Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çamlıca'daki Eniştemiz
Eh, bizde Kayıp Zamanın İzinde böyle olurdu. Olmuş. Gayet hoş olmuş ve tazı gibi peşine düşülmüş eski günlerin.

Bergson'dan Proust'tan etkilenen kişi sayısı bizde fazladır. Tanpınar, biraz Tarancı, Hisar mesela. Zamanı parçalara ayırma ve soyut bölümlere döküp her bir bölümü farklı şekillerde anlamlandırma hadisesi bu arkadaşlarda yoktur. Basit, güzel bir örnek Tanpınar'dan:

"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."

Ya, böyle. Dünü bugünde, bugünün tecrübeleriyle, duygularıyla yaşamaktan bahsediyorum. Dün diyerek yine yekpare bir zamandan bahsediyorum, oysa dün de bizim hatırda tuttuklarımızın çeşitliliğinde sonsuz parçaya bölünür. Bir insanı sonsuz şekilde tanırız, çünkü o insanla alakalı her bir ayrıntı, yaşadığımız sonsuz zaman diliminde tekrar, tekrar, tekrar işleriz, farkında olalım veya olmayalım. Hisar da bundan bahsediyor.
Sevgili eniştemiz Hacı Vamık Beyefendi'nin ruzânımazisine girmeden önce anı anlatıcının bu tarz deli insanlar için söylediği üç beş şey var, onlardan bahsetmek zorundayım ki bir çerçeve içinde görelim enişteyi. Anı dedim de bu elimdeki kitapta "hikâyeler" yazıyor. Kitap bölümlerden oluştuğu için her bir bölümü ayrı bir hikâye olarak değerlendirmişler demek ki. Öyle de olabilirmiş, garipsetmezmiş hiç.

Şimdi bu gibi romanlarda kronolojik bir ilerleyiş beklememek lazım. Önceden dediğim gibi zaman sonsuz parçadan ibaret, dolayısıyla bu parçalardan sadece birini, birkaçını, ya da hepsini çekerek bir bölüm oluşturabiliriz, bir bölümün arasına başka bir bölüm sokuşturabiliriz, kafamıza göre yazabiliriz yani. Anılar arasında bir bütünlük oluşturabiliriz, oluşturmayabiliriz, bir anda 10 yıl öncesine dönebiliriz, istediğimiz her şeyi yapabiliriz. Zamansal bir özgürlük sağlıyor bu, diğer yönden tipik okuyucu için zorlayıcı. Onca zaman değişimi, insanların sayısız farklı yönü, neler neler.

Bir giriş bölümü var, toptan alıntılayıp buraya koymam lazım gelir tam olarak anlatabilmek için. Ne ki yapamam, karınca büyüklüğünde harflerle beş sayfa falan. Özet geçeceğim; Hisar diyor ki enişte gibi delişmenlerle görüşmek insanlar için faydalıdır. Her insan, yer aldığı toplumun bir parçasıdır ve bu toplumun kurallarına göre hareket eder. Hareket etmek bir yana, bu kuralların tek doğru olduğunu düşünür, bu yüzden en küçük bir farklılığı bile sindirmek ister, bunun için de elindeki gücü kullanıp sindirmeye çalıştığını üzer, kırar. Tek bir bakış açısına saplanıp kalmıştır, başka fikirlere kapalıdır. Deliler, delişmenler böyle değildir. "İşte, hiç şaşmayan bir intizam ile işleyen bu beşeri kanun karşısında, bizim her zaman umduğumuz gibi bulduğumuz, denilebilir ki, ancak delilerdir. Onların tabiatı daha sağlamdır. Asıl olduklarına çok benzerler. Kendilerinden delilik bekleriz ve filhakika bulduğumuz da budur. Delinin huyu, taşıdığı isim gibi malumdur. Ondan artık insaf, izan, ahlak, mantık, şefkat, muhabbet, sadakat gibi diğerlerinde nafile arayıp bulamadığımız faziletleri zaten beklemeyiz. Onlar kendi haklarında önceden edindiğimiz fikirlere sonradan da uygun çıkarlar. Haklarında çok şaşırmış olmayız. Seneler geçer ve onların aynı deliliklerine devam ettiklerini görürüz. Bu bakımdan onlarla tanışmak daha pratiktir." (s. 9) Anlatıcı, enişteyi çocukluğunda tanıdığı için ilk zamanlar bunların hiçbirini düşünmediğini, sadece gülünçlükler için eniştesini sevdiğini söyler.

Eniştenin ilginçlikleri göz önünde bulundurularak oluşturulan bölümlerin ilkinde eniştenin resmi var. İşte çeşitli duygular, bu resimle o duyguların eşleşmesi falan. En önemli bölüm şu: "Eniştemizin yüzündeki mana veya manalar kendisini hem çocuk, hem aile reisi, hem zevk ehli, hem müteassıp, hem laubalice samimi, hem gösteriş meraklısı, hem delişmen, hem hesaplı gösterirdi." (s. 12) Böyle bir tip var elimizde. Hem deli, hem akıllı. Bir bakışı, bir söz söyleyişi var, anlatılamaz. Acele acele konuşmalar, Arapça birtakım sözler, tepkiler, hareketler... Eniştenin her hareketi ayrı bir olay. Etrafında kendisini dinleyecek biri olmadığında kendi kendine konuşması, türkü söylemesi, yemek yapması, yemek yemesi, köşk işleri... Eniştenin her bir yönü ayrı bir enişteden teşkildir.

Eski Çamlıca diye bir bölüm var, Hisar'ın mazi sevdasının izlerini merak eden bir okuyucu olarak beklentimi fazlasıyla karşıladı. Ermeni ve Rum mezarlıklarını geçince Bağlarbaşı, Altunizade, Koşuyolu arka arkaya sıralanırmış. Altunizade Camii, İstanbul'un hemen her yerinden görülürmüş ve buralarda Ermeni köşkleri çokmuş. Daha yukarılarda köşklerin asıl yoğunlaştığı bir yer varmış. Ardından asıl Çamlıca sayılan Kısıklı Caddesi gelirmiş. Sağ tarafta Alemdağı Caddesi varmış, oradan şimdinin Libadiye'si sanıyorum, Libâde'ye çıkılırmış, Bulgurlu Caddesi'yle kesişirmiş bu cadde. Tam bir Çamlıca panoraması. Bunlar sanırım 1890'lar zamanının cümleleri. Anlatıcının çocukluğunda Çamlıca'nın geçmişe göre daha sönük olduğunu, Sultan Aziz zamanının en parlak Çamlıca zamanı olduğunu söyleyen teyzeler falan varmış. Her İstanbullunun Çamlıca'ya dair bir gönül hatırası olurmuş mesela, aşk yuvası çünkü. Çamlıca zamanın en parlak mesire yeri."(...) Daha, Çamlıca demek, bir evliyaya benzeyen ihtiyar Sami Paşa'nın bir dergâha benzeyen kalabalık köşkü, seslerini hâlâ uğultulu rüzgarlar gibi duyduğumuz Namık Kemal - Sezai neslinin bu semte methiyeleriyle verdiği manalar, hürriyet şairi Abdülhak Hamid'in Suphi Paşa Korusu'ndaki kayası, birçok zarafet hatıraları, atlar, arabalarla gezilen yerler, Çamlıca demek hâlâ daha böyle aşk hatıralı ve şiirli, güzel ve biraz baş döndürücü bir semt demekti." (s. 24)

Edebiyatımızda Araba Sevdası olsun, İntibah olsun, birincisinde güzellikler kraliçesi yapılan, ikincisinde adeta ruhani bir hüviyete bürütülen Çamlıca gibi bir yer pek azdır. Belki Kağıthane. Ayrıca bir devrin toplumunu incelemek için de Çamlıca'dan daha güzel bir yer bulunamaz. Zengini, fakiri, soylusu, köylüsü hep oradadır.

Sıra köşke geldi. Eniştenin köşkü, normal köşk. Seyisi var, kalfaları var, Arabistan'dan gelen ıvır zıvır var. Enişte memuriyet için Arabistan'a gidiyor sık sık ve bir şekilde ayağı kaydırılıp, bir halt yiyip azlediliyor, Çamlıca'ya geri dönüyor. Ben düşündüm ki sırf Çamlıca'daki köşk hasretiyle yanmak ve kavuşma zevkine ermek için onca yol gidip Arabistan'ın cehennem sıcağında yaşar. Köşküne öyle bağlıdır enişte, tabii anlatıcının halasını da peşinde sürükler. Sonlara doğru hala, enişteye daha fazla dayanamaz ve adamı ortada bırakır. Adam uğraşır, didinir, kadını geri dönmeye ikna edemez. Eh, hala olmadan da köşkte geçirdiği zamanı hapiste geçirilmiş zaman olarak hisseder ve köşkü satmaya kalkar. Amacı sur içindeki, geçmişte kalmış heyecanlı hayatına geri dönebilmektir. Lakin iyice yaşlanmıştır, vefat eder. Hala da vefat eder. Hala ayrı bir dünya, Hisar isteseymiş bu eser yetkinliğinde Nagehan Hala adlı bir kitap yazabilirmiş gayet. Halayla köşk öyle iç içe geçmiş ki enişte efendi bu yoksunluktan yola çıkarak bütün bir hayatı incelemek zorunda hissediyor kendini.

"(...) Benim neyime lazımmış Çamlıca'nın soğuğu, yok koca damın aktarılması, yok eşyanın odalara yerleştirilmesi, yok elinin körü! Vallahi, ben burada bir bekçi gibi kalmışım! Neyin bekçisi, onu da bilmem! O da malum değil! Şimdi, yatağımda, Don Kişot gibi uslandım ama iş işten geçmiş olmasaydı bari!" (s. 190-191)

Gerçekten de akıbet Don Kişot'unkine çok benzer; yataklarında uslanırlar ama ölüm de pek uzakta değildir artık. Ölümle alakalı bir bölüm daha var, bunu da alıp kıvrıklara geçiyorum.

"Bazen hayat ve çok kere de ölüm, sevdiklerimizi ve birlikte yaşadıklarımızı bizden ayırınca içimizde eski bazı heveslerimizin söndüğünü ve bazı neşelerimizin sona erdiğini duyarız. Artık onlarla birlikte düşünmeye alıştığımız fikirleri bir daha deşemeyecek ve onlarla birlikte gülmeye alışkın olduğumuz mevzularda bir daha gülemeyeceğiz demektir. Böylece ölenlerin birçok alakalarımızı ve duygularımızı içimizden söküp kendileriyle birlikte götürdüklerini, onlarla beraber biraz da fikirlerimizin ve hislerimizin göçtüğünü ve kendimizin de biraz öldüğümüzü, parça parça ölmekte olduğumuzu anlarız." (s. 196)

Eh, birlikte dopdolu yılar geçirmiş çiftler vardır. 50 yıllık evli, 55 yıllık evli. Kadın veya erkek vefat ettiği zaman sağlıklı olan kalanın da görece kısa bir zaman içinde ölmesi bununla alakalı zannediyorum.

* Enişte dindar bir insan. Maddiyat ve maneviyat eniştede dengede duran iki ağırlık. Arapça birtakım sözleri yerli yersiz kullanmasıyla çocuklara maskara olması işin bir diğer yanı.

* Dini inanışların yanında, enişte her şeye inanan bir insan. "Şeytana, perilere, iyi saatte olsunlara, hatta, kim bilir, belki de Rüküş Hanım'a ve Yavru Bey'e inanırdı (bunlar ne oluyor acaba, araştırmak lazım). Bazı evlerde cinler vardır. Bunlar gözle görünmez, fakat varlıkları yaptıklarından ve çıkardıkları seslerden anlaşılır. Gece saatlerinde bazı boş evlerden gürültüler duyulur. Ortada kimseler yokken kuyudan şarıl şarıl sular çekilir. Camlar taşlanır. Pencerelerde ışıklar yanar. Bu aydınlık odaların camları önünde dolaşan hayaletlerin geçtiği görülür. İşte bütün bu şeyler onların mevcudiyetini bildirir. Kendisine göre, bu zamanda yapılacak başka iş yoktu. Bu evler tekin değildi. Hemen pılıyı pırtıyı toplayıp selametle bir an evvel kaçmalıydı." (s. 35) Şimdi buraya dikkat. Eniştenin itikatları bir yana, anlatıcının da bunlara inandığını görüyoruz. Buradan Hisar'la bağlantı kurabiliriz; kendisi Boğaziçi Mehtapları kitabında kayıkla gezen hayalet gibi bir kadından bahseder ve kadının hayalet olduğuna inanmaya son derece meyillidir.

* Eniştenin edebi düşünceleri. Enişte Ziya Paşa hayranı. Namık Kemal'in adını, devir koşullarınca pek ağzına almazmış ve Abdülhak Hamid'i bir deli olarak görürmüş. Servet-i Fünun konusunda Ahmet Midhat Efendi'nin daha tükürdüğünü yalamadan evvelki görüşüne katılarak dekadanlık suçlamasında bulunuyor. Bunların dışında polisiye romanlara bayılıyor. Kabaca böyle. Ne ayrıntılar var, ne cümleler var. Anlatmaya makale olur. Mis bir kitap.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Solgun Demet
Halid Ziya'nın ikinci kitabı. Tam olarak şöyle: "Tefrika olarak neşredildikten sonra kitap suretinde basılmıştır." Buradaki öyküler Servetifünun'da ve İkdam'da basılmış. Evet.
Solgun Demet: Oğlunu pek seven bir anne, bir gün kocasının cüzdanından düşen bir demet solgun çiçeği eline alır, bir süre bakar, sonra yerine koyar demeti. Ardından gelsin paranoya, gelsin buhran. Kadın düşünür. Oğlunu düşünür, kocasını düşünür, kendini düşünür. Soramaz da demeti. Sormaktan çekinir, çünkü alacağı cevap her türlü yıkımla sonuçlanacaktır. Bir tarafta kocasından şüphelenmek ve kocasını yeterince sevmemek fikri, diğer yanda ihanetin ipuçlarını şaşkın bir yüzde okumak... Sormaz, öğrenmez. Ignorance is bliss.

Mösyö Kanguro: Mehmet Rauf'a ithaf etmiş bu öyküyü Halid Ziya ve ithaf bölümünde Mehmet Rauf'un sanat dahiliğine hayran olduğunu belirtiyor. Hatırladığım kadarıyla Mehmet Rauf, Halid Ziya'nın en yakın arkadaşı ve Halid Ziya İstanbul'a geldiği zaman büyük yakınlık gösteriyor yazara, çünkü Halid Ziya'nın daha İzmir'deyken yazdığı öykülerinin büyük bir hayranı. Halid Ziya Mehmet Rauf'u ne kadar överse Mehmet Rauf da Halid Ziya'yı en az o kadar över, zira kurgu sanatını Halid Ziya'dan öğrendiğini söyler Mehmet Rauf.

Evet, şimdi burada kanguru gibi bir çocuğumuz var. Doğduğundan beri böyle. Bir başka Halid Ziya kitabında bir dayak sonucu kamburu çıkan çocuğu hatırlarım. Ailesi, arkadaşları anlayışlıydı, öküz gibi davranmıyorlardı çocuğa. Aynı konseptteki bu çocuğa bok gibi davranıyorlar ama. Okul arkadaşları Kanguro adını takıyorlar çocuğa. Bildiğimiz kanguru. Sonra babası da, "İyi ama zaten kanguru gibi değil misin?" diyor çocuğa. Utanıyor çocuktan hayvan herif. Sonra çocuk okulu bırakıyor, büyüyor ve sirklere katılıyor. Öyküyü üç bölüme ayırırsak bu ikinci bölüm olur; fizyolojisi sıkıntılı bir çocuğun kendine benzerlerini bulması, uyumluluk kurması ve mutlu olması. İnce ince işliyor Halid Ziya. Öykünün bir diğer ilginç noktası da Fransa'da geçmesi.

Neyse, çocuk ABD'deki bir sirkten teklif alıyor ve oraya gidiyor. Üçüncü bölüm, aşk. Aşık olmak istiyor bizimki, oradaki bir kıza aşık oluyor ama kız buna yaklaşmıyor pek. Bu da kızı kaçırıyor, yüksek bir yere çıkartıyor. Kitabı hazırlayan Şemsettin Kutlu, Kanguro'yu Quasimodo'ya benzetiyor haklı olarak, lakin ben biraz da King Kong'a benzetiyorum şu durumda. En sonunda lan kıza fenalık edeyim, etmeyeyim diyerekten cozutuyor Kanguro ve ağlıyor, ağlıyor.

Hayat-ı Şikeste: Kırık Hayat anlamında. Bu çok güzel lan. Biraz Before Sunrise havası var, biraz Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'i var.

Yağmurlu bir gecede son tramvaya anlatıcımız biniyor, ardından gençten bir kız biniyor. Sorna kızın yanlış yöne gittiği anlaşılıyor. Tabii adamımız da romantik, kızla konuşmadan önce kızın hayatıyla ilgili kafasından hikâyeler yazıyor. Tipi Halid Ziya olayı. Ardından yürümeye başlıyorlar o havada, konuşuyorlar bayağı. Kızın anası ölmüş, babası da ayyaşmış. Adam eve bırakıyor kızı, baba da kızı adama kakalamaya çalışıyor. İğrenç. Şu durumda ben olsam kızı orada bırakmam, zaten anlatıcının tutumlarından da bunu çıkarıyoruz ama adam ne yapıyor, biliyor musunuz? "Sabret bacı yav," diyor ve uzuyor. Allah seni kahretmesin lan, al o kızı evlen. Şeker gibi kız.

Sevda-yı Girizân: Kaçan Sevda anlamında. Bir kızın bir adama yazdığı mektuptur, dolayısıyla kızın gözlerinden görüyoruz hadiseleri. Genç kızımızın odasından görülen eve bir doktor ve ailesi taşınır. Bir şekilde bakışırlar, adam kıza güler, kız da adama güler. Adam anında vurulur kıza, hatta işi ilerletip kızın şemsiyesine mektup falan atar. Kız gayet iffetlidir; doktorun eşinin giderek mutsuzluğa gömüldüğünü, çocukların her gün ağladığını görür. İşte, öyküyü teşkil eden mektubu yazar adama ve her şey normale döner, adam hatasının farkına varır. Böyle güzel bir şey.

Sade Bir Şey: Şöyle öyküler gerçekten boğuyor insanı. Saatçi iki kardeş, babaları ölüyor. Küçük kardeş babasının dükkanını alıyor, diğeri de büyük hayallerle bir dükkan açıyor başka bir yerde. Sonrası büyük kardeşin küçüğe bağımlı hale gelmesi ve içten içe güttüğü kin. En sonunda küçük kardeşinin kendi hayallerini gerçekleştiğini görür. Öykü orada bitiyor. Adam verem olmuştur herhalde yaptırmak istediği evi kardeşinin yaptırdığını görünce.

Kırık Oyuncak: Halid Ziya Dayı çocuklara sıklıkla yer verir öykülerinde, yine bir çocuk öyküsü ama bu da deli iç burkuyor. Yine bir Halid Ziya öyküsü vardı, çocukları olmayan bir çift vardı ve günden güne yalnızlığa gömülüyorlardı, en sonunda birkaç kedi bulup kedileri çocuklarının yerine koyuyorlardı. Burada yine aynı durum, lakin çocuk oluyor. Üstüne titriyorlar çocuğun, öyle böyle değil. Çocuk mutlu mesut büyürken hasta oluyor. Nezle diyorlar. Hastalık bir türlü geçmiyor, çocuğun ilk söylediği şey, "Acıyı anne!" olur, boğazını gösterip. Allah kahretsin, içim parçalandı lan. Neyse, çocuğu doktorlara falan götürüyorlar en sonunda. En sonunda diyorum, zira o kadar uzun süre hastalık geçsin diye bekliyorlar ki çocuk ölmediğine dua etsin bence. Geri zekalılar. Neyse, çocuk iyileşiyor ama ciğerleri hasar görüyor ve kara kuru, minicik, zayıf bir çocuk olarak kalıyor yavrucak. Bizimkiler de kırık bir oyuncakla avunuyorlar. Ağlıyordum lan.

Beyaz Şemsiye: Yine tipik bir Halid Ziya öyküsü. gözlemci-anlatıcı, bir kızla bir bahriyeliyi izler. İkisi de birbirine aşıktır. Sonra yine tipik olay, aradan beş yıl geçer, anlatıcı kızı görür. Kızın beyaz şemsiyesi, beyaz elbisesi gitmiş, yerlerini karaları almıştır. Bir de çocuk vardır kızın yanında. Çocuk, bir bahriyeliyi gösterip, "Beybabam böyle miydi?" diye sorar. Adam savaşta falan ölmüş herhalde. Bu tür öykülerde olaya bakmayacaksınız, yazarın o durumu nasıl canlandırdığına, üslubuna bakacaksınız ki hüzünlenip ağlayabilesiniz. Yok lan, yine ağlamadım ama üzüldüm.

İzdivac-ı Müteyemmen: Kutlu Evlenme anlamında. Buradaki anlatım tekniği ilginç; Halid Ziya, olayın inandırıcılığını artırmak için bambaşka bir durumda başlatıyor öyküyü. Anlatıcı, sürekli konuşan arkadaşlardan şikayetçidir ve ne yazık ki bu tür arkadaşlarından birine denk gelir. İşte bu çok konuşan arkadaşın anlattığı öykü, hikâyenin aslını oluşturuyor. İki kurgu iç içe. Bu ikinci hikâyede bir bay var, memur. Rahat şartlarda yaşıyor. Sonra evleniyor, çocuğu oluyor. Bir çocuğu daha oluyor. Bir tane daha oluyor. Sekiz tane falan çocuğu oluyor. Bu sırada nasıl fakirleştiği, hayattan nasıl bezdiği falan. Fena.

Bir bu kadar öykü daha var, yine Halid Ziya'nın lezzetli kaleminden muazzam öyküler.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eski Dostlar
Bener'in yazdığı son roman. Açık Pencere'de noktanın konduğundan bahsedilen. Biraz aceleye gelmiş zannediyorum. Bir ilk bölüm var, romanın ilerleyen bölümleriyle alakasız. Gerçi kişilerden başlamak lazımdı.

Bir otel var, bu oteldeki insanların sırları, aşkları falan. Kadri Bey. 60'larında, 40 yılını otele vermiş, yeni emekli olmuş bir amcamız. Sevgilisi Feride. O da bayağı eski. Herkes evli sanıyor bunları ama evlenmemişler. Durum kabullenilmiş, her şey süper gidiyor. Kâmil Bey, otelin genel müdürü gibi bir şey. Babası otelin eski hissedarlarından. O da yaşlı bayağı. Eşi Safiye. Tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş, güzelce bir kadın. Tahir Bey. Kanada'da yaşayan bir fabrikatör ve yıllar önce bir kazada boğulan sevgilisinin yasını tutan bir yaşlı adam. Her yıl aynı günlerde Türkiye'ye gelip Sofia adlı sevgilisinin öldüğü denize bir demet çiçek bırakan, otelde sevgilisiyle yemek yermiş gibi yemek yiyen, bu yüzden adı deliye çıkan bir amcamız. Şehmuz Usta, otelin teknik işlerinden sorumlu. Bir iftira yüzünden işkence görmüş, hapiste yatmış bir adam. Mario Albukerk, ki Albuquerque vasıtasıyla Breaking Bad'i hatırlayıp devam ediyoruz, bu hayal kırıklığı ve nefretle dolu adamlarımızın kesiştiği leş adam. Babası da otelin eski hissedarlarından, Kâmil Bey'le tanışıklığı buradan ve Büyükada'daki komşuluklarından geliyor. Tahir Bey'le tanışıklığı yine böyle. Zamanında Feride'ye askıntı olduğu için Kadri Bey'den dayak yemiş, Şehmuz Usta'yı kullanarak diplomat zannedilen bir adamın odasına bomba koydurmuş ve olaylardan habersiz zavallı Şehmuz Usta'ya cehennemi yaşatmış bir dalavereci. Evet, kişiler böyle.

Bir son roman, Bener'in rahatsızlığı sırasında yazılmış. Gideri yok diyoruz.
He, ya Bener'in diyaloglarında problemler olduğunu düşünüyorum. Çok... ne diyeyim, kalıp. Ah sevgilimler, vah canımlar. Bir de Şehmuz Usta. Şimdi bu adam hakkında ne düşünürüz? Usta, bildiğin tesisat işi yapan, ekmeğini kazanan bir Anadolu insanı. Böyle bir insanın "lanet olsun" diyebileceğini düşünmüyorum. İşte ben bu adama Şehmuz Usta derdim. Saygılar Şehmuz Usta.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Parmak Damgası
Balıkçı'nın öyküleri. Manevi oğul Şadan Gökovalı, öyküleri derlerken Balıkçı'nın diğer üç kitabına girmemiş öyküleri seçtiğini belirtiyor.
Balıkçı'nın muazzam bir araştırmacı olduğu malum, kendi üslubuyla mitoloji tarihini bir anlatıyor, köpek olmamak elde değil. Kendisinin böyle dört beş kitabı var, hepsinde benzer konular olmasına rağmen Balıkçı'nın anlatımı değişiyor. Kimi bildiğin akademik araştırma, kimi deneme, kimi de hikâyelere yedirilmiş mitolojik mitolojik şeyler. Yazacağım bunları. Bu son grupladığıma bir örnek bu.

Dalgıcın Parçaları: Dalgıçlara hemen her Balıkçı kitabında rastlarız. Üç kuruşun peşinde, ekmeğini çıkarmaya çalışan insanlar. Güvenlik önlemi neymiş o zamanlar. Vurgun yerler, hava hortumu dolanır, bir şeyler olur. Sünger avcısı gördüğünüz yerde peşinen üzülün, çünkü başına bir iş gelecektir.

Burada da bir işçi dalıyor, boğulmuş olarak çıkarılıyor. Vücut şişmiş. Kafayı kesiyorlar, bu sefer kafa başlıktan çıkmıyor. Parçalıyorlar kafayı. Beyin ve kemik parçalarının yapıştığı başlığı işçinin kardeşi giyiyor, ekmek parası çünkü. Deniz emekçisinin çilesini bir Sait Faik'te, bir de Balıkçı'da gözlemleyebilirsiniz.

Gerçeğin Direkleri: Gönül kıran ve hatasını anlayan bir hocanın pişmanlığı, anne olan bir kızın kahramanlara yaraşır hoşgörüsü ve mitolojiden fırlayan olaylar, olaylar. Naif.
Bu hikâyeler Balıkçı'nın büyüsünü taşımayan, insanın biraz daha merkeze alındığı hikâyeler.
Parmak Damgası: Bir şey diyeceğim; şu hikâye edebiyatımızdaki en güzel aşk hikâyesi olabilir. Seniha Öğretmen, köye geldiğinin ilk zamanlarında köylülerce pek beğenilmez. Yedibenli Huriye'nin çocuğunu okula kabul etmesi mesela, hiç hoş karşılanmaz ama çok iyi bir öğretmen olduğu anlaşılır ve zamanla köylülerce sevilir. Ardından Balıkçı Mahmut, öğretmene balık getirmeye başlar sürekli. "Parayla değil hoca abla," der, balıkları bırakıp sıvışır. Aşık olmuştur, etrafındakiler, "Birader, okumuş kadın alma, sen ona yetemezsin," derler, adam, "Hayır, başıma hiçbir şey kakmaz," der. Aşık işte. Haber Seniha'ya uçar, Seniha kıpkırmızı olur, "Olur," der.
Nikah masası. Mahmut'un okuması yazması yoktur, parmak basar. Seniha bir okkaya, bir Mahmut'a bakar ve kocasının parmak izinin yanına kendi parmağını basar. Ne kadar güzel bir hikâye, kısacık ama bir mutlu oluyor insan, deme gitsin. Sevda böyle bir şey.
Dedemizin büyüttüğü anasız babasız çocuklar var, bunlar denize açılıp kimi ölünce, kiminin yeri yurdu belirsizliğe karışınca bir martıyla dost oluyor dede. Bir gün martının yırtıcı bir kuş tarafından parçalandığını görüyor. Bu martıyla gerçekten çok iyi arkadaştı, "Naa! Naa!" diye bağırınca martı geliyormuş mesela. Neyse, martının yavrularına bakıyor dedemiz. Bu yavrular uçmaya çalışırken uçurumdan aşağı atıyorlar kendilerini, dede de arkalarından.
Beş on hikâye daha var, onlar da şahane. Balıkçı işte; Ege'nin mitolojiyle büyülendirilmiş insanları. Süper.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Merhaba Anadolu
Şadan Gökovalı'nın kitabı değerlendirme bölümünde bir değerlendirme yok. Shaw'dan, Sinclair'dan falan yaptığı çeviriler veriliyor, Balıkçı'nın Anadolu hakkında yazdığı ve Kültür Bakanlığı'na verdiği kitapların hâlâ basılmayışından bahsediliyor. Bir de yazdığı onca makaleden, araştırmadan, hikâyeden, romandan. Gökovalı, Balıkçı'nın yaşadığı evin bodrumunda ıslanıp okunmaz hale gelmiş iki çuval yazıdan bahsediyor. İçim gitti. İki çuval lan. Bir yirmi kitap daha çıkarmış oradan.

Burada bir sürü makale, Anadolu'ya dair bir sürü mitolojik, tarihi hadise. Derya deniz. Bölüm bölüm bunlar, ilk bölüm Merhaba Anadolu.

Burada önce Anadolu ve Avrupa kelimelerinin etimolojik incelemeleri var. Bir de anaerkil yapının Anadolu'da tanrılara kadar kök salması, sonra kaka Batı'nın ataerkil baskınlığı, sonra hepsinin ataerkil baskınlığı. Ya. Bunlar böyle uzuun uzun var.

Troya'nın izi sürülüyor mesela ve Balıkçı'nın dediğine göre İstanbul az kalsın Troya'nın kalıntılarının yanı başına kurulacakmış. Troya sekiz defa falan kurulmuş, efsanevi savaştaki Troya yedinci olanmış. Sonra Konstantin, devleti Troya'ya kurmak istemiş, vazgeçip bilinen yere kurmuş. Bir de ilginç bir bilgi: "Fatih Sultan Mehmet, o zamanın papasına yazdığı mektuplarda kendi atalarının Traklar olduğunu ve kendisinin, Hektor'un öcünü almaya çalıştığını, dolayısıyla kendi müttefiki olması gereken İtalya'nın düşmanlığına bir anlam veremediğini yazar." (s. 20)

Harbici varmış böyle bir şey; İlyada'yı okumuş padişah ve böyle bir mektup yazmış, başka kaynaklarda da hadise mevcut.

Hikâyelerde sıklıkla karşımıza çıkan dalgıçlar burada da anılacak tabii: "Sosyal durumları ne olursa olsun, Anadolu halkını teşkil eden bütün fertler, dalgıçlığa son derece istidatlıdırlar. Akdeniz'in en usta dalgıçları Türklerdir. Eski püskü 'skafandar' dalgıç takımları ve solüsyonla yamanmış delik deşik hava boruları ile 54 kulaç derinliğe dalan Türk sünger avcıları, dünya rekorunu ellerinde bulunduruyorlar!" (s. 25) Yaşa Balıkçı.

Bir nokta çok önemli; Balıkçı mitolojinin gerçek hadiseler olmadığının üstünde önemle duruyor. Mitolojide bahsedilen olayları tarih çerçevesinde inceliyor, yani körü körüne bir inanış yok. Bir hayalciden ziyade araştırmacı olması da bunun sonucu zaten. Mesela Ege'deki ve Marmara'daki deniz savaşlarından ve efsanevi olaylardan bahsederken şöyle diyor: "(...) O yörelerde denize dalınırsa Orfeus'un lirinin denizde bulunacağı pek umulamaz ise de Deniz Tanrısı'nın heykelinin çıkarılması pek muhtemeldir." (s. 29)

"Dünyanın İlk Bankası Anadolu'da Kuruldu" diye bir bölüm var mesela, çok ilginç.

"İsa'dan önce altıncı ve beşinci yüzyılda Efes'teki Artemis Tapınağı, bugün bildiğimiz anlamda bir banka gibi işlemlere girişiyordu. Bu nedenle bazen Latincede Diyana Tapınağı da denilen Efes'teki Artemis Tapınağı; hem dünyanın yedi harikasından biri, Hem İyoniyen mimari üslubunun başlangıç ve prototipi ve hem de dünyanın ilk bankası olmakla ünlüdür." (s. 34)

Bankalar şairlere şiir sipariş edip bu şiirleri kapıya asıyormuş, böylece sanatçıya da destek olunuyormuş. Asıl ilginçlik şu ki bu tapınaklar neyin dinsel kurumlar. Buradan borç alınan para da tanrıdan alınmış gibi oluyormuş, dolayısıyla borç ödenmeyince tanrıların hışmına uğranacağı düşünülüyormuş. Dünyalara gel.

Gökova şöyle iyice bir güzelleniyor mesela, sonda da güzel bir bölüm var.

"Öyleyse, Gökova'yı mutlaka görmenizi önererek ve oraları candan seven, dost Sabahattin Eyüboğlu'nun bir sözünü aktararak bağlayayım Gökova yazısını: Halikarnas Balıkçısı'nı cennete götürmüşler, 'hani Gökova?' demiş.

Merhaba!.." (s. 37)

Şu kadar anlattım, daha kitabın onda birine gelmedim, arada yazmadığım bir sürü şey de var. Öyle dolu dolu, öyle şahane. Daha da anlatmıyorum, içeriğini unutmayacak kadar etkilendim. Garanti kaçırılmasın, gördüğünüz yerde yumulun. İzmir'in Kuruluşu diye bir bölüm var, of. Alın.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Efrasiyab'ın Hikayeleri
Keşke diyorum, keşke Anar şu kendiliğinden büyülü gerçekçi Osmanlı ortamından ayrılsa da bu kitaptan hareketle daha uç noktalara gitse, ezber bozsa ve sokulduğu "fantastik tarih anlatıcısı/vakanüvis" konumundan çıksa.

Okurun yazara yüklediği "çıta yükseltme" hadisesini hiç anlamadım. Önceki kitapları gibi olmadığı için bu kitabı beğenmemiş çoğu. Neyin çıtası, neye göre yükseliyor. Çıta yükseltmek belli bir çizgide çalışmak, o çizgide emek vermek demektir. Öyleyse bütün çıtaları indirelim, yerle bütünleşsin hepsi. Yazdığını daha iyi yazmaya çalışan yazardan yazdığını anımsatmayacak başka bir şey yazan yazara sığınırım.

1960'larda Anadolu'nun orta yerinde bir kasaba. Bu kasabada bir kabadayı var, bu kabadayıya Ölüm musallat oluyor. Kabadayı iriyse bu daha iri, kabadayı güçlüyse bu daha güçlü. Deli Dumrul gibi dikleniyor önce kabadayı, sonra pısıp bir teklifte bulunuyor. Okey oynayacaklar, iki tarafa da eş lazım. Akşama buluşmak üzere sözleşiyorlar, Ölüm Cezzar Dede'nin evin gidiyor. Dedenin bir dünya torunu var, çok hareketli. Dede Ölüm'ün geldiğini anlıyor, çocukları atlatmak için uyumalarını bekliyor. Onlar uyumadan önce Ölüm'ün Efrâsiyâb'ın hazineleri hakkında bilgi vermek için geldiğini söylemişti çocuklara. Çocukların düşüncesine göre ortalıktan kaybolan dede, haber vermeden hazine aramaya gitti. Belki de bütün o arayış, anlatılan bütün hikâyeler ve kıssalardan çıkartılan hisseler, çocukların bu şekilde düşünmelerinin sonucuydu. Çocukların cennetlik olduğuna dair çok şey bulacak okur, öyleyse cennetliklerin koca bir hikâyenin gidişatını etkileyebilecekleri neden düşünülmesin?

Anadolu'nun orta yerindeki bir köyün hemen dışında yatılı bir okul var. Şimdi ben bu romanın Anar'ın en "cesur" romanı olduğunu söyleyeceğim. Neden cesur, çünkü eleştirilen şey kat kat olayın, karakterin altına gömülmüş değil, son derece açık. Ben Anar'da ilk kez rastlıyorum böyle bir şeye. Aslında o güzel cümleleri kesip bir bölümünü buraya taşımak tam bir katliam olacak, bölünmez bir güzellik onlar ama bir hata yapacağım:

"(...) Ayrıca müdürler ve muavinlerin suratlarından pek farklı olmayan duvarlar da, yüksek ve yüce, çirkin, kirli bir renkteydi. Çirkinliğe büyüklük eklendiğinde tiksinme duygusunun korkuya dönüşeceğini bilen devlet, okulların böyle bir renge boyanmasını uygun görmüştü." (s. 19)

Bu açıklıktan bahsediyorum. Buradan hareketle biraz aşırıya kaçmayı seviyorsak tek parti dönemine ağır bir giydirme olarak da görebiliriz. Takdir hakkı okurun.

Anar'ın yine o pek soylu diliyle okuyoruz. Hatta bir kızgınlık anında konuşan karakter için, "Sinirli bir üslupla" gibi bir eklemeden sonra söyleneni veriyor. Hikâyenin dilini ve kurgunun masallığını bozmamak için yapılabilecek en makul yol, yoksa başka bir yerde sırıtır bu. Hikâyelerin binbir zahmetle yaratılmış masal dünyasında, öyle bir kitap bu.

Ölüm'ün kitap boyunca Uzun İhsan'ı kovaladığını en sona bıraktım, kitabın sürmesini ve hatta oluşmasını sağlayan, kurgusal dünyadaki bu karakter çünkü. Hem Uzun İhsan'a, Hem Anar'a ayrı ayrı teşekkürler.

Yanıtla
10
36
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batış Yılları
İkinci Meşrutiyet yılları Falih Rıfkı'nın çocukluğuna denk geliyor. 10 yılda ülkeyi dört savaşa sürüklemek kolay değil. Büyük başarı.

1894'ten 1918'e bir imparatorluğun, bir şehrin batışı.
Girişe gel: "Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk 'kaba ve yabani demekti.' İslam ümmetinden ve 'Osmanlı' idik. İlmihallerde baş dersimiz din ile milliyetin bir olduğunu öğrenmekti." (s. 11) Yakup Kadri de aşağı yukarı aynı şeyleri yaşamış, bu hadiselerin izlerini Yaban'da ve Sodom ve Gomore'de bulmak mümkün. Yaban'da, "Elhamdülillah Müslümanız, Türk dediğin deha şu dağlarda yaşar," diyen köylü iç burkar. Bir de uzun yıllar boyunca basımı yasaklanmış ve nihayet sansüre uğrayarak basılmış Bozkurt'un yazarı H. C. Armstrong da bu bahsettiğim ikinci kitaptaki, yüzbaşı mıydı, İngiliz asker zannediyorum. Bu alakasız oldu gerçi.
İkinci Abdülhamit dönemi. Vatan, millet, hürriyet gibi şeyler söylediğin an hapisten ey kari. Seni jurnalciler süründürürler, darbe işkencecilerinin eline düşmüş gibi olursun. Bir ilginç anı: Padişahın resmi, fotoğrafı hiçbir yerde yok. O da yasak çünkü. Falih Rıfkı padişahın fotoğrafını bir Fransız gazetesinde buluyor, okula götürüyor. Hocalardan biri çakıyor mevzuyu, iyi yürekli bir adam olduğu için Falih Rıfkı'yı iyi bir dövüp evine yolluyor. İroni diye yazmam gerekir mi? Neyse, Falih Rıfkı'nın abisi de, "Bizi Fizan'a mı sürdüreceksin?" diye daha beter dövmüş bu sefer. Vaziyet bu.
Büyük Köy başlıklı bir bölüm var, fena:
"Önce İstanbul'u ikiye ayıralım: Hıristiyan ve Frenk semtleri, Müslüman semtleri. Tanzimat'tan bu yana Batıkârî gelişmeler Hıristiyan ve Frenklerde, Müslümanların da saray ve Babıâli alafrangalarındaydı. Müslümanların büyük çoğunluğu hazne fıkarası, esnaf ve sokak takımı. Tanzimat çarşıları yüzde yüz Hıristiyanların elinde. 1912'de bir Yunan vesikası bütün Osmanlı İmparatorluğu'nda bir tek Türk bakkal olmadığını yazmaktaydı. Birinci Dünya Harbi'ndeki milli iktisatçılık politikasına rağmen, Rumlar ve Ermeniler çekildikten sonra Anadolu çarşılarının nasıl kapandıklarını gözlerimle gördüğüme göre, bu vesika gerçeğe yakın olmalıydı. İstanbul'da Müslümanların elindeki esnaflık Tanzimat öncesi çarşılarındadır. Müslüman terzisi şalvar diker. Müslüman kunduracı mes, yemeni, takunya, nalın ve terlik yapar. Batı kılığındaki Müslümanların hepsi Hıristiyan dükkâncıların müşterisidirler. Zengin dendiği vakit saray ve Babıâli büyükleri, rüşvetçiler yahut Hıristiyanlarla Frenkler hatıra gelir. Birkaç müteahhit Arap ve Karadenizli zahireci vardır. Türklerden bata çıka, hile veya zulümle mal edinen bir sınıf da aşar iltizamcılardı." (s. 21)
Görüldüğü üzere ekonomi de batmış. Hayırlı olsun. Memurluk o zamanlar da gözde.
"Okuldan çıkınca bir 'kalem'e kapılanmak İstanbul okumuş gencinin başlıca ideali. İlk zamanlar parasız staj yaparsınız. Sonra yirmi kuruş aylığa geçer, yükselmeler için sıranızı beklemeye koyulursunuz. Eğer ailenizin bir geliri yoksa memurluk size ikinci bir kapılanma, varlıklı bir evin içgüveyliği şansını sağlamıştır." (s. 23)
Bunun dışında Beyoğlu alemleri, kibarlık budalası beyefendiler, şuh hanımefendiler... O dönemin romanlarında bolca bulunan şeyler. Bunların dışında yangınlardan da bahsediliyor. Artık nasıl bir etki bıraktıysa Tanpınar da, Ayverdi de, muhtemelen o dönemleri yaşamış veya araştırmış diğerleri de bu yangınları anlatıyor. Yangına ilk kim yetişecek yarışmaları yapılıyormuş falan. Direklerarası, Ramazan Bayramı, Karagöz, Ortaoyunu, bir sürü şey.
1909'a geldiğimizde 31 Mart Vakası. Padişah yanlılarının, "Mektepli subay istemeyiz!" bağırışları arasında İttihat ve Terakki'ye giderin kralı çekilir. İstanbul'da her yer birbirine girer. Kolağası Mustafa Kemal'in yönetimindeki Hareket Ordusu şehre gelir, isyanı bastırır. Zamane gençleri, çocuklar, baskıdan yılanlar İttihat ve Terakki'ye sarılır. İttihat ve Terakki, plansızlığın getireceği yıkıma uğrayacak, ancak o zamanlarda bundan kimsenin haberi yok tabii. Sonrası politik birtakım olaylar, harpler, yenilgiler, Rumeli'nin elden çıkmasıyla ağlaşan insanlar. Falih Rıfkı, bunları bir de karşı taraftakilerin hatıralarıyla destekleyerek anlatıyor, o süper olmuş.
Yanıtla
10
10
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dublörün Dilemması
Mü-kem-mel.

Oyuncu romanları çok severim, oyunların sınırı yoktur çünkü. Mıy mıy hikâye dinlemezsin, zaman, mekan, karakter, ne varsa birbirine girer. İçinden çıkabildiğin ölçüde zevk alırsın. İşte bunun yeni bir örneği, en kralından.
Şundan sonra düz bir roman beklemek mantıksız olur. Belli ki aklımız alınacak, belli ki balatalar yanacak, kayışlar kopacak. Bir sürü çılgın benzetme bekliyor okuru. Eğlendirici gayet.

Bir iki ayrıntı var, onları vermeden geçme yazar. Ahmet Midhat Efendi'ye denk geliyoruz Menteş'te. Neşelere gel: "Konservatuarda geçirdiğim üçüncü senenin son günleriydi. Aldığım burslarla kıt kanaat geçiniyordum. Çevremdeki çocukların tamamı denyoydu. [Denyo: Ortaoyununda budala tipi. Denilo da denir. Yaygaracı, kendisine gösterilen müsamahayla şımarmış, küstah, arsız, küfürbaz, yüzsüz ve sırnaşıktır.]" (s. 25) Metin arasına açıklama sıkıştırmak nedir? Postmodernciler, göreve.

Hemen oraya gelmeyeyim dedim, yine geldim. Murat Menteş izlediğim kadarıyla, ki pek de izlemedim taktığı gözlüklerden ötürü, tüketim toplumundan iğrenen bir şahıs. Beigbeder, Ellis, Palahniuk gibi biraderlerin bizdeki temsilcilerinden biri. Dolayısıyla reklamlar, şunlar bunlar kötü. Eh, şu reklam katakullilerine bakınız. Gerçeği bilmeyip reklama inananlara bakınız, hatta gerçeğin zaman zaman reklam olup olmadığını bile bilmeyenlere bakınız. Bunların hepsi daha büyük bir hadisenin parçası ama oraya bari gelmeyeyim daha. Devam. Bir saniye, şu da var: "Her ev, tüketim çılgınlığıyla satın alınmış lüzumlu lüzumsuz ürünlerle giderek daralmaktaydı." (s. 65)

Oyunlara bakalım; üç dört farklı karakter, yer yer anlatıcı oluyor. Farklı açılardan olayları izleyebiliyoruz böylece. Borges, Tolkien, Nueve Reinas, bir sürü gönderme, bir sürü atıf. İbolu bölümlerde ihtimaller (Kafanıza meteor düşmesi ihtimali 7/3678234682, yani var) mesela.

Son olarak, kitabın kendisi bir simulakr. Baudrillard'ın varlığı da bu sebeple önemli. The Matrix'in efil efil Baudrillard estiğini biliyoruz, Voçoski Biraderler kör göze parmağım şeklinde gösterdilerdi. Murat Menteş, burada Baudrillard'ın kendisini koyuyor romanın ortasına. Bu şahsın sahtelik, kandırıkçılık, simülasyon ve kaotik diğer şeyler temalı fikirlerinden yola çıkarsak maskeler, yüzlerin kopyalanması, ürünler, reklamlar, hatta karakterlerin adları ve hatta kitabın adı da bir gerçeklik-taklit ilişkisini, bu çıkmazı ortaya koymuyor mu? Nuh, Ferruh'un yerine geçtiğinde bazen kim olduğunu unutacak gibi olur. İbo bir bilen abidir, bir yüce dayıdır, maskeler onun başının altından çıkmıştır ama ondan da üstün bir yaratıcı vardır; yazarın ta kendisi. Onun da üstünde birileri vardır, hayatımızı yönlendiren, sadece görünüşlerinin farkında olduğumuz şeyler.

Bir simulakr bile günde iki kez doğruyu gösterir. Menteş'ten komik, edebisi yer yer derin, güldüren, güldürürken düşündüren süper bir roman.
Yanıtla
8
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Babamın Ettiği B*ktan Laflar
Kariler, bazı kitaplar vardır, bitince bir daha dönüp okumazsınız. "Bu ne" fikri kitaptan sonra aklınızda kalan tek şeydir. Bazı kitaplar vardır, belli bölümlerini açıp okursunuz. Benim için böyle sadece bir tane kitap var, Dreamcatcher'da yıllar sonra çocukluk arkadaşlarının buluşması vardı, orası. Bir de tekrar tekrar okuduğunuz kitaplar vardır. Bu da bende bir tane, o da bu kitap.
Justin adlı gencimiz burada babasının söylediklerini yazmaya başlıyor, takipçi sayısı arttıkça artıyor ve senarist abimize süper kapılar açılıyor. Şimdi yeni bir kitap yazıyormuş ilişkilerine dair. Babası da olacakmış kitapta. Zaten böyle bir baba olmazsa olmaz. Her şeyden önce düz bir adam görmek ister misiniz? Ben istemem.

Heh. Sam dayımız evlenmiş, çocukları olmuş, eşi ölünce yeniden evlenmiş. Justin bu ikinci evlilikten ve son çocuk. Biraz çelimsiz, her çocuğun yaptığı gibi saçmalıklar yapıyor, babasını çileden çıkarttığı zamanlarda lafın kralını yiyor. Sam nükleer tıpçı, Justin'ın annesi, adı aklıma gelmedi şimdi, avukat. Baba ve anne çok zor şartlarda büyümüş, özellikle baba. Biraz da bunun etkisiyle oğluna hayatı öğretmeye çalışıyor, kendi öğrendiği şekilde. Çocuk kaç yaşında olursa olsun aynı üslup, aynı sertlik ve aynı içtenlik.

Hikâyeler var, bir de anekdotlar var. Genelde kronolojik bir sıra izliyor bunlar. Bence kaçırmayın.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pıtırcık Futbolcu
İlkokul 3'te Emre diye bir çocuk geldi bizim sınıfa. Aynı servisle gidip geliyoruz. Bu çocuğun yanına oturabilmek için uğraşıyorum, komik biri. Sonra muhabbeti ilerletip Şirinler dergilerimle bunun evine gidiyorum. Pıtırcık'ı ilk kez orada görüyorum. Dergileri bırakıyorum, Pıtırcık'ın iki kitabını alıyorum. Galiba Pıtırcık Tatilde ve Pıtırcık Kampta. Okuyorum, bir daha okuyorum, bir daha okuyorum. Bugün de okuyorum, galiba her şeyi Pıtırcık'a borçluyum.
Goscinny, Asterix'le Red Kit'in de yazarı. Bir işi de bu seri. Bir zaman önce Pıtırcık'ın bilinmeyen öyküleri de basıldı Can tarafından.
Nasıl anlatayım ki. Pıtırcık ve arkadaşları var, çok şahane olaylar, komiklikler. Lan anlatamam ben bunu ya, garanti okumak lazım. Bu kitapta kırılan vazo var mesela, anneyle babanın çekişmeleri. Müze gezisi var, büyüklerin kafayı yediği. İribaş yakalama hadisesi, futbol maçında yaşanan komiklikler. Büyüklerin dünyasını anlamaya çalışan çocuklar, büyüklerin çocuklukları, öğretmenler -Karagöz- ve her şeyin ortasında Pıtırcık, haşarı ve sevimli bir çocuk.

Yeminle alın, pişman olmazsınız. Benim için al bak. Evin bir köşesinde buldum bunu, yıllar sonra tekrar okudum, aldığım keyfi anlatamam. Süper.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir