamanlara yerleştirir, anlatıcı eski arkadaşının ve âşığının kayboluşunun ardındaki sırrı çözebilmek için kadını tanıyan kim varsa peşine düşer, elde ettiği bilgiler hep bir başka tanıdığı gösterir, böylece yolculuk sayısız insana ve olaya dek uzar. Modiano'nun mekânı II. Dünya Savaşı'nın işgal altındaki Fransa'sıdır, Almanlar uçan kuşu yakalamaya çalışmaktadır, Guy Roland araştırmasını sürdürdükçe detaylar ortaya çıkar, anılar yavaş yavaş belirir, yine sayısız insan ve olaydan sonra rehberden bulunan tek bir isim geçmişi bütün detaylarıyla anımsatacak bir serüvene dönüşür. İzlekler benzer olsa da Tabucchi'nin çizdiği yol Isabella'yı gerçeküstü bir dünyaya taşır, mandalanın amacı budur, Tibet'e kadar giden karakter ölülerin dünyasına geçerek yaşamla ölüm arasındaki çizgiyi belirsizleştirir, Modiano'ysa gerçekliğin dışına çıkmaz, Roland'ın on yıllık kaybını objelerle, tanıklıklarla somutlayarak ortadan kaldırır. Gerçi Roland'ın hafızasının yavaş yavaş geri gelmesiyle birlikte hatırladıklarının kurgu olma ihtimali ortaya çıksa da karşılaştığı insanların anlattığı tutarlı hikâyeler geçmişin tamamen kurmaca olmadığını imler. Kesinlik yok yine de, Roland'ın kendine biçtiği her kişilik bir sonraki görüşme sırasında yıkılabilir, örneğin başlarda elindeki fotoğrafı kime gösterse fotoğraftakilerden birinin kendisi olup olmadığını sorar, muhatapları aynı biçimde cevap verirler, emin olamazlar bir türlü. Tabucchi bilinmezliği adım adım yükseltir, Modiano karakterini anlatının her noktasında kaygan bir kişilik zemininin üzerine yerleştirir, sürprizlere açık bir kurgu yaratır. Arayışın farklı noktalarda sonuçlandığı iki metin de başarılıdır, gerçi Modiano arayışı bitirmez, son adımda "terk eder", Valéry'nin şiir için söylediğini düzyazıda hayata geçirir. "Yok yere ağlıyor, çünkü oyununa devam etmek istiyor. Uzaklaşıyor, sokağın köşesini döndü bile. Ve tıpkı bu çocuğun mutsuzluğu gibi, yaşamlarımız da gecenin karanlığında hızla yok olmuyor mu?" (s. 173) Başa dönüş, Roland'ın kendine dair çıkarımlarını sadece başta ve sonda böylesi berrak görürüz. "Ben bir hiçim. O akşam, bir kafenin terasında oturan soluk bir gölgeden ibaret bir hiç." (s. 11)
Hutte'le, patronuyla oturuyorlar, ofis kapanmış, Hutte kira sözleşmesini feshetmemiş. Roland için başlangıç noktası, Hutte emekli olduğu için Nice'te yaşayacak, mekân Roland'a kalacak. Patron olay örgüsünden tamamen çıkmayacak sonrasında, tanıdıklarını seferber ederek Roland'ın arayışına yardımcı olacak, soruşturduğu insanları bulması için elinden geleni yapacak. Uzaklardaki dost. İster istemez Hutte'ün de o kayıp tarihin bir parçası olup olmadığını merak ediyoruz, on yıllık çalışanının geçmişini kendine has yollarla araştırması mümkün, belki de bütün uğraşı Roland'a ekmek kırıntıları bırakmak. Paul Sonachitzé'yi bulan Hutte mü bilmiyoruz örneğin, Roland'la buluştukları zaman Heurterur de geliyor, Sonachitzé'nin arkadaşı, kayıp geçmişi bulmak için ellerinden geleni yapacaklar. İlginç bir teknik, Roland ne kadar çok bilgiye ulaşırsa karanlık bölge de o kadar gösteriyor kendini, örneğin iki arkadaş şöyle bir baktıklarında Roland'ın yaşını tahmin edemiyorlar, sanki bir boşluğa bakar gibiler. İlerleyen bölümlerde beliren insanlar da Roland'ı tam olarak anlayamayacak, kılıktan kılığa giren adamla üstünkörü konuşup fotoğraftakinin Roland olup olmadığını anlayamayacaklar. Neyse, Heurteur savaştan kısa bir süre önce gece kulüplerinde çalıştığı için yüzlere aşina, Roland'ı ve arkadaşını hatırlayacak: Stioppa. İkinci basamak. Rus ismi, Devrim zamanında Rusya'dan kaçıp Paris'e gelenlerden biri Stioppa, Roland'ın yakın arkadaşı, gittikleri mekânlardaki orkestradan hep aynı şarkıyı çalmasını istiyor, bir Kafkas melodisi. Heurteur'ün aklında, biraz hatırlatınca duygulanıyor Roland, tanıdık bir melodi. Stioppa hâlâ hayatta, Roland iki adamdan ayrılıp yola koyulacağı zaman önündeki takside uyuyakalan kadını kucaklıyor, otele kadar taşıyor. Kadını "tanıyor", baharatlı parfüm bir şeyler çağrıştırıyor, o kadar. Çok sonra ortaya çıkacak biri mi kadın, Roland'ın geçmişteki sevgilisi mi, aslında kendini ararken hatırlayacağı aşkı mı o? Modiano okura da ekmek kırıntıları bırakmış olabilir mi? İki kez okunsa detayların daha iyi yakalanabileceği bir metin bu.
Stioppa Rus olup olmadığını soruyor Roland'a, taksici de aynı şeyi sormuştu, belki bir zamanlar Rus'tu Roland. Stioppa şaşkın, ona o isimle hitap edenlerin çoktan öldüğünü söylüyor, Roland'ı da tanımıyor üstelik. Genç bir adam var karşısında, Roland yaşlandığını düşündüğü için yaşıyla ilgili bir çıkarım yapamıyoruz. İşler iyice ilginleşiyor, Stioppa'nın gösterdiği bir fotoğrafta Roland kendini tanıyor, genç bir adam, yanında güzel bir kadın ve bir adam daha var, üçünün ilişkisi derin belli ki. Roland fotoğrafı gösterip genç adamın kendisi olup olmadığını soruyor, arkadaşını tanımıyor Stioppa. Galina "Gay" Orlow'un adını verebiliyor bir tek, kadının. Hutte'ün iyi bir arkadaşı Orlow'un bilgilerini gönderiyor Roland'a, kadının eski kocası Waldo Blunt üçüncü durak. Orlow ABD'ye göçünce bu Amerikalı piyanistle evlenmiş vatandaşlık için, sonra başka bir Fransız'la memleketine dönmüş. İntihar etmiş bir süre sonra, yaşlanmaktan korktuğunu dile getirirmiş sık sık. Birlikte döndüğü Fransız'ın adı Howard de Luz, John Gilbert'ın sırdaşı. Howard de Luz aslında Roland olabilir, bu fikre tutunuyor Roland, araştırmalarını sürdürüyor, ailenin son üyesi Claude Howard'la konuşuyor. Howard de Luz ve John Gilbert'la sıklıkla görüşmüş ama uzun yıllar geçtiği için onları tanıyamayacağını söylüyor, Roland'ı görünce yine hiçbir şey çağrışmıyor tabii. Ailenin sahip olduğu şatoya bu kez, yıllardır şatoya göz kulak olan hizmetçinin verdiği bilgilere göre fotoğraftakiler ayrılmaz üçlüymüş bir zamanlar, başka bir Rus kız daha katılınca dört kişilik tayfa tamamlanmış. Basamaklar böylece sıralanıyor, Roland başka birileri olabileceği düşüncesine kapılıyor sonradan, doğru izi takip ettiğini düşünmeye başlayınca geçmiş yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Anlatılan hikâyelerin aydınlatıcılığı bir yana, Roland da oluşmaya başlayan anılarıyla birlikte daha net bir fotoğrafa bakmaya başlıyor artık, savaş zamanı Paris'ine bir yolculuğa çıkıyoruz, bir anda. Bu geçiş de oldukça hoş, nereye varacağını bilemediğimiz bir arayışın zamanıyla geçmişte yaşananların zamanı bir çizgide birleşiyor. Almanlar katliam yapmaya başladıkları zaman üç arkadaş kaçmaya karar veriyorlar, güneye inip dağlardan sınırın öte tarafına geçecekler. Sahte pasaportlar tamam, araç da hazır, yola koyuluyorlar ve kontrol noktalarından zar zor geçip dağların tepelerindeki bir pansiyonda geçici bir süreliğine gizleniyorlar. Tanışları orada kalıp savaşın sonunu bekleyecekler, Roland ve Orlow'sa kaçmaya kararlılar, pek de sağlam ayakkabı olmayan iki insan kaçakçısına duydukları güven sonlarını getirecek ne yazık ki. Kışın kıyametin ortasında, ayrı ayrı yerlerde ölüme terk edecekler ikisini, Alman ajanı olup olmadıklarını bilmiyoruz. Roland nasıl kurtulduğunu hatırlamıyor, bir tek beyaz cehennemin ortasında düşüp kaldığı geliyor aklına. Sonrası on yıllık dedektiflik, arayış ve elde kalan tek bir adres, Roland'ın, Roland adını almadan önceki adamın bir zamanlar oturduğu ev, Karanlık Dükkânlar Sokağı.
Savaşın yarattığı kaos insanlara kimliklerini kaybettirebiliyor, sonradan bulması zor. Modiano müthiş bir arayışa ortak ediyor okuru, Roland'ı bıraktığı kadar çaresiz ve bilgisiz bırakıyor. İyi bir hikâye, iyi bir anlatım, iyi bir okuma tecrübesi. Tavsiye ederim.
Yanıtla
8
5
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Zihin Boşluğunu Yaşam Sevinciyle Dolduran Kitap
Ölmeyi istemek ne demektir, bilir misiniz?

Bir insanın “ölmek” istemesi, neredeyse her zaman “çaresizlik” duygusu ile ilişkilendirilir; büyük bir kayıbın ardından ölmeyi istemek, açlıktan, sefaletten, terk edilmişlikten dolayı ölmeyi istemek... Halbuki “ölmeyi istemek” her zaman talihsizliğin, acının, merhametsizliğin, fakirliğin, düşmüşlüğün, yalnızlığın peşine takılıp da gelmez. Bazen ölmeyi istemek, sadece, çok basit bir şekilde artık “yaşamı” reddetmektir.

Bazen, “kendi kendisini anlamlandırmaya çalışan atomların,” bu motivasyonu kaybetmesidir ölmeyi istemek. Varolmayı, bilinç halini, düşünceleri, rutinleri, günlük alışkanlıkları, kaygıları, biyolojik ve duygusal ihtiyaçları, biyokimyasal ve elektriksel tepkimeleri, etki etmeyi, maruz kalmayı sona erdirmek, sonsuz bir atıllığın pençesine düşüp varoluş haline bir son vermek istemektir. Sağlıklı kabul edilen, “normal” diye adlandırılan, gündelik meşgalelerle dolu bir zihnin, bu isteği, hatta kimi zaman “ihtiyacı” doğru şekilde anlamasını beklemek beyhude bir uğraş olabilir; ama buna en çok yaklaşabileceğiniz deneyimlerden biridir “Veronika Ölmek İstiyor” adlı bu başyapıtı okumak… O yüzden herkesin kütüphanesinde kendisine yer bulması gerekir.

Toplumun önyargılarına göre “gerçek sorunları olmayan”, belki de “inançsız”, varlık içinde yokluk çeken, kimine göre “zayıf iradeli”, kimine ise öykünecek kadar güçlü gelen, içsel bir yangınla kavrulan, anlamaya çalıştıkça, nefes alınan ilk günden beri, istemsiz bir refleks haline gelen “varoluşun” kendiliğinden akan ritmini unutan bir ruhu, zihni anlamaya yaklaşmak isteyenler, mutlaka bu eseri okumalı.

Pek çok okurun “en sevilen yazarlar” listesinde olan “Paulo Coelho”nun kanaatimce en iyi kitabı olan bu eser, kendisine çizilen yolu anlamaya çalışırken, öğrendiği her şeyi unutan, daha derin sorguladıkça, aldığı cevapların sarsıcılığından ötürü, dünyasını temellendirdiği tüm kaideleri sarsılan okurlara “iç ferahlığına yakın” bir “zihinsel aydınlanma” vaadi sunuyor. “Sonu, başından belli” bir yolda yürümenin, neden bu sonu ilk adımda değiştirdiğini, sürekli genişleyen bir evrende, giderek uzaklaşan sınırların, aynı şeyleri düşünüp hisseden binlerce insan arasındaki mesafeyi neden hiç çoğaltmadığını; inanç, aşk, güven, tatmin, sadakat, keşif, heyecan gibi duyguların neden insanları dünyaya tabir-i caizse “çivileyen” sabitler olduğunu yeni bir yolla öğrenmek için, bu kitabı mümkünse yalnız okumak ve bitirdikten sonra üzerine uzun uzun düşünmek gerekiyor.

Teknik açıdan değerlendirmek gerekirse, modern yaşamda tıbbi açıdan tasniflendirilmiş kişilik bozukluklarını, son derece yalın ve edebi bir dille, oldukça sürükleyici bir şekilde kitabına taşıyan yazar, tecrübe ettiği (ve geçmişinde önemli bir yer tutan) pek çok zihinsel sancıyı, bazen ana karakterde, bazen yan karakterlerde, bazen ise mekan tasvirlerinde okuyucuya olabilecek en sade dille ulaştırmış. “İnsan neden intihara teşebbüs eder?” sorusunu yönelten Coelho, bu son derece rahatsız edici soruyu, hiçbir mesaj kaygısı taşımadan, kendi dilini ve sınırlarını aşan evrensel bir sevecenlikle yanıtlayarak; “insan neden intihara teşebbüs etmemeli?” izahati ile kendi sorusunu yanıtlamış.

Zihnine, kalbine, ruhuna yaşam sevinciyle dolu bir es vermek isteyenlere, o duraklama anında duru bir içgörü katacak bu başyapıtı mutlaka okumanız dileğiyle.
Yanıtla
90
11
Destekliyorum  5
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Akvaryumda bir balık gibi yaşamak mı?...beklediğimiz bu hayattan
"Ölüm bilinci bizi daha yoğun yaşamaya yöneltir." Sanırım 213 sayfalık bu kitabın özeti bu cümlede.
Yaşamı rutinin içerisinde anlamsızlaşan, anlam arayışında varlığını sorgulayan bir genç kadın Veronika. Başarısız bir intihar ve her dakika ölümü bekleyerek geçirilen Slovenya'da Village adlı bir deliler hastanesi. Kırılgan yaşamların kişilikleriydi bu hastanedekiler ve her biri ayrı bir hikayeydi.
Hastanenin başhekimi ve bütün kurgunun oyuncusu Dr. İdgor, eşini ve işini kaybetmiş panik atak sanrıları yaşayan Avukat Mari, gençliğin bunalımlarıyla bir arayış içindeki Eduard ve düzenli bir evlilik hayatının rutininde, geçmişin günahlarını hatırlayıp depresyon ve bunalımlardaki Zedka. Onlar mı hastaydı yoksa Village'nin dışındaki normal denen yaşamlar mı? Neydi bu normal? Delilik normalin neresinde oluşuyordu? Kim oluşturdu yaşamın normallerini?
Kitap, ilk yurt gezim (iş dolayısıyla) Slovenya'nın başkenti Ljubljana'da geçiyor olması beni içine çekti farketmeden. Ljubljana'ya indiğimde şehrin sokaklarındaki o mistik ve ortaçağ havası beni kitaba bağladı sanırım, meydandaki şair Prešeren heykelini hatırlamasamda. Belki bu sebeple sardı bu kitap beni, kişisel gelişim kitaplarına karşı olmama rağmen okuttu kendini veya Village tımarhanesinin o sıcak, yaşanır ve tüm sorunlardan uzak hali. Böyle bir tımarhanede yaşamayı ilk defa istedim, yoksa hep var mıydı içimde kendimden ve hayattan kaçmak adına. Akvaryumda balık gibi yaşamak mıydı benim özlemim, korunaklı ve seyirci şeklinde.
Dili ve okuması bu tarz sevenler için güzel gelecek ve keyifle okunacak bir kitap.
Yanıtla
41
6
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Afrika Masalları
Afrika Masalları deyince daha farklı bir üslupla ve farklı bir kültürle tanışma tercihi önceliklidir. Ancak masal kurgularında başka diyarların dünyasına girebilme amaçlanır. Ağırlıklı olarak yerel ifadeler kullanılarak bize Afrika masalı okuduğumuz hatırlatılmak istenmiş... Fabl hikayelerin yani domuz, kaplumbağa, kurt, iguana, leopar, maymun gibi hayvanların dilinden masal dinlemeyi sevenler beğenebilirler. Ağırlıklı olarak, hikâyeler daha çok hayvanların özelliklerinden yola çıkılarak üretilmişler. Buna "Sivrisinekler Neden Vızıldar?" hikayesini örnek olarak verebiliriz. Aktarmaya çalıştığı değerler ise genel olarak zeki olanın güçlü olana galip gelmesi, birlik, beraberlik, dayanışma gibi ilkelerin temel alındığı hikayeler olarak sınıflandırılabilir. Elbette yetişkinlerin anlayabileceği bir dilde aktarılmış bu yüzden çocuklar için uygun olduğunu söyleyemeyeceğim. Afrika gibi anlatıcılık kökenli bir toplumdan derlenebilecek masallardan bir seçki olmuş diyebilirim.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hukukun üstünlüğü algısı, adalet bilinciyle güçlenecektir.
Dönüp dolaşıp sözü “adalete” getiriyoruz. Demek ki birey ve toplum olarak; diğer çaba, eylem, niyet ve beklentilerimizi adalet terazisi ile tarttığımızda, iç açıcı verimli bir fotoğraf göremiyoruz.
“Her sanık, hüküm kesinleşinceye kadar masumdur”; “Suç bireyseldir”; “Şüpheden sanık yararlanır”; “Suçlar, işlendiği zamanki kanunlara göre cezalandırılır, geriye doğru işletilemez”;
“Suç ve ceza kanuni ve aleni olmak zorundadır”; “Erkler ayrılığı, silahların eşitliği, adil yargılanma varsa hukukun üstünlüğünden söz edilebilir”; “İddia eden, geçerli delil ve ispatla yükümlüdür”;
“Yasal olarak suç sayılmayan her şey serbesttir” gibi temel hukuki ilkeler bile günümüzde tartışma konusu olabildiğinden; adalet kavramını toplumca özümsemeye ihtiyacımız vardır.
Basiret, nezaket, cesaret, bilgelik var fakat “adalet” yoksa diğer erdemlerin tamamını toplasanız yine kusurludur. Adil bir hüküm, her zaman toplumsal fayda içermeyebilir. Bir kişinin hak ve özgürlüğü bile, toplumsal fayda uğruna feda edilemez.
Kitabın 51-52. sayfalarında da belirtildiği gibi, Martin Luther’in, “Dünyanın sonunun gelmesi pahasına da olsa, adalet gerçekleşsin” sözü, adaletin ekseni, özü ve ölçüsünün nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Günümüzde barışın güvencesi; savaş ve askeri güç gibi görünse de, adaletin bunun yerini alması zorunlu hale gelmiştir. Adaletin garantör gücü de uluslararası kamuoyudur. Pozitif hukuk, hukuki realizmden beslenirse bu süreç hızlanır. Hukuk adalet doğurmalı, adalet de; hakkaniyet, özgürlük, eşitlik, gerçeklik, yansızlık ve meşruiyete hizmet etmelidir.
Şuna kanaat getirdim ki; hukuk felsefesi ve adalet psikolojisi, mantık öğretisinden yeterince ders almadan, meşruiyetten beslenmeyen hakkaniyetli bir yargıya ulaşmak mümkün değildir. İşte “Adalet – Felsefi Bir Giriş” adlı kitap da bizi bu olumlu yöne doğru zorluyor.
Siyaset felsefesi araştırmaları yapan Alman Profesör, Otfried Höffe, 126 sayfalık bu kitabında küresel adalet için ipuçları veriyor.

Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antik Çağ’da Küçük Asya: Hititlerden Constantinus’a
Yeryüzünde bazı coğrafyalar vardır ki ehemmiyetleri hiçbir zaman inkâr edilemez. Coğrafyanın önem derecesini arttıran etmenlerden birisi de geçmişte üzerinde yaşayan insan topluluklarıyla ilintilidir. Kat kat birbirlerinin üzerine gelerek toprağın kültürel birikimini zenginleştiren medeniyetler, uygarlığın ortak hafızasına eşi bulunmaz katkılar yaparlar. Bu anlamda Anadolu coğrafyası “Medeniyetler Beşiği” yakıştırmasına mazhar olacak kadar köklü bir tarihi birikime sahiptir. Kültürel hazinenin bolluğu Anadolu’yu merkeze alan araştırmacı sayısını arttırdığı gibi, her geçen gün kütüphanelere eklenen eser sayısı da bununla doğru orantılı olarak artmaktadır. Halen araştırmacılara Anadolu coğrafyası hususunda büyük iş düşmektedir. Batılı araştırmacıların, oryantalizmin etkisiyle son yüzyıllarda Doğu başta olmak üzere, Asya’nın giriş kapısı diyebileceğimiz Anadolu-Küçük Asya üzerine sonu gelmez bir araştırma azimleri söz konusudur.
Elmar Schwertheim de kendisinden önceki pek çok Batılı araştırmacı gibi Anadolu’ya hususi ilgi göstermiş, Antik Çağ’da Küçük Asya isimli kitabıyla Hititlerden Roma İmparatoru Constantinus’a kadar olan dönemi ana hatlarıyla anlatmıştır. Schwertheim, 1990 yılından beri Anadolu arkeoloji ve tarihiyle ilgili çalışmalarını, Münster Üniversitesi Küçük Asya Araştırma Birimi başkanı olarak devam ettirmektedir.
Alman yazar, medeniyet açısından önemli bir coğrafyayı Antik Çağ’dan itibaren okurlarına layıkıyla anlatmayı hedef edinmiştir. Schwertheim’in eseri genel geçer bilgi kazandırmak iddiasını gösteriyor olmasına karşın, her cümlenin altından adeta sayfalar dolusu bilgi fışkırıyor. Hatta bazen okur öyle bir izlenime kapılabilir ki kitabın çapı bardak, Schwertheim’in anlattıkları ise okyanus olur.
Arkeoloji ve prehistoryaya meraklı okurun satır aralarında çok şey bulacağı su götürmez bir gerçek. Yazar yeri geldiğinde terminolojik ifadelere başvurmaktan ya da coğrafyaya derinlemesine nüfuz ederek, Anadolu’daki yerleşimlerin eski çağlarda kullanılan isimlerini sıralamaktan çekinmez. Okurun illaki Anadolu’nun tarihsel coğrafyasına tüm yönleriyle hâkim olması şart değildir. Fakat anlatılanların layıkıyla bilinebilmesi için kitabın sonundaki haritaya sık sık müracaat edilmesi gerekiyor.
Tabii eserde okurun çabasına katkı sunmak babında bazı çalışmalar da yapılabilirdi. Örneğin Anadolu coğrafyasından bir bölge izah edilirken, verilen eski isimlendirmenin yanına “bugünkü” kelimesiyle başlayan yer açıklaması eklenebilirdi. Ya da notlandırmalarla okurun konuya ve coğrafyaya daha fazla vakıf olması sağlanabilirdi. Sözkonusu eserde okurun işini kolaylaştıracak hiçbir şey yok denilemez. Örneğin kitabın sonundaki harita Anadolu’nun tarihsel coğrafyasına dair güzel ayrıntıları gösteriyor. Zaten kitabın çapı düşünüldüğünde tasavvur edilen kolaylıkların görülmemesi normal karşılanabilir. Bilindiği üzere kitapta ele alınan her bir medeniyet ayrı bir kitabın konusu olabilir.
Kitapta Küçük Asya’ya misafir olmuş medeniyetler kronolojik sıraya göre ele alınmıştır. Asurlar, Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Helenistik Medeniyet, Galatlar, Diadoklar, Partlar, Sasaniler, Gotlar ve Romalılar ayrı başlıklar altında anlatılmıştır. Bu medeniyetlerin ele alınmasında ilk dikkat çeken özellik yoğun bir siyasi anlatının olduğu gerçeğidir. Siyasi anlatının yoğunluğu eldeki materyalle izah edileceği gibi yazarın tercihine de bağlanabilir. Tabii sadece siyasi bir anlatıdan söz edilemez. Bahsedilen medeniyetler ele alınırken ayrı başlıklar altında farklı konulara yer verilmiştir. Misal Yunan dönemi anlatılırken, Efes ve Milet şehirlerinin tarihlerinden bahsedilmiştir. Yine din tarihi adı altında Mithras, Ana Tanrıça Kültleri ve Hristiyanlık detaylı şekilde anlatılmıştır.
Siyasi tarihe nazaran kültür tarihine az yer verilmesine karşın özel başlıklar altında değinilen konular oldukça ilgi çekicidir. Misal Küçük Asya’da hükümdar kültü hakkında verilen bilgiler kitabın ana yönelimi düşünüldüğünde farklılık arz eden bir yapıya sahiptir. Yine Küçük Asya’nın önemli kavşak noktaları kültürel izler vasıtasıyla takip edilmiş, yer yer şahıslara (Büyük İskender, 6. Mithradates, Sezar, Antonius, Augustus, Büyük Konstantin) indirgenerek dönem analizi yapılmıştır. Döneminde Tanrı diye tapılan bahsedilen hükümdarların ayrı başlıklar altında ele alınması düşünüldüğünde; pek de abes değildir.
Tarih Öncesi ve Antik Çağ gibi insanlığın az bilinen dönemleri mevzu olduğunda, kaynakların kısıtlılığından dem vurulur. Fakat Schwertheim’in anlatısı dikkatle incelendiğinde hiç de kaynak sıkıntısının olduğu anlaşılmıyor. Zira arkeolojik malzemeler ve ilk yazılı kaynaklar yazar tarafından çok iyi takip edilmiş. Efsanelerin ve destanların farklı versiyonlarını yeri geldiğinde ayrı ayrı kullanıyor. Bu anlamda yazılı kaynaklarla sözlü kaynakların iyi bir sentezle sunulduğu söylenebilir. Özellikle yazarın, dönemi ve Küçük Asya coğrafyasını anlatan Herodot, Strabon, Ksenephon vb. kaynakları çok iyi özümsediği yazdıklarından anlaşılıyor.
Schwertheim’in yorumunun doyurucu bir şekilde zuhur ettiği ilk aşamada dikkat çekiyor. Yazar bazen “bilinmiyor”, “aydınlatılmamış” gibi tabirleri kullanmaktan da çekinmezken, kimi zaman da fikrini kesin bir şekilde belirtmekten geri durmuyor. Özellikle Hint-Avrupa dil ailesinin sınırlarını Batılı anlayışa uygun şekilde medeniyetleri damgalamak için kesin bir şekilde kullanır. Dönemle ve coğrafya ile ilgili tartışmalı mevzulara girmeden tezini okura sunuyor. Son tahlilde yazarın yorumları veya tezleri yerine; ilginç, ilgi çekici ve garip sayılabilecek bilgi kırıntılarının daha çok akılda kaldığını belirtmek gerekiyor.
Biçim hakkında birkaç kelam etmek gerekirse; eserin iyi bir çevirinin ürünü olduğu, akıcı bir dille vücuda geldiği görülüyor. Her ne kadar, yabancı isimlendirmelerden doğan ağır bir anlatım eserde göze çarpsa da bunun anlatımı bozduğu savunulamaz. Ayrıca eserin editoryal olarak işin ehli tarafından süzgeçten geçirildiğini söylemek gerekiyor.
Sonuç olarak, Asya ve Avrupa arasında eşsiz bir köprü görevi gören ve birçok medeniyetin göçler yoluyla geçtiği, konakladığı Küçük Asya coğrafyası dünya medeniyeti ve tarihi açısından çok önemlidir. Yazarın da belirttiği gibi: “tıpkı bir köprünün değerini üstünden geçince anladığımız gibi, Küçük Asya kültürünün önemini de ancak sonraki dönemlere etkisine baktığımızda kavrayabiliriz(s.93).” Küçük Asya’daki her bir medeniyetin zincirleme bir reaksiyonla bir sonrakine etki ederek, insanlık kültür ve medeniyetine katkılar sağladığı malumdur. Ayaklarımızın altındaki toprağın kıymetini idrak edebilmek için; bu tarz eserlerin sindirilerek okunması zaruridir.
Yanıtla
11
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vikingler
Vikingler hepimizin bildiği gibi "Haydi yallah hop hop hop!" nidasıyla kürek çeken, gemilerinin burnunda ejderha besleyen, denizcilik alanında isim yapmış bir halktır. Aslında çok azı bildiğimiz anlamda böyle, "Viking" aslında "korsan" demek, halkın sadece küçük bir kısmı denizlere açılıp savaşıyor ama bu grup öyle ünleniyor ki bütün bir çağa kendi adını veriyor, 8. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar bütün İskandinav halklarına "Viking" denmesi bu yüzden. Simek son yüzyıllarda ortaya çıkan efsanelere kulak asmıyor pek, tarihi gerçekleri vermeye çalışıyor, efsanelerdeki gerçeklik paylarını ayıklayarak kısa ve öz bir tarihçe çıkarıyor, başlarda hangi metinlerin bu anlamda değerli olduğunu anlatıyor kısaca. Eddalar ve sagalar mitik bir perdeyle çevrilmiş durumda, yine de söylendikleri ve yazıldıkları yerler oldukça önemli. Mesela İzlanda'da ortaya çıkanları güzergâhlar hakkında bilgi veriyor, neden, çünkü adamlar 793'ten itibaren monarşiden kaçmak, özgür diyarları keşfetmek amacıyla adaları dolanmaya başlamışlar, İzlanda'ya ulaştıkları zaman adanın belli bölgelerinde koloni kurmuşlar, günlerini gün ettikleri gibi düşmanlarının canına okumuşlar bir güzel. 1066'daki meydan savaşlarında Viking dünyasının en kuvvetli zamanlarına denk geliyoruz, ardından Hristiyanlığın yayılması ve merkezi yönetimin baskısıyla yavaş yavaş güç kaybederek tarihin sahnesinden silinmişler, şarkılarda ve metinlerde yaşamışlar. Demek de doğru değil, baskın güç olmaktan çıkmışlar sadece. Karışık durumlar var bu noktada. "Her ne kadar en eski kaynaklar Viking Çağı'nın oluşumuna bizzat yardım etmiş olsa da bizim için Viking Çağı'nı efsanelerden ayırt etmemizin hiçbir surette mümkün olmadığını düşünüyorum." (s. 9) Vikinglerin tüccar olduğuna dair görüşleri de kabul etmiyor Simek, zorunluluktan korsan olmadılar, güvencesiz çiftçilerden savaşçılara evrilmiş bir topluluk yok. 19. yüzyılın sonlarından 1945'e kadarki Alman modası, Danimarka'nın bronz çağından kalma bir gemiyi sembol olarak seçmesi benzer saiklerden kaynaklanıyor, Vikingler savaşa savaşa yayılan ve kültürlerini gittikleri yerlere götüren insanlar olarak görülüyorlar. Şartların biçimlemesinden fazlası yok aslında, tamamen savaşçı değiller, kültürleri de kolektif, başka halkların kültürleriyle harmanlanmış bir kültür. Yayılmalarına sebep olarak gösterilen üç ana fikri değerlendiriyor Simek, İskandinavya'nın aşırı nüfusa sahip olması ve Norveçlilerin bir kısmının I. Harald'ın idaresinden memnun olmaması gibi iddialar kısmen doğruysa da araştırmalar o dönemde İskandinavya'nın nüfusunun 2 milyondan fazla olmadığını gösteriyor, toprağın ve balığın besleyebileceği kadar insan yaşıyordu orada. İklim değişikliği, hava koşullarının görece düzelmesi de kanıtlanamayacağına göre somut verilerden yola çıkıyor Simek, denize dayanıklı gemi tiplerinin gelişiminin önemini vurguluyor. Okyanusa açılabilen, kıyı şeridine bağlı kalmayan gemiler okyanusun iki yakası arasında gidip gelmeye başlayınca yayılım sürekli hale geliyor. Grönland'a, Amerika'ya dek gidiyorlar ama kalıcı olamıyorlar, bir iki yerleşim yeri verimsizlikten ve yerlilerden ötürü bir süre sonra boşaltılıyor, nüfusu besleyici dalga da gelmeyince merkeze daha yakın noktalardaki alanlara yayılıyorlar. Simek üç noktada yoğunlaşan göçlere dikkat çekiyor, denizlere açılanlar malum, diğer yandan güneye ve doğuya gidenler farklı isimlerle anılsalar da Viking diyarından geldikleri açık. Çok fazla seyahat edenlerin sosyal olarak üstün ve deneyim sahibi oldukları da söyleniyor, öyleyse neden dünyanın ucunu bulmaya çalışmasınlar? Paralı askerlik yapanları iyi savaşçılar olarak sivrilmiş, tüccarlıkla uğraşanları "Rus'" adıyla tanınmış ve zenginleşmişler. Arap kaynakları bu açıdan ilginç, gezginler İskandinavya'ya giderek gördükleri her şeyi yazmışlar, kültür şokundan ötürü Vikingleri haz düşkünü kâfirler olarak ansalar da sempatiyle yaklaştıklarını söylemek mümkün. 13. Savaşçı işte, Banderas Abi adamların memleketinde canavarlara karşı savaşan bir Arap olarak yerlilerle uyum kurabilmişti. Bu paralı askerlik olayında nerelere kadar gittiklerini merak ediyor insan, Romalı askerlerin Çin'de savaşmaları gibi ilginç olaylar yaşanmış mıdır acaba? Yazmıştım onu da hatırlamıyorum hangi kitapta, Roma ordusu muhtemelen Anadolu'da savaşıyor, bir grup asker esir düşünce Orta Asya civarına götürülüyor ve iyi savaştıkları için saygı görüyorlar, yeni ordularında eski savaş taktiklerini uyguluyorlar. Yine muhtemelen Çin'le yapılan bir savaştan sonra Çin kaynakları düşman askerlerinin arasında ilginç bir grubu anlatıyor, filmlerde gördüğümüz gibi kalkanlarıyla kaplumbağaya dönüşen bir grup asker. Çok ilginç. Neyse, Simek güneye inen grubun üzerinde özellikle duruyor, İngiltere'ye ve Fransa'ya yapılan baskınlar din adamlarınca Tanrı tarafından verilen cezaya benzetiliyor, Hristiyanlığın sürekli artan baskısı ve ticari ilişkilerin iştah kabartması Vikingleri harekete geçiriyor, Londra'nın kuruluşunda bile izlerini bulabiliyoruz. Gemilere çok şey borçlular tabii, çift yan kürekler gemilerin hızla hareket etmesini sağlıyor ama istisnai durumlarda başvuruluyor buna, asıl kullanılan aparat yelken. Deniz savaşlarından pek çok kaynak bahsetse de gerçekte nasıl savaşıldığına dair elle tutulur bir bilgi yok. Çarpışma sırasında direk indiriliyor, düşman gemisi iki Viking gemisi arasına sıkıştırılıyor, kesin olarak bilinenler bunlar. Okçulardan bahsedilse de istisnai bir güç bu. Grönland gibi uzak yerlere nasıl gittiklerine dair seyrüsefer bilgisi yine şüpheli, o sıralarda Avrupa'da bilinmeyen pusulayı kullanmıyorlar, muhtemelen güneş taşına bakarak hareket ediyorlar. Gemilerine verdikleri isimler de ilginç, kargo gemilerine "tahta öküz", savaş gemilerine "deniz kurdu" gibi isimler takıyorlar. Yayıldıkları alanlar ayrı başlıklar altında incelenmiş, İrlanda'dan Rusya'ya dek nereye yayıldılarsa sürecin ayrıntılarını okuyabilirsiniz.

Kültürlerine bakalım, kaynaklar yine pek öznel olmakla birlikte işe yarayan, gerçeği yansıtan bilgilere ulaşılmış. "Uzun ev" denen mekânda oturma düzeni belli, ev sahibi yüksek koltuğunda otururken misafirler sosyal statülerine göre sıralanıyorlar, en güvenilir ve saygın adamlar ev sahibine en yakın oturanlar. Yabani meyveler, özellikle böğürtlen, elma ve ceviz yiyorlar, ringa balığıyla kaslarını büyütüyorlar, domuz etini de seviyorlar. Kendilerini kaybeden kadar içiyorlar, dayanıklılık yarışmaları yapıyorlar, özellikle şenliklerde. Dwarf sofrasında yaşananların kaynağı belli, ayrıca bu gelenek günümüze kadar ulaşmış, canavar gibi içip dağıtmayan insanlara saygıyla yaklaşılması en az bin yıl öncesine dayanıyor. Oyun oynamayı seviyorlar, fildişi zarlar bulunmuş. Lire benzeyen, deniz kartalı kemiklerinden yapılan iki delikli flütlerle müzik yaptıkları düşünülüyor ancak Viking Çağı müziği de pek bilinmiyor. Şiir okuma ve hikâye anlatma fasılları eğlencelerin en heyecanlı bölümleri. Deri, metal ve boynuz üzerinde çalışarak el zanaatlarını geliştirmişler, bu konuda oldukça zenginler. Savaşlarda aralarındaki en kodamanları, zırhlıları korumaya çalışıyorlar, çoğunu üzerinde deri veya kabarık yünlü ceket var. Hafif ahşaptan yapılmış kalkanları en etkin koruma araçları. Norman kalkanlarının uzun, sivri olmasının aksine Vikinglerinki yuvarlak ve renkli, her savaşçı kendi kalkanını boyuyor muhtemelen. Savaşa katılan atlara dair pek bilgi yok, atlar önemli ama olmazsa olmaz değil. Kadınlar da savaşa katılsalar da sayıları az. Zengin olanları hizmetçileriyle, eşyalarıyla birlikte gömülüyorlar. Viking inançlarıyla Hristiyanlık arasındaki ilişkiler de çok ilginç, Thor'un aslında balta kullandığı, Hristiyanlığın etkisiyle birlikte baltanın çekice döndüğü söyleniyor. O dönemlerde yapılan savaşlardan biri kazanılınca I. Harald'ın savaş kahramanlarına Hun demiri verdiğine dair şiirlerde bilgiler var, genellikle epik şiirler bunlar. Valhalla'nın öte dünya konseptinin cennet imgesiyle biçimlenmesi de Hristiyanlığın sonucu, öncesinde savaşçıların gittiği dünya ötesi bir yer olarak kabul ediliyormuş ama şerefiyle, onuruyla ölenlerin ödülü olarak görülmeye başlanmış.

Daha da bir dünya şey, kuzeyin bıçkın gençlerine ilgi duyanlar okumalı.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sadık Hidayet’te Aylak Köpek Figürü
Modern İran Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Sadık Hidayet’in 1942 yılında yayımlanan öykü kitabı Aylak Köpek, sekiz öyküden oluşuyor. Kitap; Aylak Köpek, Kerec Don Juanı, Çıkmaz, Katya, Taht-ı Ebu Nasr, Tecelli, Karanlık Oda, Vatanperver başlıklarından oluşan, konu olarak birbirinden farklı kısa öyküleri içeriyor.
Sadık Hidayet, Aylak Köpek’i oluşturan öykülerini; kahramanların hayata dair kırgınlıkları, yaşadıkları olaylar örgüsündeki hayal kırıklıkları, bir anda hiç ummadıkları biçimde düştükleri boşluk, insanların birbirlerine karşı ikiyüzlülükleri, ayrılıklar, umutsuzluklar… bir anda karşılarında ölümün soğuk yüzüyle karşılaşmaları üzerine kurgulamakta.
“Gözleriyle insanların gözleri arasında sadece benzerlik değil bir tür eşitlik vardı; acılar ve dertlerle dolu iki ela göz, sadece aylak bir köpeğin yüzünde görülebilecek bir intizar duygusu yaratıyordu.” (sf.2) Sadık Hidayet öykülerinde rastladığımız realistik/ sürrealistik anlatımın bir örneği diyebiliriz buna. Sözkonusu öyküde aylak köpeğin yerine bir insan objesini yerleştirdiğinizde, öykünün kurgusunun değişmediğini rahatlıkla görebiliriz. Sahibinin koyduğu kuralların dışına çıktığında ödediği bedelin ağır olduğunu, “dişi bir köpeğin kokusu”nun delirtmesi, “dünyevi güçlerin üstünde olan bir güç”ün ayartıcılığının ağır basması sonunda gelişen süreçte görebiliyoruz. Sahibinin izini kaybetmesiyle “Pat’ın o günden sonra, buradaki (Veramin Meydanı) insanlardan tekme, taş ve sopa yemekten başka bir nasibi olmadı.” (sf.12) Yeni hayatına alışmış olması, ara ara önceki hayatından parçaları hatırlamasını engellemez. O’na eziyet veren şeyin “okşanma” ve “sevilme”ye olan duyduğu ihtiyaçtan nüksettiğini bilir. Sonuçta Pat (Aylak Köpek) kendisine geçici ilgi gösterenlerin peşinde koşarken, geri dönüşü olmayan bir yola girmesiyle acımasız bir sona doğru ilerler.(sf.15)
Sonuç olarak Sadık Hidayet’in her öyküsünde farklı figürler üzerinden kendi yaşamına dair ipuçları verdiğini söyleyebiliriz.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir