Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anlatım Teorisine Giriş
Anlatımın zaman, anlatım, karakter gibi ögelerinin çeşitlendirildiği, örneklerle aktarılarak uygulamayı da kuramla birlikte veren iyi bir kaynak. 1990'dan beri defalarca baskı yapmış, tam bir başvuru metni. Derli toplu bir terminoloji sunuyor, sistematiği var, diğer disiplinlerle edebiyatbilimin tokuşmasını önemsiyor. Kurmacaya bakışın farklı geleneklerdeki yansımalarına değiniyor, Propp'la Barthes'ı aynı başlık altında görebiliyoruz, kıyaslamalı ve denklemeli yapı bugüne kadarki çoğu mühim çıkarımı bir araya getirip kavramlar arasında koşutlukları ve farklılıkları işliyor. "Anlatmak"la başlıyoruz, sözlük anlamlarından sonra "anlatılan zaman" ve "anlatım zamanı" özetleniyor. Zamanla ilgili bölümde detaylarıyla açıklanacak, en başta gerçekçilik-kurmaca ikilisi inceleniyor. Tarihî olayları anlatan eserlerde "gerçekçi anlatı" mevcut, uydurulmuş olaylar veya dalavere yok. İçime sinmiyor yıllardır, belli tarihlerde gerçekleşen belli olayların, belli kişilerin gerçekliği şüphe götürmezse de tarihin yapısı da kurmacaya, hikâye anlatmaya dayandığı için elle tutulur bir gerçeklik bulamıyormuşum gibi hissediyorum. Neyse, Teneke Trampet'in kurmacalığının ölçüsü bu tarih meselesiyle birlikte ele alınıyor, Oskar'ın anlattıklarının gerçekliğiyle uydurukçuluğu ne ölçüde ayrılıyor, bitmiş bir olayın tasviri gerçeği yakalar mı, ikiliği Batı'nın edebiyat anlayışı tarih boyunca nasıl değerlendirmiştir? Aristoteles'e göre dille birlikte bahsedilen de edebiyatın önemini artırır, tarihçiyle edebiyatçı mutlak olarak ayrılırlar, biri gerçekte olan bir olayı anlatırken diğeri olabilecek olanı aktarır. Platon ideal devletinde ikincisine yer vermez, kurmaca lüzumsuzdur, yer yer zararlıdır, insanların kafalarını olmayanla meşgul eder çünkü. Lukianos başta Ay'a yolculuğun ilk örneğini verdiği eseri olmak üzere hemen hemen bütün eserlerinin bir yalanın ürünü olduğunu belirtir, böylece "en az efendilerinin yaptığı kadar onurlu bir tarzda yalan söylediğini" açıklar, böylece o dönemde gereksinen gerçekçilik payını sunar, okurla doğrudan anlaşmaya çalışır. Gerçek Bir Hikâye adını verdiği metninde denizler, gemiler, fırtınalar gerçeğe en benzer gerçektir, ötesini bu yanılsamanın artçı etkisine ve kendi itirafına bırakır. Sidney'e göre ampirik bir gerçekçiliğe ihtiyaç duyulmaması bağlamından doğar kurmaca, en başta böyle bir şart olmadığını savunur, 1595'te ortaya koyduğu fikir yüzyıllar sürmüş bir geleneği sarsar aynı zamanda, anlatılana körü körüne inanç beklenmemelidir, anlatılanın var olduğu düşünülmelidir. Sidney'e göre böyle bir algının oluşabilmesi için eserin bütünlüğü şarttır, daha da önemlisi diğer eserlerle birlikte benzer bir gerçekçiliği, yapıyı paylaşması gerekir. Kanonun temelleri. Kurmacanın tanımında varılan noktadan ilerleyebiliriz: "Kurmaca anlatım, kendini düşünmenin muhtelif biçimleriyle biçim ve içerikte kendi özel statüsünü yansıtır ve hem üretiminin temellerini belirgin hâle getirir hem de alımlanması için açıklamalar ihtiva eder." (s. 23) Açıklama epigraf yoluyla olabilir, yazar çok uçtuysa azıcık inerek yüzeyi, görüşü genişletir, okur için anlamlandırır, bu da olur ama fazlası da yavanlaştırır, okura hakaret edilmiş olur. Yazarın kendi düzleminde kalmasının en iyisi olduğu söylenir, maksada göre yoruma açık. Okurun bilinç örüntüsü çizgiselliğe yakınsa anlatının aynı biçimde kurulması okuru cebe koyar, diğer türlü anlatıcıyı yazardan ayırt edemeyecek durumdaki okur için çetin bir yol ortaya çıkıyor. Yazarın paşa gönlü faktörü önemli. "Anlatım ve Anlatılan" bölümünde Felski'nin de incelediği bir konu yer alıyor, "ne" ve "nasıl" ayrımı hangi saiklere sahip olabilir? Kurmaca metin açıksız bir biçimde inşa edilmişse yoruma kapalıdır, köşeleri bellidir, yine de Werther Ateşi'ne kapılmak mümkündür. Sonuçta Frye'ın ve daha pek çoğunun söylediği noktaya geliyoruz, aynı hikâye sayısız biçimlerde anlatılıyor. Okura gedikleri kendisiyle doldurmak düşsün veya düşmesin, okur metni alımlayabilsin veya alımlayamasın, "ne" kısmı aşağı yukarı belli. "Nasıl" başka dünyalar demek, başarılıysa bir parçası haline geliriz. Yanılsamanın oluşumu ve bozuluşu Rus biçimcilerince "fabula" ve "suje" kavramlarıyla, ardından Todorov'un "histoire" ve "discours"uyla incelendi, terminolojide bir bütünlük yok, bu yüzden olay alanında dört temel unsur belirlenmiş. "Vaka", "olay", "hikâye" ve “olay şeması"nın yanında tasvir için de iki kavram var, "eser/anlatı" ve "anlatım". Birçok kuramcı bu olguları kendi kavramlarıyla açıklıyor, kitapta Propp'tan Barthes'a kadar pek çok kuramcının kavramları tablo halinde verilmiş, şahane iş.
"'Nasıl'ın Tasviri" için başvurulan kaynak Queneau, malum metninden birkaç parça alıntılanarak belli bir olay örgüsünün nasıl çeşitlendirildiğine değiniliyor, ardından tasvir modeli "zaman", "ifade tarzı" ve "anlatıcı" olarak üçe ayrılıyor. "Anlatım zamanı" ve "anlatılan zaman" üzerinde duruluyor çokça, birçok metinden örneklerle anlatıda zamanın kurulumu terimlerle açıklanıyor. Genette'in anlatılan hikâyenin zamanıyla eserin zamanı arasında kurduğu bağlantılar temel alınmış, "analepse" ve "prolepse" meselenin özünü teşkil ediyor. İlkinde daha önceden vuku bulmuş bir olayı daha sonra anlatma tekniği var, ikincisinde tam tersi. Örnekler üzerinden gideyim, Muriel Spark'ın Siren'den çıkan bir metni var, Bayan Jean Brodie'nin Sonbaharı. Sınıfta geçen bir muhabbet var, öğrencilerden biri anlatıcı, Bayan Brodie öğretmen. Mary adlı biraz safça, başarısız bir öğrencinin sınıftaki bir saflığı anlatılıyor, sonra bir anda yıllarca öteye gidip Mary'nin ölüm ânını görüyoruz. Sınıftaki saflıktan çıkarılabilecek bir ölüm şekli, zamanda ani atlamayla anlamlı hale geliyor. Güvenilmez anlatıcıların geçmişteki çok önemli bir bilgiyi saklamaları da mümkün, Ölümüne Sadakat iyi bir örnek sunuyor. Esas oğlanla kızın arasındaki gergin ilişki, ayrılık aşamaları, oğlanın eylemleri okuru belli bir yere kadar getiriyor, sonra anlatıcı oğlan çok kilit bir noktayı, ilişkisini berbat eden bir olayı itiraf ediyor, fısıldıyor adeta, ortalarda bir yerde yapıyor bunu. Pek çok örnek, pek çok teknik var, bizde Ersan Üldes'ten Zafiyet Kuramı böyle bir zaman oyunu içeriyor, oldukça da iyi bir oyun. Anlatının zamanıyla anlatılanın zamanı çakıştığı zaman anlatı bir anda çift katmandan üç katmanlı duruma geliyor, anlatının yazılış aşamasının anlatısı da anlatıya dahil, meta-anlatı. Tekniklerin hepsi sistemleştirilmiş şekilde incelenmiş kitapta, karakterle eş güdümlü bir biçimde. Karakter konusunda da güvenilmez anlatıcının ötesinde bir karakter düşünüyorum, Henry James'in Yürek Burgusu'nda kıyısından köşesinden yer verdiği bir teknikle anlatan karakter mesela, gerçekliği farklı bir biçimde algıladığının farkında olmayan, dolayısıyla güvenilmezliğinin de farkında olmayan çünkü bildiği dünyaya sonuna dek güvenen, anlatının absürt, garip noktalara ulaşmasıyla her şeyin farkına varacağını düşündüğümüz, aslında farkına varılacak bir şey olmadığını sezdirecek, belli bir mantığa oturmayan, anlatının mantığına da oturmayan, yeri geldiğinde kafasını sayfalardan çıkaracak kadar etkin, gizemsiz, dümdüz biri. Mümkün mü? Genette "mesafeli" ve "mesafesiz" anlatımlardan bahsediyor, klişeler klişesi bir tabirle "anlatıya hizmet etmeyen detaylar" aslında okuru okurluk paradigmasını değiştirmeye yönlendiriyorsa ve okur bunun farkında değilse, yazar yaşamın rasyonel olmadığını göstermeye çalışıyorsa diyelim, okur kendini kandırılmış hissetse? Frye yaşamı, gerçekliği edebiyatta canlandırmanın edebiyatın aygıtlarını kullanmaktan geçtiğini söylüyor, belli bir kurgu, belli bir üslup örneğin, okurla doğrudan sözleşmenin temelleri. Ben bundan bıktım sanırım, "kusursuz" metinler son derece kusurlu, kurgunun belirli dinamikleri aşına aşına törpülenmiş. Kusurlu bir metin yazdığını bilecek kadar iyi yazarları arıyorum, hatta iyi yazarlığın kusurları olabildiğince eksiltmekten ama tamamen silememekten geçtiğini iddia edeceğim. Burada kusur ne kadar kusursa tabii, kastım anlatının dışına düşen ama aslında doğrudan anlatıyla ilgili olan bir şey. Neyse o. Mantık hatası değil, hikâyeyi şişiren oyunlar değil, başka türlü.
Metinlerde neyin neden yapıldığını anlamak için çok temel bir eser bu, meraklısı kaçırmasın.

Yanıtla
4
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kramer Kramer’a Karşı
Marriage Story'nin esin kaynaklarından biri olduğu çok yerde yazılmış, çizilmiş, dava sürecinden avukatlarla girilen diyaloglara kadar pek çok benzerlik var. Kramer vs. Kramer baş tacı olarak duruyor, Dustin Hoffman ve Meryl Streep şahane oyuncular, bunun yanında Marriage Story'nin modern zamanların boşanma hikâyesini işleyişi de pek hoştu, iki film de oldukça başarılı. Metne dönüyorum, Ted ve Joanna doğuma az bir süre kala panik halindeler, Bill geliyor, Joanna küfürleri sıralarken Ted ne yapacağını bilemiyor, aldığı bütün eğitim boşa. Eşini sakinleştirmeye çalışırken kan yüzünden baygınlık geçirecek durumda, en sonunda hemşire kenara itiyor Ted'i, kalabalık yapmaktan başka bir işlevi yok o sırada. Bebeği isteyen Joanna'ydı, Ted için küçük bir mucizeydi bu, bebek ve Joanna'nın isteği.
Corman minik detaylarla yaşananları derinleştiriyor. Doğuma kadar, doğumda bütün korkuları açığa çıkıyor ama William Kramer'ı kucağına alınca dünyanın en güçlü adamına dönüşüyor. Hastaneye yetişirlerken trafiği açmak için bağırıp çağırması, doğumhanede eşinin yanında olması iyi hissettiriyor. İlk bölümün sonu: "Sonraları her şey değişince, daha evvel aramızda gerçek bir yakınlık hiç olmuş muydu diye düşünmüş, Joanna'ya bu ânı hatırlatmıştı, Joanna ise 'Senin orada olduğunu tam olarak hatırlamıyorum,' demişti." (s. 16) Senkron kayması paylaşılmayanlar nispetinde artıyor, içte tutulanlar birlikteliğin doğallığını bozuyor, aralarında yaşanan tam olarak bu.
Gitmekten başka bir çare yok, kısa ve sert bir konuşma yapıyor, hiçbir şey anlamayan Ted'i ve bebeğini ardında bırakarak çıkıp gidiyor evden. Ted'in macerası başlıyor sonra, geri kalan bölümde Ted'e odaklanıyoruz ve iş yaşamından sosyal ilişkilerine, cinsellikten çocuk büyütmeye pek çok açıdan inceleyebiliyoruz karakteri.
Aile yapısı üzerine düşünüyoruz, ikili ilişkilerin doğasını inceliyoruz, insanların sevgiden nasibini alıp almadığını anlıyoruz, Corman pek çok meseleye değiniyor. Oyunsuz, düz bir anlatım. Küçük, bazen rastgele davranışlardan karakter biçimlemece. İyi bir metin, okurunu bulsun.

Yanıtla
7
4
Destekliyorum  8
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeşilin Kızı Anne

Zulüm, küf, kin, kan, pas dolu bir dünyanın; içimizi ısıtan, yolumuzu aydınlatan, yaşantımıza umut aşılayan güzellikleri de var tabi ki. İşte bu romanı da onlardan birisi kabul edebiliriz. İnsan olma sorumluluğu ve duyarlılığını hatırlattı bana tekrardan. Nice bilimsel eser, anı, inceleme, roman okudum. Duygu yönü ağır basan, ifade yüklü eserlerden biri de bu oldu diyebilirim.
Sizlere kitap özeti ve alıntılar demeti sunmayacağım. Yakaladığım, yaşadığım atmosferi aktarmayı başarabilirsem, kitabı neden okumanız gerektiğine daha kolay karar verebileceksiniz.
Giriş kısmı sizleri yanıltmasın, kitabın dili, üslûbu çok akıcı, konular arasındaki bütünlük uyumlu.110 yıl önce İngilizce olarak yayınlanmış bu eser, çok geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.
Romanı okurken, onlarca şarkı ve türkü sözleri geldi hatırıma. Şeker Portakalı romanının kahramanı Zezé’nin afacanlıklarını hatırladım. Doğal yaşamla ilgili okuduğum kitapların yansıttığı iç huzuru tekrar hissettim içimde.
Babam bu dünyadan göçtüğünde 42 yaşındaydı, ben ise daha 7. O dönemdeki duygularım, yalnızlığım, zorluklar, olumsuzluklar zihnimi şöyle bir yoklayıp geçti. Birçok ihtiyacımı; sırtımı dayayabileceğim bir baba olmadan karşılamak zor olsa da bu süreçte edindiğim deneyim, hep yanımda olmuştur.
Hiçbir canlı anasız-babasız büyümesin dilerim, bir kuş yavrusu bile olsa. Yetimhaneye sığınmak zorunda kalan, Anne isimli küçük bir kız çocuğunun yaşam öyküsü bu. Onun duygularını anlamaya, tartmaya çalışırken; kendi durumunuzu, nasıl bir yaşam modeli geliştirmek istediğinizi, daha mantıklı, daha derinlikli olarak idrak ediyorsunuz. Acıların insanı eğittiği ve olgunlaştırdığını, sorumluluk bilinci kazandırdığını, deneyimlerin arttığını, romanın kurgusundan gözlemleyebiliyorsunuz.
Empati yapabilmek, sosyal psikoloji gözlemlerine tanık olmak için muhteşem anlatımlar içeriyor roman. Görme yeteneği olmayanın, duyma ve hayal gücü, diğerlerine oranla daha yüksektir. Yoksulluk içerisinde yaşayanların da duygu, düşünce üretme, azim, cesaret ve hayal gücü, diğerlerine göre daha yüksektir. Var olanla mutlu olabilmek ve onu en makul düzeyde değerlendirmenin bir yolunu bulur o.
Ergen psikolojisi alanında da eğitici örnekler içerdiğinden, anne-babalar için sabır ve metodolojik bir bilinç sunacaktır.
Çaresizlik ve acizlik; alternatifsizlik sunuyor insana adeta. Hakkınızda ne karar veriliyorsa, onu kabullenmek zorunda kalıyorsunuz. Hayatın en acımasız/talihsiz/mantıksız yönlerinden birisi de budur.
İnsanlar doğar, yaşar ve ölür. Evet ölüm bir gerçek ve kabullenmemiz gereken bir kaderdir.
Fakat öldükten sonra geride kalan dul, yetim ve öksüzlerin sahipsiz kalması, mağdur olması, insani sorumluluk ve sosyal devlet anlayışı ölçeğinde sorgulanmalıdır.
İstenmeyen bir sonucu, hayra yönlendirebilecek sosyal donanıma/güce sahip olabilmeli insan. Olan güzellikler ve gelmeyen musibetler için, şükür atmosferinde yaşayabilmeliyiz ayrıca.
Roman kurgusu, bu türden duygusal kazanımlarımızı pekiştiriyor. Romanın ikliminde ıslanınca; küllenmiş, unutulmuş, ötelenmiş, yıpratılmış, yerine başka şeyler dayatılmış, yozlaştırılmış doğal duygularınızın yeniden canlılık kazandığını fark edeceksiniz. En azından var olan hislerinizi güçlendireceksiniz.
Gereksiz ve bilinçsiz bir şekilde kırılan bir cam şişe, ayağınıza batabilir. Romanda dışlanan, korumasız kalan, hor görülen bir kız çocuğunun, ezilmişliğine tepki olarak, zaman zaman saldırgan ve hırçın tavırlar sergilemesi, bize aslında yaşamın gerçeklerini öğretiyor.
İstediğini söyleyen, istemediğini işitir. Her tür haksızlığı yapıp, karşımızdakinden olgunluk beklemek, hadsizlik, densizlik olur. Bu arada olgunca yaklaşım, bilgece/anlayışlı tavır hakkı saklıdır, onun bileceği bir iş. Kullanır ya da kullanmaz, suçlayamayız. Kaldı ki yetim büyümekte olan bir çocuktan, yetişkin bir olgunluk beklemek hata olur.
Bu tür eğitici, öğretici, duygu dünyamızı zenginleştirici eserlerin sayısı da okuru da artmalıdır. Okuyan, okuduğunu anlayan, anladığını topluma aktarabilen bireylerle toplumsal olarak bilincimizi geliştireceğiz. İyi okumalar.


Yanıtla
95
13
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cemiyet Kaçkını
Kemal Selçuk ömürlük bir hikâye anlatıyor, Oğuz ile Kerim'in gençlik yıllarında tanışmalarıyla başlayıp yollarının ölümle ayrılmasına kadarki süreçte yaşananlar bir dönemin politik ve ekonomik olaylarına da dokunuyor ama yoğun bir değini değil bu, karakterler siyasi olaylara karışmıyorlar en azından, Turgut Özal'ın vefatının, Gezi'nin geçen zamanın belirtisi olmaktan öte bir görevi yok. Tamamen ikili ilişkiler, yer yer üçlü ilişki üzerine kurulmuş, sağlıksız bir bağlanma örneği gösteren Oğuz'un üzerinden ilerleyen bir anlatı. En başta ikisinin Havuz Başı'nı almak için uzattıkları elleri görürüz. Bursa baharı, Tuz Pazarı'nın altındaki okunmuş kitap satılan tezgâhların önü. Kerim daha hızlı davranarak kitabı kapıyor, Oğuz'un aşağılayıcı bakışlarına maruz kalıyor. Lacivert ceketin altına süveter, altına kadife pantolon, kentsoylu Oğuz'un köylü Kerim'den nefret etmesi için görsel bir sebep sunuyor. "Okuyacaksa bile gidip bir köy romanı alması gereken Kerim, hiç hak etmediği kitabı tutuyordu elinde." (s. 6) Sait Faik kentli, Tanpınar ve Oğuz Atay da öyle, Oğuz'un sevdiği ve karakterlerini yaşamına ekleyerek yaşattığı yazarlar kent-kır ayrımını çeşitleyen anlatı ögeleri olarak ortaya çıkıyorlar. Yavaş yavaş, en başta sadece Sait Faik, Oğuz ve Kerim var. Oğuz patronun kim olduğunu öğretmeye çalışıyor Kerim'e, konuşmaları sırasında Kerim'in bazı yanlışlarını düzeltiyor, ardından yerel bir dergi olan Yeni Sesler'de öykülerinin çıktığını söylüyor, böbürleniyor biraz. Kerim'in gözleri ışıldıyor, karşısında iyi şeyler yazan biri var. Zamanla arkadaşı da olabilir, eğer Oğuz da isterse. Kerim'in yemek davetlerini geri çeviren Oğuz'un böyle bir niyeti yok, "edebi abilik" rolünün dışına çıkmak istemiyor. "Samimiyet musluğunu" yavaş yavaş açsa da Kerim'in "köylülüğü" aşılamaz bir engel olarak duruyor aralarında. Kerim'in Rüzgârlı Bayır'ı okumasını da garipsiyor Oğuz, daha pek çok davranışına şaşıyor ama neden şaştığını, bu kentli-köylü ayrımına neyin sebep olduğunu bilemiyoruz, bir tanecik kitabı kaptırdı diye böylesi genişleyen bir nefret dalgasının ardındaki sebepler muğlak, dönemin toplumsal olaylarıyla birlikte Oğuz'un bu açıdan biraz olsun derinleştirilmesi daha derinlikli bir metin ortaya çıkarabilirmiş.
Oğuz öğretmen olarak atanıyor, Kerim bir mali müşavirin yanında işe başlıyor, iş çıkışlarında buluşup edebi konuşmalar yapıyorlar. Yeni Sesler'de öyküsü çıkan Kerim'i biraz kıskanıyor Oğuz, biraz da övünçle doluyor, çömezi iş başında. Çocuğu yönlendirmeye çalışıyor kendince, "muhafazakâr" damgasını vurduğunda Kerim'in rahatsız olduğunu da görüyoruz. Hemen ardından Oğuz'un üniversitede âşık olduğu Zeliha'yla yaşadıkları geliyor, genelevlere giden Oğuz aşk yoksunluğunu yaraymış gibi taşıyor. İçiyor bir yandan, kederini alkole gömüyor, ayık olmadığı zamanlarda her şeyi unutturan uyuşukluğuna tutunuyor. Yaşı yirmi yediye dayanıyor, yazdığı öyküler umut vadediyor ama keşfedilmelerini sağlayacak kalantor adam, kendi ifadesiyle "ağaç dayı" yok etrafta. Buluyorlar, sayıları İstanbul'a da giden yeni bir dergi çıkarmaya başlıyorlar. Seslerini duyurmaya başlar başlamaz Makbule geliyor ofise, dört yıllık arkadaşlığı bozuyor istemeden. Makbule'nin adı Oğuz'un etkilendiği kurmaca karakterlerle özdeşleşme ölçüsünde değişiyor, Kuyucaklı Yusuf'tan ötürü Muazzez oluyor, Tanpınar'ın bir karakterine geliyor sıra, oysa sadece incelemelerini yayımlatmak istiyor Makbule, başta iki oğlana da yüz vermiyor ama gönlü Kerim'e kayıyor sonra. İkisi de yakışıklı, boylu, Oğuz tercih edilmeme nedenini anlayamıyor ve içinde gömülü duran nefreti açığa çıkararak Kerim'den, Makbule'den, dergiden uzaklaşıyor, hiçbir şey yazamamaya başlıyor. Mektuplar dışında, yollamadığı onca mektupta Kerim'e nefretini kusarken Makbule'ye serzenişlerde bulunuyor. Bir köylüyle çıkıyor Makbule, Beş Şehir'i en iyi anlayan adamla değil de Orhan Kemal esinli öyküler yazan, küçük insanın büyük acısını anlatan, bayatlığın müellifi, aynılığın yazarı Kerim'le birlikte oluyor. İntikam almaya yemin ediyor Oğuz, dillere destan bir intikam alacak ama öfkesinden ötürü taş kesiliyor adeta, işe, geneleve ve meyhaneye gidip gelmekten başka hiçbir şey yapamıyor, uzunca bir süre. Yolda Makbule'yle karşılaştığı zaman lakabı da konuyor orada: "Cemiyet kaçkını". Öyküleri pişiyor, yavaş yavaş dökülüyor ama hiçbir yere yollamıyor Oğuz, kendisini ziyarete gelen ağaç dayıyı başından savıyor, yalnızlığına çekiliyor.
Doksanlı yıllar. Kerim ve Makbule evlenmiş, muhtemelen çocukları da var, bilmiyor Oğuz. Edebiyatla gerçeklik üzerine kafa yoruyor, herkesin kendi hikâyesini yazdığını düşünüyor, kendi hikâyesindeyse giderek babasına benziyor birlikte yaşadığı annesine göre. Bu benzerliğe muhtaç, acı çekmeden hiçbir şey yazamayacağını düşünüyor. Bu çok garip, öykü üfürürüm ben de naçizane, iki kişiden duydum bunu. Acıyı kovaladığımı değil de yazmak için yaşadığımı ima ettiler, Cortázar'ın zorunluluk bahsini düşündüm ben de. Zorundayız. Ben bu metinle ilgili bir şeyler yazmak zorundayım, sıkıntısını bastıramayacak gibi olunca hikâyeyi yazmak zorundayım, yaşamsal bir güdü bu. Hiçbir şey için bunlar, başka bir şeye değil. Bu yüzden belki de yayımlamıyor öykülerini Oğuz, etrafında bir gizem perdesi oluşturuyor, dergilerde kendisiyle ilgili tek tük yazılara denk gelmeye başlayınca garip bir kıvanç duyuyor. Bir zamanların genç öykücüsü, umut veren anlatıcısı Oğuz Bayrak nereye kayboldu? Bir kitabı dolduracak kadar öykü yayımladıktan sonra ortadan kaybolmasının anlamı ne? Perdeyi açmıyor Oğuz, arkadan olup biteni izliyor. Kerim'in ilk kitapları derginin çıktığı matbaada basıldıktan sonra İstanbul'daki yayınevlerinin birinden çıkan son kitabı Oğuz'da tiksinti uyandırıyor, "köylü" yavaş yavaş ünlenmeye başlayınca hırslanıyor bir ara, "o iki yeteneksize" edebiyatın nasıl yapıldığını göstermeye karar veriyor, ne yazacağını bilmemesi önemli değil. Kuram, çalışma, her şeye el atıp büyük eserini yazacak bir gün, yakında. Başka arkadaşlar edinecek, bir noktaya kadar onları kullanacak ama kalemi eline alamayacak bir türlü, bu sırada yıllar geçecek, Kerim'in konuşmacı olarak katıldığı edebi bir toplantıya gidecek, şişmanlayıp kelleşmiş arkadaşına duyduğu kini uyandıracak. İkisinin çocukları da var artık, Esra. Annesinin baskılarından sonra evlenmeye karar veren Oğuz, gençliğinin baharındaki Esra'yı gözüne kestirecek ama eyleme geçemeden Kerim ölecek, Esra, "Oğuz Amca," diyerek Oğuz'a sarılacak, ağlayacak. Mezarlık bölümü, iki arkadaşın yıllar sonra karşılaştığı son sahne. "Hayatın her ânında kurmacaya mahkûmdu!" (s. 127) Oğuz'a göre Kerim'in ölümü kendi hikâyesinin bir parçası olmalı, ancak bu şekilde yorumlanabilecek bir olaya dönüşebilir. "Beni affet; senden bir insan olarak bile acımayı esirgedim!" (s. 127) Aydınlanma ânı anlatının sonunda ortaya çıkar, Kerim'in gerçekten yaşayıp yaşamadığını düşünür Oğuz, her şeyi kendi kurmacasının bir parçası olarak görmeye başlamıştır. İnsanlar, şehir, yazarlar, kitaplar, acı, özgürlük, her şey Oğuz'dan türer, Oğuz'da karşılığı olmayan duygu yaşamda da yoktur. Yazdığı yirmi kitaptan sonra kalp krizi yüzünden ölen Kerim aslında Oğuz'la birlikte Mümtaz'ı oluşturur, Doğu ve Batı estetiğinin sentezini. Biri onca kitap yazmasına rağmen diğerinin tek bir kitabı bile yoktur farklı yönlere bakarlar, Janus gibi tek bedende.
Selçuk iyi bir yazar, hikâye anlatımı başarılı, kurgu-gerçek ikilisini başarıyla bakıştırıyor, üstelik Mustafakemalpaşalı, memleketlim. Hehe. Daha da uzar, ayakları daha sağlam bir zemine basarmış gibi duruyor bu hikâye, bu haliyle de oldukça iyi gerçi. Denk gelinirse okunsun, hoş.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hakikat Sonrası Çağ/Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma
"Hakikat-sonrası"nın hazırlayıcı etkenleri ele alınıyor daha çok, Lee McIntyre günümüzün sosyopolitik ortamındaki hakikati incelerken Keyes kavramın sosyolojik belirlenimleriyle uğraşıyor, psikolojik temellerden yola çıkarak inançların, güdülerin nasıl değişebileceğini gösteriyor. Yalanla başlıyor işe, psikolog Robert Feldman'ın deneyiyle. 121 üniversite öğrencisi yeni tanıştıkları biriyle 10 dakika sohbet ediyor, sohbetler kayıt altına alınıyor. Ortalama üç kez yalan söylüyor herkes, bu yalanların içinde kısa bir süre önce büyük bir albüm anlaşmasına imza atan bir rock grubunun üyesi olmak var, daha küçük yalanlar var, çeşit çeşit. Yalan söyledikleri sahneler izletilince şaşırıyor denekler, bunun yanında pişman olmadıklarını, herkesin yalan söylediğini, yaşamın yalanlar üzerine kurulduğunu söylüyorlar. Dürüstlük uzun vadede daha kazançlı, araştırmalar bunu gösteriyor ama kısa vadede pek de ihtiyaç duyulmuyor belli ki, irrasyonelliğimiz bu açıdan bariz. O an verilen daha az paranın daha sonra verilecek daha çok paraya tercih edildiğine dair deney de gösteriyor bunu, bir elbisenin yakışıp yakışmadığı konusunda yalan söylemekle bir ülkenin kitle imha silahına sahip olup olmadığına dair yalan söylemek arasındaki benzerlik korkunç. Dürüstlüğün abartıldığını söyleyen Oscar Wilde gibi, yalan söylemenin toplumsal bir gereklilik ve sanatsal haz kaynağı olduğunu söyleyen Nietzsche gibi sanatçılar, düşünürler belli bağlamlarda yalanı savunuyorlar, ikiyüzlü bir toplumun dayattığı gerçekliğin kuyruğuna teneke bağlamaktan bahsediyorlar, bunun yanında yalancılığın norm olduğu toplumların er geç çökeceğine dair korku uygarlık tarihi boyunca süregelmiş. "Bu nedenle yalan hakkında duyulan kaygı, yalanın yaygınlaşmasıyla kol kola gitmektedir." (s. 17) Keyes dürüstlüğü öven, buna rağmen yalanları arka arkaya sıralayan tarihi figürleri ele aldığı bölümlerde yalanın caydırıcı bir yaptırımının olmadığı sonucuna varıyor. En başta Carter'ın ABD başkanı olmasını asla yalan söylemeyeceği sözünü vermesine bağlıyor, ardından politikacıların, sanatçıların kurmaca kişiliklerine odaklanıyor. ABD'de Vietnam'da savaştığını söyleyen ünlü insanların foyalarına açığa çıkaran bir organizasyon ve belli araştırmacılar var, yargıçlardan senatörlere pek çok insanın aslında askere bile gitmedikleri ortaya çıkınca verdikleri tepkiler ilginç. Toplumun duyarlılığını yansıtan her hikâyenin bir parça gerçeklik taşıdığını söyleyenler çıkıyor, daha da ilginci toplum bu görüşe katılarak yalanı olumluyor, kurmaca da olsa gerçeklikten bir parçayı aktardığı için yalancıyı bir şekilde ödüllendiriyor. Gazetecilerin yaratıcı gazetecilik ürünü makaleleri gerçekliği farklı bir açıdan aktardıkları için değerli , bunun yanında tamamen uydurma belgelerle haber yapanlar en fazla işlerinden oluyorlar, eylemlerinin ses getirdiği ölçüde kitap anlaşmaları imzalayarak kazanç sağlıyorlar, bir nevi iş kolu bu. Yalanların kabul görüp görmemesi bu yalanlardan ötürü zarar görenlerin toplum nezdindeki önemine göre değişiyor, Irak'ın işgalinde Cheney ve avanesinin yedikleri herzeler bir karşılık bulmadı, işkencelerden de yırttılar gibi duruyor, Keyes'in meselesi bu. "Bu kitabın iddiası, uydurmaya atalarımızdan daha meyilli olmadığımız, fakat bundan sıyırmayı daha iyi becerdiğimiz, ifşa olsak bile bunun yanımıza kâr kalma olasılığının daha yüksek olduğu ve bu süreçte kendimizi herhangi bir zarar vermediğimize ikna ettiğimiz düşüncesidir." (s. 19) Son yıllarda çekilen, neocon tayfanın kirli çamaşırlarını ortaya seren filmlerden birinde Cheney'nin bir savunusu vardı, ne kadar savunuysa. Her şeyden ABD halkının sorumlu olduğununu, seçimlerin bu sorumluluğu yarattığını söylüyordu. George Carlin'in oy vermemeye dair savı demokrasiye katılım gösterenlerin tepkisizliğine de dokunduruyor bir yerde, "iyi" bir amaçla söylenen yalanları desteklemek pek de farklı sonuçlara yol açmıyor. Bob Dylan'ın trenden trene atlayıp Woodie Guthrie triplerine girdiği kurmaca gençliği ne kadar çok ses getirmiş ve kanıksanmışsa binlerce insanın ölümüne yol açan yalanlar da o kadar kanıksanıyor.
"Yalan Söylemenin Kısa Tarihi" bölümünde Keyes, insanların bilişsel niteliklerinin soyut düşünme kabiliyeti oranında geliştiğini söylüyor, kısacası alternatif bir gerçeklik yaratabilme gücü beynimizin gelişiminde başat etkendi. Ahlaki, etik boyut bağlamında Darwin'den yapılan alıntı dürüstlüğün doğuştan gelen bir şey değil, öğrenilen bir şey olduğunu gösteriyor. Koşullara bağlı olarak yalancıyız ve dürüstüz, hayatta kalma ihtimalimiz hangisine yakınsa. Yine Darwin'den yola çıkarak ekliyor Keyes: "Eğer dürüstlüğe yol açan bağlılıksa, doğruluğun ancak birbirlerine bağlı hisseden insanlar arasındaki bir erdem olması akla yatkındır." (s. 35) İlginç araştırmalar var, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan yerliler genellikle kendi aralarında son derece dürüstlerse de Batılı bir araştırmacıya, gezginlere sıkabildikleri kadar yalan sıkıyorlar, gelenek gibi bir şey, aralarından bazıları beyaz adama yalan söylemenin gelenek olduğunu belirtiyor örneğin. Genellikle mizah amacıyla yapıyorlar bunu, eğleniyorlar, birbirlerine yalan söylemeleriyse yaptırımlara tabi. Buradan Augustinus'a, Kant'a ve Machivaelli damarından Nietzsche'ye ve Wilde'a uzanıyor Keynes, Odysseus'un yolculuğundan bahsediyor, tarihî ve mitik bir bakış.
Günümüzde birebir etkileşim eskiye göre azaldığı ve dijital ormanlar alabildiğine yayıldığı için yalan söylemenin basitleştiğini hatta normlaştığını söyleyebiliriz. Zekâ yarışı da var, yalanın aşağılayıcı yanı muhataba üstünlük kurma itkisini güçlendiriyor, özellikle anonim ortamlarda. Bir daha karşılaşmayacağınız birine rahatlıkla yalan söylersiniz, sanal ortamda kişiliğinizi baştan yaratırsınız, kolaydır. Askerde Nuh vardı böyle, DJ'lik yaptığını, İstanbul'da çalmadığı mekan kalmadığını söylerdi. Biraz araştırma yapan üst devreler adamın yalanlarını yüzüne vurduğunda hiç gocunmadı herif, fotoğraf çektirmeyi sevmediğini söyledi, sıyrıldı. Kurmaca biyografiler bahsini bu bağlamda düşünebiliriz, kitapta genişçe bir yer de ayrılmış buna. Gerçi prospektüs bile bana kurmaca bir metin ama temayüle uyup biyografilere, otobiyografilere kurgu dışı diyelim, sayısız biyografi ve otobiyografi kurmaca ögeler taşıyor. Bazıları bulunmuş, mağazalarda kitaplar kurgu dışı kısmından kurgu kısmına taşınmış, okurlar tepki vermiş veya vermemiş, karışık iş. Thoreau örneği: "Bugün bile Thoreau vahşi doğada tek başına etik bir yaşam süren ahlaklı insanı sembolize eder; tabii Thoreau'nun inzivaya çekildiği ormanlık bölgenin ailesinin evinden ancak bir mil uzakta olduğunu saymazsak. Walden Gölü kıyısında tabiat anayla bütünleşen Thoreau neredeyse her gün evine gidiyordu. Bir biyografi yazarına göre Thoreau'nun yaptığı, göl kenarında 'kamp kurmak'tan ibaretti." (s. 71) Hikâyeyi Thoreau'dan dinleyince bambaşka bir durum ortaya çıkıyor, buradan hareketle bilişe dayalı her şeyi kurmaca olarak değerlendirmek makul. Paul de Man'ın karakter/kişilik yaratımıyla ilgili yazıp çizdikleri Nazi işbirlikçiliğini örtmeye ne kadar yaradı acaba, bu bir ödünleme miydi örneğin? Motivasyon yıllar içinde pek değişim geçirmeden insanların yalanlarını biçimlendirdi, diploma sahtekârlığından yanlış veya eksik bilgilendirmeye kadar pek çok çeşitlemeyi ortaya çıkardı. Sonuçta insanlara iyi bir hikâye gerekiyor, varlıklarını hikâyelere oturtmalılar, böylece zihin haritaları oluşturarak kimlik inşalarını sürdürebilirler. The Man From Earth'te insanı soluksuz bırakan yaşam hikâyesinin kurmaca çıkması da ilginç bir durum olurdu, süper zeki bir insanın yalanlar zincirini soluksuz izlerdik.
Cinsiyet rolleri açısından yalanın işlevlerinin incelendiği bölüm yine ilginç, yapılan araştırmalar How I Met Your Mother'daki formülün gerçek olduğunu gösteriyormuş mesela, erkeklerin kaç kişiyle seviştikleri sorusuna verdikleri cevabı üçe bölmek, kadınlarınkini üçle çarpmak gerekiyormuş. Kadınlar erkeklere yalan söylerken daha büyük sıkıntı hissediyormuş, erkekler nispeten rahat. Bir de çoğu erkeğin ve kadının her şeyi bilmek istemediği ortaya çıkmış, yalanlarla boğuşmaktansa kafalarını kurcalayan şey hakkında soru sormuyorlarmış. Böyle şeyler. Günümüzde yalanın, hakikat-sonrasının hali. İlgilisi kaçırmasın.
Yanıtla
9
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Afyon ve Diğer Öyküler
On dört yaşında müzik makaleleri yayımlamaya başlayan, otuz iki yaşında intihar eden Csath ilginç bir yazar, hikâyesinden bir roman çıkar. Bundan sonrasını Wikipedia'dan çarpıyorum, kendisi pek sevgili Dezső Kosztolányi'nin kuzeni. 1887'de doğuyor, asıl adı József Brenner. Çocukluğunda keman çalmaya başlıyor, aslında ressam olmak istiyor ama hocaları çizimini olumsuz yönde eleştirdikleri için yazmaya başlıyor. Tıp okumak için Budapeşte'ye gelince yazı işlerine yoğunlaşıyor, yayımlanan pek çok öykü yazıyor, 1909'da mezun olunca psikiyatri ve sinir kliniğinde çalışmaya başlıyor. Öykülerinde yaşamının izlerine doğrudan rastlıyoruz, sinir sistemiyle ilgili hoş bir öyküsü var örneğin, anlatacağım. Bu dönemde uyuşturucu ve sakinleştirici müptelası oluyor, duymaya başladığı basit bir ilgi sonradan yaşamına mal olacak sıkıntılı bir bağımlılığa bu dönemde dönüşüyor. Wikipedia'da yazdığına göre ergen kızlara şiddet uygulanan öykülerini bu dönemde yazmış, kitaba adını veren ve diğerlerine göre daha karanlık, düşlere bulanmış öykü de aynı tarifeden. Olga'yla evleniyor Csath, 1913'te. Savaş başlayınca kaçınılmaz sona doğru geliyor yavaş yavaş, orduda büyük sıkıntılar yaşıyor, birkaç kez hava değişimi aldıktan sonra 1917'de atılıyor ordudan, bağımlılığı had safhaya ulaşıyor. Köy doktoru olarak çalışırken 1919'da psikiyatri kliniğine yatırılıyor, bir süre sonra kaçıp evine dönüyor, paranoyaları yüzünden karısını vurup öldürüyor, ardından zehir içiyor ve bileklerini kesiyor. Hastaneye kaldırılıyor, oradan da kaçıyor, başka bir hastaneye gitmek üzere yola çıktığı zaman Yugoslav askerler tarafından durduruluyor, yakalanıyor, nihayetinde zehir içerek yaşamına son veriyor. Parlak bir yaşam acı bir şekilde sonra eriyor böylece, iki yaşam gerçi, Olga'nın ölümü de çok acı. Geriye öyküler kaldı, "Sonu Kötü Biten Masallar"dan seçme öyküler var bu kitapta. Çevirmen İsmail Doğan'ın tercihleri sonucu sanırım, konsept oluşturan öyküler kitaba dağılmış durumda, örneğin ilk ve son iki öyküyü arka arkaya koymak gerekirmiş gibi gözüküyor, Csath'ın değişen ruh halleri farklı üsluplara çalan, farklı içeriğe sahip öykülerden takip edilebilirmiş. Ben birleştirmeye çalışayım, ilk öykü "Baba ve Oğul"da Anatomi Enstitüsüne gelen adamın babasıyla ilişkisi temelde. Adam iyi giyimli, uzun boylu, Amerika'da çalışan bir mühendis. Babasının ölümünü haber veren mektubu alır almaz memleketine dönüyor, naaşın izini sürünce tıp öğrencileri için kadavra olarak kullanılacağını öğreniyor. Adama durumu anlatan doktor, bedenlerin "eritildiğini", iskeletlerin eğitimde kullanıldığını, dilerse beş korona karşılığında iskeleti alabileceğini söylüyor. Eritme bedeli. İskeleti şamatacı bir hademe getiriyor, mükemmel bir iskelet olduğunu söylüyor. Oğul şok geçiriyor, hademenin sorusuna, "Babamdı!" cevabını veriyor, derin sessizlik. Kucaklayıp götürüyor iskeleti sonra. Oğulun kesik davranışları, tedirginliği, diğerlerinin kayıtsızlığı, en sondaki beceriksizce kucaklayış, her şeyiyle geriyor kısacası bu öykü, tuhaf bir durumu çok kısa, şahane bir şekilde anlatıyor. "Küçük Emma"nın benzerini dünyanın diğer ucunda Mişima yazdı, çocukların egosantrik düşünceleri beynelmilel dehşetler yaratıyor resmen. Anlatıcı çocuğumuz genelde abisiyle takılmaktadır, kız kardeşleri de eşlik eder ara ara. Buldukları kedileri kesip işkence ederler, baykuşların kafalarını ezerler, sonra okullarına giderler. Kız kardeş Irma'nın sınıf arkadaşı Emma'ya tutulur anlatıcı, kızı ne zaman görse aklı gider, sevgisiyle ne yapacağını bilemez. Aslında üç çocuk da başıboş yaşar gibidir, babasızlık probleminin yanında annenin çocukları sevmemesi de hayatta bir başlarınalarmış izlenimi yaratır. Okuldaki şiddet olayları da öyküdeki gerilimin tamamlayıcısı haline gelir, anlatıcının öğretmeni bir çocuğu herkesin önünde döver, ağzından burnundan kan getirir, çocuğun kişiliğini kırar. Detaylarıyla anlatır bunları Csath, öğretmenin yavaş yavaş terlemesinden sınıfta yankılanan şaklama seslerine pek çok ayrıntıyı verir, rahatsız edici sona hazırlar okurunu. Emma'nın eve geldiği bir gün hayvanları idam ettikleri gibi Emma'yı da idam etmeye karar verirler. Her şey bir oyunmuş gibi ilerler, darağacı kurulur, ip bulunur, kız tabureye çıkartılır, ardından tek bir hamleyle cezalandırılır. En büyükleri için bir eğlence, kız kardeş için intikam, anlatıcı içinse sevgi gösterisi. Bir günlükte okuruz bunları, günlüğü bulan bir üst katman anlatıcısı vardır ama bir başta, bir sonda çıkar ortaya, çocuğun anılarının devamında ne olduğunu bilmeyiz, Emma'nın nüfuzlu ailesi kıyameti kopardıysa da büyük kardeşin subay, kız kardeşinse dul bir kadın olduğunu öğreniriz, öykü biter. Anlatıcı çocuğun yaşamadığını çıkarabiliriz buradan, hayal gücüne kalmış. "Ana Katli"nde aralarında bir yaş olan iki kardeşin hikâyesi var, baba yine yok, anne yine uzak çocuklarına. İki oğlan kendilerine özgü dünyalarında yaşıyorlar, kimseyi almıyorlar aralarına. Biraz büyüdükleri zaman yakınlardaki bir kıza tutuluyorlar, kız değerli şeyler istiyor ve çocuklar annelerinin gırtlağına çöküyorlar. Biri kalbinden bıçaklıyor kadını, takılarını alıp kıza gidiyorlar ve tekrar geleceklerini söyleyip koştur koştur okula yetişiyorlar. İnsanın karanlık doğası açığa çıkıyor bu öykülerde, en çok da bu üçünde.
"Sonu Kötü Biten Masallar"dan beşiyle karşılaşıyoruz, ilkinde küçük bir çocuk ders çalışıyor, ayak seslerini duyunca arkasını dönüp bakıyor, hoş bir kız. Hırsız aynı zamanda, evden bir şeyler çalmış, gidiyor yavaş yavaş. Çocuk yerinden fırlıyor, kızı yakalıyor. Kız şu. İkinci masalda kutsal kitaplardaki Yusuf'la arasında denklik kuran modern Yusuf'un hikâyesi var. Üçte nişanlanan bir doktorun ansızın karar değiştirmesi yer alıyor, nişanlısının kanını birtakım kimyasallarla karıştırıp tahlil eden doktor dehşete düşmüş bir şekilde kaldırıyor kafasını mercekten, hemen yüzüğü geri yollayıp vazgeçtiğini söylüyor. Ne gördüğünü bilmiyoruz, şahsen ben bilmek de istemem, öykü her taşın eksiksiz bir şekilde sıralandığı duvarlar gibi olmamalı. Neyse, dörtte denize giren genç bir adamın kısa süreli aşık olma macerasını görüyoruz. Adam açıklarda bir kız görür ve yüzmeye başlar, kıza yaklaştığını düşündüğü her seferde kızla arasındaki mesafenin aynı kaldığını görür. Gece olur, şafak vakti yaklaşır, adam yüzmeye devam eder. Yaşamına mal olsa da kıza ulaşacağını söyler kendi kendine. Sabah olunca kız ortadan kaybolur, adam yaşamını düşünür. Son. Beşinci, büyükbabanın torunu için kesmeye niyetlendiği çiçeği diriltme çabaları. Sapın yarısını keser, sonra pişman olur ve elinden gelen her şeyi yapıp çiçeği kurtarmaya çalışır. Başarılı olamaz, çok üzülür.
"Bir sabah tüm taçyapraklar çiçeğin solgun, hasta dalından yere düşmüştü. Tabii yapraklar da.
Bunda şaşılacak bir şey yok, büyükbabanın ertesi bahar artık toprağın altında dinleniyor olması gibi." (s. 65)
"Üç Kızlar Hakkında Hikâye" de sonu kötü biten masallardan. Üç kız kardeş baykuşlarla oynar, çiçeklerle dans eder, masal aleminde yaşarlar. Bir gün ufukta bir şövalye görünür, kızlardan en büyüğüne yavaş yavaş yaklaşır, kızın gönlünü çalar. Kız için sonsuz mutluluk sona ermiştir, baharlar bile solgundur artık. Ertesi yıl ortanca kardeş aynı şekilde dağılır, sonraki yıl üçüncü. Şövalye bir daha çıkmaz ortaya, sonsuza dek kaybolur. Baykuşlar kızlardan şikayetçidir artık, ağlama seslerinden uyuyamadıklarını söylerler birbirlerine. Sembollerin yağdığı bir öykü veya sadece düz anlamıyla güzel bir öykü. Masal.
"Cerrah" ilginç bir öykü. Csath'ın zamanında nörolojiye dair pek bir şey bilinmiyordu, beynine demir saplanıp ölmeyen, yaşamına devam ederken kaybettiği bilişsel yetileri üzerinden varsayımlarla bilimsel veri devşirilen insanlar yeni yeni ortaya çıkıyordu, dolayısıyla bilinmeyen üzerine çok parlak fikirlerle kurgular oluşturulabilirdi. Csath oluşturmuş bir tane, evrensel çözücülerin en kusursuzu olan zamanın beyindeki bir fonksiyondan kaynaklandığını "bulan" bir doktorun kendi ağzından dinliyoruz hikâyeyi. Zamanın aslında var olmadığını, beynin bir yaratısı olduğunu, beyinde zaman algısını yaratan bölgenin alınmasıyla ölümün, yok oluşun ortadan kalkacağını söyler doktor, çalışmalarının sürdüğünü ve başarıya ulaşana kadar absente sığındığını anlatır. Hoş. Yirmi iki öykü var kitapta, afyonun etkisinden rüyaların düz, klasik anlatımına kadar pek çok konu işlenmiş. Çoğu iyi bu öykülerin, okunmalı. Macarlardan kötü yazar çıkmaz diyesim var, bu kitapla birlikte kanım kuvvetlendi.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Günler Aylar Yıllar
Platonov'un Can'ında engin steplerde yürüyen insanlar vardır, o kadar uzun süredir aç geziyorlardır ki açlığı unuturlar, aynı şekilde soğuğu da unutmuşlardır, pespaye kılıklarla yürüyüp dururlar. Canlarından geçmişlerdir, hiçtirler artık, kimliklerini dahi unutup sonsuzun içinde yiterler. Lianke'nin bahsettiği kuraklık yüzünden aç kalmaktan korkan köylülerin yürüyüşü bu hiç alayınınkine benziyor başta, anlatının sonunda köylerine dönmeseler kuzeydeki aç kardeşlerine katıldıklarını düşünebilirdik. Köy ahalisinin yürüyüşüne katılmayan İhtiyar'ın ve kör köpeği Kör'ün hikâyesini okuyacağız biz, tepede alev gibi yakan güneşten kaçanlara katılmayacaklar, her sabah yaptıkları gibi Baliban Tepesi'ne çıkıp tohumunu İhtiyar'ın diktiği mısır fidesinin serpilmesi için uğraşacaklar. İhtiyar köpeğin ve kendisinin idrarını gübre olarak kullanacak. Gitmeye mecalleri yok, olsa da bilinmeyen yolculuk çekmiyor onları. Köylülerinse başka bir şansları yok. "Köylüler uzun süredir kaçmayı planlıyorlardı; tarlalardaki buğdaylar kuraklıktan ölmüş, dağlardaki toprak kıraçlaşmış, dünyanın rengi solmuş, bununla birlikte köylülerin umudu da kurumuştu." (s. 9) Üç günlük yağmur köylüleri histerik bir hale sokup mısır tohumlarını bahçelerine ekmelerini sağladıktan sonra bulutlar dağılıyor ve çaresi olmayan bir kuraklığa bırakıyor yerini, yetmiş iki yaşındaki İhtiyar önce son kafileyle birlikte yola çıkıyor ama fidesinin yanına geldiği zaman yolculuğu tamamlayamayacağını düşünüyor, ölecekse kendi köyünde ölmek istediğini söylüyor. Sonrası bir ölüm kalım savaşı, müthiş bir hikâye, doğayla insanın çatışması da diyemeyeceğim, birbirini tartması belki.

İhtiyar'ın su bulmak için yürüyüşe çıkmasıyla mücadelenin ikinci bölümü başlıyor, bu kez kurtlarla uğraşmak zorunda. Neredeyse bir günlük yolculuktan sonra sakin bir kaynağa varıyor İhtiyar, içebildiği kadar su içiyor ve fidesiyle Kör için su depoluyor. O yoklukta karşılaştığı bu mucize manzarasının doğurduğu duyguyla okuyabiliriz şöyle şeyleri: "Damlayan suyun sesi kulakları sağır eden bir mavilikteydi." (s. 55) Köylüler gideli dört ayı geçmiş, bizimkiler iyi dayanıyor kısaca.
Köylüler dönüyorlar, aralarından biri İhtiyar'ı hatırlıyor. Bakınıyorlar, iyice serpilmiş, büyümüş mısırı görüyorlar, dibindeki tümseği de görüyorlar. Köpekten geriye pek bir şey kalmamış, mezarı kazdıklarında İhtiyar'dan da pek bir şey kalmadığını görüyorlar. Bitkinin kökleri yaşlı bedeni sarıp sarmalamış, ihtiyaç duyduğu özü adamın özünden sağlamış. Tam bir bütünleşme bu, onca mücadeleden sonra İhtiyar sonsuz döngüye dahil oluyor.
Günlerin, ayların, yılların böylesi bir uzamda ayrımı kalmıyor, çok iyi bir isim. Çok iyi de bir metin, Jaguar güzelliği. Tavsiye ediyorum, okuyunuz.
Yanıtla
23
16
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cehennem Evi
Stephen King'e göre "yazılmış en korkunç lanetli ev romanı" bu. Övgüyle birlikte esin borcunu da ödemiş oluyor King, O'da Pennywise'ı ego söndürme yoluyla yok etmeyi Matheson'dan almış gibi gözüküyor. Matheson da başkasından alıp kaynağı övmüştür belki. "İstediğiniz kitaptan istediğinizi alın ama kitabın yazarına duyduğunuz saygıyı bir şekilde belirtin" deniyordu bir kitapta, en makul çarpma yöntemi bu sanırım. Matheson büyük bir esin kaynağı, Ben, Efsane!'si biliniyor en çok, Karanlıkta 33 Yazar'daki iki üç öyküsü yüzünden uykusuz kaldığımı hatırlıyorum. Bunların yanında pek çok filmin ve dizinin senaryosunu kaleme almış, Hollywood tecrübelerini bu romandaki Florence'ı kurarken kullanmış gibi gözüküyor. Bunun yanında roman gerçekten korkunç, kurgusunun yardımıyla daha da korkunç. Matheson anlatı dünyasını genişletmeden evde yaşananlar üzerinde durduğu için karakterlerin geçmişleriyle fazla boğuşmuyor, eve giren dört kişiden biri olan Fischer'ın kırk yıl öncesinde, 1930'da başka bir araştırma ekibiyle evde bulunduğunu, ekipten sağ kurtulan tek insan olduğunu öğreniyoruz, diğerlerine ne olduğuna dair kısa bilgilerden başka hiçbir şey geçmiyor elimizde, şimdide ve evde kalıyoruz böylece. Florence'ın ve Fischer'ın yola çıkmadan önceki günlerine de kısaca bakabiliyoruz, Florence kendi kilisesinde parapsikolojik bir inanç sistemini yürütüyor örneğin, bir zamanlar oyunculuk yaptığını ve ortama, insanların kaypaklığına alışamayınca kirişi kırdığını öğreniyoruz, bu tür yüzeysel bilgiler evdeki dehşet anlarında karakterlerin ne yapacaklarını öngöremememizi sağlıyor, güzel. Gün gün ve dakika dakika bölünmüş roman, 11.19'da yaşananları gördükten sonra olayların yaşanma zamanına göre, kısa veya uzun bir sürenin ardından diğer bölüme geçiyoruz. Aralığın uzun olduğu kısımlarda karakterlerin yaptıkları es geçilmemiş, dört karakterin eylemleri açısından karanlık bir nokta yok, tutarlılık sağlanmış. Anlatım tekniği çok başarılı.
Dr. Barrett'ın Deutsch'la görüştüğü sahneyle başlıyor anlatı. Deutsch seksen yedi yaşında, kel ve sıska bir adam, ölümsüzlüğü arayan çok zengin bir adam. Barrett'tan Cehennem Evi'nde araştırma yapmasını istiyor, 100 bin dolar ödeyecek. Paranın çekiciliğinin yanında bilimsel araştırmalarının meyvelerini de almak için kabul ediyor Barrett, Ev'de diğerlerine anlattığına göre hayalet gibi paranormal varlıklar aslında birikmiş biyoenerjilerin ürünü, Freud'un biçimlediği bilinçaltı gibi yapıların ürettiği enerji salınımı sebebiyle açıklanamayan olaylar gerçekleşiyor. Barrett bilinmeyen dünyayı keşfedebileceğini düşünüyor bir anlamda, bir haftalık misafirliklerinin ortasında Deutsch'un adamlarının getirdiği oyuncağıyla evdeki bütün biyoenerjiyi ortadan kaldırmayı planlıyor.
Çok iyi bir korku metni, okunmalı. Çeviri hakkında da bir şeyler söyleyip bitireyim. Genel olarak iyi bir çeviri, birkaç sözcük tercihi dışında başarılı bence. Çok da önemli değil gerçi ama karakter "âlâ" yerine "pekâlâ" veya başka bir şey dese daha şık olabilir ki diyor zaten sonra. Barrett'ın duvardan duvara vurulduğu, kafasının gözünün yarıldığı sırada "cumbalak" tekrar yere düşmesi de sahnenin etkisini azalttı biraz. "Bayılayazmak" tercihi çok hoş, bu kurallı birleşik fiil kalıbının neden kullanılmadığını, unutulduğunu bilmiyorum, anlayamıyorum. Son olarak düşüncelerin yansıtılma şeklinin tutarsızlığı. Bilinç akıyor, karakter bir şey düşünüyor ve düşündüğü şey metne olduğu gibi yansıyor, bu durumda herhangi bir noktalama işaretine lüzum olmadığını sanıyorum. Üç biçim kullanılıyor bunun için, birinde tırnak içine alma var, diyalogdaki gibi virgülle bitmiyor düşünce. İkincisi tırnaksız, virgüllü, üçüncüsündeyse hiçbir şey yok, "diye düşündü" şeklinde tamamlanan bir yapı. Tercih meselesi, üçü de kullanılabilir ama üçüncüsünün okur için daha zahmetsiz ve okumanın bilişsel süreciyle uyumlu olduğunu düşünüyorum.
İthaki çok sağlam bir çizgi tutturdu, zevkle izliyorum.

Yanıtla
8
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben Buradan Okuyorum
"Her şeyi baştan düşünme zamanı geldi. Her şeyi. Yazmanın anlamını, bir okur için yazmanın anlamını — hangi okur kitlesi için? Yazmaktan ne bekliyorum? Para mı? Kariyer mi? Takdir mi? Toplumda bir yer mi? Yönetimde değişiklik mi? Dünya barışı mı? Yazmak bir hüner mi, terapi mi?" (s. 9) Tim Parks bir veya birkaç soru üzerinden meselelerini ortaya koyup edebiyatın geçirdiği değişimi bileşenler üzerinden inceliyor. Önsözde görünürlüğe ve akademiye değiniyor, sonraki bölümlerde genişleteceği düşünceleri için temel. Edebiyatla ilgili yayınların soruşturmalarını ele alalım, kitaplarla ilgili bazı sitelerde yazarlardan tavsiyeler isteniyor örneğin. Okur ne okusun? Camiada ünlüsünüz, kitaplarınız oradan veya buradan çıkıyor, sosyal mecralardaki takipçi sayınız etkileyici, kanaat önderliğine layıksınız. Ne okusunlar? Bu ay Kafkaokur öykü sayısı çıkardı, soruşturma kapsamında Türk edebiyatından ve dünya edebiyatından beşer öykücünün adını verdi insanlar, sonra oy çokluğuna göre iki gruptan yirmişer öykücü sıralandı. Her yerde karşılaşabileceğiniz bir liste çıktı ortaya, bir numarada Sait Faik, gerisini kanonun ünlü yazarlarını düşünerek sıralayabilirsiniz, sıralamada yerler değişir ama isimler değişmez. Dünya edebiyatı kısmı için de geçerli bu, belki Keret'in listede olmasından ötürü sevinilebilir ama o kadar. Memet Fuat'ın ilginç bir tespiti vardı, sıraladığı övgülerin arasında dağınıklığından ötürü Sait Faik'in günümüzde şansının pek olmayacağını söylemişti, gerçekten öyle mi? Sait Faik'e oy verenler hangi saiklerle verdiler oylarını, merak ettim. Yaşamın özünü taşıyan öyküler? Sait Faik'in etkilediği üstatlardan etkilenmek? Sait Faik'in kitaplarının görece ucuzluğu bu konuda ne kadar etkili örneğin, günümüzde Zweig'a gösterilen ilginin bir benzeri mi var yıllardır? Kanondan ayrı düşmeme kaygısı bu tür sorgulamalarda ne kadar etkili? Beğeni, kalite ölçütü? On yazarın adını verdim, kimi günümüzün öykücülüğüne farklı bir hava getiren, kimi adı mutlaka anılması gereken yazarlardı. Hiçbirinin adı yoktu listelerde, oysa Halikarnas Balıkçısı olmalıydı, daha pek çok yazar olmalıydı. Neye göre, bana göre, bu yüzden elim yerli yazarlara gitmiyor sanırım, yayınevine baktığım zaman aşağı yukarı neyle karşılaşacağımı biliyorum, referansları biliyorum, yani yazarların hangi atölyelerden çıktığını bir iki öykü okuyarak söyleyebileceğiz neredeyse. Parks'ın da değindiği bir durum, öğrencilerinin öykülerinin iki grupta toplanabilecek kadar aynılaştığını söylüyor bir makalede. Kısırlık. Ödüllerin anlamına değiniyor, Nobel jürisindekilerin iş yükü sağlıklı bir değerlendirmeyi imkansız kılıyorsa ödüller aslında neyi gösteriyor? Türkiye'deki ödüllerin durumunun içler acısı olması şaşırtıcı değil, sermayenin güçlenmesini sağlamaktan başka bir işe yaramıyor bu tür ödüller, Anglo-Amerikan kültürünün güdümü de başka bir mesele, Parks'ın konuştuğu genç bir yazar, metninin kolay çevrilebilmesi için yerellikten olabildiğince uzak durduğunu söylemiş mesela. Kolay çevrilebilir metinler yazmaya özen gösterdiklerini söyleyen yazarlar, şairler bizde de var, yine Memet Fuat eleştirmişti bir iki yerde. Küreselleşme tek tipleşmeye doğru götürüyor, hoş değil, Yücel Balku'nun metinleri tadında başka bir şey okuyamama düşüncesi korkutuyor beni. Akademiyi de eleştiriyor Parks, direkt alıntılayayım: "Bayatlamış jargonu ve edebiyat araştırmalarını kültür tarihi çalışmalarıyla karıştırma eğilimi yeterli zaten. Şu ya da bu eğitmenlik sözleşmesinin bahşedilmesi dışında herhangi bir amacı olmayan yüz binlerce akademik makalenin üretilmesi akıl alır gibi değil; ne çok çaba, ne az macera." (s. 11) Geoff Dyer'ın "halka oluşturup dünyaya sırtlarını dönen, birbirlerini boşaltan otuzbirciler" dediği akademisyenlerin eleştiriye yönelmemesine inceden giydirse de Dyer kadar haşin değil, kendisi de akademisyen olduğundan belki. Parks'ın eleştirdiği sistemlere uyum sağladığını söyleyebiliriz, içeriden okuyor ve çarpıklıkları dile getiriyor. Yazarların mektuplarına saçılan onca paradan bahsettikten sonra tavan arasındaki kutuların arasında sayısız gümüşçünle çürüyen çalışmalarından bahsetmesi başka nasıl anlaşılabilir? İleride para kazanacak o belgelerden, terekesi değerli olacak. Maddi kaygıların edebiyatı nasıl etkileyebileceği üzerine düşünürken tehlikeli bir sonuca ışık tutuyor Parks, getirisi yüzünden yazdıklarımız değişebilir mi? Daha doğrusu şöyle, para veya ün kazanmak için edebi yönelimlerimizi bilinçli olarak değiştirip daha yavan, bayat şeyler yazmaya başlayabilir miyiz? Günümüzde pek çok yerli yazar bu yüzden eleştirilmiyor mu? Piyasanın edebiyatı, edebiyatın piyasayı belirlediğini Eagleton formülleştirerek anlatıyor, bir anlamda geleceğin sanatının yapısını açıklıyordu ama böylesi spesifik değişimlere, örneklere değinmiyordu, Parks kafa patlatılacak pek çok sorundan bahsediyor. Mail yazışmalarını satan bir yazar başka bir adres kullanmaya başlarsa ne olacak, bunu gizlice yaparsa? Bir gün basılacağı umuduyla iletişmek neleri götürecek iletişimden? Naipaul Taklitçiler'de -kitabın adı da iyiymiş şimdi, düşününce- bu umutla yazışan iki arkadaştan bahseder, anlatının sonunda bu tür bir iletişimin yarattığı kopuklukları, faciayı görürüz, şablonlarla yazmaya başlayan yazarın kaybettiklerini, kendi kaybımızı nasıl görürüz? "Sıkıcı Yeni Küresel Roman" başlıklı ve diğer pek çok yazısında bu meseleyi ele alıyor Parks, Latincenin hükümranlığından kurtulan yerel dillerin yükselişinden sonra sürecin baştan yaşandığından bahsediyor. "Yaşadığım ülke olan İtalya'da bir yazarın ancak New York'ta basılınca başarıya ulaştığı düşünülüyor." (s. 41) Bunun bir sınırı var mı? Gerçekten neden yazıyoruz? Kültürel ögeler, "dil virtüözlüğü" çeviri için engelse, başarı bir metnin İngilizceye çevrilmesinde aranıyorsa Hulki Aktunç'un başarısız olduğunu söylemek doğru mu? Bir şeyin açlığı her şeyi yabancılaştırıyor, korkunç. Parks, değişim programıyla gelen öğrencilerin dünya edebiyatını iyi bildiklerini söyledikten sonra ekliyor: "Bu okumalar ne kadar heyecanlı olsa da hiçbiri onlar için özellikle yararlı değil. Örneğin Pamuk güçlü bir mekân duygusu sunabilir, ama bu mekân duygusu giderek daha belirgin biçimde Türkiyelilerin kendilerinden çok Türkiye dışındakilere yönelik; genç İngiliz yazar yabancı bir kitleye İngiltere'den mi bahsedecek? (...) Günümüz Avrupası'nda içinde yaşadığımız toplumla ilgili giderek daha az şey okuyoruz. Kendilerine ait olduğunu hissedebilecekleri bir ses, yazdıklarını bir gereklilik ve yoğunluk duygusuyla doldurabilecek bir üslup bulmak için çabalayan genç yazarlara yardımcı olurken, edebiyat külliyatının ne olduğunu ya da vaktiyle ne olduğunu ve ne işe yaradığını hatırlıyorum." (s. 86) Pamuk'u en son yedi yıl önce okudum sanırım, sonrasında kurmacalarını takip etmedim, kurgularında kendime dair bir şey bulamadığım için muhtemelen. Kurguyu ciddiyetle oynanan bir oyun olarak tanımlamıştı Sedat Demir, Pamuk aşırı ciddi olduğu için de takip etmek istemedim sanırım. Parks da Franzen için benzer şeyleri düşünüyor, bir kültürün sayım döküm işlemlerinin arasında hikâyeyi bulmakta zorlandığını söylüyor bir yerde, bulsa da her anlatı ögesi hesaplı kitaplı, kusursuzluğa ulaştıran bir formüle sadık kalınmış gibi, bu durumda olmuyor yani, okunmuyor, gitmiyor. Temayüle uyduğu ölçüde kendi kuşağımdan da pek umudum yok. Sütçü'deki esas kız gibi 20. yüzyılın bu tarafından bir şey okumamak mı lazım, düşünüyorum. Tek tük istisnalara rastlamak onca zahmete değmiyor.
Parks birkaç bölüme dağıttığı yazılarında pek çok konuyu irdeliyor, birkaçına değinip bitireyim. İlkinde öykülere ihtiyaç duyup duymadığımızı sorguluyor. Bir Budist için meditasyon, Pascal için odada tek başına oturabilmek yeterli, o halde öyküler bir tür yoğunlaşamama ödünü olarak ortaya çıkıyor belki, okuyup bir nevi telafi, teselli duygusunu yakalamaya çalışıyoruz. Parks ilginç ve karmaşık romanlara bayıldığını ama onları ihtiyacı olmadığını söyleyerek noktayı koyuyor. Kitapları neden bitirmemiz gerektiğine dair başka bir yazıda bir anlatının son erdiği noktanın yazar tarafından da belirlenebileceği söyleniyor. King'in bu konuyla ilgili bir girişimi vardı, hangi metni olduğunu hatırlamıyorum ama bir noktada anlatıyı keserek okurun ilk sondan memnun olması durumunda devamını okumak, ikinci sona ulaşmak istemeyebileceğini işaret etmesi hoştu. Kısacası bir anlatı, bittiğini hissettiğimiz noktada biter, geri kalanını okumak zorunda değiliz, eğer metnin ve yazarın niyetini görmezden gelecek kadar keyfimize düşkünsek tabii. Ben tamamını okuyorum açıkçası, hiçbir iyi metin için de farklı bir son kurgulamadım sanırım, bu bağlamda. Pennac'ın on maddelik okur hakları listesi her daim geçerli elbet.
Çok zengin, muazzam bir metin, değindiği konuların onda birine değinmedim yukarıda. Bu kitabı okumak çok keyifli. Bizde Cem Akaş'ın Zibaldone 2 nam metni benzer bir keyif sunuyor, meraklısı bakabilir.
Yanıtla
3
4
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kanını Satan Adam
Kancılık ekmek ve sömürü kapısı, Metin Akpınar'ın canlandırdığı karakteri hatırlayınca yoksul kesimin üzerinden servet yapan sülüklerin ne çok olduğunu hatırlıyorum, üstelik kanın metalığı da ayrıca tüyler ürpertici. Açlıktan kurtulmak için kanını satmak zorunda kalan insanların çaresizliği işin bir başka boyutu, Hua çiğ, kaba bir gerçekçiliğe kapılmadan bir iki vaka üzerinden bu çaresizliği kuvvetli bir şekilde vurguluyor. Mesele Xu Saungan'ın önce keyfî, sonra zorunlu olarak kanını satmasıyla biçimlenmiyor bir tek, yaklaşık kırk yıla yayılan bir zaman aralığında Çin'in yaşadığı değişimlerle de oluşuyor. Kültür Devrimi'nin öncesi ve sonrası Xu Saungan'ın ve ailesinin yaşadıklarıyla gözler önüne seriliyor, yaşadıkları onca felakete rağmen Nuh'un gemisine binmeyi başarmış gibiler, bunda Saungan'ın payı büyük. Ne yapıyor, kanını satıyor, Çin kültüründe ayıp bir şey olarak görülen kan satmanın -kan=atalar denklemi- yaşamak ve yaşatmak için zorunlu hale gelmesi, değişen ekonomik ve toplumsal yapıların kültürü, geleneği etkileme biçimlerini, bireyde ortaya çıkan iç çatışmaları, ikilemleri başarılı bir şekilde ortaya koyuyor. Yu Hua'nın başarısı tabii, Mo Yan'la birlikte Çin'in yaşayan en büyük yazarlarından biri olarak görülüyor Hua, yine Jaguar'ın bastığı Yaşamak adlı metni sinemaya uyarlanıp Cannes'da büyük ödülü kazanınca -gerçi filmle metin arasında büyük fark varmış, bilmiyorum, okumadım ve izlemedim- dünya çapında bir ün kazanıyor Hua, ülkesinde hem film hem kitap yasaklanıyor. Kanını Satan Adam da Mao döneminin sağlam bir eleştirisini içeriyor ama yasaklanmamış sanırım. Sinemaya da uyarlanmış, bugünlük film rızkımız çıktı.
Genç Sanguan şehirdeki ipek fabrikasında çalışıyor, ipek böceği kozası dağıtımından sorumlu. Dedesini ziyaret etmek amacıyla köyüne gidiyor bir gün, dede bunadığı için torununu oğlu sanıyor ve kan satıp satmadığını soruyor, Sanguan'ın bu işlerle ilgisi yok, henüz. Bunak dededen ailenin geçmişini de öğreniyoruz biraz, sonlara doğru Sanguan da özetleyecek bir yerde. Dört kardeşler, Sanguan'ın babası şehirde Altın Çiçek nam bir kıza vurulmuş ama dede evlenmelerine izin vermiyor, üç abinin evlenmesi lazım önce. Tabii olmuş bitmiş şeyler bunlar, Sanguan çoktan doğmuş, annesiyle babası ölmüş, bir başına yaşamaya çalışıyor. Neyse, Sanguan ailede kendisine arka çıkan tek amcasını da ziyaret ediyor, diğerlerinin bahsi pek az geçiyor. Dedikodulardan öğrendiği kadarıyla bu kan satma işi kız alıp verme olaylarını da doğrudan etkilemeye başlamış, kanını satmayan birinde sağlık problemi olduğunu düşünen bir aile, kızlarını bu adamdan ayırarak nişanı bozuyor. Hayatta kalmanın garantisi olarak kan satmaktan başka çıkar yol göremiyor insanlar, bu yüzden gelenekler, inançlar yavaş yavaş bir kenara bırakılıyor. Sağlam para var kan işinde, 400 ml. kan için otuz beş yuan veriliyor, altı ay tarlada çalışılsa bu kadar kazanılmıyor, öylesi bir meblağ. Sonlara doğru Sanguan kendisini gemilerine alan iki denizciyi de kan satmaya ikna ederek adamların işlerini bırakmasına, kan satarak geçinmelerine yol açıyor mesela, ilginç. Kan grubu "0" tabii, bunun da etkisi var. İlk satışını o gün yapıyor, köyden iki adamla birlikte hastaneye gidiyor ve raconu öğreniyor. Kan vermeden önce canavar gibi su içilecek, böylece kan miktarı artacak. Mesaneyi patlatmayacak kadar içmeli, bu yüzden ölümden dönenlerin hikâyelerini anlatıyor diğer ikisi. Sonra kan alma biriminin başındaki Li'yle iyi geçinilecek, gerekirse hediye götürülecek, rüşvetsiz dönmüyor işler. Li'nin kadın iç çamaşırı giydiğini görüyorlar mesela, kanını satmak için adamla yatan bir kadının iç çamaşırını yanlışlıkla giydiğini düşünüp sırıtıyorlar. İşte, adamın gönlü hoş tutulduktan sonra kan verilecek, para alınacak ve restorana gidilecek hemen, kızarmış domuz ciğeri yenecek ve iki kâse sarı pirinç likörü içilecek, kaybedilen kanın yerine gelmesi için. Ritüel gibi bir şey bu, anlatının en sonunda bir tören mahiyetine büründüğünü de göreceğiz.
İlk satışla birlikte Sanguan'ın yavaş yavaş kaşınmaya başladığını görüyoruz, hemen evlenmek istiyor. Hemen. Lin Fenfang'ı beğeniyor, fabrikadan iş arkadaşı. Flört ediyorlar arada ama olmuyor o iş, Sanguan hemen Xu Yulan'a dönüyor. Çok güzel bir kadın Yulan, "Kızarmış Börek Güzeli" olarak biliniyor, işi her gün börek kızartmak. Talibi var Yulan'ın, He Xiaoyong nam bir adam hemen her gün Yulan'ın babasını ziyaret ediyor, birlikte içiyorlar, muhabbet ediyorlar, iş olacağına varacakken Sanguan araya giriyor, soyadları aynı olduğu için babayı ikna ediyor, soy sürecek çünkü. Evleniyorlar, Yulan regl olduğu zaman hiçbir iş yapmayacağını söyleyerek baştan anlaşıyor adamla. Üç çocukları oluyor, üçü de erkek. Yile, Erle ve Sanle. Sondan ikisi babalarına benziyorlar ama zaman geçtikçe Yile'nin Xiaoyong'a benzediği kulaktan kulağa yayılıyor. Olay çıkıyor tabii, Yulan ağlayarak anlatıyor, Xiaoyong bir gün sıkıştırmış kadını, sonuç ortada. Sanguan deliriyor, çocuğu istemiyor önce, babasının evine gitmesini istiyor ama Xiaoyong da evlenmiş, iki kızı olmuş, oğlunu küfürler ederek kovuyor. Herkes için ağır bir travma, Sanguan ortalama erkek davranışları gösteriyor, çocukla ilgilenmiyor bir süre, üstelik gidip Fenfang'la sevişiyor. Yediği herzenin cezası olarak ikinci kez kan satıyor, parasıyla bir sürü erzak alıp Fenfang'ın evine yolluyor. Kadının eşi çıkıyor ortaya, erzakları toplayıp Sanguan'ın evine yığıyor, Yulan'a da olanı biteni anlatıyor. Ailede buna benzer bir dünya kriz çıkıyor, örneğin Yile bir çocuğun kafasını yarıyor, hastane masraflarının kimin ödeyeceğine dair yine kavga, gürültü. Üçüncüye kan veriyor Sanguan, elalemin dedikodusunu da sineye çekip ödüyor parayı. Evlerine haciz geldikten, Yulan'la birlikte bomboş evde yere oturup ağladıktan sonra. Başlarda daha çok ailevi problemler var, doğrudan sosyal ilişkilerle ilgili, sonra sonra siyasi hava değiştikçe daha büyük problemler çıkıyor ortaya. Siyasi gelişmeleri Sanguan'dan dinliyoruz, neler olup bittiğinden pek bir şey anlamayan Yulan'a mevzuları anlatıyor, iyi teknik. 1958'den sonra hayat iyice zorlaşmaya başlıyor, milyonlarca insanın ölümüne neden olan kıtlık bizimkilerin küçük şehrini de vuruyor, açlıktan ölmemek için ne bulurlarsa yiyecek duruma düşüyorlar, sonra tekrar kanını satıyor Sanguan, çocuklarının ve eşinin hayatını kurtarıyor. Fabrikalar kapatılıyor, lokantalar kapanıyor, yemek yedikten sonra uykuya dalıyor herkes, hareket edip acıkmamak için. Sanguan'ın ağzıyla yemek pişirdiği, herkesi hayal kurarak doyurduğu bir bölüm var, trajikomik.
Zaman geçiyor, çocuklar büyüyor, rejimin yeni uygulamaları aileyi iyice parçalıyor. Sadakatsizlik eden kadınlara uygulanan cezalardan Yulan da payını alıyor, bir gün yerel yönetimce evinden alınıp açık alanda "ayıplanmaya" götürülüyor, Xiaoyong'la yaşadıklarını birileri fısıldamış belli ki. Saçları kesiliyor, üzerinde hakaretler yazan, taşımak zorunda olduğu bir tabelayı boynuna asarak dolaşmak zorunda kalıyor, günlerce üstelik. Bunu da atlatıyorlar ama Yile'nin başına gelenler son radde olsa gerek. Yile uzaklarda bir köye gönderiliyor, iktidara göre okumuş çocuklar köy yaşamını, köydeki emeği öğrenmeli. Çok yoruluyor Yile, bir zaman evine dönüp dinleniyor ama Yulan ve Sanguan çocuğu hemen geri yolluyorlar, amiri kızıp işine taş koyabilir yoksa. Çocuk gidiyor, iyice hastalanıyor, kardeşi Erle bir gün ziyarete gelince abisini ölüm döşeğinde buluyor. Karda kışta kilometrelerce sırtında taşıyor çocuğu, gemiye biniyorlar, sabaha karşı eve vardıklarında hastalık iyice ilerlemiş oluyor, tedavi Şangay'da. Erle'nin şefi için de kanını satıp mükellef bir sofra kuran Sanguan'ın pek parası yok, sağdan soldan topladığı parayı Yulan'a verip önden yolluyor ikisini, kendisi yolda kanını sata sata Şangay'a varmak üzere yola çıkıyor. Dehşet verici bir yolculuk. Ölümden dönmeler, başkasının kanını satmalar, bir dünya şey oluyor, nihayetinde Şangay'a, sevdiklerinin yanına varıyor Sanguan, yırtıyor.
Son bölümlerde çocuklar iş güç peşinde koşuyorlar artık, kendi ailelerini kurmuşlar, durumlar düzelmiş, herkesin keyfi yerinde. Altmışındaki Sanguan geride kalan kırk yılını düşünüp ilk kez kendisi için kanını satmak istiyor, kendinden başka herkes için bir şeyler yaptıktan sonra yaşamını renklendirmek istiyor ama çok yaşlı artık, kanını satın almıyorlar. Kriz geçiriyor, sokakta ağlamaya başlıyor, ailesinin yardımıyla sakinleşiyor ve Yulan'la birlikte lokantaya gidiyorlar. Yediği içtiği belli, kan vermemesine rağmen ziyafet çekiyor, kendisi için yaptığı yapacağı bir tek bu.
Kırk yılda insanlar değişiyorlar, ölüyorlar, yaşam devam ediyor. Olayların çoğu unutulmuş olsa da olayların hissettirdikleri unutulmuyor, koca bir burukluk kalıyor geriye. Hua'nın bu metni şahane, yakın geçmişin Çin'i var, çıkar yol bulmaya çabalayan insanlar var, bir dünya şey var, tavsiye ediyorum ki okunsun.
Yanıtla
12
25
Destekliyorum  2
Bildir