Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yahudiler Yollarda
Yahudilerin özel bilgilere ve tedavi edici güçlere sahip olduklarına inanılırmış, Şeytan'la anlaşma yaptıklarına dair genel kanı yardım gerektiği zaman unutulurmuş belli ki. Hıristiyanların birbirlerini arbaletlerle vurmaları dinen sakıncalı olduğu için paralı asker olan Yahudiler arbalet birliklerinde görevlendirilirmiş, böylece problemin çözülmesinin yanında Yahudi düşmanlığı da körüklenirmiş. İspanya'da ve Portekiz'de Yahudilerden alınan vergilerin Yahudilerin mallarına el konmasının getireceği kazancın yanında devede kulak kalacağını gören krallar yanlarında çalışan nüfuzlu olanlarının ricalarına kulak tıkayarak koca cemaatleri saatler içinde göç etmeye zorlamış, Yahudiler taşınmaz mallarını onda bir fiyatına sattılarsa iyiymiş, üstelik gemilere binenler soyulmuş, salgın hastalıktan veya açlıktan ölmüş, çok azı sağ kalabilmiş. Kara yoluyla göçenler aramalara takılmışlar, yine soyulmuşlar, öldürülmüşler. Önce Mısır'ın, sonra Babillilerin korkusuyla yaşayan Yahudiler en büyük darbeyi Roma'dan yemişler, pagan Roma'nın zorbalığından sonra Yeni Ahit'in önceki dini geçersiz kılması savıyla hareket eden Hıristiyan Roma'nın zulmüne maruz kalmışlar. Augustinus'un Hıristiyan bakış açısıyla Yahudileri savunması yaklaşık bin yıl kadar ertelemiş katliamları, sonrası facia. Simon Schama'nın Yahudilerin Tarihi nam metni "kırmak ile kırılmayan" insanları pek güzel anlatıyor, bunun yanında iki kurmaca metin Doğulu Yahudilerin mücadelelerine odaklandığı için değerli. Joseph Roth'un Eyüp'ü Çarlık Rusya'sından New York'a uzanan, mitik bir hikâyedeki dillere destan sabrı geçtiğimiz yüzyılın kanlı ortamında canlandıran bir karakteri anlatıyor, ailesini kurtarmak için yapmadığı şey kalmayan Mendel Singer'i. Pierre Pachet'in Babamın Özyaşamöyküsü adlı, ilginç bir anlatım tekniğine sahip metni de Aşkenaz Yahudilerinin Ukrayna civarından sürgün edilmelerinin hikâyesini etkileyici bir şekilde anlatır, yanlarına hemen hemen hiçbir şey alamayan insanların bitmek bilmeyen yolculukları acılarla doludur. Son durak çoğu Yahudi için ABD'dir, pek azı okyanusu geçerek yeni topraklarda cenneti bulabilir. Roth bu insanların yolculuklarını, Avrupa'daki ikametlerini, yaşamlarını anlattığı bu metinde Yahudilerin maruz kaldıkları eziyetleri bütün gerçekliğiyle anlatıyor. Bir yayın organı için makale şeklinde yazdığı yazılar bir araya getirilmiş, binlerce yıllık göçün II. Dünya Savaşı öncesindeki halini görebiliyoruz. Kendisi de Yahudi bir aileden gelen Roth için bir ödevmiş gibi gözüküyor bu yazıları yazmak, "Önsöz"de kitabın sadece Batı Avrupa insanına veya tarafsızlara yazılmadığını söylüyor, Yahudilerin kaderi bütün insanlığın kaderi olduğu için insanlığa yazılmış. Biraz dağınık, titizlikle yazılmamış bir kitap olsa da amacını yerine getiriyor.
Doğulu Yahudiler için Batı özgürlük demek, Almanya hâlâ Goethe'nin ve Schiller'in ülkesi mesela. "Okuyup öğrenmeyi seven her Yahudi genci onları gamalı haç âşığı Alman lise öğrencisinden daha iyi tanır." (s. 9) Doğulu Yahudinin yaşadığı yer kent veya köy değildir, yıkılmak üzere olan evler veya harap sokaklardır. Hıristiyan komşusunun tehdidi altındadır, her an iftiraya uğrayabilir, bebeklere işkence yaptığı veya İsa'ya küfrettiği söylenerek yargılanabilir, öldürülebilir. Yaşamak için dilenir veya seyyar satıcılık yapar, Batı Avrupa'da ve ABD'de başarılı olmuş Yahudileri, örneğin Rothschild'ı överken kapıdan kapıya gezip türlü hakaretlere maruz kalmak zorundadır. Batı'ya göçmeyip zengin olmuş Yahudilere biraz imrenerek baksa da içinde kötülük yoktur, zengin Yahudi elinden geldiğince fakire yardımcı olur, problemler topluluk içinde çözülmeye çalışılır. Özellikle Batı'da yaygındır bu yardımlaşma işleri, zanaatkâr olanlara borç verilir, dükkân açmaları sağlanır, böylece bağlar güçlenir. Yahudi ulus devleti hakkında konuşmalar giderek yaygınlaşır, vatansız hisseden bütün Yahudiler bu devletin hayaliyle yaşar. "Doğu Avrupa Yahudileri'nin hiçbir yerde vatanı yoktur, fakat hemen hemen her mezarlıkta mezarları vardır." (s. 14) Batı'da "verimli olmayan Doğulu göçmenler" olarak bilinirler, pek bir işe yaramadıkları söylenir ve hor görülürler, oysa Batı'nın gereksinimlerinin önemli bir kısmı Yahudilerce karşılanır. Batılılaşmış Yahudilerin vatan dertleri olmadığı için rahattırlar, belki de bu yüzden günümüzde de Aşkenaz Yahudilerinin itibarları biraz daha yüksektir, zira her zorluğu yaşadıktan sonra İsrail'in kurulmasında ve varlığını sürdürmesinde önemli roller üstlenmişlerdir, vatansızlığın acısını bir daha tatmamak için. Batı'da önemli görevlere getirilen azınlık temsilcilerinin azınlıkları bir anlamda dizginlediği düşünülebilir, oysa Yahudiler için böyle bir durum söz konusu değildir, onlar hep kaybederler, kralların sağ kolu bile olabilirler, devlet yönetimine sayısız faydaları dokunabilir ama en küçük bir isyanda canlarından olurlar. Yahudiler Batı'nın harcanabilir kahramanlarıdır Roth'a göre, bu yüzden Filistin'de doğan ulusalcılık oldukça anlamlıdır. "Arapların özgürlüklerini yitirecek olması korkusu ne kadar doğruysa, Yahudi'nin de onlara iyi komşu olmak isteğini anlamak gerekir. Fakat genç Yahudilerin Filistin'e göçüne bir 'Yahudi Haçlı Seferi' gözüyle bakmak zorundayız, çünkü onlar ne yazık ki kurşun da sıktılar." (s. 20) Vergi ödedikleri, yaşadıkları ülkelerde gerekirse ülke uğruna ölmeleri bekleniyor, bu zor durumda Siyonizm "gerçekten tek çıkar yol" Roth'a göre. Bu yolda Batılılaşmış Yahudilerin pek yardımı bulunmayacak gibi gözüküyor, onlar kötü alışkanlıkların esiri oldular, "Tapınak Yahudileri" haline geldiler. Kınıyor onları Roth.
"Küçük bir Yahudi kenti" bölümünde topluluğun yaşam koşulları, ilişkileri ve inançları ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Aşkenaz ve Sefarad Yahudileri aynı içerikli duada değişik metinleri kullanıyorlar, farklı mezhepler olmasa da farklı gruplar mevcut, pratikleri farklı. Bin yıl kadar önce, aralarında binlerce kilometre olan iki Yahudi grubun iletişim kurması bir araya gelmelerini sağlasaydı büyük farklar doğmazdı herhalde. Yahudiler için söz, sözcük kutsal olduğu için hiçbir metni yok etmiyorlar, en fazla gömüyorlar veya bir mağaraya bırakıyorlar. Kahire'de keşfedilen bir yığın mektubun teki oldukça ilginç, Cordoba'dan Yahudi Hazaristan'a yollanan mektup Hazarların hasretle beklenen Yahudi devletini kurduğu inancını taşıyor, eğer gerçekten böyle bir devlet varsa İspanya'da ve Kuzey Afrika'da tehlike altındaki Yahudiler için kurtuluş umudu olabilir. Olamıyor tabii, Hazarlar akınlara karşı duramayacak kadar zayıflamış, üstelik mesafe aşılacak gibi değil. Yine de böyle bir girişim ne kadar çaresiz olduklarını ve bu çaresizliğe rağmen umutlarını kaybetmediklerini göstermesi açısından önemli. Neyse, kentte sakalını kesmiş bir Yahudi aşırı dincilerin alaylarına hedef olabiliyor, ırkın karakteristik görünümü için sakal şart. Hahamlar genellikle bolluk içinde yaşıyorlar, üzerlerinde pahalı giysiler ve evlerinde hizmetçiler var, Roth için kabul edilebilir değiller. Emekçi kesimin proleterleşmemesini muhafazakârlığa bağlıyor Roth, Yahudiler "fakir halkın" dışında kalmak istedikleri için olabildiğince "hali vakti yerinde" izlenimi yaratmaya çalışıyorlar, bu yüzden sınıf mücadelesine katkı sağlamıyor çoğu, bunun yanında hepsi yaşadıkları ülkelerin sosyalist veya komünist partilerine üye. Bu aslında çok eski bir tartışmayı akla getiriyor, Yahudiliğe halel gelmemesi için yapılacak son şey intihar etmekti ve Yahudiler dinlerini zorla değiştirmek yerine ailelerini katlettikten sonra intihar ediyorlardı. Meymun kutsal kitaplardan alıntılarla yaşamın daha değerli olduğunu anlattıktan sonra her şarta uyum sağlamanın gerekliliği kabul gördü, böylece yaşamlarını sürdürmek isteyen Yahudiler gerekince din değiştirdiler ama asıl inançlarını sürdürdüler, hatta bu yüzden İspanya'da engizisyon din değiştirenlerin inancından şüphelenerek adeta katliam yaptı. Bir partiye üye olmak bunların yanında son derece makul görünüyor ki bunun bile yetmediği zamanlar yaşandı.
Sonraki bölümlerde farklı ülkelerde yer alan Yahudi mahalleleri anlatılıyor, Viyana'dan New York'a pek çok şehirdeki mahallelere dair izlenimler çok renkli, bir o kadar da sıkıntılı. Yahudilerin sabırları bürokratik engellerle sınanıyor resmen, vatandaşlık başvurusu için sayısız belge istenmesi, bazı belgelerin prosedürler yüzünden elde edilememesi, bir dünya dert. Bir şekilde yollarını buluyorlar yine, nüfuzlu bir Yahudi yardımcı oluyor veya rüşvet yediriyorlar, sıradan bir Avrupalı için hızlıca yapılabilecek işlemleri yaptırmak için durmadan para harcamak zorundalar. Harcıyorlar, yaşamak için ellerinden geleni yapıyorlar.
1927'de basılmış bu kitap, dönemin dünyasını detaylı bir şekilde anlatıyor, hoş. Yahudiler yollarda işte, asırlardır.
Son olarak korkunç yazım hatalarından bahsedeyim, düzeltiden geçmemiş bu metin. Bir sayfada altı hataya rastlayabiliyorsunuz, ben bir noktadan sonra hataları yuvarlak içine almayı bıraktım. Takıntılıyım, sinirim bozuldu. Ne diyeyim, bana yollayın metni, ben kontrol edeyim bari, hak ettiği bu değil çünkü.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deliliğin Dağlarında
Lovecraft'ın Cthulhu Mitosu hikâyelerinden biri, en uzunlarından. Eskiler'in dünyaya gelişleri, Mi-Go'lar, Cthulhu'nun müritleri falan derken ortalık curcuna. Malzeme bol; insanoğlundan önce milyarlık bir boşluk var. Karanlık çağlar. Bir belgesel vardı, adını unuttum, insanlar bir anda ortadan kaybolsa dünya insansız zamanlardaki haline kaç yılda döner konulu.
İnsan kozmik sonsuzluktan korkuyor ister istemez. Düşününce. Çok küçüğüz ya. Neyse, fantazyacılar için bu karanlık çağlar altın madeni. R. E. Howard, Clark Ashton Smith, tayfadan kim varsa...
Miskatonic Üniversitesi'nden 20 küsur akademisyen, Antarktika'ya araştırma yapmaya gidiyor. Zamanın birinde tropikal iklimin hüküm sürdüğü topraklara ulaşmak, fosil falan çıkarmak amaç. Bazı taşlar bulunuyor, bunun üzerine içlerinden biri üç beş kişiyle tayfadan ayrılıp başka bir yerde kazıya gidiyor. Acayip varlıklar buluyor, bunları telsizle kampa bildiriyor ve bağlantı kesiliyor. Esas adamımız, yanına birini alıp kampa gidiyor ve görüyor ki köpekler, adamlar falan deşilerek öldürülmüş. Sonra öneden de dikkatlerini çeken sıradağları aşıyorlar, kadim bir şehir keşfediyorlar. Dilleri falan tutuluyor; dünyanın en soğuk yerinde eski bir uygarlık. İniyorlar, şehre giriyorlar, yer altında keşfe çıkıyorlar ve sonra bir şeyle karşılaşıp kaçıyorlar. Bu kadar.
William Dyer anlatıcı. Miskatonic'ten bir profesör. Hikâyeyi oluşturan metni neden kaleme aldığıyla başlıyor olay. Korkunç keşiflerinden sonra Starkweather-Moore adlı, daha donanımlı bir keşif gezisini engellemek amacıyla, gazetelerde yer almamış bölümleriyle hikâyeyi bir kez daha anlatıyor. Amacının bazı araştırmacıları gezinin yapılmaması yönünde ikna etmek olduğunu söylüyor ama elinde pek kanıt da yok açıkçası, fotoğraflara inanmadıklarını söylüyor mesela. Bu da metni inandırıcılıktan uzaklaştırıyor açıkçası, Dyer'ın çabaları bu yönde olsa da. Her şeyi denemeden pes etmek istemiyor açıkçası, bir de olayın psikolojik yıkımından kurtulmayı amaçlamış olabilir. Kimseye tam olarak anlatılmamış bir hikâye var elde, bu hikâye Dünya'nın ve evrenin tarihiyle ilgili ve bunu bilen iki kişi var sadece.

Cthulhu Mitosu, birbirinden bağımsız hikâyelerden oluşsa da haliyle ortak bazı mevzular var. Olaylar, karakterler. Buradaki karakterlere başka hikâyelerde tekrar rastlayacağız. Bazen sadece isimleri geçecek. Tam tersi de geçerli; mesela gezinin düzenlenmesini sağlayan bir sponsor var: Nathaniel Derby Pickman Vakfı. Pickman soyadıyla sıkça karşılaşacağız, eğer külliyatı okursak. Neyse, başlarda uzun bir yolculuk safhası var. İncelikle anlatılmış. Kutba ulaşınca kampın kurulumu, uçakların inşası (aslında parça parça uçaklar) ve Lake'in bulunan fosilleri incelemesi geliyor. Lake'e göre bu fosiller ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen bir canlıya ait. Takımdan ayrılıp araştırmaya yollanmasına yol açan şey bu fosiller. Bir diğer olay da dağların tepelerindeki düzgün geometrik şekiller. Dyer önce serap olduklarını düşünüyor, yakından baktığında kadim bir dünyaya açılan kapılar olduklarını düşünüyor. Şunu da söyleyeyim, metin bir bilim adamının diliyle yazılmamış. Necronomicon'lar falan havalarda uçuşuyor, isteri krizine ramak kalmış sanki. Psikolojisini, fikirlerini şekillendiren bir ortamın getirisini metne döküyor Dyer; bir bilim insanı olarak elinden gelen her şeyi yapmış ve son bir çaba gösteriyor. İnandırıcılığı yok edici bir şekilde.
Kısa keseceğim; Lake, bilinen yaşamdan çok daha öncesinde de dünyada yaşam formları olduğunu belirliyor. Sonra o yolculuk, Eskiler'in bedenlerini bulması ve Eskiler'in çözülmesiyle birlikte ayvayı yemesi. Dyer ve Danforth'ın kadim şehirdeki yolculukları, kabartmalardan Eskiler, Cthulhu'nun müritleri ve Mi-Go'lar hakkında öğrendikleri, kaçış... Tembel olmasam alayına girerim ama cık.
Lovecraft canımızdır. Okuyalım. Evet.
Yanıtla
7
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sütçü
Goodreads'te tek bir yorum vardı bir zaman, Yonca İnce'nin: "İçim şişti yeminle!" Güldüm, öyle gerçekten, iç şişirici. Bunda açıklayıcı anlatımın sürekli kullanımı etkili, bütün anlatı bir şeylerin açıklanmasıyla dolu. Diyelim ki anlatıcı on olay anlatıyor, bu on olayın arka planı, ötesi, berisi, şusu busu derken aşırı yavaş bir akım çıkıyor ortaya. Arka planda başka olaylar, başka olayların açıklaması, nedenler, sonuçlar, diyalogların arasına giren değerlendirmeler ağır ilerleyen bir çizgi tutturuyor. Zaman çizgisinde geriye dönüşler, gelecekteki olaylara değinmeler ayrı bir dikkat isterken haliyle böyle bir teknik kullanılınca yoruluyor okur, mücadeleye girmiş gibi hissediyor ki İrlanda'nın oldukça kapalı, siyasi atmosferinden ötürü nefes almaya müsaade etmeyen ortamında yaşamak da tıpkı böylesi bir mücadeleyi andırıyor, bu açıdan anlatıcı kızın yaşadığı bunaltıyı anlatım biçimiyle denkleyebiliriz, iyi buluş ya da gerçekten kötü teknik ama ben oyumu birinciden yana kullanacağım.
Anlatı boyunca çok sayıda insan çıkıyor karşımıza, sadece birinin adını öğreniyoruz, o da bir mektupta adı yazdığı için. Geri kalan herkesin bir lakabı veya anlatıcıyla ilişkisinden yola çıkılarak konan bir adı var. Bilmemkim McBilmemkim'in anlatıcının göğsüne silah dayadığı gün aynı zamanda Sütçü'nün vurulduğu günmüş örneğin, bu isimlerle sıklıkla karşılaşacağız, bahsedilen iki olaylaysa anlatının sonuna kadar karşılaşmayacağız, anlatıcı yaşamındaki birkaç meseleye değinerek ilerleyecek. Sütçü'yle münasebeti başlangıç noktası. Adam retçi, devlete, "öbür taraf"a, "denizin ötesindeki ülke"ye muhalif, anlaşıldığı kadarıyla retçilerin has adamlarından. Aslında sütçü değil, soyadı "Milkman" olduğu için öyle anılıyor. Kızın peşine takılıyor bir de, en olmadık yerlerde kızın karşısına çıkarak aracına davet ediyor, konuşmaya çalışıyor ama üstelemiyor, ortadan kayboluyor hemen. Kızın hangi kurslara gittiğini, hangi saatte nerede olduğunu, kısacası her şeyini biliyor, zaten küçük bir muhit. Belki-sevgilisini de biliyor üstelik, çocuğun öldürülebileceği korkusunu yayıyor. Bu baskıcı ortamın ilk verilerini oğlanın evinde görürüz, oğlan arabalarla uğraşmaktadır, parçaları sökülen bir arabanın en kıyak parçalarından birini ele geçirmiştir. Söylenti yayılır hemen, parçanın üzerinde düşman ülkenin bayrağı vardır. Oğlan tehdit edici bir şekilde konuşan komşusunu kovar, yaşamını sürdürür ama arkadaşları yavaş yavaş uzaklaşır ondan, en sonunda paramiliterlerce dövülür. Karşı muhitte oturmaktadır üstelik, bir gün kafasından vurulmuş halde bulunması işten değildir. Herkes her an ortadan kaybolabilir, herkesin cesedi her yerde bulunabilir, sıradan bir olaydır bu. Bu yüzden aileler parçalanmıştır, anlatıcının ablalarından biri karşı taraftan biriyle evlendiği için kırbaçlanmış, muhitten kovulmuştur, bir abisi öldürülmüştür, civardaki hemen her aileden en az bir ölü çıkmıştır kısaca. Önce uyarılar yapılır, sıkıntılı davranışlar sürerse infaz gerçekleşir, üfürükten bir mahkeme insanların ölüm fermanını hemen imzalayabilir. Bir yaralanma olayında hastaneye gidilmez, zira düşman devletin kurumudur hastane. Polise hiç gidilmez, gidenler muhbir olmaları için tehdit edilirler, karşı çıksalar bile fısıltı gazetesi hızla yayılır, polise giden kim olursa olsun muhitin gözünde muhbirdir artık, kısa süre sonra öldürülecektir. Korkunç bir ortam, kadınlar için daha kötü. Anlatıcının annesi kızını kenara çekip Sütçü'nün metresi olup olmadığını sorar, kızını dinlemeden suçlamalara başlar, belli kalıpların dışında düşünemez hale gelmiştir. Cemaat aynı şekilde düşünür, davranır, alternatif seslere yer yoktur. Feminist hareket yayılır gibi olunca retçiler olaya el atıp feminist oluşumun merkezinden gelen kadını ziyaret edip bir daha muhitte dolaşmamasını söylerler, feminist dalga yedi kişiyle sınırlı kalır böylece. Belli kastlar oluşmuştur haliyle, retçiler bir sınıfken muhitte yaşayanlar potansiyel sempatizandır, en altta da marjinaller bulunur. Anlatıcı yürürken kitap okuduğu ve baskı ortamında aklını kaçırmamak amacıyla kimseyle iletişim kurmadığı için marjinal olarak görülmeye başlandığını öğrenir, bunu ilkokuldan tanıdığı retçi arkadaşı söyler, kızı uyarır hatta. Bilgi uçları hemen her olayda mevcut, bu olayınki anlatıcının arkadaşını üç kez daha görmesidir. İlki evlilik, arkadaş başka bir retçiyle evlendiği ve yakın zamanda ölümler olduğu için düğün cenaze havasında geçmiştir. İkincisi arkadaşın eşinin cenazesidir, üçüncüsü de arkadaşın cenazesidir. İnsanlar ortaya çıkıp kaybolurlar, ansız ölümler anlatıcıyı duygusuzlaştırır. Sütçü'nün etkisi de büyük tabii. Anlatıcı koşmayı sevdiği için sporcu eniştesiyle birlikte koşmak ister, tacizci olmayanla. Burns o ortamda yaşayan, marjinal olmayan ama sınırda bulunan insanlara da yer verir, enişte böyle biridir. Dobra adamdır, retçiler dokunmaz. Kadınlara karşı saygılıdır, sevilir. Anlatıcıyı da sevdiği için uyarır, yürürken kitap okuma alışkanlığı anlatıcıyı bir ucube gibi göstermektedir, zira etraftakiler kızın ne olduğunu anlamadıkları için bir süre sonra tehlikeliymiş gibi algılamaya başlarlar, anneden, enişteden, arkadaştan uyarılar gelir. Bir yandan da "klik" sesleri gelmektedir sürekli, kız hemen herkes gibi takip edilmektedir ve etrafındakilerle fotoğrafları çekilmektedir. Yanındakileri tehlikeye attığını düşünüp telaşlanır kız, sonra hissizliği çoğu telaşı gibi bu telaşını da örter, yaşam devam eder.
Zaman haritası çıkarılmalı, Burns olayları birbirinin arasına sıkıştırarak anlatıyor, hızlı geçişlerle baş döndürüyor. Sütçü'ye geçeyim ben de. Önemli biri olduğu için muhittekiler anlatıcıdan çekinmeye başlıyorlar, aslında Sütçü'yle arasında hiçbir şey yok, adam ne zaman ortaya çıksa bir an önce uzaklaşmaya bakıyor ama artık çok geç, birlikte görüldükleri an yapacak bir şey kalmamış. Kardeşleri için patates almaya gidiyor kız, dükkândaki herkes geri çekiliyor, kıza kaçamak bakışlar atıyorlar, üstelik para almıyor kasiyer. Güçlü bir toplumsal figürle birlikte olmanın etkisi. Adam öldüğü zaman bu kez tam tersi yaşanacak, insanlar intikam almak isteyecek, korkuyor anlatıcı. Belki-sevgilisiyle arası da iyi değil, birbirlerine hemen hemen hiçbir şey anlatmıyorlar, sevişip sohbet ediyorlar sadece, derinleşmeyen ilişki bir noktada kopuyor, anlatıcı zehirlendiği zaman. Adı Zehirci'ye çıkan bir kız, kendi kardeşi dahil etrafında tedirgin edici kim varsa zehirliyor, bizim kız da zehirlenip dört gün boyunca yattıktan sonra yavaştan iyileşiyor ve Zehirci'nin öldürüldüğünü öğreniyor, muhtemelen Sütçü'nün işi. Belki-sevgilisiyle telefonda tartışıyorlar, ardından belki-sevgilisinin evine gidiyor kız, çocuğun en yakın erkek arkadaşıyla aralarında bir şey olduğunu anlayıp gerisin geri çıkıyor dışarı ve çocuğu da anlatının dışında bırakıyor, biseksüel olduğunu bilmediği çocuğa kızıyor biraz da. Böyle uçlar var, bunlar daha iyi işlenebilirdi, havada kalıyorlar çoğunlukla.
Annelerle bitireyim. Çoğu aynı, sevmedikleri bir adamla evlenmişler, aşık oldukları adamlar var ama bir şekilde kavuşamamışlar, mutsuzluk gençken başlamış. 800 yıl önce başlamış aslında, o coğrafyayı cendereye alan siyasi gelişmelerden sonra. 1980'lerde özgürlük, umut, neşe namına pek bir şey yok İrlanda'da, böyle bir ortamda kadınlar silahların gölgesinde yaşamaya çalışıyorlar. Anlatıcının annesi sevmediği bir adamla evlenmiş, adamın hikâyesi acı. Ölüm döşeğindeyken çocukları ve eşi yanında, son anlarında çocukken kendisine defalarca tecavüz eden adamı ve yaşadıklarını anlatıyor. Ailesine bıraktığı miras bu, sonrasında pek de anılmıyor zaten. Annenin esas sütçüye duyduğu aşk tekrar ortaya çıkınca, bir tek o zaman. Esas sütçü marjinalliğin sınırında bir adam, muhitin en yakışıklı adamı, annelerin gençlik aşkı, öldürülmek üzereyken bütün kadınların toplanıp cinayete engel olmaları bu yüzden. Bahçesine gömülen silahları çıkarıp yola atması, öyle pisliklerin başka yere gömmeleri gerektiğini haykırması ipini çekiyor aslında, kadınlara rağmen vurulmaktan kurtulamıyor ama ölmüyor da, şanslı adam.
Bazı detaylar, tekrarlar lüzumsuz, anlatım boğucu, anlatıcının bilinci nasıl akıyorsa işte. Bir film var, ortam hakkında fikir verebilir, iyi de filmdir. Aklıma geldi, kız kendi zamanından öylesine bıkmış ki 20. yüzyıldan hiçbir yazarı okumuyor, önceki yüzyıllardan kitaplar var elinde. Evet, bu kadar. Çok da tavsiye edemiyorum, genel beğeniye ucundan da olsa hitap etmiyor pek. Merak edenin elinden öper.
Yanıtla
9
12
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güneş Giderken
Zaman Çarkı'nın bütün kitaplarını iki aylık bursumla almıştım. Elimde koca bir kutuyla Kadıköy'den Küçükyalı'ya gelişimi hatırlıyorum, Haydarpaşa'dan trene binmiştim, Küçükyalı'da inip yokuşu ağır ağır çıkmıştım. 2010 civarı olması lazım. Ne güzeldi o yol, tren. Yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek.

Ben bunu öykünün tekinde yazdım, basıldığında okunabilir ama tekrar kurgulayayım. Ben bir zamanlar nişanlıydım, ilk kez. Taksim'e gitmiştik, nişan alışverişi için sanırım. Müstakbel metrukum bir işini halletmek için beni yarım saatliğine azat etti. Dükkanlardan birine girdim, bakınmaya başladım. Kızın biri de öbür tarafta bakınıyor. Üç kitabı beğendim, eski baskı şeyler. Entropi sonucu milyon yıl içinde bir araya gelebilirlerdi ancak.

Kasaya gittim. Kız da geldi o sırada. Ben hâlâ kitaplara bakıyorum.

"Ama..."

Dükkan sahibine baktım. Bir kıza, bir bana çeviriyordu başını.

"Farkında mısınız, aynı kitapları seçmişsiniz."

Yıldız Ecevit'in Orhan Pamuk'la ilgili kitabının ilk baskısı, Roland Barthes'ın bir kitabının ilk baskısı, diğerini hiç hatırlamıyorum.

Kıza dönüp bakmadım bile, gözümün ucundan gülümsediğini gördüm. Parayı verdim, çıktım. Bu kadar. Bu kadar olmamalıydı diye düşünmeye başladım, yeni yeni. Kitapları nereye koydum, bilmiyorum. Bulsam ne olur, yine bilmiyorum. Parıltıyı avuçlarımdan yere düşürmüşüm gibi hissediyorum. Bir noktada yaşadığımı hissediyorum, yaşam bana göründü. Ben onu kaçırmışsam da oradaydı. Hiçbir şeyi kaçırmamışsam da oradaydı. Yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek.

Necati Tosuner'e geliyorum. Bütün kitaplarını zamanın birinde almıştım ama bu bana hediye edilmiş. Eski bir sevginin izleri var, ilk sayfada kurşun kalemle yazılmış bir not. Rüzgâr bazı şeyleri alıp götürecek ama her şeyi değil. Gerçi bu benim elimde değil, neyin gidip gitmeyeceğini bilemiyorum. Denk gelirsem biliyorum. Buna denk geldim. Raflara bakarken çekip aldım, notla karşılaşınca okudum. İyi oldu.

Tosuner'in kısa cümleleri, kısa sözcükleri, kısa diyalogları ve dolayısıyla küçük parçalardan kurduğu bir öykü dünyası vardır. Bir çocuğun gözünden görülmeye başlanan ilk dünya/öykü, çocukluğun yalın kurgusundan ibaret bir anlatı biçiminin tercih edildiği izlenimini uyandırabilir ama sonraki öykülerde yokuşlardan yuvarlanan zamanın karşısında korkuyla durmayan, ruhuna yaşlılığı dokundurmayan karakterlerin de aynı dille oluşturulduklarını, aynı dili kullandıklarını görürüz. Tosuner yaşlılığın öykülerini yazıyor diyemiyorum, denk gelmeyen duyguların yarattığı acıyı yazıyor. Bu.
Ayten'in Kerem'li Öyküsü'nde Kerem bir çocuk, sokak köpeklerinin havlayıp havlamadığının çetelesini tutuyor, apartman duvarının önünde gazoz içiyor ve dünyayı kendince, kendi sözcükleriyle yaratıyor. Funda'ya aşık. Funda, komşunun büyük kızı. Kerem'in saçlarını okşayıp geçiyor, bir iki laflıyorlar. Anne, Funda'nın evli olduğunu söylüyor. Kerem, "Evliyse evli," diyor. Ayten Teyze bu aşktan haberdar, çocuğun sözlerinden kendi yaşamına çıkıyor. Tuncay'ı çalıştığı şirkette görmeye gidiyor. Tuncay evliyse evli, yine de görecek. Kerem'in aşkını anlatacak, daha önceden anlatmış. Biraz sohbet edecekler, gülüşecekler ve Tuncay, Ayten'den kendisiyle birlikte İstanbul'a seyahat etmesini isteyecek. Pazar günü dönecekler. Olsun, seviyorlar birbirlerini. Belli.

Sıcak Bir Gün, ah! Yazar evini taşıyor, yeni bir eve taşınma telaşı. Telefonu açtır, Esra telefon eder belki. Esra'yı çağır, belki gelir. Kızı üzme, öpmeye kalkma bir daha, kaçtığı zaman canın yanıyor. Aradaki yirmi beş yaşın bir önemi var mı, aşık olmuşsun. Kız da çıkıp gelmiş evine, biraz çekingen ama sana duyduğu yakınlık içini ısıtıyor. Öpmeyeceksin. Öpmeye kalkıyorsun, kendini tutamıyorsun. Kız hiçbir şey demeden geri çekiliyor, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ediyor. Evlenmeli mi? Adam iyi, adamın annesi de sevmiş kızı. "Kızım," diyor yazar, pes ediyor. Kız ağlıyor, yazar kanepeyi açıyor. Kız uykuya dalmadan önce adamın kendisini çok mu sevdiğini soruyor. Aslında çok mu sevdiğini sormuyor, adamdan çıkan derin bir, "Ah!" her şeyi susturuyor. Ne kadar kısa ve ne kadar ıskalanmış bir tutku.

Yol, diyelim siz yine yaşadığınız yerdesiniz. Yaşınız hayli var. Karşı pencerede hoşlandığınız biri var, uzun süredir görüyorsunuz onu ama konuşamıyorsunuz. Karşı apartmanın yöneticisi de o birine takık. Ondan erken davranmak istiyorsunuz, bakkalda denk geldiğiniz zaman kendinizi davet ettirip karşıdaki eve giriyorsunuz. Giriyorsunuz, o sokaktaki son gününüz. Taşınıyorsunuz. Her şey biraz gecikiyor, eskiyor.

Halı. Bakın, Tosuner'in Anlatıcılığına Giriş 101. Şiirli. Anlatıcının kendisiyle konuştuğu bölüm diğer öykülerde ara ara var. Anlatıcılığı zaten... Pencereden bakıp her şeyi gören birinin sözcükleri, yağmurun kimlere, neden yağdığını oluşturuyor. Sezilir ki hikâye anlatılacaktır, önemli olan sadece hikâyedir, yorgun ve buğulu gözlerle birlikte.

Mesut Bey ve Dilek Hanım herhalde on beş dakika kadar sohbet ediyorlar, bir çay içimi. Ben bunu beceremeyeceğim, anlatmayayım da mutlaka okunmasını söyleyeyim. Bu kadar naif bir öyküye rastlamak zor. Tosuner ne güzel dünyalar kurmuş, bir bakılmalı.

