Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arthur ve George
Tüm hızıyla süren Julian Barnes kampımın son durağı Arthur ve George oldu. Bundan sonra bana "polisiye bir şeyler önerir misiniz" diye soranlara bunu söylerim ben valla. Bu kitaba sadece bir polisiye demek yeterli olmaz elbette, gerçi Barnes'ın hangi kitabını tek bir kelime / tür ile anlatmak mümkün ki? Kendisi türler arasında geçişkenliği olan kitaplar yazabilen bir acayip adam, zaten biraz da bunun için seviyoruz.

Barnes, Arthur ve George'da gerçek bir hikâye anlatıyor. Söz konusu Arthur'u hepiniz tanıyorsunuz: Sherlock Holmes'ün yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle kendisi. George ise işlemediği bir suçtan ötürü hapis cezası alan, Parsi bir papazın oğlu yarı melez bir avukat olan George Edalji. Uğradığı haksızlığa karşı verdiği mücadelenin sonucunda itibarını geri kazanmakla kalmayıp, İngiltere'de temyiz mahkemelerinin kurulmasını ve İngiliz hukukunda büyük değişiklikler olmasını sağlamış bir isim. Bu kitap sayesinde kendisini tanımış olmaktan ötürü mutluyum.

Arthur ve George'un yolu bu yanlış hapis cezasından sonra kesişiyor. George Edalji, haksız yere hapse atıldığını, polisin düzgün bir soruşturma yürütmediğini, gerçek suçlunun ortaya çıkarılması gerektiğini savunuyor ve bunu da ancak Sherlock Holmes gibi düşünebilen Arthur Conan Doyle'un yapacağına inanarak kendisine ulaşıyor. Hikâyenin gerisini anlatmayayım, spoiler olmasın ama epeyce ilginç ve beklenmedik şekilde ilerleyen bir öykü olduğunu söyleyeyim.

Barnes bu hacimli ama sürükleyiciliği sayesinde hızla okunan kitabında hukuk ve adalete ilişkin pek çok soru bırakıyor okurun kucağına. Aynı zamanda ön yargılara, toplumdaki "öteki" fikrinin nasıl çalıştığına, "toplum vicdanı" kavramına dair de çokça düşünme malzemesi var kitapta. Devletin ve sistemin, toplumu ve bireyleri değil her zaman öncelikli olarak kendini koruma itkisiyle davrandığının, bunun için ortaya koyduğu "uzlaşma" ve "orta yol"ların aslında nasıl ikiyüzlü ve korkak çözümler olduğunu da suratımıza vuruyor yazar.

Her gün yeni bir hukuki garabete maruz kaldığımız şu dönemde okumak ayrıca ilginç oldu. 120 sene önce yaşanmış bir hadisenin doğurduğu soruların hala geçerli olması da hepimizin ayıbı herhalde.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dörtlü
Tuhaf bir kitaptı Dörtlü. Yüzyıl başı romanlarında hep benzer bir sıkıntı yaşıyorum: karakterleri anlamakta güçlük çekiyorum. (Woolf okurken de buna yakın bir kafa karışıklığı yaşıyorum sıklıkla.) Jean Rhys 30lar Paris’inde geçen bir öykü anlatıyor, kocası hapse girince evli bir adamla ilişki yaşamayan başlayan bir kadının öyküsü. Adamın eşi de ilişkiden haberdar, hal böyle olunca özellikle bu iki kadını tüketen tuhaf, garip, hastalıklı, depresif bir ilişkiler yumağı doğuyor. Konusu itibariyle oldukça ilginç ama diyorum ya, diyalogları anlamlandırmakta, insanların motivasyonlarını, bakış açılarını çözmekte çok zorlanıyorum ve 100 senede ne kadar değişmiş insan ilişkileri diye şaşırıyorum hep. Ezcümle ilginç ama bazen fazla basit bulduğum bir kitap oldu Dörtlü. Bu kadar karmaşık bir hikâyenin daha derinlikli anlatılmasını isterdim sanırım, o zaman daha ikna edici olabilirdi. (Son not: 30lar Paris’inde gezinmek çok güzeldi fakat.)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde
Tuğçe “okurken Eylül’ün bu kitap için ‘benim haz duyduğum edebiyat bu değil’ diyeceği anı hayal ettim” diye paylaşmıştı bu kitabı, haksız değil. Fakat beklediğimden çok daha fazla sevdim. Öncelikle müthiş atmosferik bir kitap, İskandinav & Doğu Avrupa edebiyatçıları bu işi çok iyi kotarıyor gerçekten; tekinsiz coğrafyalarına bizi davet etmeyi ve okuru o dünyanın içine sokma işini yani. Evet ben romanda sürükleyiciliğin dışında biraz daha başka bir tür lezzet arıyorum, daha sihirli kelimeler filan, bu kitap o anlamda en sevdiğim eserlere yakın değil ama bende bir iz bıraktı mı, bıraktı açıkçası. Öldürmek işini biraz meşrulaştırıyor mu sorusu da sorulması gereken bir soru, lakin ahlaki bir yerden eleştirmeyi doğru bulmuyorum sanat eserlerini, dolayısıyla burayı geçiyorum. İnsan soyuna dair sıkı bir eleştiri ve yeryüzündeki gerçek adaleti hayvanların kurduğunu bize oldukça keskin biçimde hatırlatıyor. Ezcümle: kolay, akıcı, lezzeti fena olmayan bir okuma. Öneririm.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sula
Toni Morrison külliyatını tamamlama yolculuğuma yazarın ikinci kitabı Sula ile devam ettim. İncelemeleri pek olumlu olan bu kitaba pek de bayılmadım, sorun bende mi ya acaba derken Banu Yıldıran'ın değerlendirmesini okudum ve tamam dedim, sorun bende değilmiş, söylediği her şeye tamamen katılıyorum.

İki Dünya Savaşı arasında geçen bir hikâye okuyoruz; ana odağı kitaba da adını veren Sula adlı küçük kız ile en yakın arkadaşı Nel’in büyüme hikâyeleri. Dört kadın üzerine kurulu olan metindeki diğer iki kadın ise Sula’nın annesi Hannah ve anneannesi Eva. Ancak Morrsion’un bu kadınları ne kadar iyi çizebildiği konusu bence tartışmalı. Kitaba adını veren Sula’yı bile tam olarak anlayamıyoruz bence, Morrison karakterlerini bir türlü tam derinleştiremiyor, tek boyutlu kalıyorlar. Sanki kafasında vermek istediği bir mesaj varmış (ki var, seneler sonra yazdığı ön sözde söylüyor) ve karakterlerini de bu mesajı vermek için icat etmiş gibi, dolayısıyla tüm karakterler tek boyutlu, hikâyede üstlendikleri işlevi vurgulayan o tek yönleriyle var oluyorlar. Belki büyükanne Eva’yı hariç tutabiliriz, o içlerinde en iyi yazılmış, en iz bırakan karakterdi bence.

Morrison, yüzyıl başında siyah bir kadın olarak normları reddedip kendine başka bir hayat kuran Sula’nın öyküsü üzerinden bir özgürleşme hikâyesi anlatmaya çalışıyor. Ancak sanki kendi de anlattığına ikna olmamış gibi, Sula’nın davranışlarını sık sık izah etmeye çabalıyor ve bu izahlar da pek ikna edici değil. Sula’nın kötüyü ve iyiyi ilk anda göründüğü gibi siyah-beyaz tanımlamaması, sahiplenmek / paylaşmak arasında aldığı pozisyon vs ilginç olsa da, genel olarak çizgileri belirsiz, tuhaf bir yerde kalıyor bence yaklaşımı.

Hızla canavarlaşmakta olan kapitalizmin insanlara ama özellikle siyahlara ettiklerini, yarattığı korkunç baskıyı gayet iyi çiziyor olsa da, dediğim gibi genel olarak kurgu ham kalmış gibi hissettiriyor. Kitabın en güzel kısmı ise olayların geçtiği Medallion kasabası. O kasabanın duygusunu, geçirdiği dönüşümü, insanlarının kasabayla kurduğu ilişkiyi çok güzel aktarmış.

Ezcümle; Morrison’un diğer romanları kadar güçlü olmayan, ortalama bir metin Sula. Sevilen üçlemesine doğru yola devam madem.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yanık Sular
Tıpkı “Cam Sınır” gibi birbirine ince ilmiklerle bağlı 4 öyküden oluşan bir Fuentes kitabı “Yanık Sular”. Karanlık, tekinsiz öyküler. Mexico City’nin bugünü, geçmişi, lanetleriyle örülmüşler birbirlerine. Fuentes hep yaptığı gibi gerçek ve fantezi arasında gidip geliyor ve bunu yaparken de sistemin kokuşmuşluğunu anlatıp duruyor okura. Ölüm, suç, siyasetin kirleri, fakirlik… Kanlı öyküler bunlar. Ve fakat Fuentes’in yazdığı her şey gibi çok etkileyiciler. "Her şeye alışır insan, ayrılıklar sonradan normal gelecekler, yaşam böyledir, bir ayrılığı başka bir ayrılık izler, yaşam birleştirmez insanları, ayırır, göreceksin."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ademoğlu Nerdeydin
Tipik bir “yıkım edebiyatı” örneği bu kitap. Savaş içinden (kimi bağımsız) insan hikâyeleri, içinde insana dair bir sürü şey var ve adının da söylediği gibi insanlığa dair çok az şey ‑ zaten savaş da tam bu değil mi? Böll’ün en sevdiğim kitaplarından biri oldu diyebilirim. Çok iyi çizilmiş bir ümitsiz, çaresiz, mutsuz insanlar panoraması. Kapağı gibi gri ve epey sarsıcı bir kitap, bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Değişen Kafalar & Bir Hint Efsanesi
Thomas Mann'ın, 12. yüzyıldan kalma bir Hint efsanesini yeniden yorumladığı romanı "Değişen Kafalar", zihin ve beden arasındaki ikiliğe dair epey ilginç bir kitap. Bizi biz yapan kafa mıdır beden mi sorusunu oldukça beklenmedik bir biçimde (spoiler vermemek adına belirtmiyorum o biçimi) didikliyor. 1940'ta yazılmış olan roman, bugünden bakınca bence olduğundan daha da ilginç bir hale bürünüyor; zira bugün bedenlerimizi türlü müdahalelerle baştan aşağı değiştirme şansımız var ve fakat bence kitabın sorduğu soru hala geçerli; vücudumuzun yerine şu veya bu biçimde başka bir vücut koyduğumuzda biz kim oluruz?

Arzunun çalışma dinamiklerine dair de pek çok soru bırakıyor Mann kucağımıza. Tensel arzunun ne kadarı zihne, ne kadarı vücuda yöneliktir, güzeli ve çirkini salt estetik üzerinden mi ölçeriz, tinsel / zihinsel olana ne biçimde bakarız? Arka kapakta dediği gibi; "Doğu ve Batı, zihin ve beden, dostluk ve aşk, erotizm ve ruhsal uyum gibi motifler üzerine" çok şey söylüyor roman sahiden. Ben kendisini çok sevdim.

Bu arada kitap enteresan bir kültürlerarası etkileşime de yol açmış; Mann'ın Hint efsanesinden yola çıkarak yazdığı roman, Hint oyun yazarı Giris Karnad’a ilham olmuş ve kendisi ödüllü oyunu Hayavadana’yı yazmış. Bir anlamda öykü kendi coğrafyasına geri dönmüş diyebiliriz.

Edebiyatın seyyahlığını izlemek ne güzel bir şey.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aldanan Kadın
Thomas Mann'ın ölmeden önce tamamladığı son uzun öyküsü Aldanan Kadın, bence Mann'ın pek çok eseri gibi zamanının epey ötesinde bir metin. Yaşlı ve dul bir kadının genç bir adama duyduğu aşk üzerinden arzunun dinamiklerini sorguluyor - hem bireysel, hem toplumsal, hem de ahlaksal boyutta. (Bir anlamda Venedik'te Ölüm'de gördüğümüz izleğin bir izdüşümü diyebiliriz bence.)

O dönem için oldukça cesur bir konu bu ve ana karakterimiz Rosalie'nin kendiyle kavga edişleri, duyduğu bedensel tutkuyu meşrulaştırmaya çabalaması ve sonra ona teslim oluşunun anlatılışı çok başarılıydı. Kızı Anna'ya açılmasından sonra daha genç olmasına rağmen Anna'nın annesine sunduğu tek çözümün -şefkatle de olsa- annesini bu tutkudan uzaklaştırmaya, onu unutmaya yönlendirmek olması epey hüzünlüydü. Kadınların kendi gerçekliklerini yaşayabilmek için zaman zaman bizzat kadınlara karşı da mücadele etmek zorunda kaldıklarını hatırlattı. Oysaki ne diyor Rosalie? "Kişinin kendini onu hissedenin yerine koyamadığı bir duyguyu akıl almaz diyerek ayıplaması son derece ucuz ve aptalca." Ne kadar doğru ve hâlâ ne kadar geçerli!

Ölüm, yaşlılık, doğayla ilişkimiz, kendimize mecbur olduğumuz dürüstlükle imtihanımız... Özellikle anne-kızın bu hisleri anlamlandırmaya ve yerine yerleştirmeye çalışırkenki derinlikli diyalogları bence çok güzel ve düşündürücüydü. Yazıldığı dönemi ve o çağın kadına bakışını düşününce Mann'ın yargılamaz pozisyonunun da ayrıca kıymetli olduğu kanaatindeyim.

Ezcümle ben epey sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zor Saat & Toplu Öyküler 1
Thomas Mann külliyatını tamamlama yolunda ağır ama emin adımlarla ilerliyorum. (4 ciltilik Yusuf ve Kardeşleri’ni okuman gerekmeyecekmiş gibi, bu ne kendine güven Eylülcüm ya? Yolun uzun daha, havalanma hemen.) Neyse evet, ilerliyorum işte olduğu kadar. Öykülerinden devam edeyim dedim ve öykü derlemesinin ilk cildi olan Zor Saat’i okudum.

İçinde çok sevdiğim öyküler de oldu, hiç içine giremediklerim de; ama şurası kesin ki Mann’la biraz aşina olmuş herkesin çok tanıdık şeyler bulabileceği öyküler bunlar. Büyülü Dağ’ın, Buddenbrooklar’ın, Venedik’te Ölüm’ün nüvelerini görmek mümkün bu öykülerde. Hangilerinin serpilip o nefis romanlara dönüşeceğini biliyor olmanın neşesiyle okudum kimi öyküleri.

Mann’da en sevdiğim şeylerin başında örtülü komikliği geliyor sanırım. Son derece ciddi ciddi anlatırken, acayip büyük yaşamsal meseleleri son derece felsefi biçimde katmanlarına ayırırken tutup süper komik bir şey sıkıştırabiliyor araya. Örneğin: “düşük ücret alıyormuş ve vejetaryenmiş gibi bir çehresi olan genç adam...” Bu nasıl bir çehre tanımıdır ya sevgili Mann, ahaha. Kendisinin çok iyi bir gözlemci olduğunu ve bu gözlemlerini muazzam seçilmiş kelimelerle aktarmakta ne kadar mahir olduğunu bir kez daha gördüm öykülerinde.

Öykülerinde de; romanlarında olduğu gibi sanat, yaratıcılık, insanın üretmekle ilişkisi üzerine epeyce akıl yürütüyor Mann. Bazı öyküler döneminin -bence şimdi bize epey uzak gelen- tipik konularına odaklanıyor, ben o dönemin büyük duygularıyla ilişkilenmekte güçlük çekiyorum zaman zaman, yüzyıl başı romanlarında sık karşılaştığım bir sorun bu. Ama bunlar da Mann’ın lezzetli dili ve insana derinlikli bakışı sayesinde bir haz sunuyor insana. Kimi öyküleri ise epeyce cesur buldum, Mann rahatsız edici olmaktan çekinmediğinde kesinlikle çok daha iyi yazıyor. (Mesela Venedik’te Ölüm tabii ki!) Bu kitapta da ikiz kardeşler arasındaki tuhaf cinsel gerilimi didiklediği Völsunga Kanı öyküsü ile, insanın şiddete duyduğu açlığı ve kendine acıma ihtiyacını didiklediği Tobias Mindernickel öyküleri çok iyiydi bence.

Böyle efendim, arz ederim, teşekkürler Thomas amca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Goethe Öleyazıyor
Thomas Bernhard ile neşe, sıcaklık, umut ve sevgi dolu dakikalar geçirdik yine...

Öyle bir şey yapmadık tabii ki. Kendisi her şeyi yerden yere vurdu, ben de “çok haklısın valla” diye diye dinledim. Bernhard’ın yaşarken kitaplaştığını göremediği, seksenli yılların başında gazetelerde yayımlanan dört kısa öyküsünü bir araya getiriyor Goethe Öleyazıyor. Arka kapakta şöyle diyor: “Ağırlık merkezinde ‘direnmenin ironisi’nin yer aldığı bu dört öykünün her biri, bütün Thomas Bernhard evrenini içinde taşıyan bir hücre çekirdeği.” Öyle sahiden. Bernhard evreninde sevdiğim her şeyi buldum bu öykülerde.

Aileye, devlete, sisteme, kurumlara soluk almadan saydırıyor Bernhard. Bunu yaparken dünyanın en güzel şehirlerine de (Brugge, Salzburg, Viyana...) nefret saçmadan geçmiyor. (Bunlara her seferinde çok gülüyorum.) Her zamanki acımasız ama okurken insanı tuhaf biçimde teskin eden diliyle yapıyor bunu, homurdanıyor da homurdanıyor.

İlk öyküde Goethe ve Wittgenstein ile dalgasını geçerken, sonraki iki öyküde anne-babaları tornadan geçiriyor, en sonda da Avusturya’yı topyekün yerin dibine sokuyor. Ben en çok aile meselesine odaklanan iki öyküyü sevdim. Şu pasaj mesela şurada dursun: “Hayat her sabah kaçınılmaz biçimde hatırlatıyor bize çünkü, anababamızın bizi nasıl bir kendini beğenmişlik ve hatta peydahlama büyüklenmesi içinde peydahladığını ve sevinç ve fayda dolu olmaktan çok iğrenç, tiksindirici ve ölümcül olan dünyaya savurup oturttuğunu.” Hah! Nefis!

Minicik kitapta o kadar çok yeri işaretledim ki, bir tane daha iliştirip bitireyim, zira bu kısım Bernhard 101 gibi bir şey bence.

“Çünkü insan en başında huzurlu, dedim, anababası onu huzursuz yapıyor, anababa düzeni yüzünden ki o da dünyanın düzeni zaten, herkesinki öyle. Bu yüzden doğal olarak huzurlu insan yok, dedim herkes huzursuz, huzur aramaları da delilik. Bu deliliğe kapılıyorlar zaman zaman, huzur arama deliliğine, ama huzur yok, çünkü insan huzursuzluğun ta kendisi, nereye gitse orada huzursuzluk var, gitmediği yerde de bulamaz onu. Huzur aramak, en büyük delilik bu, dedim. Durmadan huzur arıyoruz ve tabii bulamıyoruz çünkü biz huzursuzluğun ta kendisiyiz.”

Eh, öyleyiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir