Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kayıtsız Adam
Ayy - Kayıp Öykünün İzinde adeta!

Proust hakkında bildiğimiz pek çok şeyi borçlu olduğumuz, kendisinin binlerce sayfalık mektuplarını taramış, düzenlemiş, bir kısmını yayımlamış şahane bir insan olan Philip Kolb'un keşfettiği kayıp bir Proust metni olan Kayıtsız Adam, sonunda dilimize çevrildi. Yerli Philip Kolb'umuz diyebileceğimiz Mehmet Rifat, "Kayıtsız Adam Proust sisteminin bir minyatürüdür" demiş bu kitap için - sahiden öyle.

Proust'un henüz 22 yaşındayken yazdığı, kısa ömürlü bir dergide yayımlandıktan sonra unutulup giden, varlığını yazarın mektuplarından öğrendiğimiz bir öykü bu. Proust'un elinde bir kopyası olmadığı için, Kayıp Zamanın İzinde'yi yazmaya giriştiğinde metne ihtiyaç duyuyor ve derginin ilgili sayısını aramaya başlıyor; bunları mektuplarından öğreniyoruz. Öyküye neden ihtiyaç duyduğunu okuyunca anlıyoruz: çünkü bu minik öyküdeki pek çok fikir büyüyüp, serpilip, derinleşip o dev eserde karşımıza çıkacak.

Aslına bakarsanız çok özel veya akılda kalıcı bir öykü değil bu, ama Proust yazdığı en vasat metinde bile Proust işte. Şu cümleleri mesela, insan nasıl 22 yaşında yazabilir? "Onun yüzü, gülümsemesi, duruşu diğerlerinden daha hoş olduğu için sevmiyordu onu; tam da onu sevdiği için hiçbir yüzü, hiçbir gülümsemeyi, hiçbir duruşu onunki kadar hoş bulmadığı için seviyordu."

Bu minicik metin, şimdi 130 sene sonradan bakınca, gelmekte olanı nasıl da haber veriyormuş, görüyor insan. Swann'ın Odette'e, M.'nin Albertine'e duyacağı hisleri, aşkın ve kıskançlığın o ürkütücü oyunlarını okuyacağımız yüzlerce sayfanın nüvesi, bu genç adamın biraz toy, biraz ham, biraz iddialı, biraz ürkek cümlelerinde gizliymiş işte.

Yıllar sonra Proust'un daha evvel hiç okumadığım kelimelerini okudum. Çok mesudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Çatışma
Ay, ne kadar güzel bir minik kitap bu ya. Patrick Süskind’in Koku’sunu yaklaşık 20 sene önce okuyup vurulmuştum herkes gibi, nedense o günden sonra hiç Süskind okumadım, bir şekilde aklıma gelmemiş olsa gerek. Kendisinin bir kısa öyküsünün Jean-Jacques Sempé’nin çizimleriyle yayımlandığını görünce müthiş heyecanlandım. Çünkü Sempé çocukluğumuz ya... Koca bir kuşak Sempé’nin resimlediği Pıtırcık’la büyüdü, kendisinin çizgilerini görünce bile gözlerim doluveriyor. Neyse.

Bir Çatışma, şahane bir öykü. Paris’te, meşhur Lüksemburg Bahçeleri’ndeyiz. Parkta oynanan tüm maçları kazanan usta yaşlı bir satranç oyuncusunun karşısına kimsenin tanımadığı amatör genç bir oyuncu oturuyor. Genç oyuncu karizmatik, kendinden emin gibi gözüküyor. Oyunu izleyen seyirciler, sonunda büyük şampiyonu birinin yeneceği inancıyla heyecanlanıyorlar.

Bu minik öykünün içine muazzam sayıda katman eklemiş Süskind. “Mış gibi yapma”nın etkisi, kitlelerin bir fikre inanınca nasıl bir kolektif delüzyona sürüklenebilecekleri, insanların o toplu deliliğin içindeyken apaçık gözüken saçmalıkların bile büyük anlamlar muhteva edebileceğine dair kendilerini nasıl kandırabildikleri, büyük kitlelerin soğukkanlılıklarını topluca yitirebilmesinin hiç de sandığımız kadar zor olmayabileceği... Kitapta genç, gizemli ve ne yaptığı pek de anlaşılamayan satranç oyuncusu sık sık Napolyon’a benzetiliyor ama bence kitlenin kendisiyle kurduğu ilişki itibariyle pekala bir Hitler alegorisi de olabilir o oyuncu.

Oyunu kimin kazandığını söylemeyeyim ama şahane bitiyor bu minik öykü, o kadar diyeyim. Minnacık bir metinde insan ruhunun karmaşık dinamiklerine dair bu kadar çok şey diyebilmek ne maharet ama!

Ve tabii çizimler. Metni okumaya ayırdığım kadar zamanı da uzun uzun çizimlere bakmaya ayırdım vallahi - zira nefisler. Çok sevdim, kısacası. 1 saatte okunacak ama uzun zaman hatırlanacak bir metincik. İyisi mi ben biraz daha Süskind okuyayım ya, özlemişim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kocanın Güzelliği
Ay, büyülendim resmen. Nasıl anlatmalı bu kitabı hiç bilmiyorum, okuduğum hiçbir şeye benzemiyor çünkü, türünü tanımlamak bile güç.

Öncelikle şu dizeler şurada bir dursun: "İnsan kalmak bir sınırı aşmaktır / Beğen beğenebilirsen / Beğen cüret edebilirsen."

Kanadalı şair Anne Carson ile tanışma kitabım oldu Kocanın Güzelliği ve kendisiyle ilişkimizin burada kalmayacağını çok net söyleyebilirim. Ben ki çeviri şiirle sıkıntısı büyük bir insanım, içine girmekte hep çok zorlanırım, bu kez bırakın içine girebilmeyi, Carson'ın kelimelerinden müteşekkil bir nehirde yüzdüm, sürüklendim, yıkandım, yundum resmen.

Kitap, "29 Tangoda Kurgusal Bir Deneme" alt başlığını taşıyor. Ne şiir, ne düz yazı aslında bu metinler, dolayısıyla "kurgusal deneme" sanırım en doğru ifade sahiden. Arka kapakta "manzum roman" ve "anlatısal şiir" diye tanımlanmış kitap, bunlar da olur, zira öyküyü şiire benzeyen bir formda, poetik bir üslupla takip ediyoruz.

Öykü insanın kalbini çok kırıyor: aşık olmayı bırakamadığı, ancak kendisini sürekli aldatan kocasını yazıyor anlatıcımız. Güzelliği için aşık olduğu kocası. Adını bilmediğimiz, sadece "koca" olarak anılan bir adam. Bir evliliğin bitişini izliyoruz, kelimelerine sinmiş hüzünle bana Duras'nın "Bir Yaz Akşamı On Buçukta"sını hatırlattı, benzer bir yürek ağrısı.

İngiliz yazar John Keats'in "güzellik hakikattir" cümlesinden yola çıkıyor Carson ve 29 bölümde (yahut tangoda) anlatıyor öyküsünü. Her bölüm yine Keats'ten bir alıntıyla başlıyor; ancak Homeros, Kenzabure Oe, Kafka ve Proust'a da uzanıyor, onların sözcükleri kadının zihninde uçuşup yaralarını kanattıkça daha çok yazıyor, acısını yazarak kusuyor resmen, bir yandan güzelliyor, bir yandan ağıt yakıyor.

Çok, çok, çok sevdim. Aslı Biçen'in çevirisi bence müthiş ama bu kitabı bir gün orijinalinden de okuyacağım muhakkak zira oradaki lezzeti kim bilir nasıldır?

Çok cümlenin altını çizdim ama şunu da şuraya iliştirip susayım: "Tereddütü muhafaza etmeyi seviyorum derdi."
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dantevari Denemeler
Ay, Borges'ten öykü okumayı çok özlemişim. Borges'in Dante'ye ve eserlerine dair denemelerini içeren Dantevari Denemeler ve 4 öyküden oluşan Shakespeare'in Belleği'nden mütevellit bu kitabı, Dante kısmıyla beni epeyce zorladıysa da, öyküleriyle çok güzel sarmaladı.

İlk bölüm sahiden zor. Hem Borges'in metafizik evrenine, hem bir şeyi delice kurcalamasına, hem zorlu diline alışık olmak, hem de Dante'ye epey hakim olmak lazım bence tadına varabilmek için - ben ikinci maddede sınıfta kaldım. Dante'nin eserlerine daha hakim olup bu metni okumak isterdim, muhtemelen o zaman başka türlü bir haz alırdım.

Ve fakat o sondaki dört öykü nasıl güzel! Hele ki kitaba ismini de veren öykü - Shakespeare'in belleğinin kendisininkine transfer edilmesini kabul eden bir adamın hikâyesini anlatan o son öykü çok ama çok leziz.

"Simply the thing I am shall make me live."

Böyle bitsin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ailem ve Öteki Hayvanlar
Ay, bayıldım! Durrell ailesi beni farklı biçimlerde büyülemeyi sürdürüyor resmen.

Lawrence Durrell’ın küçük kardeşi Gerald Durrell’ın, ailece Korfu Adası’nda yaşadıkları dönemi anlattığı Korfu Üçlemesi yaz başında yayınlandığında müthiş heyecanlanmıştım. Sonra hayat bu yaz beni adadan adaya sürükledi, Midilli, Sicilya, Gökçeada, Rodos... Adalara adadığım 2024 bitmeden okuyacağım bu üçlemeyi demiştim, başladım. İyi ki başlamışım!

İnanılmaz bir aile Durrell’lar, “İngiltere’nin havası bize iyi gelmiyor yaa” diyip tası tarağı toplayıp 4 çocuk bir de dul anne kalkıp daha önce hiç görmedikleri Korfu’ya taşınıyorlar. Çocukların eğitimi ne olacak filan, kimsenin enine boyuna düşündüğü yok. Elbette maddi açıdan epey rahat olmaları sayesinde bunu yapabiliyorlar ama her zenginin böyle delilikler yapacak cesareti olmadığını da unutmayalım ve haklarını teslim edelim derim.

Annem ve babam, ben tam da Gerry’nin yaşındayken benzer bir delilikle beni alıp Ayvalık’a taşımıştı. Üstelik zengin filan da değildik, nitekim üç senenin sonunda parasız kalıp geri döndük ama neyse, kendimi apansız Ege kıyısında bulmuştum ben de tıpkı Gerry gibi - dolayısıyla bu kitapla bambaşka bir bağ kurdum. Burada anlattığı şeylerin bazıları o kadar tanıdık ki, gözlerim doldu okurken. Dünyam birden turunculara, mavilere, yeşillere bürünmüş, uçsuz bucaksız genişlemişti, aklım çıkacak sanmıştım.

Ve tabii ki hayvanlar! Yeryüzünde bu kadar çok çeşit hayvan olduğunu bilmiyordum oraya gidene dek. Ben Gerry kadar cesur değildim; uzun bir süreyi böceklerden kaçarak geçirmiştim. Fakat o öyle yapmıyor (ki nitekim sonradan doğabilimci oluyor) ve kitap boyunca tanıştığı her tür canlıyla ilişki kuruyor. Martılar, kaplumbağalar, peygamberdeveleri... Evdeki dört çocuğun hepsinin ayrı bir karakter olması gibi, bu hayvanlar da ayrı bireyler olarak ev ahalisine katılıyor.

“Misafir ağırlarız” diyerek daha büyük bir eve taşınan, sonra “ay misafir gelmesin, yerimiz yok deriz” diye minik bir eve geçen, beş yılda adada üç ev değiştiren inanılmaz, deli gibi bir aile bu. Sıklıkla kahkahalar atarak, atmadığımda da kontrolsüzce gülümseyerek okudum, o kadar iyi geldi ki.

Çok mutluyum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Süper İyi Günler
Ay ya, sana sarılmak istiyorum Christopher Boone, ne kadar tatlısın, canım benim. 15 yaşındaki Christopher Boone’un hayatına davet ediyor bizi Mark Haddon Süper İyi Günler’de. Boone son derece sıradışı bir çocuk, “özel” kategorisinde nitelediklerimizden biri - olağanüstü bir analitik zeka ancak bu zekadan kaynaklı türlü sosyal sorunları var. Çok iyi kalpli, son derece de saf. Her ne kadar yazar adını böyle koymasa da, Christopher’ın otizmli bir çocuk olduğunu anlıyoruz okudukça. Yaşadığı kasabadan bir kere Fransa’ya tatile gitmek dışında hiç çıkmamış (bundan da nefret etmiş) ama astronot olmak istiyor, dünya üzerindeki bütün ülkeleri ve onların başkentlerini sayabiliyor bir de 7507’ye kadar bütün asal sayıları…

Günlerden bir gün komşularının köpeği Wellington bir tırmıkla öldürülmüş halde bulunuyor ve Christopher bu işi çözmeye karar verip dedektifliğe girişiyor. Yürüttüğü “soruşturmayı” da yazmayı ihmal etmiyor, işte okuduğumuz kitap onun yazdıkları. Mark Haddon böyle bir çocuğa ses vermeyi o kadar iyi becermiş ki, insan hayran oluyor. Muazzam bir empati yeteneği var yazarın besbelli, yazdıklarıyla size de bulaştırıyor üstelik, Christopher’la müthiş bir duygudaşlık kuruyor insan okurken.

Çocuğun ağzından yazıldığı için son derece naif ve nahif, bir o kadar da komik bir metin bu. (Christopher “Bu komik bir kitap olmayacak. Espri yapmayı bilmiyorum çünkü onları anlamıyorum” dese de siz inanmayın.) Dünyayı kitaplardan ve belgesellerden öğrenen bir çocuğun bir şeyleri anlama çabası, metaforları anlayamayan beyninin şahane doğrudanlığıyla olayları ve diyalogları yorumlama gayreti, kol kola yürüyen cesareti ve korkaklığı - hepsi muhteşem yazılmış. Sadece komik değil üstelik, çok da hassas, incelikli bir öykü. Dünyayı bizden çok daha farklı algılayan bir zihinden öğrenebileceğimiz ne çok şey olduğunu düşündürdü bana, sanırım bunların başında da vicdan geliyor; Christopher’ın tüm davranışlarının belirleyicisi vicdan gibi hissettim okurken.

Ve yalnızca Christopher değil, anne ve babası da çok iyi yazılmış karakterlerdi. Ezcümle, çok sevdim. Kolay, hafif ama içi dopdolu bir okumaydı benim için.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arkadaşlarım
Ay ya Victor Bâton, seni kucaklamak istedim, kıyamam sana. Emmanuel Bove’un ilk romanı Arkadaşlarım, aslında hiç arkadaşı olmayan ve tek derdi azıcık sevilmek olan savaş gazisi Victor Bâton’un orada burada tanıştığı kişilerle kurmaya çalıştığı ilişkileri anlattığı bir küçük roman. Savaşta tek eli sakatlandığı için çalışamayan, devletin bağladığı gazi maaşıyla tuttuğu tek göz odada yaşayan Bâton, sokaklarda gezip birileriyle tanışmaya ve ilişki kurmaya çalışıyor, biz de onun ağzından “arkadaşlarını” dinliyoruz.

Kitabı kapatınca sorduğum soruyu buraya da bırakayım: Bu nasıl bir gözlem gücüdür ya sevgili Emmanuel Bove? Kendimi Victor Bâton kadar çaresiz ve yalnız hissetmedim hayatta hiçbir zaman, şanslıyım, ama tarif ettiği bazı duygular o kadar, o kadar tanıdık ki! Bazı şeyleri birinin fark edeceğini umarak yapma hâli, bazı “gibi yapma”lar, insanın kendini önemli hissetmek için giriştiği tuhaflıklar, kimi zaman hissettiğimiz o kuvvetli ihtiyaç duyulma ihtiyacı... Of. Nasıl bildik duygular. Herkesin, bu kitapta tarif edilen hislerin pek çoğunu deneyimlediğine eminim. Şimdi değilse de ilk gençliğinizde muhakkak bu ait olamama halini yaşamışsınızdır bence, aksi düşünülemez!

Anlatımız Victor Bâton sahiden şefkat uyandırıyor insanda ama sadece umutsuz bir iyilik timsali değil kendisi, yazarın gayet inceden sezdirdiği bir kibri de var. Çaresizliğinin bir kısmı öğrenilmiş çaresizlik, bir kısmı melankoliye duyduğu heves evet, hatta insan zaman zaman düşünüyor, çok istediği gibi zengin olsa iddia ettiği kadar verici ve iyi olur muydu diye, muhtemelen hayır, zira kendini kandırmayı iyi beceren biri o ama yine de yoksulluğunu ve yalnızlığını öfke içinde değil de bir çocuk gibi karşılaması, umutsuzluğunun içinden sürekli yeni umutlar devşirmesi, yer yer olağanüstü naifleşebilmesi filan, yukarıda bahsettiğim örtülü kibre rağmen insanda şefkat uyandırıyor.

Çok, çok sevdim ya, kalbimi okşadı resmen. Bu kitabı Brenda Lozano, İdeal Defter’de bahsettiği için almıştım, iyi ki almışım. Başka kitapların kapısını aralayan kitaplar ve edebiyatın içinde yolculuk etmenin heyecanı çok yaşasın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kairos
Ay resmen nefes alamıyorum, epeydir bu kadar klostrofobik bir metin okumamıştım. 15 yıl evvel Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni okurken hissettiğim “biri şu an boğazımı sıkıyor” duygusunu yaşadım resmen yeniden. Ancak o zaman edebi bir haz almıştım, bu defa aldım mı emin değilim.

Jenny Erpenbeck’i çok seviyorum ve yaşayan Alman yazarlar arasında en heyecan verici olanların başında geldiğini düşünüyorum. Bu fikrim bâki ama bu kitabı sahiden pek acayip ve bugüne dek okuduğum hiçbir eserine benzemiyor. Benzeyen yanları var elbette; her eserinde olduğu gibi bunda da arkaya devasa bir toplumsal panorama yerleştirmiş olması mesela. 1986’da başlıyor öykü ve Berlin duvarının yıkılması ve iki Almanya’nın birleşmesine giden süreci takip ediyoruz arkada.

Peki önde ne oluyor? İşte acayip olan o. 19 yaşındaki Katharina’nın 53 yaşındaki Hans ile yaşadığı ilişkiyi izliyoruz. Adam evli, kadın genç ve meraklı. Üzerinde gençliğin getirdiği o müdanasızlık ve cesaret var, ne kadar canının acıyabileceğini kestirmeden dalıyor ilişkiye ve yıllar süren, olağanüstü toksik ve manipülatif bir işin içinde buluyor kendini. Hans kötü biri mi, bence değil, zayıflığını gizlemek için korkunç güç gösterileri yapmaya hazır sıradan biri. Canı acıdıkça acımasızlaşan, aşkı bir tür tahakküm biçimi gibi gören o adamlardan biri ve bence bu adamlardan sandığımızdan çok daha fazla var etrafımızda.

Katharina’nın Hans’a duyduğu tekinsiz, gözü kapalı bağlılığı yazarın öyküyü koyduğu fonla beraber okumalı şüphesiz. İnsanların devletlerine, liderlerine duyduğu o körlemesine aşka dair bir alegori gibi aslında bu ilişki. Şiddeti meşrulaştırma, denetimi güvenlik sanma, prangayı aidiyetle karıştırma - hem ”büyük aşk”larda, hem idealize edilmiş vatanseverlik iddialarında karşımıza çıkan tuzaklar bunlar. Zaten yazarın ikilinin ilişkisini sürekli Alman tarihi ve kültüründen motiflerle anlatması da tesadüf değil şüphesiz.

Neyse, ezcümle; pek tuhaf, pek rahatsız edici bir roman Kairos. Erpenbeck’in dili de bir farklı bu metinde, kesik kesik yazışı insanı iyice huzursuz ediyor. Yakın zamanda Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’nü kazanan Regaip Minareci çevirisi ise sahiden kusursuz.

Beni mahvetti ama bence okuyun!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadınlar Devler ve Diğerleri & İran'dan Masallar
Ay ne kadar güzel bir kitap bu ya? Şehre kar yağan bir gecede başlayıp bitirdim Pune Haeri’nin dört masaldan müteşekkil “Kadınlar, Devler ve Diğerleri”ni - binbir değilse de bir gece masalları oldu yani benim için bu kitap. Çok, çok güzel.

Yazarın kitabın başındaki biyografisinden belliydi gerçi beni güzel bir şeyin beklediği. İki dilli bir ailede büyümüş, çocukluğunun ilk yıllarının kışlarını Ankara’da, yazlarını İran’da, İsfahan’da geçirmiş kendisi. “Şimdi yaşadığım Ege kıyısında, çocukluğumun bol yıldızlı çöl gecelerinde babaannemden dinlediğim masalları kestim biçtim, yeniden ve yeniden diktim, Kadınlar, Devler ve Diğerleri çıktı ortaya. Çocukluğunu özleyen büyükler okur diye, kızım büyüdüğünde okusun diye.” - böyle bitiyor biyografi.

İyi ki dikmişsiniz Pune Hanım, ne güzel dikmişsiniz. Kitabın adından anlaşılacağı gibi, masalların ortak noktası tümünün baş kahramanlarının kadınlar olması ve her hikâyede -en az- birer dev bulunması. Pinhan Dev, Ak Dev, Devran Dev ve Efsun Dev. Masallar çok güzel, çok bilgece ama iyi masalın alamet-i farikası anlatıcıdadır şüphesiz, ve Pune Haeri şahane bir anlatıcıymış. Kelimeleriyle beni sarıp sarmaladı resmen, o kadar güzel yazılmış ki metinler. O kadınlarla beraber çölleri gezdim, mağaralara indim, aşık oldum, arzuladım, seviştim, yas tuttum, savaştım, yürüdüm, direndim, isyan ettim, koştum, kaçtım, soluklandım resmen.

Doğu’nun az kelimeyle kendini sunabilen bilgeliği her satıra sinmiş zaten. Masalların her birinin nasihatı çok güzel, çok kadim; üslup zaten dediğim gibi nefis. Ezcümle, çok severek okudum. Hiç beklemediğim bir sürpriz oldu, beni çok mutlu etti bu kitap. İyi ki okumuşum.

Bir alıntıyla bitireyim: “Arzunun nezdinde bilginin hükmü yoktur, onun emeli saklı olandır. (...) Nasıl ki hayat havaya muhtaçsa, arzu da mesafeye muhtaçtır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dip Akıntıları
Ay bayıldım, ne müthiş bir kitap bu ya? Kirsty Bell'in Dip Akıntıları'na dair basın bülteni geldiğinde çok benlik bir şey olduğunu sezmiş ve heyecanlanmıştım açıkçası, ama böylesini de beklemiyordum. "Dip Akıntıları tarihsel bir döküm, mekân ruhuna bir saygı duruşu ve çarpıcı bir psikocoğrafya çalışması olduğu kadar kişisel ve toplumsal travmaları odağına alan, diptekileri yüzeye çağıran bir anlatı" yazıyordu bültende. "Psikocoğrafya çalışması ne ola ki" diye düşünmüştüm ama bir yandan da her ne ise çok seveceğim bir şey olduğuna dair bir sezgi de belirmişti içimde.

Haklıymışım. Psikocoğrafyanın ne olduğunu hâlâ tarif edemem ama anlamak için alın bu kitabı okuyun derim - okuyun sahiden. Berlin’de, eşi ve çocuklarıyla yeni taşındıkları evde aniden bir su sızıntısıyla karşılaşıyor Bell, bu kırılma anından sonra evliliği parçalanırken sadece evindeki değil, şehirdeki sızıntıları da kovalamaya başlıyor ve ortaya şehrin tarihine çok özgün biçimde bakan bu kitap çıkıyor. Şu kısım aydınlatıcı olabilir: "Daha ilerilere bakmaya ve geçmişin penceredeki manzaranın gösterdiği kısımlarını irdelemeye başladığımda buradaki mesajın ayn zamanda evle, mekânla, toprakla ve şehrin ruhuyla ilgili bir mesaj olduğunu kavrıyorum. (...) Binaların taşına sinmiş felaketler. Şehrin sokaklarının altından dip akıntıları halinde akan bastırılmış duygular. Yüksek su tablasının zeminine sızmaya devam eden tüketilmemiş keder."

Yaşadığı binanın tarihini araştırmakla işe koyulup koca bir şehrin fısıltılarını kağıda döküyor yazar. Aynı pencerede durup 150 sene evvel şehre bakan kadınları keşfediyor, şehrin nasıl dönüştüğünü ve dönüştürüldüğünü kovalıyor. Berlin tabii ki makus tarihi itibariyle böyle bir iş için çok uygun bir şehir ama insan okurken keşke her şehir için böyle bir psiko-kazı çalışması yapılsa da okusak diye düşünüyor, çok lezzetli zira. Sadece yazarın feng-shui ve aile dizilimi meselelerine daldığı yerlerde metinden biraz koptum, gerek var mıydı oralara bilemiyorum. Neyse, sonuçta şahane bir anlatı bu, yöntemi çok özgün, dili su gibi akışkan. Yasemin Çongar'ın çevirisi de ayrıca müthiş. Fena halde tavsiye ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir