Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölüm Pornosu
İşte bizde dava ediliyor kitap, çevirmenine bir sürü saçma sapan sorular, dava süreci. Bu kitabın kültürümüzü bozması, insanları pornoya teşvik, ahlaksızlık. Evet, bu kadar yeterli sanıyorum.

Cassie Wright, son bir filmle porno sektöründen emekli olacaktır. Sonlara doğru ölebilir, o zaman çekime devam edilecek ve snuff türü bir iş çıkacak ortaya. Kitabın orijinal adı Snuff. Tesis diye bir film var, ben şansa izlemiştim. Orada işkenceyle adam öldürmeli bir bey vardı, bütün bu işkenceyi kaydedip satıyordu. Bu tür filmlere deniyor snuff. Burada da hanım ölürse zengin olunacak, eğer polisler ortamı basıp çekimi durdurursa skandaldan meşhur olunacak. İki türlü de yapımcıların işine geliyor..

Şimdi üstkurmaca olarak bunların her birinin bir hikâyesi var, orada olma hikâyesi. Burada anlatırsam bir heyecan kalmaz.

Bir acayip hadiseler, bir acayip ilişkiler. En sonda bir absurd final var, ben böyle şey görmedim.
Ben sevdim. Film yıldızlarıyla ilgili bir sürü ayrıntı veriyor Cassie flashback'lerde, o da güzel. Güzel yani.
Yanıtla
12
14
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anayurt
Menzoberranzan adlı mağara dünyasında evler var, bu evler hiyerarşik sıralı. İlk sekiz evin Ana'sı, Lloth adlı Örümcek Kraliçe'nin konseyini oluşturuyor. Bu mekan anaerkil, kadınlara büyük saygı duyuluyor ve erkekler damızlık vaziyette. Anadolu'daki anaerkil tanrılar dönemini düşünün… Ya aynı sistem işte.

Menzoberranzan'ın olayı ilginç. Evler birbirine saldırabilir, lakin saldırıdan kurtulan birileri saldıranları suçlarsa saldıranlar ölüyor. Geriye kimse kalmazsa her şey unutuluyor, kazanan taraf kaybeden tarafın yerine geçmiş oluyor sıralamada. Bir de baskıcı iktidarlarda görüldüğü üzere burada yaşayan drow namlı kara elf kardeşlerimizin dışındakiler düşman olarak bellenmiş. Yüzey elfleri, gnome'lar, herkes. Evet.
Şimdi karakterler açısından çok başarılı bir kitap olduğunu söyleyemeyeceğim, saçmalıklar mevcut.
Sonuçta konu uzuyor öyle. Başladık bir kere, devamı gelecek. Keyifli ama öyle çok derin şeyler beklemeyin. Öyle.
Yanıtla
5
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cehenneme Övgü
Bu kitap, hiçliğe karışmadan önce nasıl kuşatıldığımızı anlatıyor. Modern hayatın, gündelik hayatın bizi nasıl yönlendirdiğini, hayatımızı nasıl elimizden aldığını anlatıyor. Yaşamak istediğimiz hayatın Baudrillard'ın simülasyonlarından ibaret olduğunu anlatıyor. Yaşam çöktü, insanlar yorgun ve bu yorgunlukla her zaman daha fazlası, daha güzeli isteniyor. Daha çok mücadele getiriyor bu, daha çok yıpranma. Oysa bütün istediğimiz bu, ortada bir yanlışlık yok. İki sayfa yazarın otobiyografisine ayrılmış, küçük bir otobiyografi. Totalitarizm içinde Vassaf'ın kısa geçmişi. Sonu şöyle: "Son yıllarda pek bir şeye karışmıyorum. Ama, olanla da yetinemediğimden, ara sıra yazmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Bana da sormuş olsalardı, 'Kapatılan Eskişehir Cezaevi ne olsun?' diye, 'İçi boydan boya aynalarla donatılmış bir müze olsun,' derdim." Bernard Shaw da demedi miydi, "Cezaevleri var oldukça hangimizin içeride, hangimizin dışarıda olduğu hiç önemli değildir," diye?
Kitap Giordano Bruno'nun anısına ithaf edilmiş. Fikirleri uğruna, öldürüleceğini bile bile savaşmış bir adam. İnsan Nasıl İnsan Oldu'da hikâyesini okumak mümkün.
Öncelikle bu kitap bir sistem yıkma gayreti taşımıyor, sadece sistemi birçok yönden ele alıp inceliyor. Bir ergen kitabı hiç değil, isyana sürüklediği yok. Dünyaya belki de hiç bakmadığınız açılardan bakıyor. Bütün olayı bu. Dolayısıyla saçma sapan yorumlara kanmayın, okuyun derim.
Hükümetlerin yeryüzünde cennet kurma hayali. Her cennet totaliterdir, çünkü kabul etmek için şartları vardır. Cehenneme girmenin de şartı vardır, fakat girip girmemek insana bırakılmıştır. Cennet öyle değil. Diyor Vassaf.
İktidar delilikleri olmazsa olmaz. Hitler'i, Stalin'i biliyoruz. Mao'nun demir çıkarıp dünyanın kralı olacağız mantığıyla kırdığı milyonlarca insanı da biliyoruz. Japonların baskınları, ABD'de Japonların savaş yıllarında karantinaya alınıp bok gibi şartlarda yaşaması, say say bitmez. Bitmez, bitiremeyiz. Kurgu dünyalarına bakalım, The Walking Dead'in Governor dayısı. Korkuyla deliliği körükleyebilirsiniz. İnsanlığın en eski problemlerinden biri, birçok kitapta, filmde karşılaşırsınız bununla, iyi ekmek çıkartır. Bir de tersi var, PKD'nin Alfa Ayının Kabileleri adlı kitabına bakınız, akıl hastalarının kurduğu bir dünyada normalleri akıl hastası vaziyetinde görürüz. Doğal değil mi? Gücü olan sağlıklı olur. Gücü olan standartlaştırır, diğerleri sağlığını kazanmak üzere dışlanır.
Kitapta bir çok inceleme var. Hepsi ayrı ayrı güzel.
Yanıtla
73
20
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İmbat Serinliği
Balıkçı'nın Anadolu'yla, mitolojiyle ilgili kitaplarını alın, süzün, sonuç İmbat Serinliği olur. TRT İzmir Radyosu için yapılmış konuşmalar bunlar, dolayısıyla Balıkçı'nın kitaplarındaki çoğu hadisenin özeti sayılabilir. Gökovalı da bu durumdan şikayetçi olabilecekler için kitabın bir hediye olduğunu belirtiyor, Balıkçı'nın 112. yaşı için. Tabii ne olursa olsun okuyoruz, çok iyi bir konuşmacının eseri bu.
Kabaca üç konu altında toplayabiliriz konuşmaları. Birinci konu, Akdeniz'in tabiatı. Balıklardan ağaçlara kadar. İkincisi, mitoloji. Üçüncüsü de uygarlık tarihi ama ikiyle üç birbirine karışıyor haliyle, yine de kesin çizgilerle ayrılmış başlıklar mevcut.
Nasreddin Hoca'yla başlıyor konuşmalar. Hoca'yla Don Kişot arasında kurulan benzerlikten insanoğlunun hicive duyduğu ihtiyaca kadar güzel bir inceleme. Evet. Böyle de anlatılmıyor, mimlediklerimden gideyim.
Balıkçı, Akdeniz'in kumlarını anlatırken kumların güzelliğinden Afrodit'e bağlıyor olayı: "Tevekkeli değil, Afrodit Hatay açıklarında bu Anadolu denizlerinin köpüğünden doğmuş. Gerçekten Akdeniz köpükleri kaymak lüleleri gibidir, sabun köpüğü değil. Sevgi ve sevinç tanrıçası, denizin böylesinde doğmasın da nerede doğsun? Zaten Akdenizlilere göre güneş doğudan yani Akdeniz'in doğusundan doğuyordu. Afrodit de Akdeniz köpüklerinden, şafakla beraber denizden çırılçıplak doğmuş; gövdesinden akan damlalar inci olarak denize akmıştı. Örtüsü yoktu, çünkü güzellik örtü istemezdi. Denizden çıkınca Kıbrıs adasına gitti. Oradan batıya doğru bir sedef kabuğunda yolculuğuna devam etti. Bir Doğu Tanrıçasıydı. Babilliler, Asurlar ona İstar, Astoreth, Melitta diye bağırarak taptılar." (s. 20) Yani nereden girip nereden çıkacağı belli olmadığı için Balıkçı'nın konuşmaları tam bir kültür bombalaması halinde. Belli ki konuşma için fazla bir süre de ayrılmamış. İzlenecek en iyi yol bu haliyle. Böyle konuşmalarda Balıkçı'nın verdiği tepkiler de yarıcı olur haliyle; işkence edilen bir hayvan için Balıkçı'nın söylediği: "Be adamlar, öldürüp yiyecekseniz öldürün yiyin bari zavallı hayvanı. Böyle rezil ederek, işkence ederek eğlenmek reva mı?" (s. 27)
Anadolu'daki hayvanların anlatıldığı bölümde anlıyoruz ki ayılar, parslar, sırtlanlar gırlaymış bir zamanlar. Ava çıkılırmış, avla geçim sağlanırmış. Şimdi yok öyle bir şey.
Anadolu'yu uygarlığın beşiği olarak gören Balıkçı, Antik Yunan ortamlarının Anadolu'da başlayan göçlerle ortaya çıktığını söylüyor. Sadece bu hadiseyi incelediği bir kitabı da vardı ama adı aklıma gelmedi, Anadolu'nun Sesi olabilir. Neyse, Bergama'yla ilgili bir konuşmada Mısır'ın papirüs ihracını kesmesiyle parşömeni bulan Bergama'nın çok şahane bir iş ortaya koyduğunu belirtiyor.
Bir de dünyanın ilk güzellik yarışması hadisesi var. Mitolojik bir şeyler oluyor, Hera, Venüs ve Athena, Paris'in elindeki altın elmayı alabilmek için çocuğun aklını çelmeye çalışıyorlar. Kazanan Afrodit oluyor.
Pagan inanışların Katoliklere yansımasıyla ilgili ilginç bilgiler de mevcut. Bilindiği üzere ökseotu, Walpurgisnacht gibi olaylar, yok edilemeyecekleri ortaya çıkınca bir şekilde kullanılıyor. Mesela Efes'te on yıl boyunca sönmemesi sağlanacak ateş için rahibelerin evlenmemesi gerekiyormuş, inanç bu. Sonra Katolik rahibelerde de durum bu. Ya. İşte etme bulma dünyası.
Knidos, Halikarnas gibi yerleşmelerin anlatımında Balıkçı'nın hikâyelerinin izine rahatlıkla rastlanabilir. Kendisi diyor şuraya şuraya gittim de çok etkilendim, böyle süperdi, şöyle harikuladeydi diye. Sonra hikâye olarak yazmış.
Yine bir yarıcı bölüm, Bodrum Kalesi'yle ilgili. Halikarnas mozolesi bulunuyor, ardından olay şu: "Alman mühendis Şlegelholt mozoleyi nasıl parçaladığını şöyle anlatıyor:
'Mermer anıtı gördük, yıktık, kırdık, parçalarıyla kireç yaktık.'
Eh maşallah! Yabani herife." (s. 86)
Derya bu kitap, Balıkçı'nın tatlı ihtiyar üslubuyla Anadolu'yu keşfe çıkacaksınız. On numara.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rüyalar ve Karabasanlar- 2
Bütün Kargaşanın Sonu: Sağlıklı bir ailede büyüyen iki çocuk. Biri zeki, diğeri en zeki. Dahi gibi bir şey. Çocuk yaşta profesör falan oluyor, bilim dalından bilim dalına atlıyor. Aç bir herif. Abisiyle ilişkileri gayet doğal. Çocuk ev yapımı planörle yüzlerce metre yüksekte uçarken abisi aşağıda haykırarak peşinden koşuyor. Doğal; küçük kardeşi dizginlemek için koşar insanlar. Değişik; kardeş dahi olunca ev yapımı bombayı patlatmasın diye peşinden koşturabiliriz.

Yıllar geçiyor, küçük büyüğü ziyaret ediyor. Dünyanın kafayı yemesinden şikayetçi. Her kanalda cinayet, kıtlık, bilmem ne. Yanında iki kovan var, arı kovanı. Arıları salıyor, sokmuyor arılar. Sebebi de Teksas'taki bir su kaynağı gibi bir şey. Oradaki suyu içenler gayet sakin insanlarmış. Bir çember istatistiğiyle kasabanın ve civarındaki bölgelerin suç istatistiği çıkarılmış. Kasabada tık yok. Bu suyu damıtıp Malezya civarındaki bir yanardağa döküyorlar. Korkunç bir miktardan bahsediyoruz tabii. Amaç, bulutlar yardımıyla insanları sakinleştirmek. Lakin gencimizin atladığı bir şey var; insanlar sakinleşiyor ama zekaları da geriliyor. Alzheimer.

Bütün hikâyeyi kendisine ölümcül bir karışım enjekte eden abiden dinliyoruz. Kan grubuna göre kendisine bir zaman biçiyor ve o sürede ne olduysa anlatmaya çalışıyor. Sonlara doğru karışımın etkisiyle saçmalamaya başlıyor, harfler birbirine giriyor, bir şeyler. Mükemmel.

On numara, üçüncüsünü bulursam kaçırmam. Oku.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gizli Çekmece
Ahmet Oktay'ı bildiniz? Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları gibi, Bir Yazı'nın Arayışları/Bir Arayışın Yazıları gibi araştırmalarıyla fark yaratmış, şiirleriyle duygu dünyamıza doink diye dokunmuş, Mavi hareketi içinde yer alarak 1950'lerin edebiyat dünyasına bodoslamadan dalmış bir dayımız. Lise terktir, kendini çok iyi yetiştirmiştir. Evet.
Bendeki ilk baskı, 1991 tarihli. Böyle şekil bir kapak yok. Kaşkollü bir Ahmet Oktay, "üşüyorum lan" ifadesiyle okuruna bakıyor.

Öncelikle bu bir otobiyografi değil, anı kitabı hiç değil. İkisinden de parçalara rastlamak mümkün, yine de bütüncül bir yaklaşımla yazmamış kitabı Oktay. Bir tür kolaj tekniği kullandığını söylüyor. Konudan konuya atlaması bunun ürünü.

Gazetecilikle başlıyoruz. Önce Türkiye'de gazetecilikle ilgili görüşler var. Tiraj meselesi, doğru habercilik, iktidar-basın yakınlaşması, ne kadar çarpık şey varsa alayı. 50 yıldan sonra şimdi de aynı problemler var, bir gıdım değişme yok. Her neyse, bu bölümde Oktay'ın gazeteciliğe başlayışı, 27 Mayıs, zor koşullar var. Anısal hadiseler.

Askerlik geliyor, Sivas'a gidiyor Oktay. Dediğine göre o sıralarda Kürt sorunu yeni yeni ortaya çıkıyor. Oktay, Barzani'yle röportaj yapmak için tey Cilo'ya kadar gidiyor ama yapamadan dönmek zorunda kalıyor. Yine de elinde bir malzeme var. Kamyon arkasında, at sırtında vs. Anadolu'nun derinlerine yolculuk. 1962'de bu yolculuğu yazıyor, Sivas'ı yazıyor. Aklında Yaban. İnsan manzaraları çok canlı, çok renkli. Genelevlerden tutun, kahvelere kadar birçok ortamı yaşıyoruz. Meseleler var elbette, Oktay'ın üslubuyla daha bir iç yakan sosyal meseleler. Mesela şu:

"Dil, Doğu Anadolu'nun en önemli, en yürek ağrıtıcı konularından biri. Sivas'tan itibaren, insanlarla aranızdaki bağların kopmaya başladığını, bir başka ülkeye doğru yol aldığınızı acı şekilde anlıyorsunuz. Bütün bağlar kopmaya başlıyor. Ne dil, ne kader bağı. Kutup günlerinin altı ay süren gecelerinden birdenbire altı ay süren gündüzlerine geçer gibi her şey kesiliyor ve Anadolu toprağı üzerinde yapayalnız kalıyorsunuz.
İşin en kötü yanı, doğu halkının bu durumu olduğu gibi benimsemesi, kendini aynı vatan toprağının insanlarından saymaması... O dil birliğini sağlamak için en küçük bir çaba harcamıyor. Ama buna karşılık, biz de hiç ama hiçbir şey yapmamışız. Üç yılın, on yılın aldırmazlığı, unutmuşluğu değil bu. Yüzyıllardır Doğu Anadolu, tropik iklimlerin garip bitkileri gibi, kendi üzerine kapanarak yaşamış. Kendi sınırlarıyla ilgisi ancak bir başka seferberlik emri çıkınca, başı ezilmesi gereken bir yedi düvel olunca kesilmiş. Bu kez de yayan, yapıldak, o cepheden bu cepheye gidip gelmiş. Yemen çöllerinde, Trablus ve Kafkas cephelerinde telef olup gitmiş.
Cumhuriyet'ten sonra da durum değişmemiş. Onlar yine kıraç topraklarının üzerinde her şeyden uzak yaşamışlar. Kimse dillerini, kültürlerini ve üretim hayatlarını bizimkine bağlamaya çalışmamış. Doğu Anadolu insanının yabancılığı bir yara gibi işlemiş. Hâlâ işliyor.
Ve biz kendi toprağımızın öz insanlarına birer turist şaşkınlığı içinde bakıyoruz. Aynı hayret ve aynı korku ifadesi yüzleri bir bıçak gibi ikiye bölüyor. Yaptığımız tek davranış sadece bu." (s. 38-39)

Yine değişen bir şey yok.

TRT dönemi... Darbelerden kurtulamıyor Oktay, bu sefer de 12 Mart geliyor, kurumu askerler dolduruyor. Asker usulü brifingler veriliyor, işten olmamak için.

"(...) Sonunda yakalandılar ve yok yere asıldılar.
Radyo 7.30 sabah bülteninde idamları açıkladığında traş oluyordum. Tülây duvara yaslanmıştı. İçeri gittim, pikaba Dokuzuncu Senfoni'yi koydum. Finale, koro bölümüne geçtim ve sesi sonuna kadar açtım.
Yapabileceğim buydu." (s. 53)

Denizler hakkında yazılanlar.
Schiller şiiri. Neşeye mi övgü, özgürlüğe mü övgü artık, bilmiyorum. Lakin o güzel insanlar, o çirkin, insanlığın leş çukuru darağaçlarında ölüp gittiler.

İsmail Cem'le, Mehmet Barlas'la ilişkiler. Yaşasın Edebiyat adlı program mesela, Balıkçı ölmeden kısa bir süre önce görüşmüş Oktay. Balıkçı, "Laf çok, ömür yok be," demiş. Balıkçı'ya merhaba diyek? Merhaba!

İş hayatı burada sonlandı, bundan sonra daha kişisel olaylar. Bohem hayat gibi, sanatçı dostlar gibi, Hayalet gibi. Bir dönemin yansıması var burada, edebiyatla ilgilenenlerin az çok merak ettiği mekanlar, insanlar.

"Bohem, bir tarih döneminin sanatçıya biçtiği yaşam biçimiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse seçim şansı yoktu: Şair olmak, yazar olmak bohemlikten geçer sanıyorduk biraz.
Bu 40 yılda, sanatçılarla aydınlar ve kendilerini bu çevreye yakın sayarlar; üç askeri müdahale gördüler ve ara rejimlerde yaşamak zorunda kaldılar. Umutlar kırıldı ve umutlar doğdu." (s. 72)

Kısaca şu: Yaşam çirkinleşmeye başladıkça çizginin dışına çıkmak istiyor insanlar. Sanatçı olmak şart değil. Doğ-oku-çalış-evlen-çocuk yap-öl zincirini daha en başlarda kıran insanlar görüldüğünde garipsenmiyorlar mı? "İşsiz, tembel, aylak, hayırsız..." Neler neler söylenir. Olması gereken şekilde yaşamayan insanlar için hayat zor, sanatçılar için elbette çok daha zor. Oktay'ın konu hakkında söyledikleri: "Söylemek bile fazla. Sanatçı bohemini, en berbat uyuşturucular aradığı ve kullandığı dönemde bile, lumpenden ayırmak gerekir. Amacı gerçekliği değiştirmek, bu yoldan da asla varolmamış bir dünya kurmak olan sanatçıya ne olmuşsa burada olmuştur. Yani yaşadığı toplumda. Kuşku yok: Toplumla uyuşan sanatçılr da vardır. Gelgelelim, zamanı yenebilenler, uzak geleceğe kalabilenler daha çok uyumsuzlar olmuştur. Uyumsuzluğun çeşitli sosyo/ekonomik ve kültürel/ruhbilimsel nedenleri var elbet. Burada söylenebilecek olan şu: Kimsenin yapamadığını yapmak, göremediğini görmek ister sanatçı. Buysa tehlikeli bir uğraştır. Açıklamak çünkü, rahatsız eder normlar benimsemiş insanı. Bu; yeni biçimlerin, düşüncelerin niçin ilkin sanatçılar, yazarlar arasında belirebildiğini ve onlar tarafından benimsenebildiğini yeterince açıklar." (s. 77) Sanayi Devrimi'nin zortlamasıyla birlikte düş güçlerine biraz daha sıkı sarılan insanlar değil miydi fantastiği, BK'yi bir anda patlatan insanlar? Bununla da yetinmediler, distopya adlı muazzam hazine keşfedildi. Verne'ın Yirminci Yüzyılda Paris'i aklıma gelen ilk örnek. Elbette bu yolu takip etmeyenler de var, zamanın Paris'inin bohem yaşamıyla yayılmış bir gettonun çeşitlilik hakkında vereceği çok fikir olmalı. Sanatçı manzaralarında çoğunu inceleyeceğiz.

Cahit Sıtkı'yla bir anı: 16 yaşında bir genç olan Oktay, Cahit Sıtkı'yı Ankara'daki Şükran Lokantası'nda görür ve akşam aynı masaya otururlar. Cahit Sıtkı ketum, keyifsizdir. Ancak şiir okunduğu veya okuduğu zaman canlanır.

"(...) O günlerde bana bir şairlik durumu gibi göründüğü şüphesiz olan 'içe kapanıklığın' anlamına ancak şimdilerde varabiliyorum:
O tül perdenin ardında, horlanan, hiç sevilmeyen, sürekli suçlanan Türk aydınının, yazarlarının, sanatçısının simgesel heykeli olarak oturuyordu Cahit Sıtkı. Yüreğindeki acıyla taşlaşıp kalmış bir heykel." (s. 74)

Cahit Sıtkı gibiler için kaçılacak tek yer meyhaneydi, bir de kafe-barlar vardı. Beyoğlu'nda sıklıkla karşılaşacağız buralarda. Baylan mesela, kuşağın sanatçıları en az bir kere Baylan'ı söyler. Ferit Edgü, Demir Özlü, Demirtaş Ceyhun, Orhan Duru, Yılmaz Gruda ve diğerleri Baylan'da takılırlarmış. Ülkü Tamer, Attila İlhan'ın da orada takıldığını söylerdi ama İlhan'ın görevi yazılacak bir yer bulmakmış. Bir yere gidiyor, orada yazıyor ne yazacaksa ve gençler de kendisini takip ediyor. Pek takılmalık bir durum yok yani. Hatta Oktay'a falan, "Sağlıktan vazgeçtim, asıl zamanınıza yazık ediyorsunuz," dermiş.

Yüksel Arslan geliyor aralarına, 1955'te. Ferit Edgü getiriyor. Yüksel Arslan'ı anlatamam, tam avantgarde bir bay. Ressam diyeceğim, ressamdan da ötesi. Arslan'ın gençliğiyle ilgili anılar, bir işçi çocuğunun tek başına çıktığı sonsuz yolculuk.

İlhan Berk'in çaldığı mısralar da var. Ülkü Tamer bir ilan bile yayınlıyor: "Bundan böyle şiirlerimi İlhan Berk'e okumayacağım." İlhan Berk harbiden de dostlarından dinlediği şiirlerden üç beş bir şeyler kırparmış, altına da kendi imzasını atarmış. "Şair mısra çalar," sözü ona ait.

Cahit Irgat, Dürnev Turnaselli, Ömer Uluç, Sevim Burak ve daha bir sürü insan hakkında anılar var ama ben Oğuz'la bitirmek istiyorum, Hayalet Oğuz'la. O Pera'daki Hayalet'i tekrar okuyasım geldi, okuyacağım. Neyse, Oğuz Haluk Alplaçin. Düzenle ilgisiz bir hayatın sahibi. Evi olmadı, eşyası olmadı, parası oldu-olmadı, çünkü ele geçen para anında dostlarla yenirmiş. Tezer Özlü bahseder, Orhan Duru bahseder Oğuz'dan, o dönemin sakinlerinin tümü yakından tanır Oğuz'u. Böyle bir hayat yaşanmamıştır, Hayalet bir ilk oldu. Şunu verip bitireyim, lütfen izleyin:

Kitap on numara, bence herkeşler okumalı.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hoş Geldin Ölüm
Hoş Geldin Ölüm, Sevgi Soysal'ın göğüs kanseriyle mücadele ettiği Londra'da yazmaya başladığı roman. Bitirememiş ne yazık ki. Bitirseydi 12 Mart'la mücadele eden insanlarından birazını daha görecektik. Üstüne başka romanlar da yazacaktı ve kendisini sürgün eden, hapseden düzene karşı duruşunu sürdürecekti. Hâlâ sürdürüyor; yarattığı karakterler çektikleri acılarla, hatalarıyla, yaşamlarıyla capcanlı örnekler olarak duruyor karşımızda.

İlk cümle şu: "'Niye hep Yenişehir'deyim? Yenişehir'deyiz?' Bu soruyu sorup duruyor Sema."

Londra, Paris, neresi olursa olsun, Yenişehir'den bir türlü ayrılamamak Bachelard'la açıklanabilir. "Mekan, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar" der kendisi. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nde görüleceği üzere şehrin ayrıntıları capcanlıdır, hem bir gözlemcinin, hem de bir yaşayıcının şehridir Yenişehir. Ne yazık ki kitap yarım kaldığı için aynı iki şehirle bir önce-sonra karşılaştırması yapamıyoruz.

Sema, Yenişehir'de dergi satıyor. Yanında Ömer var, yeni eşi. Sema'nın üniversitede hocası. Eski hocası diyelim, ikisi de 12 Mart zamanında şutlanıyorlar üniversiteden çünkü. Hapis günleri geçiyor, önce Hasan'la evleniyor Sema. Hasan, üniversiteden arkadaş. Yoksul çocuğu, mücadeleye girişi bundan. Yapamıyorlar; hapis, mücadele yoruyor. Hasan hapisteyken bir mektup geliyor Sema'nın ayrılmak istediğine dair. Ayrılıyorlar, Sema Ömer'le evleniyor. Hasan'dan olan çocuğu Ali, Hasan'ın anası Hayriye'ye kalıyor.

Dergi satma işini bırakıp kalabalık bir dolmuşla Hayriye'ye giderken Sema yorgun. Ucu bucağı olmayan bir mücadeleyi sürdürürken yıpranmış. "Her insandan biri olmak; şu anda Sema'ya en iyi gelen tek düşünce bu." Sema'nın sorgulayışı öncelikle kendine yönelik. Hayriye, ailenin babası Sefer, Hasan ve evlat Ali. Her biriyle yaşanmış anılar, gecekondu mahallesinin anıları geliyor aklına Sema'nın. Su basmış evde sabahlara kadar su boşaltmalar, Sefer'in satıp parasını alamadığı naylon leğenler, Ali'nin gürbüzlüğü, Hayriye'nin tutunabilme savaşı. Zor bir hayata alışık olmadığı için Sema'nın Ömer'e kaçtığını söylersek belki haksızlık olur, belki olmaz. Fakat çocuğu ardında bırakması, çocuğun küskünlüğü, Sema'nın işin içinden çıkamaması bu noktada başlıyor.

Sema'daki suda yaprak gibi sürüklenme hadisesini güvensizliğin, sevgisizliğin getirdiği aşırı sevgide bulabiliriz. Hasan'la Sema'nın fakülte dönemindeki konuşmalarını, anlatıcının bir iki cümlesini alıyorum:

"Sema sevilmeyi hep hak etmediğini sanıp sevilmemekten ödü kopanlardandı."

Özgeci insanlardır bunlar, yani hep kendilerinden verirler. Sevilmeyeceklerini düşünürler, bu yüzden aşırı, aşırı olmasına rağmen içten bir sevgi gösterirler. Sonuç önemli değildir, bir görevmiş gibi yaparlar bunu. İnsanlar arasında var olabilmek, tutunabilmek için koşulmuş gibi. Sonsuz sevgi göster ve insanlar da seni sevsin. Bazıları kötü anılmamak için de yapar bunu, sanıyorum yapmacıklık burada başlıyor. Sema'nın kaygıları gerçek, bu yüzden yanlış veya doğru yapıp yapmadığını bilmiyor, sadece yapıyor.

Yıllar önce, daha en başta Ömer'le birlikteyken Ömer'in Anadolu'ya gitmesi, ilişkinin boyutunun tam olarak ortaya çıkmaması dedikodulara sebep oluyor fakültede. Sema daha birinci sınıfta, Ömer grubun lider kadrosunda, Hasan da üçüncü sınıfta iki kez çakmış bir öğrenci. Neyse işte, dedikodu falan oluyor, Hasan Sema'yla konuşup anlamak istiyor işi.

"'Peki sen neydin yani, durumun yani, Ömer'in yanındaki durumun neydi? Sormama kızmıyorsun ya?'
'Durumum ne olabilir? Yetiştirmem gerekiyordu kendimi, daktiloya yazıyordum bazı şeyleri, Ömer'in önerdiklerini okuyordum.'
'Kızım, aklın yok mu senin?'
'Nasıl olacak, akıl şıp diye olmaz ki, geliştirmek, beslemek gerekir onu?'
Hasan bu sözleri, bir insanlaşmış tavşanın yumuşaklığıyla söyleyen Sema'ya içi yanarak bakmıştı."

Eh, daha da bir şey söylemem.

Bundan sonrası Sema'nın üst sınıf ailede büyüme süreci, bir de Ömer'in arkadaşlarıyla toplandığı bir gecekondu ortamı. 50 küsur sayfa bir şey zaten, son daktilo sayfasının fotoğrafıyla bitiyor. On numara roman olacakmış, belli.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Malcolm X
OZ diye bir dizi var, izlememişseniz izlemenizi rica ederim. Kült bir dizi. Dizinin güzelliği bir yana, Kareem Said adlı bir karakterden bahsetmek istiyorum. Goodson Truman, gençliğinde birçok pis iş yapmış, sonradan Müslüman olmuş, beyazların sahip olduğu depo gibi bir yeri havaya uçurmaktan hapse girmiş bir kardeşimiz. Mücadelesi tamamen haksızlıklarla mücadele üzerine, bu yolda silah kullanmaktan da geri kalmıyor. Chaotic Good diyebiliriz kendisi için. Yazdığı kitaplarla takipçilerine yol gösteriyor, eşitlik uğruna hapishanedeki tayfası tarafından dışlanıyor, bir dünya olay. Özgürlüğünü elde etmeye bir adım kalmışken, çok affedersiniz, iyilik kisvesi altında şov yapan güç sahibi adilere sittiri çekmesiyle dostlarını yalnız bırakmıyor falan. Böyle bir adam.
Fotoğrafta duvara asılı postere bakalım. Solda Martin Luther King Jr. var, "I have a dream," diye başlayan konuşmasından hatırlarsınız. Sağda da bizim adam, Malcolm Little. O zamanlardaki adıyla Malcolm X.
Bu adamlar ne yaptı? Öncelikle benzer şeyleri hayal ediyorlardı, benzer şeyleri söylediler, benzer şeyler yaptılar. Bir noktaya kadar. King, nefretin sevgiyle giderilebileceğini söylüyordu. Meşhur konuşmasında insanların derilerinin rengiyle değil, karakteriyle değerlendirileceği günleri beklediğini söyler mesela. İyi bir eğitim almıştır, iyi bir hatiptir, sağlam bir düşünürdür. Nobel Barış Ödülü bile almıştır kendisi. Sonrasında ölüm tehditlerinden usandığı bir zamanda öldürüleceğini bildiğini, yine de bir şeyleri değiştirebildiyse mutlu olduğunu söyler, ardından bir suikasta kurban gider. Boğazından vurulur.
Malcolm X, işte sokaktan gelmiş bir adam. Kendi kendini bir nokta kadar eğitmiş, doğru bildiği fikirleri savunurken yanlışlar da yapmış, yine de davasından vazgeçmemiş bir fikir adamı. Hayatına geçiyorum artık. Kareem Said'i niye anlattım, çünkü Kareem Said gerek fikirleriyle, gerek zayıflıklarıyla King'ten ziyade Malcolm X'tir. Bu yüzden, evet.
Kitabın ilk 100 sayfası Hailey'nin kitabı yazma aşamasını anlatıyor. Geriye kalan 600 sayfadan daha dikkat çekici bir bölüm diyebilirim, X'i Hailey'nin, bir araştırmacının gözüyle görürüz. Sadece bu da değil, King'in de başına gelecek olan suikast felaketini tanıkların söyledikleri vasıtasıyla yaşıyormuş gibi oluruz. X'in hayatı, eşiyle ve çocuklarıyla olan ilişkileri, birçok şey var bu sayfalarda.
1963'te Hailey, X'e hayat hikâyesini kitaplaştırmak istediğini söylüyor. O zamana kadar çok yakın bir ilişkileri olmamış ama bir basın mensubu olarak Hailey'den hoşlanmış demek ki X, kabul ediyor. Detaycı ve pimpirikli bir adam olarak Hailey'yi üstadı Elijah Muhammed'ten izin koparmak için Phoenix'e yolluyor. Bu Elijah Muhammed'e geleceğiz, Malcolm X'in zihnini açan bir bay.
Yazım aşamasında, Malcolm X hemen her gece Hailey'nin evine gidiyor, sabaha kadar çalışıyorlar. Geçmişin bazı ayrıntıları X'i üzüyor, bu yüzden sinirlenip eve gittiği de oluyor, peçete, prospektüs vs. gibi hemen her şeye beyazlar hakkında notlar çıkardığı da oluyor. Tabii sadece beyazlar hakkında değil, şuna gel: "Bugünün hızlı dünyasında tefekküre ya da derin düşünceye yer yok. Bir mahkumun iyice kullanabileceği bol vakti oluyor. Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa üniversiteden sonra hapishanedir. İnsan teşvik edilirse hapishanede hayatını değiştirebilir." (s. 19) Amerikan filmlerinde falan duyarız, "Yeterince düşünecek zamanım oldu," diye, havalı bir cümledir. İşte hapishanelerin ikinci amacı bu, düşünmeye teşvik ederek kişisel aydınlanma sağlamak. Aslında ilk amaç bu. Mesela hırsızlık yaptınız, beş yıl hapis verirler, bu beş yılın iki yılı şartlı tahliyesiz süre. Bu süreyi garanti yatarsınız. Üçüncü yılın başında, eğer o zamana kadar bir vukuatınız yoksa bir kurulun karşısına çıkarsınız. İşte ben böyle aydınlandım, şöyle erdim, on numara insan oldum diyerekten adamları ikna ederseniz özgürsünüz. Gözetim altında olursunuz ama hapse girmemiş gibi yaşarsınız. Tabii en ufak yamukta hapse döndüğünüz zaman önceki yatmadığınız süreyi de yatarsınız, bu da suç işlememek için kamçı. İşte bu ilk tahliye aşamasında insanlar meslek öğreniyor, kitap okuyor, ne bileyim, geliştiriyorlar kendilerini. Malcolm X de hapishanede yetiştirmiş kendini. Helal.

Neyse, yazılış sürecinde Malcolm X çok yoğun, ara ara görüştükleri de oluyor, her gün çalıştıkları da oluyor. Lakin bir şekilde tamamlamaya yaklaşıyorlar kitabı. Bu arada yazar, Malcolm X'le yakınlaşıyor ve bazı ilginç şeyler öğreniyor. Mesela X, çocuklarına hediye almamış hiç. Karısını ihmal ediyormuş, Elijah Muhammed'in yolunda harcadığı zamana hem üzülüyormuş, hem üzülmüyormuş. Muhammed Ali'yle yakınlıkları var, Ali'nin Müslüman olduğunu söylediği zamanlardan kalma. Eskinin iki iyi arkadaşı, Elijah Muhammed Malcolm X'i cemaatinden çıkarınca, Ali de Elijah Muhammed'in sadık bir müridi olduğu için konuşmamaya başlıyorlar. Ali kaçıyor X'ten daha doğrusu. X'in öldürülmesiyle ilgili ayrıntılı bir inceleme de var. Polislerin sallamaz tavırları, X'in konuşma sırasında defalarca kurşunlanması. Of, hatırlayınca içim karardı. X'in hayatına geçelim artık.

Baba vaiz, anne işsiz. Ku Klux Klan, babanın evde olmadığı bir gün baskın yapıyor ve camları indirip tehditler savuran beyaz kukuletalı adamlar geldikleri gibi gidiyor. Baba dönünce olayı öğreniyor ve çok sinirleniyor. Bu sıralarda doğuyor Malcolm Little, 19 Mayıs 1925'te, çok yoksul bir ailenin dördüncü çocuğu olarak. Babanın önceki eşinden üç çocuğu var, onlardan biri olan Ella, X'in hayatında önemli bir yere sahip olacak.

Baba öldürülüyor, kaçınılmaz son. İntihar ettiği söyleniyor ama kafada kocaman bir ezik, bir de ölüyü taşımışlar, izler belli. Yine de olay kapatılıyor, dört çocuğun yetiştirilmesi, anne Louise Little'a kalıyor. Kadın çıkış yolu arıyor, bir türlü bulamıyor ve psikolojisi bozuluyor. X'in beyazlara karşı olumsuz şeyler hissetmeye başlamasının ilk örneği burada ortaya çıkıyor; sosyal sağlık bir şeyinin adamları defalarca geliyor, çocukları devlet himayesine almak için. Kadın akıl sağlığının yerinde olduğunu göstermek için uğraşıyor ama her seferinde gücü biraz daha azalıyor, çünkü bu beyazlar yardım ödemelerini geciktiriyor, kadına deliymiş gibi davranıyor falan. En sonunda kadını akıl hastanesine kapatıyorlar. Olaya gel.

Çocuklar akrabalara dağıtıldıktan sonra okul dönemi başlıyor. Malcolm çok başarılı bir öğrenci. Beyaz bir öğretmeni var, Malcolm'ı pek seviyor. Çocuğa ne olmak istediğini sorunca, "Avukat," diyor Malcolm, kendinden gayet emin. Lakin adamın dediği şeye gel: "Ya sen avukat olup napıcan, sen marangoz ol, tornacı ol. Böyle işler yapmak istemez misin?" Çocuk siyah ya, toplumda da yer yok kendisine. İşte meslek edinsin bir an önce, parasını kazansın. Asla "kötü" yola düşmesin, hak aramasın. Kafa bu, böyle ortamlarda büyüyor Malcolm. Mesela bir yurtta kalıyor, yurttakiler pek seviyor bu siyah, akıllı küçük çocuğu. O kadar seviyorlar ki çocuğun yanında, "Kahrolası zenciler böyledir işte," falan diyorlar ama çocuğu kastetmeden, yani çocuk da kendilerindenmiş gibi. Malcolm zeki tabii, lan ben de zenciyim gebeşler, diye düşünse de bir şey söylemiyor. Düşünceleri böyle böyle şekilleniyor.

Kardeşler de bir şekilde yırtmaya bakıyor. Biri papaz oluyor, biri işte bilmem ne oluyor. İrtibatı koparmıyorlar ama uzunca bir süre. Malcolm şehre gittiği zaman bir ölçüde kopacak ama hayatının dönüm noktasında kardeşlerinin etkisini bayağı bir hissedecek.

Malcolm bakıyor ki okuyan siyaha yer yok, şehre gidiyor, Ella'nın yanına. Şehir hayatı bir 200 sayfa kadar var, uzun bir süreç. Başlarda saçları beyazlarınkine benzetmek için kül suyuyla yakıyorlar mı, bir şey yapıyorlar. Amaç fiziksel görünümlerin dahi beyazlar gibi olması, beyazlara karışma dürtüsü. Sonrasında birkaç arkadaş ediniyor genç Malcolm, ayakkabı boyacılığı yapıyor ünlü kulüplerde. Burada müzik gruplarıyla kurduğu ilişkiler de ilginç; Duke Ellington'ın yakın arkadaşı oluyor ve ona esrar falan buluyor mesela. Bu yıllarda geyik bir deyişle sokakların kanunlarını öğreniyor, ileride hitap ettiği insanlara ulaşma konusunda en büyük yardımcısı, ulaşmak istediği insanların nasıl bir hayat yaşadıklarını bilmesi olacak. Neyse, torbacılık falan derken Ella'nın yardımıyla New York trenlerinde çükilata, büskivik gibi şeyler satıyor ve daha büyük bir şehirde yaşamanın hayalini kuruyor. Gidiyor da o şehre. Başka arkadaşlar, başka sevgililer, hırsızlık. Süper bir çete kuruyor ve zenginlerin evlerini soymaya başlıyor. Yakalanıyor bir gün, doğru kodese.
10 yıl.

Aydınlanma burada başlıyor. Philbert ve Reginald, hapisteki kardeşe aynı şeyi söyleyen mektuplar yazıyorlar: "Sakın domuz eti yeme kardeş, hapisten kurtulmanı sağlayacak yolu göstereceğiz." Reginald gelip gidiyor ara ara ve İslam Cemaati'nden, Elijah Muhammed'ten, kurtuluştan bahsediyor. Sallamıyor önce Malcolm, sonra yavaş yavaş daha fazlasını merak ediyor. En sonunda Elijah Muhammed'e mektup yazıyor. Cevap gelince görev tamamlanmış oluyor, bir üstadın yoluna girmiştir artık.

Elijah Muhammed, ermiş olarak gördüğü bir adamla karşılaşıp değişmesinin ardından tüm siyahların Müslüman olması için uğraşmış, İslamiyeti ABD'de örgütlü bir şekilde yaymaya çalışmış bir dayı. Peygamber gözüyle bakıyorlar adama, o derece etkili biri. Neyse, Malcolm hapiste iyice bir kitap okuyor falan, çıktığı zaman Elijah Muhammed'le görüşüyor ve yavaş yavaş cemaat işlerine giriyor. Harlem civarında zencilerle konuşuyor mesela, broşür dağıtıyor, böyle şeyler. Muhammed'in sağ kolu haline geliyor, lakin bu olay onun sonu olacak. Muhammed, X kadar bilgili, televizyona çıkan falan bir adam olmadığı için aslında en başından beri X'in arkasından konuşurmuş, çekiştirirmiş falan. Ama X işini iyi yaptığı için de dokunmuyormuş. Böyle acayip acayip işler. Sonra bu Muhammed kardeşimiz sekreterlerini falan hamile bırakmış, X dedikodulara kulak asmamış, Muhammed öl dese ölürmüş falan.

Kariler, X'in yolunda büyük saçmalıklar olduğunu görürüz, ne kadar eşitliğe yönelik bir yol olsa da. Birincisi, kahramana bağlılık. Gündüz Vassaf'ın kahramanlar hakkında yazdıkları geliyor akla. Bir kahramanı körü körüne takip ederseniz boşu boşuna ölebilirsiniz, çok affedersiniz. Kahramanların değil, fikirlerin yolunda yürümek gerekir. Eh, X'in 10 yıllık cemaat mücadelesinde gözlerini kapayıp vazifesini yapması, böyle bir körlükten kaynaklanıyor. Zira arada çok büyük bir düşmanlık olmamasına rağmen cemaat, X'in sahip olduğu tek eve mahkemeyle el koydurtuyor mesela. Muhammed'in X'in cenazesinde yaptığı konuşma daha berbat. "Hırsından yandı bitti kül oldu" havasında. X iyi ki daha fazla rezillikle karşılaşmadı. Hayatında, en azından.

İkincisi, İslamiyeti çıkarlara göre yorumlama. Kariler, buradaki İslamiyet anlayışı, X'in daha sonra itiraf edeceği üzere çarpık, deli gibi çarpık. Çarptırılmış daha doğrusu, araç haline getirilmiş. Irkçılığa ırkçılıkla karşılık veriyor X, tüm siyahlar kötüyse tüm beyazlar da kötüdür, alayı dombilidir gibi. Eh, o şartlarda oluyor böyle şeyler. Sonra domuz eti yememek dışında hiçbir ibadet yok. Aslında yanlış söyledim, çarpık inanç yerine İslamiyetin fikri boyutu demeliydim ele alınan. Neyse, namaz kılmaktan bihaber X kardeş. Hacca gittiği zaman namaz kılmayı, abdest almayı vs. öğreniyor, öğreneceği ne varsa. Sonra orada görüyor ki beyazlar da var. Müslüman beyazlar. Düşünüyor, ulan demek ki bütün beyazlar şeytan değil, diye aydınlanıyor. Memlekete döndüğünde fikirleri bayağı bir değişmiş şekilde kameraların karşısına geçiyor ve bütünleyici bir yaklaşımla siyah-beyaz meselesine ancak o zaman eğiliyor. Çok geç bir zamanda, çünkü kısa denecek bir süre sonra vurularak öldürülecek.
Bir dünya sözü var X'in, onları almadım. Sözlüklerde istemediğiniz kadarına rastlayacaksınız. İyi günler diliyorum.
Yanıtla
53
5
Destekliyorum  12
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
13. Savaşçı
Ahmet İbn-i Fadlan adlı bir Arap kardeşimizin 922'de başından geçenler. Öncelikle şunu belirteyim, ne İbn-i Fadlan, ne de kendisinin el yazması kurgusal.Her şeyin kurgu olduğunu söyleyenlere denk geldim. Öyle bir şey yok. Perec mi lan bu, Crichton.

Michael Crichton, kendisi Jurassic Park'ın da yazarı, bir ön metinle mevzuyu açıklıyor önce. Yazmanın kökenini, nüshaların başına gelenleri anlatıyor mesela, sonra Viking kardeşlere geçiyor. Bu yazma, İskandinav toplulukları hakkında bilgi veren bir erken dönem kaynağı olduğu için çok önemseniyor. Görece gölgede kalmış Viking yaşamı hakkında birçok ayrıntıya bu yazma sayesinde ulaşılmış. Vikingler hakkında bazı araştırmacıların görüşlerine de yer veriliyor. Biri diyor ki bu aslında barbar diye nitelenen adamların kendi kültürleri vardı, lakin medeniyet kurmak için gereken hümanizmden mahrumdular. Arkalarında pek eser de bırakmadılar falan. Crichton'a göre bu görüşlerin geçerliliği tartışılır hale gelmiş, çünkü karbonla yaş belirleme olayıyla birlikte Doğu'nun gelişmiş medeniyetinin yayılmasından önce kuzeydeki topraklarda maden işlemeciliği çok ileri bir seviyedeymiş. Eh, uzaylıların yapmadığında hemfikirsek Stonehenge de var. Böyleyken böyle.

Son olarak Ahmet kardeşimiz. 900'lü yılların Bağdat'ında, zenginlik ve refah içinde yaşayan, muhtemelen eğitimli bir insan. Şair olduğunu söylüyorlar. Halifeye yakın olmasına rağmen aralarında pek sevgi falan yok. Neyse, son derece objektif, tarafsız ve gerçekçi bir dayı İbn-i Fadlan. Ahmet diyeceğim bundan sonra.

Açıklamalar bu kadar. Romanın yazılış aşamasından bahsetmeyeceğim, yine de bazı eksik bölümleri Crichton'ın tamamladığını söyleyeyim. Neresi tamamlanmış, onu bilmiyorum.

Ahmet, halifenin emriyle bir tüccara mektup götürmek için adamın evine gidiyor, bakıyor ki adam yok. Adamın eşi orada. Gençten bir kadın. Sevişiyor bunlar, tüccar da sonradan bir şeylerden şüphelenince Ahmet'i halifeye şikayet ediyor. O sırada Saka elçisi saraydaymış. Halife, Ahmet'i elçi olarak Saka diyarına gönderiyor. Aylarca sürecek bir yolculuk. Sürgün diyelim buna, ağır bir ceza.

Bu noktadan sonra kitabın kırılma noktası kuzeye doğru giderken Vikinglerle karşılaşmak olacak, karşılaşmadan önce yolculuk faslı var. O coğrafyada Türkler de bulunduğu için Tekin el-Türki, Bars el-Saglabi gibi isimlere rastlıyoruz. Hazar Türkleri var daha çok. Türkler önemli olaylarda pek gözükmüyorlar, Crichton arada kurguya dahil olarak uzunca zaman dilimlerini özetleyerek geçiyor. Yine de Oğuz Türkleri mesela, Ahmet'in ilgisini çektiği için biraz detaylandırılmış.

"Hiçbir Müslüman kendisini ağırlamayı kabul edecek ve yanında kalabileceği bir Oğuz olmadan Türk topraklarına giremez. Tabii kabul edilmek için ev sahibine kendi ülkesinden kıyafetler, takılar, karısına da biber, darı, kuru üzüm ve fındık getirmek zorundadır. Misafir kabul edildiğinde ev sahibi onun için bir çadır kurar ve ona kesmesi için bir de koyun verir. Oğuzlar asla koyun kesmezler, bunun yerine hayvan ölene kadar kafasına vururlar." (s. 33)

Oha. Bunun dışında aile, eşcinsellik gibi konularda söylenenler de ilginç. Balballar ve sahipleriyle birlikte gömülen atlar anlatılmış.

Ahmet, gideceği yere ulaşmasına bir adım kalmışken Vikinglerle karşılaşıyor. Buliwfy önderliğindeki dana adamlar. Bu adamlarla takılıyor bir süre Ahmet. Neyse, tayfaya bir haberci geliyor, kuzeydeki bir krallıktan zannediyorum, ya da krallık gibi bir şey. Haberciyi gönderen, Buliwfy'nin tanıdığı bir yaşlı kral. Yardım istiyor. Buliwfy de yardım için harekete geçiyor, Ahmet'i de yanına alarak. Ahmet yoluna gitmek istiyor ama bırakmıyorlar, çünkü Ahmet 13. Savaşçı. Yani gruba lazım bir adam, uğursuzluğu engellemek için. Böylece ikinci bölüme geçiyoruz, Viking diyarına doğru yelkenler fora.

Asıl eğlenceli bölüm burası, o yüzden kısa keseceğim. Kralın yardıma çağırış sebebi, sisin geri dönmesi. Sisten ölümüne korkuyorlar, çünkü sisle birlikte gelenler o kadar korkunç varlıklar ki adlarını söylemek bile yasaklanmış, kötü şans getireceğine inanıldığı için. Bu sis olayı, uzun zamanlardan sonra tekrar ortaya çıkan yaratıklar falan tanıdık geldi mi? Benim aklıma Game of Thrones geldi direkt. Benzerlikler çok. Neyse, olayın gittiği yeri anlatmayayım da keyfi kaçmasın, heh heh.

Savaşıyorlar, birileri ölüyor, ölenlerin cenazesinde üzülen yok. Vikingler değişik adamlar. Bir insan için en aşağılık ölümün yatakta gelen ölüm olduğunu düşünüyorlar, o zaman üzülüyorlar işte. Bunların Valhalla, Valkyrie hadiseleri falan var ya, o sebepten. En kutlu ölüm de savaşta gelen. Ondan sonra, deli gibi içiyorlar. Öyle böyle değil. İçerken kavgalar çıkıyor, dişler kırılıyor, umursadıkları yok. Kolayca adam öldürebiliyorlar, göz kırpmadan. Ahmet'e tek tanrıya inanmanın nasıl yeterli geldiğini falan soruyorlar, adamlarda tanrı çok.

Böyle. Güzel bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sevimsiz Hikayeler
Bu Babil Kitaplığı, Kütüphanelerin Efendisi Borges tarafından hazırlanmış bir fantastik edebiyat dizisi.
Borges'in önsözünde Bloy hakkında şunlar var: "Yazma işine girişip de bir başkasına dönüşmeyen, en azından kendi özellikleri ve gerçekliklerini abartmayan bir insan belki de yoktur. Bernard Shaw, George Bernard Shaw'un pantomim yoluyla canlandırılan bir zürafadan daha gerçek olmadığını söylemiş; alçakgönüllü gazeteci Walt Whitman, büyük bir yüreklilikle, okuyucular da dahil olmak üzere gezegendeki tüm insanlara dönüşmüştür. Valle Inclan, kendini düellocu ve aristokrat mertebesine yükseltmiş; pasif ve korkak Leon Bloy öfke dolu iki ayrı yaratığa bölünmüştür: Prusya ordularının korkulu rüyası, nişancı Marchenoir ve şimdiki nesil için gerçek Leon Bloy olan ve bizlerin de tanıdığı acımasız polemikçi.
(...) Leon Bloy ise evreni, her insanın bir sözcük, bir harf ya da sadece bir noktalama işareti olarak yer aldığı bir tür ilahi şifre olarak kabul eder. Kozmik uzamı reddederek tüm uçurum ve ışıkların insan bilincinin yansımasından başka bir şey olmadığını iddia eder. Bir keresinde, zaten cehennemde yaşadığımızı ve her insanın en yakınındaki kişiye işkence etmekle görevli bir şeytan olduğunu söylemiştir." (s. 9-10)
Bloy, dönemindeki tüm yazarları aşağıladı, hatta Borges'e göre tüm insanları. Yahudiler, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, kim varsa yerin dibine soktu. Hikâyelerinden tahammülsüzlük akıyor zaten, insanlara katlanamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz, bir de Bierce gibi, Saki gibi yazarların babası, Le Fanu'nun ikinci versiyonu olduğunu. Gotik romantizm seviyesi büyükten küçüğe azalıyor, değişiyor.
Longjumeau Esirleri: Borges der ki bu hikâye Kafka'yı müjdelemektedir. Gerçekten; içinden çıkılamaz bir durumda kurtulmaya çalışan, umutsuzluğa kapıldıkça daha da çok çabalayan bir çiftimiz var. Küçük bir yerde yaşıyorlar ve oradan ayrılamıyorlar, çünkü ne zaman trene binecek olsalar ya birinin ayağı burkuluyor, ya araba çarpıyor, ya tren erken gidiyor. Bir şey oluyor yani illa. Bu yüzden adam işinden oluyor, akrabalarla iletişim kesiliyor, yalnızlaşıyorlar. Bir gün vagona binmeyi başarıyorlar çok şükür, onda da vagon hareket etmiyor. Lokomotife bağlı değilmiş. Şöyle bir son var, benim çok hoşuma gitti: "Kaçırmayacakları tek yolculuk, ne yazık ki, kısa süre önce çıktıkları yolculuktu elbette, ve kişilik yapılarını iyi bildiğim için, bu son yolculuğa da çıkamamaktan korktuklarını ve son hazırlıklarını titreyerek yaptıklarını düşünmekten kendimi alamıyorum." (s. 46)

Evet, kitap gayet hoş. Aralara sıkıştırılmış birçok mitolojik gönderme keyifli, büyük yazarlardan alıntılar da güzel. Böyle. Fantastik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir