Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ses Taklitçisi
Ay bayıldım, bayıldım. Thomas Bernhard'ın içine Julio Cortazar kaçmış bir versiyonu yazmış bu kitabı resmen. Thomas Bernhard tam bu değil, o nedenle ilk kez okuyacaksanız buradan başlamayınız, yanlış bir fikir edinirsiniz ama ben çok çok sevdim bu küçük kitabı. (Olası "peki nereden başlayalım o zaman" sorularına cevap: bilmiyorum, bir yazarın külliyatını bitirmeden bu soruyu cevaplamıyorum prensip olarak, başlangıcı bulmak için bitirmek lazım bence ve Bernhard'ı bitirmeme epey var efendim.)

Neyse, dönüyorum. Hepsi tek sayfalık 104 tane öykü var kitapta. Öykü dedim ama öykü doğru sözcük mü emin değilim. Öykümsüler. Haberimsi şeyler. Dedikodular. Duyumlar.

"Gerçeklikle kurmacanın kırılgan sınırında, bir anlatının çekirdeğini taşıyabilecek güçte, ince bir zekânın ürünü olan bu kısa metrajlı keder öyküleri iğneleyici karakteriyle Bernhard evreninin ipuçlarını da sunuyor" diyor arka kapak - tam da bu işte. Huysuzluklar kralı Bernhard'ı sezebiliyoruz, diğer kitaplarındaki kadar olmasa da ara ara sinirlenip homurdanıyor yine (canım) ama alaycılığını ilk defa bu kadar absürtlüklere odaklanarak ortaya koyduğuna şahit oluyorum, sanırım bu açıdan Cortazar'ı anımsattı. Örneğin uzun yıllar devlete hizmet etmiş ve bir kere devleti eleştirdiği için Basra'ya sürülen bir kütüphaneci ile tanışmasına dair tuhaf bir hikâye anlattığı (buralar basbayağı Cortazar) bölümü şöyle bitiriyor: "Devlete hizmet, bu hizmeti yerine getiren herkesi mahveder. İnsan devletin hangi yetkilisine hizmet ederse etsin hep yanlış yetkiliye hizmet eder" - burası ise tipik Bernhard bana sorarsanız.

Neyse, pek çok okura saçma ve manasız gelebilecek ve hatta gelmiş bir kitap bu, bense bayıldım. Çok absürt, çok huysuz, çok komik, çok uçuk. Çok güzel.

Absürtlük seviyesini anlamanız için, kitaptaki Waldhaus Oteli isimli öykücüğü aynen buraya alıyorum, böyle tuhaflıkları seviyorsanız okuyunuz: "Havadan yana şansımız olmadı, her açıdan iğrenç konuklar vardı masamızda. Nietzsche'den bile tiksindirdiler bizi. Otomobilleriyle kaza geçirip öldüklerinde ve Sils Kilisesi'nde tabuta konduklarında bile onlardan nefret ediyorduk."

Peki Bernhardcığım. Biz senin nefret etme biçimini de sevdik.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kelimeler Şehri
Ay bayıldım, bayıldım. İnsan kurgu okudukça, kurguya dair yazılmış nitelikli denemelerden de daha çok haz alır hale geliyor. Belki beş sene önce okusam tam anlayamayacağım akıl yürütmeler ve çıkarımlar barındıran, kısmen zor bir kitap "Kelimeler Şehri" ama dikkatini verip odaklanarak okuyacak bir okura muazzam bir bakış açısı sunuyor Alberto Manguel.

Çok fazla yerin altını çizdim, ancak şu alıntıyla başlayayım: "Bir uygarlık ve dili arasındaki ilişki simbiyotiktir: Belli türden bir toplum belli türden bir dili doğurur ve söz konusu dil de, karşılığında, söz konusu toplumun tahayyülünü ve tefekkürünü esinleyen, biçimlendiren ve daha sonra da aktaran hikâyeleri söyleyip yazdırır." Kitabın anlatmaya çalıştığı meselenin nüvesi bu aslında. Manguel, Massey Konferansı'nda yaptığı sunumunun kitaplaştırıldığı Kelimeler Şehri’nde, bir arada yaşamanın nasıl mümkün olacağına dair kafa yoruyor ve (arka kapaktan alıntılıyorum) "toplumlar arasındaki giderek artan tahammülsüzlüğe edebiyat cephesinden yaklaşarak, sorusunun cevabını toplum mühendisleri yerine yazarlar, şairler, sanatçılar ve hikâyelerin verebileceğini" söylüyor.

Bu eksende de insanlığımızın yazılı metinler tarihinden türlü örneklere başvurarak meramını anlatıyor; Gılgamış Destanı'ndan Don Kişot'a uzanan bir metinler bütünü üzerinden kafa yoruyor; dilin, kelimelerin, ortak anlatıların kudretini bize hatırlatıyor.

Dilin kimlikle ilişkisinden, dünyamızın geldiği noktada edebiyatın metalaşması meselesine dek geniş bir çerçevede, oldukça iyi yazılmış ve epey düşündürücü metinler bunlar. Günümüzün vahşi kapitalizminin çalışma dinamiklerini kitaplar üzerinden didiklediği denemesindeki şu çok sevdiğim paragrafla bitireyim bu değerlendirmeyi. Bu konular ilginizi çekiyorsa muhakkak okuyunuz bu kitabı.

"Tüketici dünyasında, Berkeley'in esse est percepi [var olmak algılanmaktır] aforizması bambaşka bir anlam kazandı. Algılanmak var olmanın temelindedir, ancak şeyler var olmaya gereksinim duydukları için değil, onlara gereksinim duyulduğu algısı sayesinde değer kazanırlar. Bu durumda, arzu tüketimin kaynağı değil nihai ürünü haline gelir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orlando
Ay bayıldım bu kitaba. Woolf’un klasik tarzının epey dışında evet, epeyce de kolay okunuyor. Ve fakat o yıllarda bunu yazabilmek nasıl bir dehadır? 400 yıl yaşayan ve hayatının yarısını erkek, yarısını kadın olarak geçiren Orlando’nun hikâyesinden toplumsal cinsiyet rollerine dair çıkaracak çok ders var ve Woolf hepsini müthiş sübliminal, nazik ve komik şekilde suratımıza çarpmış. Gerçekten enfes ‑ hem hikâyesi ve kurgusu ilginç, hem meselesini didaktikleşmeden anlatıyor, hem edebî lezzeti yerinde. Bunu yapabilince insan büyük yazar oluyor işte.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Grand Hotel Europa
Ay aşırı sinirliyim ya, aşırı. Muazzam olabilecek, hatta şu sefil haliyle bile yer yer muazzam olabilen bir kitabın nasıl içine ediliri denemiş Ilja Leonard Pfeijffer. Ne diyebilirim ki, iyi halt etmiş.

Bu kitaptakiler kadar derinlikli Avrupa analizleri yapabilen; kültür, geçmiş, gelenek, sanat üzerine bunca iyi yazabilen biri, mizojinisini gizlemeyi nasıl beceremez? Diğerlerini yazabilen aklı nasıl burada devreye girip "yav bari çaktırmayayım" demesini sağlayamaz? Bir roman düşünün ki içindeki kadın karakterlerin tamamı korkunç. Şımarık nevrotiğini mi ararsınız, aslında bir öpücükle kendini bırakmaya hazır zır feministini mi (gerçekten böyle bir karakter var kitapta), mini deri eteklerle gezen ve daha 20'sine gelmeden vamplığın dinamiklerini çözmüşünü mü? Hepsi birbirinden karikatürize bir sürü kadın karakter. Bir de bu kadınların bir kısmıyla gerçekleşen seks sahneleri var ki... Aman Allahım. İlja Bey'in hayatında hiçbir kadınla sevişmemiş olduğuna yemin edebilirim ama ispatlayamam - zira yazdığı sevişmelerin tamamı deneyimsiz birinin okuyup inanacağı kötü porno hikâyeler ayarında. Onlardan hallice bile diyemiyorum, tam o ayardalar. Ben ki iyi yazılmış sevişmeleri okumaya bayılırım (Carlos Fuentes'e ve Lawrence Durrell'e selam olsun), buradakileri okurken yazarın adına utandım resmen, öyle bir ucuzluk.

Of yani, of. Bütün keyfimin içine etti. Yazarımızın cinsel açıdan aşırı cahil bir kadın düşmanı olduğunu gözardı etmeye çalışarak (takdir edersiniz ki çok zor) hikâyenin geri kalanına dair de birkaç şey söyleyeyim. Her Avrupa kentinde bulunan, artık köhnemiş klasik bir "Grand Hotel"de kalan anlatıcımızın öyküsünü dinliyoruz. Acayip ilgimi çeken bir konuyu; Avrupa fikrini didikliyor roman bu öyküyle aslında. Avrupa'nın geçmişe ve kendi mirasına takılıp kalmışlığını, kendi kendisinin bir karikatürü haline gelmekte olduğunu, sanatla ilişkisinin kopuşunu, kitle turizminin tuhaf dinamiklerinin Avrupa medeniyetine neler etmekte olduğunu... Yani konular nefis, üstelik çok da iyi yazılmış bu bölümler. Ama işte o berbat seks sahnelerinin travmasını ve yazarın cinsiyetçiliğini aşamadığımdan, aldığım keyif de kursağımda kaldı resmen.

Çok ayıp ya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Acı İçin Bir Şey & Bir Hipodrom Hatıratı
Avustralyalı yazar Gerald Murnane ile tanışma kitabım oldu “Acı İçin Bir Şey” ve sahiden de epeyce iyi tanışmış olduk zira kendisinden okuduğum ilk şey anıları oldu: hipodrom çevresinde dönen anıları.

Taşrada büyüyen, at yarışlarına kafayı takmış bir yazar kendisi. Babasından devraldığı at yarışı tutkusu tüm hayatını şekillendirmiş, o da bir gün hayatını at yarışları ve atlar üzerinden yazmaya karar vermiş; hayatındaki her büyük kırılma noktasına eşlik eden bir at hikâyesi var zira. Atların isimlerinden üzerlerine taktıkları renkli kuşaklarına dek her şeyden büyülenen böyle bir adam için daha iyi bir fikir olamazmış bence. Anı yazmanın bu kadar özgün bir biçimiyle daha önce karşılaşmamıştım.

Sonuçta geri dönüp hayatına at yarışları üzerinden bakıyor. Benim gibi atlara özel bir ilgi duymayan biri için bile çok keyif verici bir okumaydı, çünkü evet, her şey atlara bağlanıyor ama bir yandan da Murnane’e dair çok şey öğreniyoruz. Kadınlarla, içkiyle, yazmakla, hayatla ilişkisi... Utangaçlığı, muzipliği, dertleri.

Yazarın dilini, ironik üslubunu, neşesini ve alaycılığını çok sevdim ben. Kendisinin kurmacalarını okumayı merakla bekliyorum, muhtemelen o zaman daha da çok seveceğim kendisini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sebastian ya da Güçlü Tutkular
Avignon Beşlisi ile inişli çıkışlı ilişkimiz ne olacak ben de bilmiyorum, bu satırların ardından son kitaba geçeceğim ama yani dalgalandım da duruldum resmen ya.

Üçüncü kitap Constance müthişti, sonra dördüncü kitap olan Sebastian'ı okudum ve; hayda! Çok enteresan yani, Durrell mi yazmış bunu dedim? Kötü bir kitap diyemem ama Durrell diyince aklıma gelen yüksek standartlar çerçevesinde düşününce aslında kötü de bir kitap bir taraftan. Akıyor, sürüklüyor insanı ama ilk üç kitapta olmayan tuhaf bir sıradanlık ve yavanlık var kendisinde. Yani sanki Durrell kendi metninden sıkılmış gibi bir vaziyet, bir "bitse de gitsek" duygusu; İskenderiye Dörtlüsü'ndeki kusursuzluktan çok uzak. (İskenderiye demişken, oradan tanıdığımız Balthazar, Pursewarden, Melissa ve Capodistria'ya burada birer cümleyle dahi olsa rastlamak pek hoştu.)

Adından mütevellit, çok merak ettiğim Sebastian'la ilişkimizi derinleştireceğini ummuştum bu kitabın ama açıkçası çok bir gelişme kaydedemedik bu anlamda. Üstelik kitabın kahir ekseriyeti Cenevre'de geçiyor, oysaki ben Avignon'dan kopmaya hiç hazır değildim. Ve ayrıca bu kitapta Durrell'in alamet-i farikası olan müthiş atmosferik mekânlar yaratma becerisine dair bir şey de yok. Cenevre'de olduğumuzu unuttuğum anlar bile oldu.

Neyse, resmen laf salatası yapıyorum ama açıkçası ne söyleyebileceğimi bilmiyorum da, ondan. Yer yer elbette çok sevdiğim kısımları oldu kitabın ama işte kopuk, bağlamsız, bir tuhaf. İlk 3 kitapta ilmek ilmek inşa ettiği üst kurmaca unsurlarını güçlendirmeye bile zahmet etmemiş burada, Constance ve

Sebastian'ın hikâyesini öyle dümdüz anlatmış. Yakıştı mı Durrellciğim sana bu şimdi?
Son kitap Quinx bu işi çözer ve bu beşli görkemli şekilde biter umarım diyerek sözlerimi noktalıyorum. Yine de kitaptan bir cümle eklemeden bitirmeyeyim hadi.

"Deliler 'kendi'lik duygusu taşımayan kişiler olsa gerek: Bütün yatırımı ötekine, nesneye yapıyorlar."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Ölüm Bağışlamak
Ateşe bel bağlanabilir; yasasının ölmek ya da yanmak olduğunu bilmek kaydıyla."

En sevdiğim Yourcenar olmadı (zira Hadrianus'un Anıları diye bir başyapıt söz konusu) ama yine epey sevdiğim bir kitap oldu Marguerite Yourcenar'ın "Bir Ölüm Bağışlamak"ı. I. Dünya Savaşı sırasında geçen bir anlatı bu, Eric adlı bir askerin ağzından en yakın arkadaşı Conrad'ın kız kardeşi Sophie ile ilişkisini dinliyoruz. Sophie Eric'e aşık, Eric ise türlü sebeplerle bu aşka karşılık vermiyor.

Anlatı Eric'in ağzından aktığı için okuduklarımızın ne kadarına güvenmeliyiz orası meçhul. Zira Eric biraz beter birisi bence, Sophie'nin aşkından hoşnut, karşılık verememekten de hoşnut bence, bir de Sophie'nin yaptığı / yapmadığı her şeyin kendisiyle ilgili olduğunu zannediyor ki Allahım bunlar ne kadar da tanıdık erkek halleri!

Belki kitabın geçtiği zaman itibariyle, her zamankine kıyasla biraz daha klasik ve konvansiyonel bir dil kullanmış Yourcenar ama kendisinin dili her zamanki gibi müthiş lezzetli, insanın aşk ve savaşın türlü halleri karşısında vermek zorunda olduğu sınavlara bakışı çok derinlikli, zengin, ufuk açıcı.

Sophie'nin Eric'in problemli bakışı ve anlatımına rağmen muhteşem güçlü bir kadın olduğu ortada. Eric de muazzam iyi yazılmış bir karakter bence, zaten aksi halde kendisine bu kadar sinirlenmezdim sanıyorum.

Ezcümle, uzun bir aranın ardından güzel bir kavuşma yaşadık Yourcenar ile diyebilirim. Kendisini çok seviyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Leonard ve Hevesli Paul
Aşşırı tatlı, olağanüstü naif, kendi halinde ve leziz bir kitap "Leonard ve Hevesli Paul". Bir edebiyat şaheseri mi, değil ama yani nasıl güzel, yumuşacık. Resmen okşadı beni bu kitap.

İrlandalı yazar Rónán Hession'ın ilk romanıymış bu. 30larında iki arkadaş olan Leonard ve Paul'ün süssüz dostluklarını merkeze alıp, ikilinin hayatının bir dönemine göz atıyor yazar ve bence bizi bildiğimiz kategorilerin dışında düşünmeye çağırıyor zarifçe. Hızlıca bazı kalıplara sokabileceğimiz karakterler bunlar aslında, mesela pekala "başarısız" diyebileceğimiz tipler ama o stereotiplerin dışında / ötesinde kim olduklarını görmemizi sağlıyor bu tatlı roman.

Bildiğimiz ezberlerin dışında tiplemeler ve bildiğimiz ezberlerin dışında gelişmeyi başarmış bir evlilik de var kitapta. Yazarın dili çok güzel, yer yer çok komik, yer yer hüzünlü ve iç burkucu ama naifliğini hiç kaybetmiyor anlatı. Çok güzel iç görüler ve gözlemler barındırıyor eser ama yazarımız bunları dev aforizmalar gibi suratımıza çarpmak yerine iddiasız biçimde metninin içine yerleştirmeyi seçmiş ve ne iyi etmiş. (Barış Bıçakçı'nın tam tersi diyebiliriz...)

Kalıplar, etiketler, kurumların ötesinde düşünmek; hayata geç de olsa bir yerinden ve bir biçimde tutunmak, kendi kabuğumuzun içinde iyi hissetmenin yollarını bulmak üzerine pek zarif bir roman bu. Çok tavsiye ediyorum, kimsenin hayatını değiştirmez ama okuyan herkesin kalbini yumuşatır bence.

Şununla bitiriyorum:

"Peki, madem ciddi cevaplar istiyorsun... İlişkini her şeyin önüne koymalısın. Yani gercekten ilk sıraya koymak; sadece sevgililer günü kartına bir tanem yazmayı ya da buna benzer şeyleri kastetmiyorum. İlişkinin çocuklarından bile önce gelmesinden bahsediyorum. Aksi halde ebeveynlik girdabına kapılır ve karına ya da kocana öncelik vermeyi unutur, farkına bile varmadan kendini olabilecek en kötü durumda bulursun; evli, çocuklu ama son derece yalnız. İkiniz de değişirken dönem dönem birbirinizi kaybedeceksiniz. Birbirinizi yeniden bulmanız gerekecek -işte işin sırrı- eskiyi canlandırmaya çalışmak yerine ilişkinizi ve kendinizi yeniden oluşturmanız gerekecek. Aynı insanla yeniden ve yeniden ilişki kurmaya devam etmek zorundasın."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bütün İnsanlar Yalancıdır
Aslında edebiyata dair denemeleriyle tanıdığımız Arjantinli-Kanadalı yazar Alberto Manguel'in "Bütün İnsanlar Yalancıdır" romanı, bir nevi Olağan Şüpheliler'in kitap versiyonu gibi.

Alejandro Bevilacqua adlı bir yazar, Alberto Manguel'in Madrid'deki evinin balkonundan düşüp ölüyor. (Olay gerçek değil.) Gazeteci karakterimiz J. Terradillos da 30 yıl sonra bu olayı ve Bevilacqua’nın hayatını araştırmaya koyuluyor; Bevilacqua’yla hayatının çeşitli dönemlerinde yakın ilişki kurmuş dört kişiyi seçip onlarla görüşmeler yapıyor. Bu dört kişi Manguel'in kendisi, sevgilisi Andrea, hapishanedeki hücre arkadaşı Domuz ve yayıncısı Gorostiza.

Bevilacqua intihar mı etti, biri onu balkondan mı attı bilmiyoruz. Dört farklı perspektif okuyoruz, okudukça hikâye çözümleniyor ve sır perdesi aralanıyor. Biraz Bolano'nun Vahşi Hafiyeler'ini andırır şekilde anlatıcılar yer yer felsefi değerlendirmelere girişiyor ve mesele edebiyat dünyasının içinde vuku bulduğu için yine benzer şekilde bol bol tanıdığımız yazarların isimleri çıkıyor karşımıza. (Borges, Fuentes, Cortazar vd.) Bazı Latin Amerikalı yazarların edebiyatın içine bu biçimde edebiyat katmasına bayılıyorum bu arada, Zambra'dan, Brenda Lozano'dan ve tabii en çok Bolano'dan bildiğimiz bir şey ve edebiyatla kurdukları ilişkinin gücünü gösterdiği için çok hoşuma gidiyor bunlara rastlamak.

Neyse, kitap biraz karışık ve anlatıcılar zaman zaman konudan çok fazla saptığı için takip etmesi zorlaşabiliyor. Arjantin'deki askeri yönetimden kaçıp İspanya'ya sığınan insanların öykülerini okuduğumuz için de epey politik bir tarafı var ki bu da yine çağdaş Arjantin edebiyatında sıkça karşımıza çıkan bir durum - devlet kişisel alana bunca müdahil olunca aksi pek mümkün olamıyor zaten.

Ben sevdim ama beklentim daha yüksekti. Manguel'le hasbihale devam edeceğim. Şununla bitireyim:

"Kesinkes biliyorum ki, aşk denen şey, fantezimizin inandırıcı bir hayalet yaratırken -ya da daha doğrusu karşımızda duran etten kemikten insana nüfuz eden, onun içine yerleşen, gözlerinin arkasından bizi kendisine baktıran, bizim istediğimiz biçimde onun ellerini hareket ettiren bir hayalet yaratırken- kullandığı budalaca bir emin olma hali."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hafriyat
Aslen akademisyen olan Osman Özarslan’ın ilk romanı Hafriyat’ı çıktığından beri merak ediyordum, güvendiğim birkaç kişinin de övgülerini görünce daha fazla bekletmeyeyim dedim.

Açıkçası bunun bir ilk roman olduğuna inanmak zor, zira Özarslan’ın dile hakimiyeti, kelimelerle oynarkenki rahatlığı ve cesareti kendini konforlu hisseden bir yazarın işi bence. Ha gerçi romanı yazması tam 12 senesini almış, anlaşılan sindire sindire, demlendire demlendire yazmış, her cümlenin oya gibi işlenmesinden anlaşılıyor zaten.

Osmanlı’nın son döneminden başlayıp bugünlere kadar uzanan bir hikâye anlatıyor Özarlsan, bir ailenin üç farklı kuşağına bakıyoruz. İkinci Meşrutiyetten başlayıp Cumhuriyet yıllarına, 1950’lerin ve 1990’ların çalkantılarına uzanan öyküyü, ailenin fertlerinin deneyimleri üzerinden okuyoruz. Her kuşağın kendisinin bir efsun meselesi var, ki yazar da K24’e verdiği röportajda bu efsun meselesine odaklanıyordu zaten, “taşra zaten efsunlu bir yerdir” diyerek. Tutunulan efsunlu şeyler biçim değiştiriyor, modernize oluyor ama bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Ailede bir de kuşaktan kuşağa geçen bir define arama takıntısı var, tüm ailenin başını yakıyor bu sevda, yollara düşüp telef oluyorlar bir gün bulmayı umdukları definenin peşinde.

Yazarın Tarih bölümü mezunu ve Sosyoloji yüksek lisanslı olmasına şaşırmadım, kitap bu iki disiplinden de bolca besleniyor çünkü. Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin bir panoramasını arka plana koymasıyla zenginleşen roman küçük hacmine rağmen okurdan epey mesai istiyor bu arada. Hem dilinin son derece oyuncaklı olması hem de karakter bolluğu nedeniyle okurken odaklanmak gereken bir roman bu. Ben severek okudum, çok da iyi yazılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum ama ben bir parça daha olay değil insanlık durumu ve duygu odaklı romanları sevdiğim için beklediğim kadar çarpılmadım maalesef. Ama

Osman Özarslan akademik çalışmalarından zaman bulup kurmaca yazmaya devam eder umarım, bence kendisinin edebiyata ciddi bir yatkınlığı var çünkü.

Arz ediyorum.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir