Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zifiri Karanlık, Yıldızsız Gece
King'in dört hikâyesi var, bu hikâyelerin ortaya çıkış kıvılcımları ve King'in hikâye türüyle ilgili görüşleri kitabın sonunda.
1922: Bir çiftçi babamız var, çok kitap okuyor ve gül gibi geçinip gidiyor. Bir eşi var, bir de oğlu var. Eş Arlette'e babadan 100 dönümlük bir arazi kalıyor ve adamımız Wilf bu araziyi kendi arazisine katmak istiyor ama Arlette çiftçilikten bıkmış, büyük bir şehre gitmek istiyor. Bu noktada Sinsi Adam ortaya çıkıyor; King'in pek sevdiği o bilinmeyen, karanlık bir kötülük enerjisi. Sinsi Adam'ın dediklerini yapan Wilf, oğlu Henry'yi annesine karşı kışkırtıyor ama cinayet için bu yeterli değil. Henry'nin annesinden nefret etmesi lazım. Çok içtiği bir gece annesi büyük bir başarı örneğiyle yapıyor bunu; oğlan Metodist Kilisesi'ne gidiyor, dindar biraz. Annenin bazı uygunsuz hareketlerinden sonra kadını gebertiyorlar. Burada benim Yavaşlatılmış King Zamanı adını verdiğim bir zaman var. Adı çok şekil, değil mi? King bir karakterine cinayet işletirken zamanı iyice yavaşlatıp bütün ayrıntıları verir ya, öyle.

"Bıçağı yanağından çıkartırken çeliğin dişlere temas ettiğini düşündüm. Gözünün biri dehşetle bana dikilmişti, diğeri yere düşen silaha doğru yoyo gibi sarkıyordu."

Yoyo kısmı abartılı oldu ama anladınız. Bu kitapta da böyle bir cinayet sahnesi var. Muazzam.

King'in kafayı bozduğu Ergen Bilinmezliği'yle alakalı bir bölüm:

"(...) Henry dönüp bana baktı. Ağzının kenarından kan sızıyordu ve altdudağı şişmeye başlamıştı. Gözlerinde sadece ergenlere özgü o katıksız, çiğ öfke vardı." (s. 18)

Eğer King okuyorsanız bilin ki şiddete uğramış, nefretle bakan bir genç varsa o olayın sonu iyi bitmeyecektir.

Neyse, kadın ölüyor, su kuyusuna atıyorlar. Üstüne bir de inek öldürüyorlar, onun cesedini de atıyorlar, çünkü kadının ölmediğini düşünüyor baba. Sonrasında annenin şu babadan kalan araziyi satmak istediği şirketin avukatı geliyor, kadının ortadan kayboluşunu araştırıyor. Ondan sonra şerif geliyor, o da araştırıyor. Henry'nin bir sevgilisi var, mal çocuk onu hamile bırakıyor, kızı yatılı bir okula yolluyorlar ve cinayetten ötürü kafayı üşüten Henry kızın peşinden gidiyor falan. Olaylar, bir şeyler...

Bu işi sevdim; bir de King Gri Gözü var yine.

"(...) Gözlerindeki o araştıran pırıltı kaybolmuştu. Yeşil de öyle. Gözleri, bulutlu bir gündeki gölün rengi gibi mat, sert bir griydi." (s. 74)

Ciddi bir hadisede, kafayı kırmak üzere olan bir insanın gözleri King için hep gri. Sadece kafa kırma olayı da değil, sanıyorum doğaüstü bir algılayışı, görüşü olan insanlarda bu göz rengi değişimi oluyor.

Sıçanlar da var; Lovecraft'ın Duvarlardaki Fareler hikâyesi geliyor akla. Bu hikâyede de korkulan iki şey var. İkincisi; Arlette'in hayaleti. Esas adamımız bu sebeple kafayı kırıyor yavaş yavaş. İkincisi de cesedi yiyen fareler. Fareler her yerden çıkıyor, olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra bile hikâyenin sonunda fare var yine.

Çok kısa anlattım, bir dünya yan olayla sadece bir cinayetin öyküsü değil, sokakta gördüğümüz insanların olağanüstü bir olayda nasıl davranacaklarının da öyküsü bu.

Koca Şoför: Tess bacımız, görece ünlü bir serinin yazarı. Bir imza gününe çağrılıyor, dönüşte kitapçının tarifiyle kestirme bir yoldan gitmeye karar veriyor ama kestirme yollar problemsiz olmasa böyle öyküler de ortaya çıkmaz.

Tess tecavüze uğruyor, boğazı sıkılıyor ve öldü diye bırakılıyor. Meğersem ölmemişmiş. Bir şekilde evine gidiyor ama bu "bir şekilde" ifadesini öyle hop diye düşünmeyin, King'in bu hikâyelerdeki konsepti, belli bir zaman aralığında bütün davranışların olduğu gibi ortaya konması ve bu davranışların ardındaki sebepleri belirlemek. Tecavüze uğrasam, uğrasanız ne yaparız? Bu.

Hanım düşünüyor, düşünüyor, olayın arkasında kitapçı bayanın olduğunda karar kılıyor ve düşüncesinin doğru olup olmadığını anlamak için kadının evine gidiyor. Beklediği gibi kadın şaşırıyor, bizim hanım da içeri gidip gebertiyor karıyı. Ardından iki evladın peşine düşüyor. Burada bir aile dramıyla karşılaşıyoruz, gerisini de anlatmıyorum.

Mesela çok ince bir nokta. King'in ayrıntıları hakkında bir fikir verebilir:

"Yedi saatten az bir süre içinde iki kez duş yapmıştı ama kendini hâlâ kirli hissediyordu. O kadar banyoya rağmen onu hâlâ içinde hissediyordu. Onun...
'Çük suyu.'
Ayağa fırladı, korkmuş kedisi koridora koşarken ve ortalığı batırmasına ramak kalmışken lavaboya vardı. Kahvesi ve mısır gevrekleri tek bir öğürtü eşliğinde ağzından boşaldı." (s. 234)

Normal insanların başa gelen felaketlerden sonra yarattıkları karakterler zenginliğinde King süper; Tess polisiye kitaplar yazıyor ve o kitaplardaki en zeki karakterin yardımına başvuruyor. Psikolojik bir mekanizma zannediyorum, bilincin yabancı olduğu topraklarda bilinçaltının da yardıma koşması gerekiyor, sanırım bu yüzden evinde romanlar yazıp mutlu mesut yaşayan bir insan katile dönüştüğünde başkalaştırdığı yaratılarından yardım alıyor.

Adil Uzatma: Ben düşündüm ki Ruhlar Dükkanı'nın... Ya bir şeyi söylemeden edemeyeceğim; arkadaş nasıl isimlerle çeviriyorsunuz şu kitapları ya. Needful Things nere, Ruhlar Dükkanı nere... Evet, o kitaptaki Gaunt dönmüş de milletle anlaşma yapıyor. Çünkü olay Derry'de geçiyor, Castle Rock civarı. Ayrıca bu hikâyede anlaşma yapan öcünün de dişleri sivri, tırnakları sivri, falan.

Olay şu: Muhasebeci ve kanser bir abimiz var, bu abinin bir de liseden arkadaşı var. Bu arkadaş hayatta çok başarılı olmuş, çok mutlu bir adam. Bizimkinin sevgilisini çalıp evleniyor, üç çocuğu falan oluyor. Streeter namlı bizim muhasebeci eleman, tenha bir yolda bir tezgahta takılan adamın tekiyle bir anlaşma yapar ve yıllık kazancının %15'ini satıcı abinin hesabına yatırmak şartıyla en nefret ettiği adamın hayatının bok oluşunu izler. Bu sırada kanserli hücreler kaybolur, çocukları zengin olur falan. Öbür tarafta nefret ettiği en yakın arkadaşının hayatının dibe batışını yakından izler. Böyle.

İyi Bir Evlilik: 27 yıllık bir evlilik, bir insanı tanımada ne kadar yeterli olabilir? Zaman önemsiz olmak üzere benim cevabım şu: Gerçekleşen olaylara verdiği tepkiler ölçüsünde bir insanı tanıyabiliriz, ötesini bilemeyiz. Dünya yok olacak olsa eşimizin kendi hayatı pahasına bizi kurtarıp kurtarmayacağını bilemeyiz. Hiç bakmadığımız rafların diplerinde neler bulabileceğimizi bilemeyiz. Annesine bakmak üzere evden ayrılan ve iki saat sonra dönen ev arkadaşımızın o sırada bir kıza tecavüz edip etmediğini bilemeyiz. Her insan bildiğimiz ölçüde yaşıyor, dolayısıyla bilmediklerimiz o kadar ağır olabilir ki dünyaya olan inancımızı kaybedebiliriz ama bu yine bizim suçumuz. Yani arkadaş, asla "asla" demeyeceksin. Olay bu.

Darcy ve Bobby, 27 yıllık evli bir çift. Bobby bir nümizmat, yani para koleksiyoncusu. Hep bu sebeple, hem de işi gereği çokça yolculuk yapıyor. Tabii hikâyenin en başında bu yok; Darcy'nin hayatını, ikisinin nasıl tanıştığını, evliliklerini, çocuklarını falan görüyoruz. King'in evlilik hakkındaki tespiti süper: Uzun yıllar süren bir evlilikte birikmiş sayısız küçük anıların ağırlığıyla mutlu olduğumuz sonucuna varabiliriz. Bunun dışında iki taraf arasında belli sınırlar vardır, iki taraf arasında belli ödünler verilir ve bunlar bilinmeyendir. Kabul edilemeyenlerdir veya. Bunlar görmezden gelinir, pek umursanmaz. Bir süre Sonra. 27 yıl bence oldukça yeterli bir süre.

Neyse, Darcy bir gün garajdaki bir kutunun derinlerine bakıyor. İşte görmemesi gereken bir şey var falan. Bob arıyor o gece, anlıyor ki Darcy'ye bir haller olmuş. Darcy yatıyor, kalkıyor, karşısında Bob. Bob meğer küçük düzenekler kurmuş. Filmlerde görüyoruz; mesela bir çekmeceye içten bağlı küçük bir iplik. Açtığın anda kopuyor falan. Durumu anlatıyor Bob, çocukken böyle manyak bir arkadaşım vardı, işte kamyon kazasında öldü falan. King'in karakterleri kamyonlardan, tırlardan da çok çekti, evet. Kadın bununla yaşayamıyor elbette. Böyle bir şey.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaratıcı Yazarlık Kursu
İçinden Küçükyalı geçen bir kitabı daha önce hiç okumamıştım.

Küçükyalı, Maltepe'yle Kadıköy arasında küçük sayılabilecek bir yer. Dev nüfusuna rağmen. E-5'in üst kısımları da Küçükyalı olarak geçiyor ama orada bambaşka bir kültür var, görece sonradan türeyen bir kültür. Göç kültürü. Ben sahil taraflarından bahsedeceğim. 63 denen bir yerde oturuyorum ben, adını 63 Sineması'ndan alıyormuş. Asıl adıyla İpek Sineması. Neyse, sokağımızda yaşayanlar ben doğduğumdan beri aynı insanlardır. Bir aile taşındı, onlar da Üsküdar'da deniz gören bir yere gitmişler. Burada denizi görmek beş dakikayı almaz, kendinizi sahilde bulursunuz. Sokaklar geniştir, sahil doldurulmadan önce denize daha yakın bir yer olduğu için apartmanlar da deniz apartmanı diyeceğim bir türdendir, hani deniz kenarına yapılan apartmanların balkonları, pencereleri daha bir açık olur ya. Sahil apartmanı işte. Ben buralarda büyüdüm, burada okudum ve Kadıköy'e taşınmazsam burada yaşayacağım. Benim için çok önemli, süper bir yerdir.

Hakan İşcen, ilk kitabında sıklıkla olmasa da Küçükyalı'dan, Çamlık'tan bahsediyor. Bizden bir kuşak öncesinin tam anlamıyla yaşadığı bu küçük semtin izlerini şimdi kırıntılarla sürüyorum, 90'larda, çocukluğumda eski Küçükyalı'dan pek az şey kalmıştı. Bu yüzden İşcen'in kitabı ayrı bir güzel geldi ama objektif yüzü takınıyorum. Takınıldı.

İşcen, dergilerde pişen bir yazar. Dergi pişmesi bence mühim. Öyküleri birileriyle paylaşmak ve yayımlamak, yazma sürecinde oldukça keyifli olmalı. Tabii tek yol bu değil, Hasan Ali Toptaş yalnızlığında, kendi ışığının gösterdiği yolda yürüyen yazarlar çoktur. İhsan Oktay Anar da anlattığına göre böyle. Yine de ne bileyim, dergi ortamı ya. Güzel olsa gerek.
Yaratıcı Yazarlık Kursu I:

"Pazar günü annem öldü; ben de salı günü kursa yazıldım. Tabii ki yazar olmak için annemin ölmesini beklemiyordum." (s. 3)

Girişte bir Yabancı kokusu alıyor musunuz? Bizi en çok başkalaştıran insan olan anneye, Camus'ye en kral selamlardan biridir bence bu iki cümle.

Orhan, annesi öldükten sonra bir yazarlık kursuna yazılıyor, telefonda görüştüğü sekreter gibi hanım Ceren'e vuruluyor ve yazmak için rüyalara sığınıyor. Çocukluğunda arkadaşlarına anlattığı hikâyeleri kağıda dökemiyor bir türlü, bu yüzden yazacağı rüyalar görmek istiyor. En sonunda başarıyor da, fakat bu sefer annesinin anısını, yüzünü kaybediyor. Hikâye burada bitse de bir bitmemişlik hissi hakim son cümleye kadar. Zaten bitmemiş, kitabın sonunda çemberin ucu yine kendini buluyor, bu arada biz de diğer öykülere sürükleniyoruz.

Yuri Gagarin: Zihnine hapsolmuş 40 yaşında bir adam. Babası ölmüş, annesi bakıyor ona. Babası gemiciymiş, gemileri izliyor sürekli. Yıllar sonra aynı mahalleye, onları ziyarete gelen bir ana kız var. Kız, adamı görmek için üst kata çıkıyor. Ergün. Babası öldüğünden beri penceresinden görebildiği bütün gemileri defterine not ediyor. Bakışları boş, gözlerini kaçırarak konuşuyor ve kız hakkındaki her şeyi hatırlıyor, her şeyi. Plaklar, fotoğraflar çıkıyor ortaya, geçmişe dair her şey ortaya çıkıyor ve eski günler hakkında konuşuyorlar. Aşık olduğu kızı yıllar sonra tekrar gören adam çok mutlu. Yuri Gagarin isimli gemi geçene kadar. Ergün pencereye koşuyor, Ergün hatıralara, babasına, gemilere koşuyor, Ergün yıllardır yaşadığı o hapishaneye koşuyor.

Salacak'ta Okazyon: Oğulları İngiltere'ye giden yaşlı bir çift, huzurevi öncesi ev satışı ve satıştan önce çiftte yeşeren bir umut; acaba evi alacak olan meçhul şahıs oğulları mı? İşcen'de beklemek var. Ebeveyn beklemesi ve ebeveynlere duyulan kırgınlık çocuklarda. Açmazlar çok. Bu tarz öyküleri yazmayacağım, her birinin tadı ayrı ayrı lezzetli.

Komiser Şefik: Yarattığı karakterle çatışan bir yazar. Fiks olsa da güzel bir örnek.

Kırmızı Lokomotif: Bu süper işte. Çocukluk, yine bir baba, trenler... Volkan bir doktor, yakın arkadaşı ve kendisinden daha başarılı olan Erkan da öyle. Erkan, Volkan'ın eski eşiyle evlenmek istiyor, fakat bir tren kazasının ardından felç oluyor ve terk ediliyor. Bunları çocuklukla karıştıralım ve süper bir öykü olsun.

Sarı Haplar: Yazmayacağım dedim, bunu yazmalıyım ama. Bence kitaptaki en başarılı öykü. Uzaklara giden bir kızın ardından eşe ne kadar dayanabilir -iki anlamda da- bir insan? Bize ait olan hataları ne kadar dışlaştırabiliriz? Bu. Süper.

Lebi Derya Aile Çay Bahçesi: Gençliğinin bir bölümünü belli bir mekana sürekli giderek geçirenler için çok şey ifade edecek bir öykü. Mekanla birlikte değişmek. Böyle.

Arada bir sürü öyküyü atlayarak sona geliyorum.

Yaratıcı Yazarlık Kursu II: Kurs bitti ve kitaptaki tüm öykülerin bu kurs sürecinde yapılan çalışmalar olduğu ortaya çıktı. Ceren'le evlenildi. Bir kadın girer, başka bir kadın çıkar. Bence Orhan, öykü yazmaya başlamakla kaybetmedi annesini, Ceren'i tanımakla kaybetti. Capote'nin deyişiyle... Yani şöyle bir şey diyordu: Bir kadın gelir ve adamın hayatında anneden daha büyük bir yer eder. Yani bunu işte sanatlı falan söylüyordu.

Yazmak, "özgürlük" kazanmak, kırgınlık ve aşk hakkında mükemmel bir son öykü. Şöyle bir izlenim oluştu bende, bence İşcen kendine ne kadar "yakın" yazıyorsa o kadar iyi yazıyor. Bu konuda ebeveyn-evlat öyküleri örnek gösterilebilir. Ama mesela şeyi açın, bazı tam anlamıyla kurgu bölümleri açın, bazı zorlama diyaloglar, gözde canlanmayan tasvirler, aşırı süslü kelimeler göreceksiniz. Bahsettiğim izleğe sahip öykülerde böyle bir şey yok. Son derece başarılı, hatta zaman zaman Selim İleri tadı veren öyküler.

Son derece sevdim, tanıştığıma da çok sevindim. Umarım bir yerde romanına da rastlarım, onu da yazarım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlık Oda
Hakan Bıçakcı'nın yine nereden ne çıkaracağının belli olmadığı bir roman. Entry girseydim böyle girerdim. Girmedim.
Bir otobüste, hattın son durağında ve hiç bilmediği bir yerde uyanan bir adam var. Kendisi fotoğrafçı. Gecenin bir körü otobüsten iniyor. Gidecek pek bir yer yok, yakındaki lokanta dışında. Gidiyor, çorba morba içiyor. Adamın evinde kalıyor, sonra şimdiyle geçmiş arasında bazı acayip bağlantılar kuruyor, kaçıyor oradan. Yaralar belirmeye başlıyor vücudunda. Fotoğrafçı olmak için yaptığı korkunç yolculuk var bir de, İstanbul'a gelişi ve kendi dükkanını açana kadar geçen sürede yaptığı düğün fotoğrafçılığı. Yaralar çoğalıyor, her şey birbirine giriyor, adam ne olduğunu anlamıyor, bağlantılar kurmaya devam ediyor. Herkes, her şey birbirini andırıyor. Böyle.

Okurken kelimelere, olaylara dikkat edilirse daha ilk sayfalardan mevzu ortaya çıkarılabilir. Otobüs yolculukları, bürokrasi mavisi, doktor, falan. Bir de müzikler var ama sadece var, olaylara bir fon oluşturmuyor, bir katkı sağlamıyor. Adamımız müzik dinliyor, o kadar.

Geriyor, bir noktaya kadar anlamak istiyor insan neler olduğunu. Hakan Bıçakcı'nın istediği zannediyorum King'in isteğiyle aynı; olağan insanların olağanüstü durumlardaki tepkilerini sınırları çizilmiş ve ipuçları verilmiş bir gizemin etrafında kurmak. Başarılı ama büyük umutlarla okunmamalı sanıyorum.

Kısa, böyle. Güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Hikaye-i Sevda
Kariler, eğer bir şeyler karalama derdindeyseniz, çok deli ve arıza bir yazar olacağınızı düşünüyorsanız ve Halid Ziya'ya bakıp "meeh" demişseniz çok veya az, bir şeyler kaybetmişsiniz demektir. Şu coğrafyada yaşamları süzgeçten geçirip de tadını bozmadan sayfalara aktarabilen nadir yazarlardan biri, "Lan benim romanlarıma kitlenmeyin, öykülerim daha başarılıdır, onlara da bakın," sözüyle tarihte yerini almış, bir iki giderinin dışında bolca okumuş, bir o kadar yazmış, çevirmiş, bir dönemin edebi ortamına damga vurmuş bir adamdır Halid Ziya. O yüzden lazım. Selim İleri'ye, Necati Tosuner'e, işte öyle öyle adamlara bakın. Favori yazarları arasında Halid Ziya'yı göreceksiniz.
Kitaptaki öyküler 1894-1921 arasında kaleme alınmış ve bazıları otobiyografik öğeler içeriyor. Halid Ziya öncelikle mükemmel bir gözlemci, ardından mükemmel bir kurgucu. "Bana birkaç isim verin, size hemen bir hikâye sunayım," diyor adam. Çünkü geçmişe dönük bitmek bilmeyen bir özlem var ve uydurukçuluk, kaynağını bu sonsuz özlemden alıyor. Gençlik yıllarını İzmir'de geçiren Halid Ziya, yazdığı onca öyküye, romana rağmen İzmir'in havasını sayfalardan alamamaya başlıyor ve 50 yıl sonra doğup büyüdüğü şehre geri dönüyor. Bu başka bir yazının konusu.
Bir Hikâye-i Sevda: Barba, Balkan Savaşları sırasında İzmir'e gelen bir meczuptur. Soru sorarlar, cevap vermez. Sürekli güler. Buna geldiği köyde derme çatma bir kulübe yaparlar, yemek verirler. Köyün meczubu olur artık, herkes onu çok sever ve kış gelince bir gemiye atlayıp gitmek isteyen köyün uğurunu bırakmazlar. Barba yine güler, köyde kalır. İşte güç isteyen işleri falan yapar. Bu arada Barba'nın aşık olduğu dedikodusu yayılır. Adam gerçekten de hayalet gibi gezinmektedir, böyle adeta aşığım ulan ben diye bağırmaktadır. Sorarlar, söylemez. Susar, gönül razı gelmez, o da alır kazmayı küreği, yıkıntıların arasında bir yol yapmaya başlar. Aylar geçer, yol biter, Barba için bir tören düzenlenir ve madalya gibi bir şey alır Barba.

Ortadan kaybolduktan sonra cesedini göl gibi bir yerde bulurlar, ayağına falan taş bağlayıp atlamış. Aldığı madalya tarzı şeyi de köyün en güzel kızının kapısına asılı bulmuşlar. Böyle bir garip insanın hikâyesi. Mahallesinde deli mi diyeyim, akıl hastası mı diyeyim, neyse, olanlar bilirler. İncelersiniz ama ötesini merak etmezsiniz. Halid Ziya ötesini de gösteriyor burada. Süper.
Büyükbaba: Yine bir Halid Ziya şahanesi. Gözlem, kurmaca gücü ve çocuk. Üçü bir araya geldi mi aha.

Büyükbabayla torunu, en azından anlatıcı öyle düşünüyor. Zamanlar boyunca gözlüyor anlatıcı, ikisine de bir hayat oturtuyor. Bir gün çocuk büyükbabanın yanında değil, adamcağız çökmüş ve elinde ilaç torbaları var. Gerisini biliyoruz ama o kalp burukluğunu bilmiyorsunuz, okursanız anlarsınız. Bildiğin sokaktan geçmeyen adamı geçer gösteriyor Halid Ziya, inanıyoruz. Zaten inanmak zorundayız, yazarların okuyuculara yalan söyledikleri nerede görülmüş?

Bir çok öykü var, hepsi şahane. Okuyalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Efsuncunun Son Oyunu
Serinin son kitabının giriş bölümü Torak'ın ağzından. Mevzuyu karşı taraftan ilk kez dinliyoruz. Torak da kendince haklı. Olayları daha farklı yorumluyor, kendine göre. Haksızlığa uğradığını düşünüyor. Efendilerin efendisi olduğunu iddia ediyor, çünkü süper bir tanrıymış. Daha iyisi Şam'da kayısıymış. Egoya gel.

İpek, Garion ve Belgarath, Torak'a doğru yol alırlarken bir kervancıya takılıyorlar. Burada Garion hâlâ kaderini sorguluyor. İşte ben istemedim bunların olmasını diyor, omuzlarımdaki yük çok fazla diyor. Harry Potter'da Dumbledore mu diyordu ya, biri diyordu Harry'ye, işte başa oynayan adamların en kusursuzu başa oynamak istemeyen ve vicdanı temiz adamdır diye. Burada da aynı durum var. Garion, bu tür hadiseler için çok temiz bir genç ama yapacak bir şey yok, kaderi çizilmiş.

Bir de ihtiyarın teki çıkıyor karşılarına yolda. Garion'un büyüyle dikkat edilmez kıldığı kılıcı görüyor falan. Bu da Tom Bombadil'in her şeyi görmesine benziyor. Bazılarının her şeyden haberi var, lakin konuşmuyorlar. Belgarath bu yaşlı hakkında şöyle diyor: "'Hayatında hiçbir şeyi unutmamıştır o,' dedi. Sonra gözleri daldı. 'Dünyada onun gibi birkaç kişi var, başkalarının işleriyle hiç ilgilenmeyen insanlar. Belki de fena bir özellik değildir bu. Eğer dünyaya yeniden gelseydim, böyle yaşamak isteyebilirdim belki.'" (s. 32)


Dünyanın bir denge üstüne oturtulduğunu söylemiştim. Bu dengeye göre karşılaşacak taraflar eşit olmalı. Bu yüzden şu yüce taş, Torak'ın kör gözünü açacak, kehanet böyle diyor. Bir taraf daha avantajlı olmayacak. Tamamen eşitlik. Bu da mücadelenin sonucunu öngörülemez kılıyor.

İşte savaş çıkıyor, ulu büyücüler Grolimlere karşı savaşıyor, kılıçlar iniyor, kalkanlar kalkıyor. Epik bir savaş beklenmesin ama, karşıda deli kenetlenmiş, deli kuvvetli bir ordu yok. LOTR savaşlarının kıyısından geçmiyor, farklı bir olayı var. Tolnedra lejyonerleri de bildiğin phalanx. Tam o tarz savaşıyorlar.
Böyle, seri bitti, Malloryon var sırada ama ona başlamadan önce üç beş küçük şey okuyacağım. Belgariad için hoş bir seri derim, dedim. Okunmalı da derim ama geniş bir zaman varsa. Benim hoşuma gitti ama. Güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaderin Tazıları
Hector H. Munro, a.k.a. Saki, valla nasıl diyeyim, öykü olayına yeni bir soluk getirmiştir. Bierce'ın İngiliz şubesi gibi ama tam da değil. Saki'nin taşları kafa yarma konusunda daha başarılı. Eleştiriler daha acımasız, özellikle kadın başlı başına, her yönden bir eleştiri konusu Saki için. Borges şöyle demiş: "Saki, bir türk alçakgönüllülükle acımasız ve acıklı öykülerine önemsiz bir hava verir. Bu incelik, hafiflik ve vurgu eksikliği Wilde'ın tadına doyulmaz komedilerini anımsatıyor." Sahiden de birkaç dakika içinde gerçekleşen olayların gelip geçiciliğinden besleniyor Saki'nin öyküleri; birkaç dakikada kahramanlar hayatlarına devam ederler -ölürler veya- ama o iğneleyici üslup, acayip olaylar okuyucunun aklına kazınır. Böyle de süper bir yazar Saki. Bir iki öyküsüne bakalım, fikir versin.
Alışveriş Yapmayan Cins: Kadınların alışveriş manyaklığına dair bol gülmeçli, şakaçlı bir öykü. Ağır giydiriyor.

Tepelerdeki Müzik: İşte en kral Saki öykülerinden biri. Ormanlık bir alanda yaşamaya başlayan bir çift var, Sylvia adlı hanım tanrılara falan inanmıyor. Eşiyle şöyle bir konuşma geçiyor aralarında:

"'Böylesi bir yerde, Pan inanışının tamamen ölmediğine inanası gelmiyor insanın.'
'Pan inanışı asla ölmedi ki,' dedi Mortimer. 'Sonradan ortaya çıkan diğer tanrılar ona inananları zaman zaman gölgede bırakmıştır, ama o her şeyin kendisine döneceği doğa tanrısıdır. Ona bütün Tanrıların Babası denmiştir, ama çocuklarının çoğu ölü doğmuştur.'" (s. 44)

In the Mouth of Madness diye bir film var, türü sevenler çok iyi bilir. Orada şöyle bir şey var ki hangi inanç sayıca insan üstünlüğüne sahipse o inanç gerçektir. Zihin gücüyle. Burada da benzer bir şey var; orman civarında yaşayanlar Pan'a inanıyor. Bizim hanım inanmıyor ve inanmamasının sonucunu da görüyor.

Kutlama Programı: "Roma Tarihi'nde Kayıtlara Geçmemiş Bir Olay" alt başlığını taşıyan bu öyküde Placidus Superbus adlı Roma imparatoru için bir şenlik düzenleniyor, şenliğin ilk bölümünde araba yarışları var, ikinci bölümünde bir sürü vahşi hayvan dövüşecek. Lakin bir haber geliyor ki kadın hakları savunucuları ilk bölümü sabote edecek diye. Gerçekten de iniyorlar arenaya, koşturuyorlar falan. Yarışlar yapılamıyor. İmparator da gösterilerin yerlerini değiştiriveriyor, arenaya hayvanlar salınıyor. Sonuç süper.

Bu tarz. Arada ters köşeye yatırmalı, güldürmeli şeyler de var. Müthiş. Öykü sevenler için Saki süper bir yazar.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadınlar
Kadınlar, postaneden sonraki dönem. 50-56 veya 58 yaş aralığını anlatıyor. Postane'nin yazılışını görmek mümkün ilk sayfalarda; bolca viski, bolca puro, bolca klasik müzik ve bir gecede yazılan sayfaların hesabı. Chinaski kendini yazarlığa vermiş. Şiir yazıyor, roman yazıyor, at yarışlarına devam, kadınlar zaten bir dünya. Bukowski'nin romanlarında bunların hepsine rastlarız ama her bir romanda da ana bir izlek olur. Tayfalı romanda at yarışlarıydı, barlar da vardı. Postalı romanda postane ve saçmalıkları. Factotum'da bir dolu iş ve iğrenç iş hayatı. Burada da kadınlar. Kadınlar üstünden Bukowski'nin yazarlığı, içişleri, yolculukları, geçmişi, sevdiği yazarlar, her şey.
Chinaski'nin bütün hayatı kocaman bir kent eleştirisi. Nefret ettiği insanları kullanıyor, onları dövüyor -arada dayak yediği de oluyor tabii- ve evine dönüp horul horul uyuyabiliyor. İnsanın olmadığı yerde küçük bir çocuk kadar çaresiz. Her şeyin farkında. Aslanın güçlü olduğu yeri bilmesi, güçsüz olduğu yerden uzak durması demektir.

Kadınlara da hiç girmeyeceğim artık, o kadar çok var ki. Chinaski'nin dediklerinden gidiyorum.
Okuyucusuna biçtiği rol de belli değil Bukowski'nin; bir "siz" diyor, bir "sen". Yine de okuyucuya yakın hissettiği söylenebilir, zaten okurları da ya kızlar, ya da hiç sallamadığı erkekler. Hepsi aynı. Bir yerlere sürüklenen ve buldukları tahta parçalarına sarılan insanlar. Chinaski'nin kaybolma deneyiminden sonra bu duruma dikkat etmeye başlaması son derece doğal, anlatıcının kendini çözmeye başlaması da kayboluştan sonraya rastlıyor: "(...) Beni boks maçlarındaki ve hipodromlardaki insanlarla özdeşleştirdiğini biliyordum; ve doğruydu, onlarla birdim, onlardan biriydim. Sağlıklı insanların olduğu anlamda sağlıklı biri olmadığımın farkındaydı Katherine. Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siyasetim yoktu, fikirlerim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında, ve bunu kabullenmiştim. Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. Tek isteğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma, rahatsız edilmeden yaşamaktı. Diğer taraftan içince nara atıyor, sapıtıyor, kontrolden çıkıyordum. Genel halimle sarhoş halim çelişiyordu. Umursamıyordum." (s. 110) Umursamıyordu, umursadığı zaman düşüncelerini aklından şöyle bir geçirip içkiye devam ediyordu, basit ve güzel olan oydu çünkü. Fikirler de güzeldi ama zordu, yaşamaksa kolay. İçkiyle.

Chinaski en sevdiği iki yazar olarak Fante'yi ve Celine'i gösteriyor. Fante: Dugusallıktan korkmayan, cesur bir adam. Celine: Bağırsaklarını deştiler ve güldü, onları da güldürdü. Çok cesur bir adam. Hemingway'i sevmiyor. "Fazla ciddi. İyi bir yazar, cümleleri güzel. Ama onun için hayat kesintisiz bir savaştı. Hiç bırakmadı kendini, hiç dans etmedi." (s. 216)

Bukowski'nin bütün tanıştığı kadınların bazıları gerçekten çok iyi kadınlar. İnsan olarak. Erkeklere aynı gözle bakmasa da kadınların iyi olanlarını da ayırt edebiliyor kendisi. Bir bunun kadar daha yazılacak malzeme var, bitiriyorum. Bukowski işte.

Yanıtla
4
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batının Muhafızları
Malloryon'un ilk kitabı. David Eddings'in kendini tekrar etmesi diyorlar, doğru. Belgariad 2 diyorlar, kısmen doğru. Bir devam serisi olduğu için çok farklı bir şey beklememek gerekiyor. Dünya aynı, bir tek Torak'ın bir sinir buhranı sırasında dünyayı ikiye yarması sonucu ortaya çıkan denizin öbür tarafındaki kıta daha çok giriyor işin içine. Fark bu. Önceki seride yer alan kadro burada var. Ölenler falan oluyor bir tek. Yaşlılık kötü şey.
Emanet büyüdü, Garion kral oldu, diğerleri memleketlerine döndüler. Belgarath, yanına Emanet'i alıp Aldur Vadisi'ne döndü. 'Zakath'ın öküz gibi bir ordusu var, uzun vadede bir savaş daha patlak verecek gibi. Zaten ilk seride Torak öldü ama 'Zakath falan hayattaydı hâlâ. Bunun yanına kehanetlerden çok baba bir düşman daha yaratın, yeni serinizi güle güle kullanın. Urvon var bir de. Urvon, Ctuchik ve Zedar'la birlikte Torak'ın müridiydi. Torak ölünce serseri mayın gibi kaldı ortada. Çokça zamanı olduğu için eski kehanetleri toparladı, Grolimler bunlara Vahiy diyormuş. Bunları kullanarak yeni müritler buldu kendine. Uzaktan yol yapıyor kendine.

Emanet bir süre sonra Durnik'le Polgara'nın yanına gidiyor, onlarla kalıyor. Bu ikisi evlenmişti, ev yapıyorlar kendilerine. Sonra Riva'dan haber geliyor ki Garion ve Ce'Nedra aylardır konuşmuyorlarmış. Kavga etmişler. Toparlanıp Riva'ya gidiyorlar. Pol Teyze olayı çözüp bu ikisini barıştırıyor ama başka bir şey oluyor orada: Emanet'le Garion bir ses duyuyorlar ve Aldur Taşı'nın yanına gidiyorlar gecenin bir körü. Taş dikkat etmelerini söylüyor. Zandramas diye de bir isim ekliyor. Olayı Belgarath'a iletiyorlar, Belgarath araştırmaya başlıyor. İlk seride Kitab-ı Mrin vardı, burada Kitab-ı Darine çıkıyor ortaya. Yani diyeceğim şudur ki bu ortaya yeni yeni çıkan yazmalardan iki seri daha çıkartırmış Eddings. Yine bir taneyle ucuz kurtarmış okuyucularını. Neyse, bu Zandramas Karanlığın Çocuğu'ymuş, Garion'un bir de bununla savaşması lazımmış. Esas Problem Sardion diye bir şey ama; bir taş bu yanlış hatırlamıyorsam. Zıt taş.

Büyünün dünyayla kusursuz etkileşimini gösteren bir bölüm var, on numara. Ben bir iki kahkaha attım. Çünkü komikti.

Sonuçta Garion yola devam ediyor ama Barak, Mandorallen gibi dostları yanında olamayacak, çünkü ortaya çıkan bir kâhine öyle dedi. Onlarla giderse savaşını kaybedermiş. Kemik kadro duruyor ama, İpek falan var. Yeni birileri katılacak. Valla çok heyecanlı, ilgiyle okuyorum ama tez danışmanım da asıl kitaplarını oku dedi, nasıl olacak bilmiyorum. Muhtemelen seriyi bitirmeden teze başlamam.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öykümü Kim Anlatacak
Romanı bilmiyorum da, hikâye keşfi çok önemli bir hadise. Keşfedilen her hikâyeci, insana farklı bir dünya sunuyor. Romandan daha geniş, daha öznel bir dünya. Hikâyeyi bu yüzden seviyorum; yazarlar kendi dünyalarını küçük parçalarla açtıkları için.

Şebnem İşigüzel'i pek geç keşfettim ben; o 21 yaşındaydı, ben 24. Yazar, okuduğunuz kitabı kaç yaşında yazdıysa o yaştadır. O yüzden 21. 40 yaşındaki halini bilmiyorum, onu da bileceğim, çünkü İşigüzel deli sardı.

Şimdi öncelikle bir okuyucu olarak çıkmıyoruz kitabın karşısına, ya da en başta okuyucu olarak çıkıyoruz ve görüyoruz ki yazarın okuyucuya biçtiği rol okuyuculuk değil, bir çeşit şahitlik. Anılara ve insanlara şahit olma hadisesi. Biz bunu istemesek bile anlatıcının görevi bizi şahit etmek. Dolayısıyla edilgen bir okuma olmuyor yapılan, insanın kendisine bir rol biçmesi oluyor. Anlatılanlar arasında neredeyiz, nelere şahit oluyoruz ve daha fazlasını isteyebilir miyiz? İşigüzel'in bu sorulara doğrudan bir cevabı var bir hikâyesinin sonunda:

"(...) Hayır size o adamı nasıl öldürdüğümü anlatmayacağım. Ama isterseniz geri kalan yaşamımın tüm perşembelerini anlatabilirim." (s. 107)

Konseptin aksine, bodoslamadan okumadım bu kitabı, bana biçtiği rolü oynadım ve son hikâyeden sonra anlatıcıyı selamlayıp sahneden indim. Çok mutluydum, iyi bir kitabı bitirip kendi kendine, "Ee, şimdi ne okuyacağım?" demeyen insanlar kadar.

Devinimler: Epigrafını buraya yazıp ziyan etmeyeceğim, öylesi güzel. Aşk acısından cortlayan bir hanımın hipnozla önceki hayatına kadar gitmesi, aşkların aslında bir çemberin kapanan iki ucu olması, karakterin anlatıcıya dönüşümü. Nefis.

Öykümü Kim Anlatacak?: Katman katman üstüne. Zaman geçişleri arasında bir aileyi inceliyoruz, bir de küçük bir kızı.

Klişe Hayatlardan: Benim için kitabın ağır topu bu oldu. Bir boya ustası, apartman boyayacak. Apartmanın sahibi bir ressam, bu yüzden çok çılgın renkler giriyor işin içine ve apartman boyandığında çok acayip bir şey çıkacak ortaya. Tabii ki belediyeyle uğraşmak yok, çünkü bu bir hikâye ve bir hikâyede -eğer yazar istemiyorsa- belediyelerle uğraşılmaz. Hikâyenin ruhuna aykırıdır bu. Belediyeler, hikâyeyi bozar.

Şu cümle de bir anda vurdu beni: "Bu apartmanı boyarken yaşlı ressamın dediği gibi yeryüzünün tüm renklerini kullanacağım. İsimsiz apartmanın adı da 'Yeryüzü' olacak." (s. 69)

Böyle şeylere hazır olmakta fayda var, her sayfada karşınıza çıkabilirler.

Apartmandaki daireler giriyor işin içine, bir de boyacının insan oyunları. Yüzlerden karakter tahlili, akıl hastası bir anne. Perec'in ruhunu görmek mümkün, daire sakinleriyse Perec'inkiler gibi gölge değil, kanlı canlı.

Bir bu kadar, hatta daha fazla öykü var ve hepsi çok güzel. Derin bir hayal gücü, vurucu bir gerçeklik. Kaçmasın.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaprak Fırtınası
Güzelim Macondo, can Macondo, dost Macondo. Birçoklarının ikinci memleketi, yalnız ve güzel köy/şehir/yer/hayal. Yüzyıllık Yalnızlık'tan:

"(...) O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısına kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi." (s. 9)

Ardından çingeneler geliyor, raylar döşenince tren geliyor ve devlet geliyor. Kentleşme yolunda mitlerden çıkıp gelmiş gibi duran bir yerleşim yeri olsa da Macondo, dört yıl, on bir ay, iki gün yağan yağmuruyla ve daha birçok mucizesiyle kerpiçten ziyade büyüyle, fakat gerçekliği korunarak ortaya çıkarılmıştır. Bu sebeple bildiğimiz şehrin bilmediğimiz bütün yönleri gibidir; küçük bir dünyada yaşıyorsak neler olduğunu bilemeyiz, fakat her şeyi gören, bilen bir anlatıcının elinde şehrimiz bir harikalar diyarına dönüşür. Macondo da böyle bir yer işte.

Yedi öykü var ve her biri yoğun bir okuma gerektiriyor. Özellikle Yaprak Fırtınası'nda anlatıcı ve zaman sürekli değiştiği için, anlatıcı değişimi de başlıklarla verilmediği için -saçma bir şey öyle yapılması zaten- anlatımın özelliğinden ve karakterlerle olan ilişkilerden kimin kim olduğunu çıkarıyoruz. Zamanı takip etmek daha kolay, birazcık dikkat yeter.
Buradaki yaprak fırtınası bir metafor, bunu bilek. İç savaşın sürüklediği insanlar, aşkların sürüklediği insanlar, sanayi döküntüleri, her şey geldi kasabaya fırtınayla. Sonra ev aldılar, ev yaptılar ve yerleştiler, sonra da toprağa karıştılar. Macondo, 1909.

Yaprak Fırtınası: Bir baba, kız ve çocuk, zamanında evlerinde yaşayan bir doktorun öldüğünü işitiyorlar ve adamın cesedinin başına gidiyorlar. Buradan sonrası Bu üçlünün anılarına dönük anlatılardan ibaret, bir de bilindik büyülü işlerden. Ailenin kasabaya gelmesi, kasabada kurulan kiliseye beklenen bir rahip, değişen anlatıcıların tekrarladıkları cümleler, anı yığını içinde tanıdık yüzleri çıkartabilmek. Marquez'in oyunlarından biri de söz gelimi bir olayı tekrar tekrar, her bir diyalogla birlikte daha da geliştirerek anlatmak. Bir adamın gelişinin iki sayfa boyunca anlatıldığını düşünün ama her tekrarda açıklayıcı bir cümle daha ekleniyor cümlelere. Anlatım biçimleri açısından bir hazinedir bu öykü. Bunların dışında bildiğimiz çevre, bildiğimiz insanlar.

Büyük Kanatlı Çok Yaşlı Bir Adam: "Çocuklar için masal" denmiş, kendinizi çocuk olarak görebilirsiniz.

Dazlak, dişleri dökülmüş bir adam beliriyor günün birinde bir arka bahçede. Kanatları var, bildiğin kanat. Adamın bir melek olduğunu düşünüyorlar ve besliyorlar onu. Rahip Latince konuşuyor adamla, cevap yok. Tanrı dilini bilmediği için kuşkulanıyor rahip, ardından adamı görmek isteyenlerden para alıp zengin oluyor besleyenler. Roma'ya mektup yazılıyor, bürokratik klişeler. Bir de örümcek kadın geliyor kasabaya, ünüyle meleği köşeye attırıyor. En sonunda uçup gidiyor melek.

Denizde Boğulmuş Erkeklerin En Yakışıklısı: Yine bir masal. Karaya yosunlarla kaplı bir şey vurur, bakarlar ki bir ceset. Bir erkeğin cesedi ve erkek deli yakışıklı. Kadınlar bu ölüye Esteban adını takıyorlar ve aşık oluyorlar bir de. Erkekler isyan ediyor, kadınlar ona bir cenaze töreni düzenliyorlar ve anlatıcının yanında Esteban da söze karışıyor, işleri karıştırmamak için elinden geleni yapacağını söylüyor, yaşasaydı tabii. Adamı gömüyorlar ve o köy geçen zamanla birlikte Esteban'ın Köyü olarak anılıyor.

Hayalet Geminin Son Gezisi: Of. Bir gencin kendisine inanmayan insanlarına hayalet bir gemiyi getirmesi, her şeyiyle.

İki üç öykü daha var, hepsi şahane. Marquez, Macondo işte. Mahallenin Muhtarları tadı alabileceğiniz bir yer.
Yanıtla
6
3
Destekliyorum 
Bildir