Dört öykü daha var anlatmadığım. 1999 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı Tosuner'e kazandıran öyküler, keşke okunsa!
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zombiler: Kültürel Bir Tarih
Zombi nedir, nerelerde bulunur, önce bunun hakkında konuşmak lazım. Zombi, bilindiği gibi bir oturuşta iki insan yiyebilen, yemek ayırmadan kası kemiği lüpleten bir kişi/kurum/kuruluştur. Koşanı olduğu gibi yürüyeni, hatta oturduğu yerden çelme takarak düşürdüğünün beynini hüpleteni vardır. Kan dolaşımı olmadığı için vücudu çürüyeninden virütik enerjiyle dolup yakışıklılığını koruyanına, muhtelif çeşidi mevcuttur. Huyu suyu belli, dünyayla bir meselesi olan zombiler elbette arketipik bir korkunun ürünüdür, bu açıdan vampirlerle ve sair pek çok mahlukla akrabadır. Lakin geçmişleri Afrika'nın kara inanışlarından doğduğu için biraz karanlıktadır, popüler kültürde ortaya çıkışları yüz yıldan biraz daha öncesine dayanır. Daha da önemlisi, pek çok çeşidi olmasına rağmen tek bir prototipi vardır ve Luckhurst, araştırmasının hemen hemen yarısını bu kaynağın belirmesine ve türetilmesine ayırmıştır. Pek kapsamlı bir araştırma gibi gelmedi bana; daha çok ilk örnekler üzerinden yürüyen ve zombilerin yıllar içinde sembolize ettiği konuları irdeleyen bir çalışma bu. Yine de literatürdeki onca vampir kitabına rağmen geniş bir boşluğu doldurması takdire şayan.

"Zombiler, Hristiyanlıktaki semaya yükselişin çürümüş halidir." (s. 11) Çok şeydir zombi ama hep ötekidir. Siyahidir, köledir, sömürülendir ve içi boşaltılandır. İtkiyle hareket eder, özgür iradesi yoktur. Ölümle yaşam arasında sınır ihlali yapar, terk edilendir, öncesinde sevilen biri olabilir ama artık bir yabancıdır.
Kaybettiklerimiz. Araya mutlak bir ayrılığın girdiği insanları bir daha görmeyiz, paylaştığımız şeyler geçmişin donukluğunda öylece kalır, solmak için. Yaşam bir taraf için durmuş olabilir veya ayrı akışlara sahip olmuştur, zaman içinde başka biri oluruz ve eskiliğimiz giderek soluklaşır, yok olur, insanlar kaybolur, insanlar belirir. Bir demet külse eldeki, ancak ölüme sunulabilir. Ölüm her şeyi temizler, bu anlamda kurtuluştur ama zombilik müessesesi ölümü tedavülden kaldırdığı için kurtulamadığımız acıları her an karşımızda görebiliriz, acıyla anımsanan insanlarla bu yüzden karşılaşmak, iletişmek istemeyiz, bizden koca bir parça koparabilirler. Sol göğsün az altından. Yani yeri gelince herkes öldürür sevdiğini. Meşru müdafaa.
"Zombi"den "zombie"ye geçiş, biçimlendirme işlemi, Batı'nın sömürgeci politikasıyla birlikte başlar. Lafcadio Hearn nam bir gazeteci, Fransız Antilleri hakkında betimleyici yazılar yazması için 1887'de bölgeye gönderiliyor ve zamanında Plivius'un, Heredotos'un yaptığı gibi kitleler tarafından bilinmeyeni -ama aslında çok iyi bilineni- marjinalleştiriyor. Batıl inançlardan yola çıkarak bir "zombi" tanımı yapıyor, nefret ettiği medeniyetten uzaklarda belki iyi niyetle yapıyor bunu ama "Victoria devri antropoloji nosyonları" vasıtasıyla, o zamanlar bilim sanılan bir paradigma. Bu konuda William Seabrook'un No Place to Hide'ı daha etkili. Seabrook birader, devrin entelijansiyasıyla içli dışlı ve çok içiyor, deli gibi içiyor. Gertrude Stein'ın onun hakkında güzel bir değerlendirmesi var; içmeye devam ederse kendi zombilerinden birine dönüşeceğine dair. Adamımız gezmeye devam ediyor, kitaplar yazıyor ve yamyam kabilelerini, Yezidileri, Vodou kültünü anlatıyor. İlginç bir kesişme var burada; Luckhurst de Weird Tales etrafındaki zombi söylencelerinde konuya değinecek ama incelemeye göre Lovecraft ve arkadaşları, Seabrook'tan etkilenmiş. Zombi, edebiyatta da bir izlek olarak yavaş yavaş belirmeye başlıyor böylece. Zombilik, Haiti'de sıklıkla gerçekleşen dini ritüellerin sonucu olarak değerlendiriliyor, 1930'lardan itibaren çekilen filmlerde bu folklorun izlerini bulmak mümkün. Şamanik bir ayin sonucu dirilen, akılsız bedenler. Seabrook, bu yürüyen ölülerle ilgili anlatıları derliyor, daha çok Haiti Amerikan Şeker Şirketi HASCO'nun işçileri hakkındaki anlatılar bunlar. Seabrook mevzuyu rasyonelleştirmeye çalışsa bile ateş bir kez yanmıştır, bu akla aykırı söylenceler 1915'te ABD'nin Haiti'ye "uygarlaştırıcı" bir müdahalede bulunmasına yol açar. Kapitalist prangalara Jean-Paul Sartre da dahil olmak üzere pek çok entelektüel karşı çıkar, kontrol altına alınan zombilerin günü gelince emperyalist güçlerin ta kendisi olduğunun görüleceği söylenir.

Fransa Kralı XIV. Louis'nin 1685'te çıkardığı kanundaki maddeler oldukça ilginç: "Zenci Yasası" olarak bilinen bu maddelerde Yahudiler bütün Fransız sömürgelerinden kovuluyor, Afrika'dan gelen kölelerini Katolik yapmadıkları taktirde sahiplerinin ağır cezalara çarptırılacağı söyleniyor ve her türlü dini ayin yasaklanıyor. Tek bir torbaya konan "istenmeyenler" üzerinde uygulanacak soykırıma daha zaman olsa da uygulamaların temeli o yıllarda atılmış oluyor. Yerliler hakkında söylenen yalanları en iyi derleyen Galeano olabilir ama Luckhurst de işin düşünsel planını iyi özetlemiş. İnsan eti yiyen barbarlar, yamyamlar, yabancılar, zenciler, her şey birbirinin içinde eriyor ve hedef tek bir noktaya indiriliyor. Bunda sanatçıların payı büyük, devlet adamları da zaten bunu istediği için problem yok.

İşin pulp kurgu boyutu geniş bir yer kaplıyor. Herbert West'ten Poe'nun öykülerine, oryantalizmden uzak diyarların korkunç dehşetlerine pek çok etken bir araya gelerek tipik bir zombi figürü yaratıyor: Karayipli Zombi. Edebi kaynaklar geniş, dönemin zenofobisinin yardımıyla zombilik giderek önem kazanıyor ve strigoi, yanında dünyanın öbür ucundan bir umacı arkadaşının belirmesine şahit oluyor. İlk filmlere geldiğimizde yerli zombinin nasıl tüketim toplumuna dönüştüğünü elli küsur film üzerinden görürüz. Her şey adım adım gerçekleşir; ritüeller ortadan kalkar, zombilerin yapısı değişir, koşmaya başlarlar, hatta düşünebilenleri ve dahi insana dönüşmek isteyenleri belirir. Naziler de zamanı gelince ötekinin kralı olarak ortaya çıkarlar ve zombi kültüyle birleşirler. İşin gerçekliği de ilginç bir şekilde giderek ikna edici biçimde kurgulanır; "teyit edilmiş hikâyeler" insanlara zombilerin gerçekten var olduğunu söyler ve "güvenilir" insanlar zombilerle karşılaştıklarını söylerler. Aklı başında, nelerin döndüğünü az buçuk tahmin eden bilim insanları kendi araştırmalarını yürütene kadar masallara inanılır.

İsrail'in duvarlarına tırmanan zombilerden bahsetmiyorum, o filmlerin okuması çoktan yapıldı ve kendi okumasını yapmak isteyenler için mesajlar çok açık. George A. Romero'dan bahsedip bitireceğim. Çekimlerinden taşıdıkları kodlara kadar pek çok açıdan ilgi çekici filmlerin yaratıcısı olan Romero, "modern" insanı, tatminsiz ve durmadan tüketen insanı zombilerle karşılaştırarak janra müthiş bir derinlik kazandırdığı için büyük bir adamdır. Alışveriş merkezinde yürüyen zombiler fikri şahane, bu bir. Hemen çağrışsın, Steven Wilson: "We're lost in the mall / Shuffling through the stores like zombies." İki, insanla zombinin karşılaşmasını sağlayan kaosun neferleri, nihiller de çok iyi bir fikir. Direkt çatışmanın katalizörleri, bu adamların yarattığı karmaşanın nedensizliğini seviyorum ki aslında nedenliliğini seviyorum. Bunlardan birine Carsten Jensen'in Türkçeye çevrilen son romanında rastladım, Taliban'ın tarafına geçip kendi askerlerini kendi eliyle kurşuna dizen Danimarkalı bir subay. Dengeleri değiştiren, planları bozan zıpçıktılar. Lazım bunlardan. Neyse, kapsamlı bir Romero incelemesi de var yani, hoşunuza gidecek.

İyidir ya, Luckhurst gayet iyi araştırmış.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum  6
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hüznün Fiziği
Çocukluğunda okuduğu mitolojik metinde kurulan dünyayı kendi dünyasıyla parçalıyor. Tersi de geçerli. Minotor'un evini düşünürken spirallikten başı dönen Gospodinov, kendini Minotor'un yerine koyduğu için aynı noktalardan geçiyor, aynı noktalardan farklı adımlarla geçiyor. Bu farklı adımlar, birkaç noktada Doğal Roman'la kesişiyor. Dinozorlar gibi yok olmak, hayal gücünün baskılandığı bir toplumun parçası olmak, pek çok adım. Labirentin arkaik sanattaki tezahürü olan spiralliği unutmuş mudur Gospodinov, labirentlerin seçim yorgunluğu yaratmasını düşünürken? Hayır, o aynı noktaya gelirken de, farklı seçimlerle kendini parçalarken de her şeyi birleştirmeye çalışıyor. Gospodinov'u bir arada durmaya çalışan sayfalar yığını olarak imliyorum, adımını attıkça birkaç sayfa yere doğru süzülüyor ama eğilip yakalıyor hemen, üzerine yapıştırıveriyor. Gospodinov kendini/sayfaları toparlayıp başka başka metinler çıkarmaya çalışıyor, romanların giriş bölümlerinden saf, doğal bir roman/anlatı üretmeye çalışması gibi.

Joseph Campbell'dan uyduracağım; çocuklardaki karanlık korkusunun kaynağı rahme dönüş korkusuysa, yeni elde edilen gün ışığının yitirilmesi korkusuysa, spiral dediğimiz kendi kuyruğunu yutan yılandan hallice biçim, tefekkürün belirli aşamalarında ve "eterle uyuyan insanda" ortaya çıkıyorsa, karanlığın zihne dolması bu spiralin bir sonucuysa ve bundan kurtuluş yoksa, zaten kurtuluş istenmiyorsa, istemenin herhangi bir mantığı, mantığın herhangi bir işlevi, işlevin küçücük bir anlamı, anlamın bir anını bile kapsamadığı içkin yaşamı yoksa, Gospodinov sadece ait hissettiği şeyi, adını parçalıyor. Çocukluğunda bir tane verilmiş, ölümünde elinden alınmış, birçok varlığı içermiş ad. Giriş bölümünde doğanları görürüz; bir sinek. Bir adam. Bir adam daha. Dünyanın oluşumundan beri orada olan varlık. Henüz dünyaya gelmemiş bilincin ilk anı. Bir erkek daha. "Ben varız." (s. 14) Var olunuz "sen", parçalanmak için. Bir parçaya indiğin zaman, diyelim ki bilinçten bilince geçebilen, doğmamış olan parça olsun bu, öyküden öyküye geçmeye başladın. Hatıra sörfçüsü olarak dedenin hatıralarıyla başladın, savaşa gitmişti. Yabancı diyarlardaki yaban olarak büyücülerle, umacılarla birlikteydi deden -artık deden de o güruhtan biri, öykülerini aldığın kişisin- ve etrafında bombalar patlıyordu, sen Minotor olarak kurtuluşunu öyküleri yaşamakta bulduğun için çaldığın, uydurduğun, kurduğun öyküler özgürlüğün haline geldi ama özgürlüğün sana mahkumdu. Gospodinov, sen özgürlüğünü parçaladın.
Gofretlerden, limonatalardan, bulutlardan, her yerden başkalarının yaşamına geçiş. Bir aile anlatısına başlamak, her şeyi bir arada tutma çabasının en doğal haliydi, o yüzden kolaydı. Gospodinov başladı, savaş yüzünden açlıkla boğuşan ailenin azalma çabalarında, annesinin oğlunu değirmende bırakıp gitmesi, en büyük kardeşin fırtınada değirmene dönüp ağlayan, haykıran, karanlıktan ve değirmenden -klostrofobi, spiral, çocukluk- ölümüne korkan kardeşini kurtarması bu anlatının yaşamasına yol açıyor. Yunan eşleniğe dönersek Gospodinov metni başlıklarla parçalıyor. Elde var üç ama daha bitmedi; Ariadne'den nefret ettiğini söylemek için ayrı bir bölüm oluşturmuş olması dikkat çekici. Her neyse, sonuçta Georgi üç yaşındayken ninesine ölüp ölmeyeceğini soruyor. Hiç doğmamasına yol açabilirdi nine, bu yüzden cevap vermek zorunda. Buraya almıyorum, ninenin Platon'u bilmeden isimlerin doğum anıyla birlikte "geldiğini" düşünmesini alıyorum onun yerine. Georgi-Minotor bağlantısı sezgisel bir düzleme oturuyor böylece. Çağlar öncesinin insanlarıyla bizler arasında uzanan ince bir iplik var, rüzgârla titriyor, yağmurla ıslanıyor, karanlıkta bir başına duruyor ama uzak zamanlardan iki yönde de haber taşıyor. Gospodinov, haberleri parçalamıştır.

Homo ludens mitolojiyi yaratıyor, yazarın bunu yapması kolektif bilincin herhangi bir ideolojiye eklemlenebileceğini gösterir. Kızıl ülkenin törenleri oyundur; dünyanın en iyi ırklarından birinin dünyanın en iyi liderleriyle yükselmesi, daha iyiye ulaşma çabalarında bireye düşen görevlerin yüceliği, "paylaşılmak zorunda olan" duygulara yol açıyor. Toplumun dışında yer almak için mücadele etmek zaten güzel sanatların başlı başına bir dalıyken komünizmin egemenliğinde daha da zor, "daha iyi" uğruna bodrum katlarında sürdürülmeye çalışılan yaşamlar, farklı düşünceleri yok etmeye çalışan öğretmenler, iki yıllık askerlik, katılmanın zorunlu olduğu gençlik örgütleri, hepsi çok ciddiye alınmış bir oyunun parçaları. Gospodinov, çocukken yaşadığı bodrum katından görülen ayakkabıların üst kısımlarını hayal etmeye başlayarak kendi mitolojisini yaratır. Botlar, sandaletler, spor ayakkabılar, çamurlu olanlar, yırtıklar, her birinin hikâyesi vardır ve camdan görülmeyen bölümdedir, yukarıda. Bu, yaratma cesaretinin temel bir güdüye dönüşmesidir. Midesinin sağlığı için sülük yutan dedeyi Kronos'a benzetip kendi sülüklüğünü uyduran çocuk, uydurmaktan başka bir renk olamayacağını düşünür. Seksenlerin ve doksanların Bulgar coğrafyasında bir çiçeğin koklanması bile yönetmeliklerle açıklanırken bireysel oyundan başka bir çıkış yolu kalmıyor çocuk için, toplumsal oyun ölümden farksızdır. İnsan o zamanda ve o yerde kendi ölümünü bile ölememektedir. Gospodinov, daha özgününü üretebilmek için kendi ölümünü parçalamıştır, insandan insana geçip başkalarının hayatlarını yaşayarak.

Hikâyeler. Savaş sırasında Macaristan'a giden dedenin orada aşık olduğu kadın, dedenin anlattığı öyküleri yaşayıp anılardaki insanlarla konuşabilen anlatıcı için oldukça önemlidir, hikâyenin ilginçliğinin yanında anlatıcının obsesif empatik olduğunu öğreniriz. Üfürülmüş bir rahatsızlıktır bu da, patolojik vakaların en güzeli. Calabi-Yau Uzayı köklerini buraya salmıştır bence; boyutlar, zamanlar arasında sayısız geçişi bu empatik bozukluk -bozukluk?- sağlamaktadır. Kolektif bilinci düşünün, kaosa mütevazı bir bakış haline gelir her şey. Kendi bilincinden yola çıkması yeterli anlatıcının, gidebileceği yerlerin sınırları ortadan kalkıyor. Kime ait olduğunu bildiğimiz hikâyeler de çıkıyor arada, diğerlerinden kurtulup ayrı bir yere yerleşiyor. Dumanı tüten uydurukluklardan birinde, "Ah!" dedim, yıkıp geçti. Bir kadını unutmak için yapılan rastgele seksin yan etkilerini taşımak istemeyen adam, rastgele gezmeye başlar. Ülkeler, kıtalar birbirinin ardınca sıralanır, aylar süren bir yolculuk. Adam geri döner, gittiği yerleri haritada işaretler ve olduğu yere çöker; işaretli noktalar unutulacak kadının adının ilk harfini oluşturmaktadır. Gibi olaylardan insanlar neyi bekler, okur olarak bu kitaba karşı nasıl konumlanmak gerekir, hiçbir fikrim yok. Belki de ilk kez hüzne dair bir fikrim yok, bu kitabın hüznü nasıl biçimlediği hakkında bir fikrim yok, düşünmek dahi istemiyorum. Gospodinov, okurunu parçalamıştır.

Bütün koşullar uygundu, bir daha hiçbir metinde bu kadar kaybolacağımı sanmam.
Yanıtla
8
9
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sivrisinek Şehirde
Sivrisinek katilini arıyor, roman yazarını arıyor, Pirandello da işe karışıp ortadan yok oluyor, şehir kimi arıyor? Şehir odağını aramıyor. Liriklere bağlıyorum: "There's nowhere to set my aim/So I'm everywhere" Sokak lambalarından sokaklara, her şey birbirinin üzerine inşa edilmiş ve iki yıl öncesinden devam ediyorum, şimdi. Yarıda bıraktığım çok yazı var, bu da onlardan biriydi. Artık değil. Yine tamamlanmayacak ama noktayı doğru yere koyacağım bu sefer. Sivrisinek Şehirde'de de yerini bulamamış bir nokta var, oradan oraya sürükleniyor ve anlatıcı/yazar noktayı bulamıyor. Kağıdın altında? Belki masanın altına saklanmıştır. Konabilecek en muazzam yere ulaşma isteği varsa eğer, Cimşer'in yıllardan sonra ilk kez sola saptığını söyleyen cümlenin sonuna gelmesi uygun. Olabilecek en güzel nokta, alışkanlıkların kırıldığı.
Komünist rejimin hiddetiyle karşı karşıya kalan Gürcü yazarlardan biri Ahvlediani, bir dolu öykü ve üç romanı var. Dedalus bir iki bastı, geri kalanını basacaklar umarım. Basmalı, bu şenliği bastıktan sonra gerisi de gelmeli. Yazarın en iyi romanı olduğu söyleniyor, benim de ikinciye okuduğum nadir romanlardan. O kaotik evrene tekrar girmek istedim. Tekrar içinde yaşamak istediğim kurgu sayısı az, bu onlardan biri. "Her şey, her şeyi hatırlatıyor bize. Cansız varlıklar bize canlı varlıkları hatırlatıyor. Soyut hisler belli objeleri çağrıştırıyor. Her şey birbirine karışıyor. Her şey kaosa doğru sürükleniyor." (s. 105) Yazarın karaktere dönüştüğü, taşın dünyayı anlattığı, daha nelerin ne olduğu bir şey. Ney? Neler? Çok!

Çok şey. İnsanların ve eşyaların birbiriyle büyük, kocaman çizgilerle bağlandığı. Bağlananların birbirinden duyduğu sızı, mutluluk ve onca duygu. En dışta bir amaç, unutulabilir. Yazar kendini bile unutmak, bir sabah sisi gibi dağılmak istiyor. Odasında oturuyor. Kül tablası dolu. Sayfalar önünde, başka hiçbir şeyin önünde olmamasını istiyor ve eline konan sivrisineği öldürüyor. Öldürmemeliydi, belki de öldürmedi, kim bilir? Sivrisinek katilini arıyor, bunu herkes bilir, bilmeyenler de kısa sürede öğrenir. Okurlarsa bunu.

Unutmak, anımsamak ve tekrar unutmakla ilgili bir metindir. Eşyalar, kişiler, onca şey bir yük haline geldiğinde yapılacak en iyi şey. Dalgalanmada güç bulmak. Amaç varsa eğer, hatırlamak ve unutmak ve tekrar hatırlamak.

Sivrisinek mavi gözlü, kurutulan bataklıktan kurtulan son canlı. Esintiye aşık olup şehre geliyor ve vantilatörlerin, otomobillerin, insanların rüzgarında adamı arıyor. Adam onu öldürecek, sivrisinek asıl yaşamına o zaman kavuşacak. Adam da acımasız olmayı öğrenir belki ya da kendinden başkasını düşünmeyi öğrenir, sivrisinek için sivrisineği öldürür. Öldürebilirse. Bütün bunlar her zaman tetikte olan anlatıcının araya girmesiyle, beş duyu organının ve ötesinin yardımıyla şeyleri biçimleyen yazarın tedirginliğiyle parçalanır. Derinden parçalanır. Anlatıcı Cimşer olduğu zaman şunu der: "Ne zaman parçalandığımı bilmiyorum, sivrisinekçiğim. Biri beni parçalayıp böyle bıraktı. Bir daha toparlanamadım. O, beni kim parçaladıysa, sanırım gitti. Her duygum, her günüm, her arzum, parça parça oldu ve hepsi, bir başına, amaçsız biçimde ortalıkta dolaşıyorlar. Birbirlerini bile tanımıyorlar. Bir zamanlar bir arada olduklarını da bilmiyorlar." (s. 113) Bu dağınıklık nasıl toparlanır, toparlanmaz. Bölümler bir araya geldiğinde bütünden fazlasıdır, ayrı durduklarında müstakil meram. Yetersizliğin gölgesi belirir, yazar o gölgeyi alıp masasının bir köşesine koyar. Onca şey, evrenin her bir zerresi biraz mürekkebe, biraz kağıda nasıl sığsın? "Ah, yazdıklarımı okuması için ateşe armağan ettiğim zamanlar, ne iyi zamanlarmış! Ateş çok iyi bir okurdur, çok dikkatli bir musahhihtir aynı zamanda ve her türlü hatayı düzeltir." (s. 17) Yazdıklarını ateşe atanları anlıyorum, daha iyisi için ateşin yorumu gerekir. Sayfaları neyle dolduracağını bilmeyen, masasının başında kendisini bir başkası gibi hayal eden, hayal etmekle kalmayıp karakter haline getiren yazar/anlatıcı metaforlardan medet umar, bir şeyi başka bir şeyi benzetme, başka bir şeyle açma çabası bir akışsa kendisi de kapılacaktır buna. Belki kapılmak isteyecektir ama bir taştır o, yerinden kıpırdayamayacaktır ve etrafında olup bitenlere, insanların başka taşları alıp denize fırlatmalarına imrenerek bakacaktır. Bir masa başında insan en fazla nereye gidebilir? Uzağa, evrenin ötesine. Gider gibi yapar. Gidecektir o halde.

Konudan iyice saptığını söyler yazar, sıklıkla da sapacaktır. Lia, Cimşer ve sivrisineğin hikâyesidir bu. Cimşer'i az çok bildik, Lia'yı bilelim. Çocuk. Her sokağın kendi göğü olduğunu iddia eder, kendisi gibi hayalci olmayan abisiyle anlaşılamamanın mutsuzluğunu yaşar. Bu sokak olayı ilgimi çekti. Çıkmaz sokak yatay düzlemde iyi, dikeyde bir ağacın göğe uzanan dalları sokağı çıkar hale getirir mi? Düşündüm.

Sivrisinek zehrini aktarır, Lia'yla Cimşer'i birkaç kez karşılaştırır ve onları birbirine aşık eder. Her şeyi birbirine aşık eder, belki de uzamın dağılmamasının sebebi bu aşktır. Neyse, öldürülemez bir türlü. Cimşer sivrisineği öldüremez ama Lia'ya kavuşacaktır. Kavuşsundur. Kabaca bir aşk hikâyesidir ama kabalığa cık cıklamak, defetmek gerekir. Holst'tan daha ötesidir, utanmadan bunu söyleyebilirim; Ahvlediani'nin kurmacası en olmaz yerlerden en olmaz şeyleri bağlar, çözer. Tam bir curcunadır bu metin, kaotik bir masaldır.

Yanıtla
4
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Katip Bartleby
Pasif direniş, dedim, böyle bir şey olmalı. Neye karşı? Çıkmazını çok iyi bildiği toplumsal yaşama karşı mı? Pasif yaşamı düşünüyorum, direniş diğerlerine karşı olacaktır. Sürdürülemeyecek kadar ağır bir yaşam, etrafındakileri de merkeze çekiyor ve o durağanlıkta dönüşümler başlıyor. "Sonunda bunu görüyorum; hissediyorum; yaşamımın önceden belirlenen amacını algılıyorum. Ben razıyım. Diğerlerinin bunu kabul etmesini sağlayacak daha ulvi görevler olabilir ama benim bu dünyadaki görevim, Bartleby, sana kalmanı uygun kılacak bir ofis odası sağlamak." Wall Street vandallara karşı yapılan duvarla ortaya çıkmıştı, içerideki özel alan işgalcilerine karşı değil. Yine bir çıkmaz: Bartleby günde beş sent bile harcamaz, en fazla odalardaki kurabiyeleri götürür ki yaşamak için beslenmeye ihtiyacı var ama işe yaramadığı müddetçe sırf uzayda kapladığı alan için bile tahkir edilecektir ve edilmeye mahkumdur; insanlara mahkum olduğu gibi. En temel ihtiyaçları için insanlar arasında var olmak zorunda.
Anlatıcı Bartleby'nin işvereni. Ofiste çalışan iki tip daha var, birbirinden garip karakterler. Bartleby'yi dövmeyi teklif eden için Bartleby kolay; bir aylak, işe yaramaz bir adam. Katipliği doğru düzgün beceremiyor, hatta hiçbir iş yapmıyor. Diğerlerine benzemediği için suçlu.

Anlatıcının ilk dönüşümü ne olursa olsun Bartleby'yi korumak üzerine. Yokmuş gibi davranan bir adamın zararı dokunmaz, düşündüğü ilk şey bu. Etraftakiler ipin ucunun kaçtığını düşündükçe patron da fikrini değiştiriyor. Odadaki hayalet herkesin dilinde ve hayaletlik mantığa aykırı bir kurumdur, uydurulacağı bir norm yoktur, dolayısıyla ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yedi günlük mühletin sonunda adamımız hala gitmemiştir, yapmamayı tercih etmeye devam etmektedir. Üstelik iş yerini ev olarak kullanmaya başlamıştır, gidecek bir yeri yoktur. Nihayetinde son bir gün daha müsaade verilir.

Bartleby yerinde kalmaya devam etmektedir.

Anlatıcı ofisini taşımaya karar verir, baş belası katip gayrimenkullük mücadelesini kazanmıştır ama bu kez merdivenlere bir bina gibi çöker. Haneye tecavüzden hapse atılır ve orada ölür. Hikâyesi kısaca bu. Anlatıcı, hapiste dahi adamın iyi şartlarda yaşamasını sağlamaya çalışır ve ölümünden sonra geçmişine dair bir söylenti duyar. Bartleby önceki işinde teslim edilmemiş mektupları tasnif edip yakılmak üzere yollar. Ölüme en yakın iş bu; amacına ulaşamamış hayatları ayıklamak gibi. Kendi gibi yani.

Borges, ünlü kitaplığından çıkan versiyonuna yazdığı ön sözde Kafka'nın eserlerinin Bartleby'ye ilginç bir ışık düşürdüğünü söyler. Kafka'da rastlanan ilginç davranış bozukluklarına Melville'de de rastlanır ama bir noktayı gözden kaçırmamak lazım; Kafka Die Verwandlung basılacağı zaman kapakta böceğe dair bir şeyin kesinlikle olmaması gerektiğini söyler. Yani görülen ne bir pipodur, ne bir böcektir, çağın çok daha büyük bir problemi söz konusudur. Melville bunu onlarca yıl önce sezmiş ve öncü olarak eserlerinde yer vermiştir. Bireyin kimliği -kim olma hali- her zaman güncel bir problem olarak kalacak.

Bartleby Melville'in topluma şamarı indirme anlatısıdır. Etrafında neyi nasıl yapması gerektiğini söyleyen sittin tane adama derdini en iyi bildiği yolla anlatmıştır yazar. İncil'ine aldığı notlarda yarattığı adam, öteki kimliğinin gölgesidir. Matta'dan: "Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancı idim, beni içeri aldınız; çıplak idim, beni giydirdiniz; hasta idim, beni aradınız; zindanda idim, yanıma geldiniz." (Matta 25, Ayet 35-36) İçeride bir yerlerde yine kutsal kitaba göndermelere rastlarsınız, tanrı kelamının ödünç alındığı bir hikâye.

"Bartleby, Melville'in son başarısıdır. Simge bir geminin tayfası veya hukukçunun yazıhanesi olsun, algıladığımız hep aynı: Cehennem'den bir kesit, içinde Cennet'e bir bakış -biri kara, biri beyaz iki duvar arasından- Melville'in yazısından mitler, birbiri üstüne yerleştirilmiş, farklı açılardan saydam, aynalar gibidir... okuyucuyu yansıtırlar."
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mokusei
Arka kapak biraz abartılı; edebiyat ve sanat üzerine öylesi derin gözlemler olmasa da şipşakçımız Arnold Pessers başına gelenleri çözümleme becerisiyle, bir fotoğrafçının an gardiyanlığıyla zaman, mekan ve anılar hakkında güzel ipuçları veriyor, fotoğrafladığı anlar arasındaki farkları yok edip tek bir manzaraya bakıyor; Mokusei'e.
Noteboom'un oryantalizm penceresinden başlıyoruz, fotoğraf sanatçısı kardeşimiz, büyükelçi olan arkadaşıyla birlikte Japon gelenekleriyle alakalı bir yürüyüşe katılıyor ve arkadaşından Japonlar üzerine mevzuları öğreniyor. Dışarıdan gelen herkes, öğrenilen birkaç şeyin Japonları anlamak için yeterli olduğunu düşünüyor ama komik duruma düşmekten ötesine geçemiyorlar, zira Japonların tarihsel evriminden, yaşamlarından ve kültürlerinden haberleri yok. Arnold, bu bakış açısıyla Japon gibi olan Japon bir model aramaya başlıyor, gösterilen hiçbir model gerçekten Japon yüz hatlarına sahip değilmiş gibi geliyor. Yüz hatlarından da ötesi, binlerce yıllık bir kültürün peşine düşüyor ve Mokusei'le karşılaşıyor.

"Öyle ki bu kız kanalıyla uzun zamanlar önce yitmiş zamanla, artık varolmayan ve hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir şeeyle ilişki kuruyordunuz." (s. 24)

Beş yıllık bir yolculuk bu, Arnold aşık oluyor ve aşkını fotoğraflarla, yaşantılarla çoğaltıyor, değiştiriyor, yeniliyor ve kadının kendi olduğunu hissediyor. Zamanlar ötesi bir duygu bu; hiçbir zaman unutulmayacak ve her an özlemi hissedilecek bir duygu. Böyle bir deneyimden sonra tatminsizliğin yolu açılıyor, kadının varlığı bile yeterli gelmemeye başlıyor. Tarih öncesi zamanlardan beri birbirlerini tanımıyorlarmış gibi, sanki binlerce yıl önce yeryüzünden silinmiş bir dille konuşuyorlar ve bu duyguyu anlayacak başka kimse yok.

"Bu onu yüreğinin ta derinlerine dek yakan bir tutkuydu; bu tutku, bu kez her şeyden önce bir aşk, sonra da öykü olması nedeniyle kendisinden önce ve sonraki yaşantıları solduracaktı." (s. 54)

Beş yılın sonunda, onca Hollanda-Japonya yolculuğunun ardından Mokusei, son buluşmalarında evlenmek üzere olduğunu ve bir daha görüşemeyeceklerini söylüyor. Son bir gün. Bütün duyguların bir araya gelip ağırlaştırdığı şekliyle yaşanıyor, her gün gibi bir gün. Arnold, solup gidenin kendisi olduğu duygusundan bir türlü kurtulamıyor. Aşkın yaşanamayacak duruma gelmesi, ağır bir darbe.

Kısacık, on numara bir anlatı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İblis
Okundu bu. Bu bir seri aslında. Araştırma serisi yani. Dört kitaptan oluşuyor. İlk kitap, Şeytan. İşte Şeytan'ın ortaya çıkışı, eski uygarlıklarda Şeytan nasıldı, falan. Onlar anlatılıyordu ilk kitapta. Haliyle din üstünden gidiliyordu biraz. Dualizm vardı mesela, o yolla Şeytan'ın meşrulaştırılması. Bir sürü şey. Tutmadım aklımda yani, Allah Allah.
Bu kitap ikinci kitap. Sıkıcı biraz. Yani konuya ilgim vardı, demonlar... Mesela demon nedir, "hell" nereden geliyor, mitolojiyle çok güzel bağlantılar var. Bu kitapta ve ilk kitapta güzel vermiş adam. Sıkıcıdan kastım; Gnostisizm açısından bir sürü insan tanıyoruz, bir sürü eser tanıyoruz, bir sürü yorum görüyoruz. Çok ince iş. Amaç zaten ince iş, haliyle oturup ciddi ciddi okuyacaksın bunu. Benim gibi otobüste, vapurda falan okursan meeh dersin tabii. Aptallık yapma, ev kitabı bu. Yol kitabı değil.
Şimdi üçüncü kitaptayım, Lucifer. Sevgiler.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir