Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hep O Şarkı
Yakup Kadri'nin en başarılı romanı bence bu. Çünkü dramatize edilmiş sahneler yok, acı içinde yüzen karakterler yok… Kitabın adından çıkartılabileceği gibi bunun bir aşk romanı olduğu düşünülebilir, lakin ki öyle değildir. Münire'nin anılarını kaleme almasıyla başlayan kitapta büyük bir aşk, bir savaş, yalılar, mehtap ve dolayısıyla Boğaziçi, ucundan Bektaşi ortamlar vs. var. Münire'nin hayatında yer alan dönemin toplumsal olaylarına bir kadının gözünden bakış.
Yakup Kadri'nin romanlarında kadına baktığımız zaman, mesela Kiralık Konak'a veya Sodom ve Gomore'ye bakalım, devrin olaylarına yaklaşım açısından dışarılaştırılmış, bir figür halinde tutulmuş, roller biçilmiş kadını görürüz. Seniha zevk peşinde koşan bir kız, savaş umrunda değil. Tiksiniyor hatta. Leyla yine ne yaptığını bilmeyen bir şaşkaloz. Emine vardı, o zaten köyü basılınca aklı başına gelen biri. Yani milli meseleler hakkında kadınları pek sallamayan Yakup Kadri'nin bu romanı pek ilginç.

Roman anlatım tekniği açısından da ilginç. Münire, yaşlı bir kadın. Anılarını yazmaya karar veriyor. Romanda karar kılmış, fakat anladığımız kadarıyla ilk denemeleri başarılı olamamış. Çok okumuş, hiç yazmamış bir kadın. Yakup Kadri'nin bir kadını pek de deneyimi olmadığı bir alanda bu şekilde yansıtması bence başarılı. Romanın bitişi de ayrı bir problemli, bilinçli bir tercih. Süper. Roman içinde roman. Ahmet Midhat'tan Pınar Kür'e, Michel Butor'ya kadar örneğine rastlayabiliriz.
Başka romanlara, yazarlara göndermeler mevcut. Romandaki zaman aşağı yukarı 1845-1900 yılları arası.
Boğaziçi Medeniyeti elbette var. 83'te aynalara bir sızlanma var, sanırsın Cahit Sıtkı Tarancı buradaki bir iki cümleden iki dize çıkarmış, o derece benzer.
Toplumsal olaylara bakarsak Yakup Kadri'de sıklıkla rastlayacağımız iki konu var: konak ve savaş. "Moskof muharebesi" yüzünden Münire'nin ailesi fakirleşir, zor duruma düşer. Savaş, Münire için, "soğuk ve açlık" demektir. Yakacak bir çuval kömür bulamadıkları günler olur. Bir kadının gözünden savaş böyledir. Yakup Kadri'nin bu açıdan milli duygularla Münire'yi işlememesi başarılı değil mi?
İkincisi, konak. Konak hayatının bütünleştirici, bir arada tutucu etkisi Tanzimat'tan gelen bir şey. Çok malzeme çıkartıyor belli ki. Reşat Nuri'nin Kızılcık Dalları romanında üç neslin bir arada yaşaması ve evlatlık Gülsüm'ün hayatı üzerinden olaya yaklaşırız, Sergüzeşt'te kölelik vardır, başka romanlarda neler neler vardır. Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, kısmen Mai ve Siyah, Eylül, Perili Köşk... Her bir dönemin konağı işleyişi farklı. Kiralık Konak'la artık konaklara el sallar, apartmanların dünyasına geçeriz. Cevdet Bey ve Oğulları için son büyük konak romanı diyebilir miyiz? Ne bileyim. Neyse, konak hayatı işte. Kısaca konakların hüküm sürdüğü İstanbul. Evet, roman böyle. Bence okunmalı.
Yanıtla
8
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Yerde
İki gıdımlık İngilizcemle Bir Yerde olarak değil de Orada Olmak gibi çevrilseymiş daha güzel olurmuş diyeceğim. Being There ya, önemli olan olmak. Tam zamanında, tam yerinde olmak. Hatam varsa yüzüme vurup refüze edin, ben de bir daha boyumu aşan işlere girmeyeyim. Haha, şaka lan, sizden bana ne. Ya tamam, gitmeyin hemen ya. Hehe.
Peter Sellers'ın oynadığı filmi de iniyor. Ben kendisinin iki filmini izledim. Birinde panter vardı, diğerinde de üç rolde birden oynuyordu. Bunda da süper oynamıştır zannediyorum.
Kitap. Bu tarz kara mizah gibi yaratılarda iki şey önemli; esas karakterin harbici saflığı ve etrafındaki insanların ne kadar embesil veya kör oldukları. Bu insanlarda her türlü kötülüğü, dalavereyi, işine gelmeyeni kabul etmemeyi vs. görürüz. Roman bir yönüyle politik bir taşlama olduğu için bu insanlar politikacılar. Ya biz direkt Kral Çıplak'ı düşünürsek yerli yerine oturur her şey. Bir de Kemal Sunal'ın kaymakam olduğu filmi hatırlayalım. Tabii o trajikomedi. Olay ortaya çıkar, kötü adamlar utanır ve yüzler gülerken film biter. Karikatürleştirme, tipleştirme tavan yapmıştır orada. Bir de doktor oluyordu Kemal Sunal, o da var. Lakin ki aradaki en büyük fark, Bir Yerde'nin kahramanı Chance'in neler olup bittiğinin pek farkında olmaması. Chance, zeka olarak biraz geri bir kardeşimiz.
Sembolizasyona gel: Chance. Yani diyor ki rastlantı, şans. Olay kabaca şöyle: Chance adında bir bahçıvan var, bu adam yıllar boyunca bir evde bahçıvan olarak çalışıyor. Gitmesine izin vermiyorlar, giderse cehenneme gideceğini, kafasına inek düşeceğini falan söylüyorlar. Chance de bir yere gitmiyor, odasında televizyonuyla yaşıyor, bahçesiyle yaşıyor. Çok uzun bir zaman boyunca. Bundan sonrasında ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim. Bir gün evin sahibi ölüyor, sahibin ortağı olduğu sigorta şirketinden adamlar geliyor ve Chance'ten orada çalıştığına dair bir kanıt sunmasını istiyorlar. Chance'e kırk yıl boyunca hiç ödeme yapılmamış, Chance kırk yıl boyunca hiç hasta olmamış, işine dair bir belge yok haliyle, doğumuna dair bir iz yok. Hiç; sanki hiç var olmamış gibi. Uygar dünyada Chance'in yaşadığına dair hiçbir bilgi yok, çünkü dünyaya belgen olmadan yaşadığını kanıtlayamazsın. ABD'de bir adam vardı, yeni haber. Adama dair hiçbir bilgi yok. Hiç, aklınıza adama dair ne kadar detay getirebilirseniz getirin, hiçbiri yok. Böyle bir dünyada insanlara ilginç gelen de bu. Eski zamanlarda yaşamayı isterdim. Kimliğin yok, ehliyetin yok, tapun varsa da olsun o kadar artık. Ne rahat. Oğlum dünya ne hale gelmiş ya.
Neyse, şutlanıyor Chance ve kendini sokakta buluyor. Bacağı bir araba arafından eziliyor ve arabadan E. E. çıkıyor, kendisi First American Financial Corporation'ın esas adamı Benjamin Rand. ABD başkanı falan eline bakıyor, öyle önemli bir şahıs. Buradan al götür konuyu, gittiği yere kadar. Başkanla tanışıyor Chance, televizyondaki çok önemli bir programa katılıyor, ünü alıyor yürüyor ondan sonra. Ruslar bunun geçmişini araştırmaya başlıyorlar, o sırada bir Rus ajanı afişe oluyor. E. E. buna aşık oluyor, bir davette gay bir arkadaşla ilginç olaylar yaşanıyor. Sadece politik bir kara mizah yok olayın içinde, duygulardan kısmen arınmış bir insanın, bir televizyon robotunun hayatı işte.
Chance'in dünyasında neler var mesela. Televizyon var bir tek. Medyaya sağlam bir giydirme de söz konusu dolayısıyla. Saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar.
"İstasyon değiştirirken kendi de değişebilirdi. Bahçedeki bitkilerin çeşitli dönemlerden geçmesi gibi, o da çeşitli dönemlerden geçebilirdi ama düğmeyi sağa veya sola çevirmekle, dilediği kadar çabuk değişmesi de mümkündü. Bazı kereler, televizyondaki kişilerin yaptığı gibi, ekrana yayılabilirdi. Düğmeyi oynatmakla Chance başkalarını gözkapaklarının altına çekebilirdi. Böylece, varlığını başka hiç kimseyle değil, sadece kendine, Chance'a borçlu olduğuna inanmaya varıyordu."
Olaylarda Chance'in televizyonda gördüğü insanları taklit edip çeşitli vaziyetlere mükemmel uyum sağlaması, medyayla sistemin mükemmel uyumunu gösteriyor. Bir kişi de çıkıp demiyor ki, "Lan bu adamın kafası pıtık," diye. Öylesine kamufle oluyor.
E. E.'nin tanışmaları esnasında Chance'i ve gardener'ı Chauncey Gardiner olarak anlayıp Chance'e kimlik kazandırması da çok güzel. Bir sapıklığımı söyleyeyim; yıllar boyunca gerek hocalarım, gerek patronlarım, gerek çeşitli insanlar bana Ufuk dediler, Umut dediler, Uğur dediler. Adım Utku. Lakin düzeltmedim hiçbirini, her biriyle farklı bir kimliğe büründüğümü düşündüm. Hoşuma gitti.
Bu politik insanların konuşmaları, ABD başkanı şahısın Chance'i göklere çıkarması, neler neler. Kitap kısacık bir şey zaten, görüldüğü yerde kaçırılmasın.
Yanıtla
1
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bunaltı
YKY de Demir Özlü'nün bütün öykülerini içeren bir kitap çıkardı: Sürgün Küçük Bulutlar. Fakat bütün öyküleri de yok zannediyorum, bakacağım işte. Kronolojik olarak okuyorum, Bunaltı ilk kitap.
Bağsız: İlk öyküde Türk Raskolnikov var. Bir kadını öldürmüş bizim genç. Dediğine gel: "Özümden, beni bedbaht eden özümden hiç ayrılamıyacak mıyım? İnsan hiç ayrılamaz mı?" (s. 560)

Ya kitap 20'li yaşların derin izlerini taşıdığı için böyle cümlelerle çok karşılaşacağız, ben de hepsini alacağım. Evet.

Kadın... Demir Özlü'nün kadınlarını niye Turgut Uyar'ın kadınlarına benzetirim ben? Turgut Uyar'ın kentten kurtaramayan kadınlarına daha doğrusu. Yolları kurtuluştan geçmez, bu yüzden belki. Kadınlar varoluş acısını silmez, kadınlar şehrin neon lambalarından kurtarmaz. Bu sebeple sanıyorum. Onlara bakış basittir, çünkü acı vardır kökte. Bir makalede İkinci Yeni'ye hiçbir türün yakın olamadığı, bir tek öykünün yakın olabildiği yazıyordu. Hangi makale, neydir, hatırlamıyorum. Ama öyle.

"'Seni seviyorum.'
'Neden?'
'Kadınsın?'" (s. 570)

Bu kadar. Ardından burjuvaziye bir giydiriş, bir iç hesaplaşma da gelsin tabii. Kopuk aile bağları, ülkenin kokuşmuşluğu... Bir dünya acı sebebi. O kadar her şeyden geçmiştir ki adam, kadının birine işlediği cinayeti söyler, üstelik kendisinin nerede olacağını da söyler: havaalanı. Gider bu, oturur. Üç defa anons yapılır, kıçını kaldırıp da uçağa gitmez, uçar kalkar, çıkış kapısına doğru yürür adamımız. Kafalara gel.

Tiyatro: Neydi bu ya, he, bir gencimiz var, tiyatroya gidiyor. "Tiyatroya mı gidiyorsun?" diye soruyorlar, "Tiyatroya gidiyorum" diyor. Tiyatroya gidiyor yani, anlaşıldı mı burası. Tiyatro. Heh. Bir tanıdığıyla karşılaşıyor orada, tanıdık araba tamircisi gibi bir şey. uyumak için tiyatroya geliyor. Bizimkine içerisi soğuk değil kardeş, kırmızı ışıklar var diyor. İnanamıyor bizim genç, insanlara karşı duyduğu yabancılıktan bahsediyor. Sonra eve dönüyor, ertesi gün yine tiyatronun girişine gidiyor. Böyle.

Garaj: İlginç, güzel bir öykü. Rüstem Usta pamuk gibi bir adamdır, araba tamircisidir. Bir araba geliyor bir gün, 182 parça halinde. Yemek takımı gibi. Birleştiriyor bizimki, 40 Lira fatura çıkarıyor. Harcanan emek için az. "20 var bende" diyor adam, veriyor ve gidiyor. Adamın işsiz olduğunu biliyor usta, o yüzden vicdan azabı çekiyor parayı aldığı için. Parçalanmış araba gibi bundan sonrası da ilginç.


"Bir sürü insan toplandı deniz kenarına. Köylüler sabanlarıyla, sapan demirleriyle geldiler. Kadınlar başları sarılı, çocuklar yalınayak geldi. Hep birden:


'Rüstem usta o para hakkındı' dediler.
'Yalan söylemeyin' diye bağırdı Rüstem usta. 'Sevineyim diye söylemeyin. O parayı almıyacaktım.'
'Valla yalan değil' dediler." (s. 588)

Daha sonra söğütler, kestaneler, kayınlar, akkavaklar geliyor, aynı şeyleri söylüyor. Taşlar, evler yerlerinden sökülüyor, aynı şey. Denizlerden yankılanıyor sesler, denizler söylüyor. Bir şey söylemiyor Rüstem usta bu sefer. Heh, gel de buradan yak. Şimdi bunu büyülü gerçekçiliğe mi bağlayalım, şehir karşısında, yani yaşam karşısında bireyin zorunluluklarının vicdanla çatışmasından mı bahsedelim, ne edelim bilemedim.

Beş bölümden oluşan öykünün her bölümünde ayrı bir sahneye geçiyoruz, dizi gibi yemin olsun. Süper.

Sokakta: Birtakım şeyler: oda, sokak, bunaltı.

Hüküm: Yine bir cinayet var, adamımız sorgulanıyor. Mahkeme fena gerçeküstücü ama. Olayın yaşanmadığına, her şeyin bir oyun olabileceğine inanıyor. Gerçekliğe inanmıyor yani. Böyle.

Sokak: Yine sokaktayız, Beyoğlu tarafları. Şimdi Demir Özlü'nün evi yanlış hatırlamıyorsam Fatih taraflarında o zamanlar. Lise için Kabataş'a gidiyor, üniversite için Beyazıt'a gidiyor ama Beyoğlu'ndan kopmuyor. Lebon, Tarlabaşı, Demir Özlü'yü öyküleri boyunca buralarda görürüz.

"'Duvarlar' diyorum.
'Duvarlar' diyorlar.
'Uzaktasın.'
'Sokak.'
Kimseler anlamadı." (s. 607)

Hiç şaşırmadım dsfd. Böyle bir öykü.

Bunaltı: Heh, bence asıl metne geldik. Masaya oturup bir şeyler yazma dürtüsü, hatta içgüdüsü var Demir Özlü'de.

"Hâlâ, bu tutkular içinde, niçin dünyaya geldim diyorum, ben kimim? Ne oluyorum? Bu acıyı çekip durmak için mi? Kendimi kurtarmak için hepsini anlatmalıyım." (s. 611)

Ayhan var, varoluş acısına ortak. Eşcinsel bir ilişki var ortada galiba, emin değilim. Ayhan ailesine, töreler dünyasına dönüyor. Adamımız kalıyor öylece.

"Kendimi kendim kuracağım, inançsızlığın, boşluğun ortasında olsam da, geçmiş bir inanca sarılmadan." (s. 614)

Yine çeşitli bunaltılar, evler, sokaklar var ama daha bir -nasıl diyeyim- temeli belli bir metin bu, yazarı sürüklediği en belirgin şekilde ortada olan metinlerden. Bazen ne kadar plan yaparsak yapalım bir noktadan sonra metinler yazarı sürüklüyor, metinler yazarı yazara tanıtıyor. Bu da öyle olmuş sanırım. Hatta Demir Özlü 28 yıl sonra kaleme aldığı bir yazıda diğer öyküleri bilemeyeceğini, fakat Bunaltı'yı o gün tekrar yazsa yine aynı şekilde yazacağını söylüyor. En "Demir Özlü" olan öykü bu kitaptaki.

Bunaltı böyle. 1950'lerin sonlarından hassas bir gencin öyküleri. Bu genç nasıl büyüdü, neler oldu falan, adım adım göreceğiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Görünmez Adam
Romanı iki bölüme ayırabiliriz. İki bölüme ayrılmayan romana ben şahsen roman demiyorum. İkiye kesinlikle ayrılabilecek. Öyle yaz Allah yaz, tek bölüm, yok öyle bir şey. İki. İlk bölümde yabancımız var yine, H. G. Wells'in fiks kurgusu. Yabancı Iping'e geliyor, Iping küçücük bir yer, tek bir hanı/oteli var.
H. G. Wells romana direkt müdahale eden bir yazar. Şöyle bir şey diyor mesela: "Sekizinci bölümde anlatılanlar çok kısa." (s. 53). Ahmet Midhat gibi iki saat ayrıntılı açıklamalar yapmıyor ama yapıyı kusurlu bir hale getirdiği için sıkıntılı. İkinci bölüme geldik, ilk bölümde han ve kaçış vardı. Burada görünmezlik açıklığa kavuşuyor ve olaylar çözülüyor.

Doktor Kemp adamımızın üniversiteden arkadaşıymış, gerçi oraya biraz daha var. Marvel Doktora kendisini ele vermemesini söylüyor, bu arada da görünmezliğin sırrını anlatıyor. Şu: Kandaki alyuvarlara rengini veren maddeyi renksiz hale getirmek. Saydam cismin ışığı kırmasını engellemek için de elektromanyetizm kullanıyor dinamolar vasıtasıyla. Adam sorunlu ve son derece tehlikeli. Deney yaparken kendini yanlışlıkla süper kahraman haline getirmiş iyi yürekli bir insan değil yani.

Son bölümdeyse Wells'in ya gerçekse finali var. Kitap böyle, görünmezliğin kullanıldığı ilk kitapmış zannediyorum. Wells işte, güzel bilimkurgu. Çok da güzel değil ama güzel.
Yanıtla
10
39
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gecenin Sonuna Yolculuk
Herkesin bir yazarı vardır. Var, değil mi? İyi okuyucularda bence kesinlikle vardır. Bu yazarı her yönüyle tanımaktan bahsedeceğim. Tanpınar'ı çok sevdiğini söyleyen bir adamdan beklediğimiz nedir? Benim beklentim şu: Öncelikle romanlar, şiirler, hikâyeler okunacak. En aşağı bir defa daha okunacak sonra. Mektuplar, ders notları, günlükler... Adam hakkındaki makaleler, kitaplar, ne varsa okunacak. Her yönüyle, her düşüncesiyle bileceğiz adamı. Olay bu olmalı. Benim yazarım Lovecraft, 14 yaşındayken bir abimiz tutuşturmuştu elime Cthulhu'nun Çağrısı'nı, gerisi geldi. Adamın hayatı boyunca yazdığı mektup sayısı aklımda. Duacısıyım.

Hakan Günday için de Céline'miş, lâkin ki Céline'in başka bir kitabını okumamış Günday. Sadece bu. Saplantı halinde, tekrar tekrar. Kinyas ve Kayra'yı okurken bir yabancılık hissetmiştim, nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama deneyeyim. Yabancı bir ses vardı ve Günday'ın sesini bastırıyordu. Hatta Günday'ın sesi ne kadar kendisine aitti, onu bile belirsizleştiriyordu. Gecenin Ucuna Yolculuk'u okuduktan sonra görülüyor ki olaylar haricinde deyişlerde, çatıda bir fark yok, yabancı sesin kaynağı bu. Aslında deyişlerde fark var, Günday'ın tespitlerinin pek başarılı olmadığını söyleyebilirim.

Şimdi öncelikle romanda yolculuk var zaten, yolculuk sırasında yaşanan olaylar ve düşündürdükleri. En ayıca haliyle romanın olayı bu. Ferdinand Bardamu romanın başında asker. Yaralanıyor, ordudan ayrılıyor. Bir iş buluyor, Afrika'ya gidiyor. Fransız sömürgelerinden birine. Kitap 15-20 yıllık bir dönemi anlatıyor. Söylenen her sözün, atılan her adımın birbiriyle bağlantısı var.

"İstemeyerek de olsa, tüm yüzyıllar boyunca her yerde adı geçen, herkesin varlığından Tanrı ya da Şeytan'ın varlığı kadar haberdar olduğu, ancak yeryüzüne indiğinde ve yaşamda daima değişken, belirsiz biçimler içinde kalan, asla ele gelmeyen, o insanlığın yüzkarası vazgeçilmez 'aşağılık ve tiksindirici pislik' rolünü oynuyordum. Bu 'pisliği' nihayet kıstırma, nitelemek, ele geçirmek için ancak bu daracık gemide oluşabilen olağanüstü koşulların bir araya gelmesi gerekmişti." (s. 138)

Bardamu'nün hayatı bu şekilde özetleyen cümleleri var, fakat böyle, kendiliğinden ortaya çıkan minyatür dünyalarda söyleniyor onlar. Koloni hayatının bu kadar sıkıntılı olabilme ihtimali bir yana, Bardamu'nün gemiden inince anlattığı kolonyal yaşam çok daha fena.

"Yansıttıkları renkler nedeniyle tropikal bölgenin insanlarını ve nesnelerini adilce değerlendirmek zordur. Renkler ve nesneler fokurdarlar. Tam öğle üzeri sokağın ortasına açılan küçük bir kutu sardalye bile o kadar çeşitli ışıklar saçar ki, göz ona bir kaza önemi atfeder. Dikkat etmek gerek. Orada isterik olan yalnızca insan değildir, nesneler de bu işe bulaşır. Yaşam ancak günbatımından sonra katlanılabilir bir hal alır, ne var ki karanlığa da derhal sürüler halinde sivrisinekler el koyarlar. Bir, iki ya da yüz değil, trilyonlarcası. Bu koşullarda paçayı sıyırmak, tam bir hayatta kalma başyapıtına dönüşür. Gündüz karnaval, gece kevgir, usulca da savaş." (s. 151)

Yiğit Bener'in sonsözünü pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim, Celine üslubuyla yoğurt yemek neden. En güzeli zaten yenmiş. Emeğe saygı, kendisine çok teşekkür. Beat Kuşağı için süper kaynak olmuştur bu kitap, daha da bir şey demiyorum.
Yanıtla
45
69
Destekliyorum  7
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gecenin Ayazında
Çok uzun zaman oldu Dean R. Koontz okumayalı lan, yıllar oldu. İlk Onlar Yoktu'yu okumuştum, zoto zoto altıma gidiyordum. Nöbet, Kükreyen Mağara, Fanatikler pek güzel romanlardı. Gökdelenin tekinde bir katil tarafından kovalanan çiftin hikâyesi ne heyecanlıydı mesela. Bir de sanıyorum Koontz'undu; şirin bir sahil kasabasında The Good Son tarzı olaylar gerçekleşiyordu, küçük bir çocuk ve en yakın arkadaşı. Hani Macaulay Culkin'in psikopat çocuk olduğu, Elijah Wood'un masum çocuk olup altına sıçtığı film gibi. Deli gerer Koontz, deli gerer ve dönüp arkasına bakmaz bile. O kadar konuştuk, bir Stephen King demedik. King bana göre bir tık üstte olsa da Koontz'un germesi bambaşka bir şey.

Gecenin Ayazında'nın olayı subliminal mesaj. Pentagon'da çalışan bir adamımız bu yolla insanları kontrol edebileceğini keşfediyor ve üniversiteden pampası olan bir iş adamına bu durumu açıyor, o da Pentagon'dan bir generale açıyor. Üçü bir olunca formül rahatlıkla gelişiyor ve denek bir kasaba belirliyorlar, kasabanın suyuna formül dökülüyor, televizyondan da veriyorlar mesajı, veriyorlar mesajı. Sonra kasabaya gelen insanlar var, ilacın etkisinden bir şekilde kurtulan iki kasabalı var derken curcuna.

Bilince çaktırmadan bilinçaltını ele geçirmek, kafası mermere vurularak pekmezi akıtılan çocuk. Kısaca insanların sevişmesiyle ve mutlu olmasıyla biten bir diğer Koontz romanı. Benden geçtiğini düşünmüyorum, dolayısıyla pek beğenmememin sebebi 280 sayfaya tonla insanın boca edilmesi ve gereksiz ayrıntılar. Okunur tabii lan yine, Koontz çünkü.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tik Tak
Koontz'un otomatiğe bağlayıp yazdığı kitaplardan biri sanırım. Ben üstüme düşeni yaptım, şimdi anlatayım.

Tuong Phan, annesi ve kardeşleriyle beraber savaşın yakıp yıktığı Vietnam'dan kaçan bir arkadaşımız. Fırsatlar ülkesi Amerika'ya geliyorlar, Tuong sekiz yaşında. Aile bir fırın kuruyor, kardeşler o fırında çalışıyor ama Amerikalı gibi hissettiğini vurgulamak için adını Tommy olarak değiştiren Tuong kardeşimiz bu fırında çalışmak istemiyor. Annesine karşı gelip tıp da okumuyor. Gazetecilik okuyor, bir de dedektifli romanlar yazıyor. Annesi bu duruma kıl oluyor, tam gelenek kadını. Memleketinden koparıldığı için adetlerini, örflerine falan sıkı sıkıya bağlı.
Neyse, bir Corvette alıyor Tommy ve evine dönüyor, yolda annesiyle konuşuyor ve yine annesine gider çekiyor. Ha, Corvette'i alırken üstünden bir gölge geçiyor ama ne bulut var, ne bir şey. Üşüyor falan. Eve dönerken radyodan ıhsı tıhsı sesler geliyor, hayalet sesi gibi. Corvette'i alma amacı yine Amerikalı gibi hissetmek ama bu sesler hoş olmuyor tabii. Eve dönüyor, geceleyin kapı çalıyor. Açıyor kapıyı, rüzgar vuuf diye esip yaprakları maprakları hep savuruyor. Sonra Tommy yere bakıyor, bir bebek.

Şimdi bakın. İnsanoğlu çok meraklı ve bu merakı yüzünden küsküyü yediği çoktur. Full Metal Jacket. Savaş alanında yerdeki bebeği eline alan askerin havaya uçması. Lovecraft'ın yazdığı bir öykü vardı, kapatılmaması gereken bir kutuyu kapatan mal çocuk. Mesela. Acayip bir ortamda acayip bir nesne varsa lan Allah aşkına, dokunmayın.

Mal Tommy bebeği alıyor, bebeğin eline batırılmış iğneyi de çekiyor. Bravo, zannedersem tek eksiğin o iğneyi de çekmekti. Sonrası fiks; bebek canlanıyor, yaratığa dönüşüyor, Tommy yeni arabasıyla evden kaçıyor ama meğersem bebek motora gizlenmiş, arabaya taklalar attırıyor. O sırada kaçarken bir kızla tanışıyor Tommy, gün içinde yemek yediği bir restorandaki garson. Kız bunu dinliyor ve anında inanıyor, çünkü kızın arabasının camına yapışıyor yaratık. Giderek büyüyor bir de. Lakin kız çok sakin, böyle bir şey olamaz. Meğersem kız uzaylıların bir deneğiymiş, doğumu uzaylılar sayesinde olmuş, bu yüzden psişik güçleri var biraz falan. Scootie isimli bir köpeği var, o da köpek kılığında bir uzaylı mıymış neymiş. Lan anlatırken bile patladım, saçma sapan bir roman dsfd. Sonunda yine sevişen bir çiftin olmasının yanında bu çift evleniyor bir de. Bir romanın da kötü ve sekssiz bitsin arkadaş ya.

6-7 saatimi heba ettim ama Koontz'un kredisi bende sonsuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hüyükteki Nar Ağacı
Toplumcu gerçekçiliğin bir yanı büyük şehrin tutunmaya çalışan insanlarını anlatırken bir yanı da taşrayı anlatır. İkincisi, birincisinin köküdür aslında. Köylerinden çıkıp mevsimlik işçi olarak çalışmak üzere göç eden insanlar, bir süre sonra işsizlikten ve hastalıklardan kırılacak, ardından şanslarını büyük şehirlerde deneyeceklerdir. Orhan Kemal'in Gurbet Kuşları romanı bunun böyle lök diye oturan en somut örneğidir. "Suvazun köylüğünden" gelen kahramanımız, Anadolu'dan gelen diğer "kardeşleriyle" mücadele etmek zorunda kalır, yengilerinin ölçüsünde gecekondu olaylarına girer ve İstanbul'un pek dile getirilmeyen zorlu yanının sayfalardan çıkıp ete kemiğe bürünmüş binlerce şahidinden biri olur. Burada mücadele edilen yerini tutmuş, ekmeğini sağlama almış insandır, kendi insanı. Bir adım öncesinde yine böyle insanlar var, fakat bu insanların büyük şehirlerdekinden farkı teknolojiyi kullanıp cebini dolduracak ölçüde ekonomik refaha kavuşmuş olması. Bu açıdan baktığımızda daha ciddi, daha büyük bir problem var. Büyük şehir bir fırsat kapısı, ucundan tutabilen için yaşanabilir bir cennet adeta. Anadolu'da ise tek bir fırsat var, işçilik. İşte bu işçiliğin artık makinelerce yapıldığını düşünelim. Traktörler, biçerdöverler, bilmem ne. Marshall Planı'nı ele almayacağım; neye yarayıp yaramadığı, karşılığında ne ödünlerin verildiği bu yazının konusu değil. Daha doğrusu sadece bir yönü konuyla alakalı; tarım işçilerinin kapitalizme geçiş aşamasında yaşadıkları.

Yaşar Kemal'in yazdığı ilk romanmış Hüyükteki Nar Ağacı. 1951'de yazılmış, Yaşar Kemal'in vefat eden annesinin sandığında bulunmuş. Yaşar Kemal, hemen hemen hiçbir değişiklik yapmadan 1982'de okuyucuya sunduğu bu kitabı tekrar yazsa aynı şekilde yazamayacağını, fakat o yalınlığa, tazeliğe de ulaşamayacağını söyler, doğa-insan ilişkilerini en iyi anlamda verdiği yapıtlarından biri olduğunu da ekler. Mühim kitap yani, ona göre.

Bereketli Topraklar Üzerinde'yle paralel olarak okumak lazım aslında. İki romanda da köyden çıkıp iş arayan, ezilen insanlar var. Birinde fabrikalar var, birinde tarlalar. Ezenler aynı, değişen bir şey yok. Neyse. Memet, Hösük ve Aşık Ali, Çukurova'ya gitmeye niyetlenirler, çünkü toprak cansızdır ve onca insanı besleyemeyecektir. Tohumlar çürümüştür, yapılacak başka bir şey yoktur. Yola çıkarlarken Yusuf gelir. Yusuf, önceden Çukurova'ya gitmiş, sıtmayı kapıp dönmüş biri olarak bu üçünü uyarır, gitmemelerini söyler. Giderler, çoban Memet çocuk da peşlerine takılır. Bir zaman sonra Yusuf da onlarla birlikte gelmeye karar verir. Öylesine bir açlık tehlikesi var işte.

Böyle. Yaşar Kemal'in yeni bir dil, bir mitos yarattığından bahsediliyor bu kitap konusunda. Eserlerinin geneline yayarsak belki, fakat ben o coğrafyanın olaylarının olduğu gibi verilmesinden başka bir gaye düşünülmediğini sanıyorum. Dilin yalınlığı, bölge insanının kelimelerinin kullanılması oradaki hayatın, acıların yalınlığıyla bir. Yaşar Kemal'in bahsettiği sadelik bu işte; insanların teknoloji karşısındaki çırpınışlarını yalınlıktan başka ne verebilir? Bunun mitosla, dille bir alakası olduğunu sanmıyorum. Bu tamamen gerçeklerin olduğu gibi aktarılmasının sebebi. Sonucu da.

Bir de Anadolu'nun mucizeler diyarı olması. Hz. Ali'nin kondurduğu söylenen nar ağacı, cennet gibi köy, melek gibi insanlar... Belki de çirkinlikler içinde parıldayan bir iki nokta oldukları için mucize gibi geliyor insana. Böyle. Okuyun.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşamın Ortasından
Ambrose Bierce'ın öyküleri. Kendisi iç savaş sırasında cepheden cepheye koşmuş, dört beş yıl boyunca savaşmış ve kıçı hariç her yerinden yaralanmıştır. Haritacı olarak cephe gerisinde bulunmuş ama kafasından ciddi olarak yaralanmış Wikipedia'da yazılanlara göre. Orayı kaynak alacağım.

Savaştan sonra eleştirmenlik, gazetecilik. 1913'te Meksika'da devrime niyetlenen Pancho Villa'nın yanına gitmek üzere yola çıkıyor, çıkış o çıkış. Sonra bir sürü şehir efsanesi. Yok intihar etti, yok Meksikalılar bunu kurşuna dizdi. Ne olduğu hâlâ bilinmiyor. Huysuz herif, bir haltlar yiyip birilerini kızdırmıştır sanıyorum ama günahını da almamak lazım. Lakin alıyorum. Huysuz herif.
Kitap iki bölüm, orijinal ad aslında Tales of Soldiers and Civilians. Buna göre düşünelim; ilk bölümde askerlerin, ikinci bölümde sivillerin hikâyeleri var. Her iki bölümde de tipik Bierce şaşırtmacaları, katakullileri mevcut. Konsept bir kitap olmasına rağmen bütünlüğün dışında çok farklı hikâyeleri ve insanları da tanıyabiliyoruz; Bierce bir sınırlama getirmemiş öykülerine.

Askerler bölümünde iç savaşın dörtnala gittiği zamanların askerleri var. Üç dört hikâyeyi alacağım:

Owl Creek Köprüsü'nde Bir Olay: Beleş odun bulmak için yasak bir bölgeye giren adam, askerlerce asılmak üzeredir. Son düşündüğü şey, asılmak üzere olduğu köprüden bir şekilde atlayıp azgın sularda izini kaybettirmektir. Şans eseri ip kopar, kendini kurtarır ve derinliklere dalarak kurşunlardan da kurtulur. Yüzmeye başlar, arkasından toplar atılır. Mesela bu hikâyede ölümden kaçan bir adamın yanından vızır vızır geçen kurşunlar, ıslık çalarak düşen toplar öyle bir anlatılmış ki ikide bir arkasına bakıp koşmak istiyor okuyucu. Kaçan adamımız Peyton Farquhar, ailesine kavuşuyor ve sevinçten ağlayarak karısına kavuşuyor... derken görüyoruz ki meğerse boynu kırık, iki yana sallanıyor köprüde. The Life Before Her Eyes diye bir film vardı, oradaki hikâye. Eğer ölmemiş olsak neler neler olurdu. Falan. Aralarda Bierce'ın o güzel saptamalarına da denk geliyoruz:

"Ölüm öyle itibarlı bir şahsiyettir ki, gelişi bilindiği zaman onu en yakından tanıyanlar tarafından bile resmi bir saygı gösterisiyle karşılanır. Orduda sessizlik ve hareketsizlik saygı gösterisidir." (s. 18)

Tanrıların Oğlu - Şimdiki Zamanda Yazılmış Bir Çalışma: Band of Brothers'ta geçiyordu galiba; paraşüt birliğinde %10'luk bir kayıp makulmüş. Geç atlanır, yanlış yere inilir, havada kurşun yenir. Bu %10'un içinde olduğunu bilen asker ne yapardı acaba, veya tehlikeli bir göreve yollanan bir askerin daha sonra görüleceği üzere boşu boşuna ölmesi, askere ne hissettirir? Bu öyküde asker hissetmiyor, okuyucu görüyor.

"Bir asker asla düşmanını tam anlamıyla kendisi gibi insan olarak düşünemez; onların dünya dışında bir ortamda farklı koşullandırılmış, farklı türden yaratıklar oldukları hissinden kurtulamaz." (s. 37)

Kaybolanlardan Biri: Bir asker keşif için ordusunun önünde ilerliyor, düşman orduyu görünce tüfeğiyle üç beş düşmanı indirmek istiyor. O sırada karşıdan öylesine atılan bir top, bizim askerin gizlendiği yarı yıkık evi iyice haşat ediyor, asker yıkıntıların altında kalıyor. Ciddi bir yara almamış olmasına rağmen kurtulamıyor bir türlü. İşin kötüsü onu aramaya da gelemezler, keşifçi olduğu için zaten başına her şey gelebilir. Sonuçta bir türlü kurtulamıyor, öldükten 22 dakika sonra mensubu olduğu ordunun adamlarınca görülüyor ve ölümünün üzerinden 1 hafta geçmiş olduğu söyleniyor. Oysa 22 dakika lan. İşte böyle, Bierce'ın mizah duygusu trajikomik olaylarda belirgin.

Bunun dışında kendi ailesini bilmeden veya görev icabı öldürenler, sadakatsiz sevgilisi yüzünden orduya katılıp kahraman olanlar, hafiften delirip intihar edenlerAsker hikâyeleri böyle, sivillere gelelim.

Brownville'de Bir Macera: İki kız, bir adam ve bir izleyici/anlatıcı. Kızlardan biri ölür, adam şüphelidir ama diğer kızla arası çok iyidir. İzleyici de kafayı yer ulan nasıl oluyor bu diye. Diğer kız da ölür ama adamda ne bir pişmanlık vardır, ne bir şey. Adi piç, kızlar senin yüzünden öldü!

Adamla Yılan: Yılanlarla uğraşan bir bilimcinin yanında kalan arkadaşımız, yılanların gözüne bakıldığında hipnotize olunduğu fikrini saçma bulur. Bir gün odasında bir yılan görür. Giderek kafayı yer, çünkü inanmadığı şeyleri kendisi yapmaktadır. En sonunda kriz geçirerek ölür ama yılan aslında bir şeymiş de falan. Kara mizah yine.

Yine böyle öyküler var. Valla Saki, Bierce, bu tarz adamların öykülerini okumak bir yazar adayı için ufuk açıcıdır. Kurgu, öykü sonlandırma, olay, zaman kullanımı, bir sürü şey. İronik, iğneleyici, giderli bir üslup. Süper. Bir de Bierce'ın aynı yayınevinden çıkmış iki kitabı yok Türkiye'de, hepsi ayrı ayrı. O da ilginç bir şey. Garanti okunmalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arabalarım
Ben Erhan Bener'in anılarını romanlarından daha başarılı bulmaya başladım dsfd. Şaka.
Erhan Bener'in sahip olduğu arabalar üzerinden ailesi, görev icabı gittiği Avrupa ülkeleri, görev icabı beraber yolculuk ettiği, yaşadığı insanlar. Bunlar var kitapta. Ben araba meraklısı değilim, araba da pek sevmem. Çünkü para kazanmaya başlayan herkes araba alınca İstanbul trafiği ne oldu? Bildiniz. İnsanlar rahat rahat gitmek istiyor, tamam. Gayet makul. Neden rahat rahat gitmek istiyorlar, çünkü otobüsler falan, o ne lan. Yazın 500T'ye binen var mı? Saat 16:00 gibi? Oğlum binmeyin lan. Constantine'in cehennemini bildiniz mi, onu sıkıştırın bir otobüse. Ortam bu. Yeni yeni toplu taşıma olayları geliyor, sene olmuş 2012. Ne diyordum, ben araba pek sevmem, dolayısıyla o yönden çekici gelmedi ama araba hastaları için de ayrıyetten bir zevk verecek bu kitap.

Her araba için ayrı bir bölüm ve bu bölümler içinde de yaşanmış önemli olaylara göre alt başlıklar var. Plan bu. Giriş gibi bir bölüm var, orada at arabalarından kaptıkaçtılara, ilk araç deneyimlerini anlatıyor Bener. Çocukluğa özlem biraz. Sonra uzun geziler başlıyor. Bener Mülkiyeli bir bürokrat, sık sık yurtdışına görev icabı gidiyor demiştik. Araba lazım tabii. Belçika'da araba kullanmayı öğreniyor Bener ve aldığı ilk arabayla macerayı başlatıyor. Eşi Neşecan ve oğlu Yiğit'le bir sürü ülkeye gidiyor. Hollanda, İspanya, Almanya, İsviçre, Viyana. Türkiye'den Fransa'ya iki üç defa gidip geliyor, Orta Avrupa'nın havası çok sert olduğu için karda kıyamette çekilen eziyetler, neler neler. Her bir gezi ayrı serüven, otomotiv sektörünün de şimdiki kadar gelişmediğini düşününce onca arızaya, onca yolda kalma hikâyesine ve sıkıntıya sanki fantastik olaylarmış gibi yaklaşıyor okuyucu. Kısa bir süre öncesinde Bener'in konuştuğu üç gazetecinin bir fırtınada donarak ölmesi mesela. Bener adamlarla konuşuyor, sonra bakıyor ki ardından fırtına geliyor, basıyor gaza. O gençler kaçamıyorlar ama.

Bener'in bazı ilginç görüşleri var. Almanca pek konuşamadığı için postane gibi bir yerde çalışan Alman bir kıza uçak taklidi yapıyor, kız anlamıyor bir türlü. Amaç uçak postası için özel bir pul almak. En sonunda Lufthansa diyor Bener, kız da havayolu acentesini gösteriyor eliyle. Dsfd. Görüş demiştik.

"Sonradan düşünüyorum, Avrupalıların, özellikle de Almanların zekâ yoksulu oldukları gerçek mi acaba? Biz olsak çabucak anlardık diyorum. Ama, galiba sorun, pratik düşünme ile metodik düşünme farkından kaynaklanıyor.. Bu gibi olaylarla sık sık karşılaştık Avrupa'daki gezilerimiz sırasında. Birisine yol sormayagörün; yakanızı bırakmaz, belki on kez tekrar tekrar tarif eder." (s. 53)

Zekâ yoksulu kısmı koparmıştı okurken dsfd. Bener'i çok okumuş, yabancı dil bilen fakat çabuk sinirlenen bir amca olarak canlandırıyorum böyle paragrafları okuyunca.

Randevuevi gibi bir otelde gecelemek zorunda kalıyorlar ailecek, fena.

Bir ilginç nokta da dönemin sosyal ve siyasi olayları. Darbelere tanıklık ederken bir yandan da görevini en iyi şekilde sürdürmeye çalışan Bener için zor günler; adı solcuya çıktığı için MC döneminde, DP döneminde mesela, hak ettiği mevkiler kendisine verilmiyor. Borç alıp üstüne yatan bürokratlar, katakulli çeviren devlet büyükleri... Neler neler. Olaya gel: Bir darbe sonrasında önemli bir toplantıya katılıyor Bener, çok gizli belgeleri kendisine veriyorlar saklasın diye. Kilidi bozuk bir de kasa veriyorlar. Nasıl kilitleneceği sorusuna da kilidin bozuk olup olmadığını kim nereden bilecek gibi bir cevap veriyorlar. Dfdsf, bu nasıl bir anlayış oğlum. Bener de en sonunda lan başımı yakacağnız, alın şunları diyerek ertesi gün geri veriyor belgeleri. Arabada saklamış bir de. Nasıl yönetiliyoruz arkadaş ya.

Bir de bir türlü gelmeyen yolluklar, maaşlar var. Adamları yolluyorlar Avrupa'ya, sonra ekonomik sıkıntı olunca ödemeleri geciktiriyorlar. SSCB çökünce parasız ve sahipsiz kalan ajanların mafya olması gibi de olmaz, büyükelçilikte uçak parası dilenirler. Ne sıkıntılı işler ya. Tek çekici kılan yan ithalat izni mi ne. O yıllarda Türkiye'ye dışarıdan araba gelmiyor, bir tek bir yıl yurtdışında yaşayan bürokratlar falan araba getirebiliyor. Onu da muazzam paralara satıyorlar zaten.

Bunlar bir yana, bir yazarın eserleri hakkında derin bir araştırma yapmak istiyorsak öncelikle o yazarın anılarını okumalıyız. İnceleme 101. Yazarın Oyuncu adlı romanında esas oğlanın üç beş fakülte arkadaşı vardı, solcu oldukları için sıkıntı çekenler, davayı satanlar, ötenler falan. Zannediyorum Erhan Bener'in Mülkiye'den arkadaşı, Arabalarım'daki Oğuz Ermumcu, oradaki bir karakterle bire bir. Şimdi gidip bakmaya üşendim ama hatırlıyorum o karakteri. Yine Oyuncu'da dergi çıkaran, edebiyatla uğraşan bir avukat vardı. Erhan Bener de zamanında aynı işi yapmış Oran'daki evinde. Zaten Oyuncu'yu orada yazdığını kendi de belirtiyor. Dönüşüm'de Kuşadası'na giden bir esas oğlanımız vardı. Bener de Kuşadası'nda Emekli Sandığı'nın bir kooperatifine girip ev sahibi olmuş mesela. Oyuncu'da ağır solcu gençle babasının çatışması vardı, şimdi ne kadar doğru olur bilmiyorum ama Yiğit Bener'le Erhan Bener arasında zamanında tartışmalar olmuş, o karakter Yiğit Bener olabilir. Bu arada en başta Yiğit dedik de Yiğit Bener o, gayet kral bir çevirmen ve yazar. Yiğit Bener'in çocukluğuna dair çok güzel detaylar var.

Bunlar dışında bir dolu arıza hikâyesi, tamirci hikâyesi, yardımcı olan bir sürü insan, kazıkçı bir sürü insan... Keyifle okunuyor. Erhan Bener güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir